TEKRAR* 

0
8

Dr. Murat Yılmaz / Cumhurbaşkanlığı Sosyal Politikalar Kurulu Üyesi 

*28 Şubat 2022 tarihinde İstanbul Üniversitesinde düzenlenen Tekrar ve Fark Sempozyumunda sunulmuştur.

Hem millet hem de siyaset hafıza olmadan oluşturulamaz. Sayın Bakanın konuştuğunda söylediği her şeyin bizim hafızamızda bir yeri olması lazım ki karşılıklı anlaşabilelim. Siyasi tarihimizdeki darbeleri biliyoruz ancak sadece darbeler yok. Mesela 14 Mayıs 1950 gibi sadece “elli gramlık” oylarıyla Türkiye’yi değiştiren büyük zafer günlerimiz de var. Bunların hepsinin anılması, hatırlanması gerekir. Sivil toplumun faaliyetleri bu bağlamda çok kıymetlidir. Ben özellikle Millî Eğitim Bakanlığı’na bir çağrıda bulunmak isterim. Darbe dönemlerinde olanları sadece sivil toplum etkinliklerinde konuşmakla veya annelerimizden-babalarımızdan ya da şahit olduğumuz hikâyelerden ibaret bir hatırlama ile sınırlı kalmamalıyız. Bunların kesinlikle MEB müfredatına girmesi gerekir. Okullarda öğretilmesi lazım ki bu sayede gelecek nesillere aktarılabilesin ve bu sayede unutulmasın.

Bizim tarihimizde kısa şubat ayına giren darbelerin hepsini saymayacağım ama birkaç tanesini ifade etmek istiyorum. Çok bilinen kısa şubat darbesiyle başlamak isterim. Malum 27 Mayıs darbesi olduktan sonra 1961 yılının Ekim ayında seçimler olacaktır. Seçimlerden önce, eğer yaşarsa, Menderes’i ve Menderes çizgisinden gelenleri yenemeyeceklerini bildikleri için seçimden bir ay önce Menderes, Polatkan ve Zorlu birlikte idam edildiler. İdam Eylül ayında gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla Ekim seçimine nasıl bir atmosferde girildiğini fark etmenizi istiyorum. Seçimlerden bir ay önce başbakan ve iki bakan idam ediliyor akabinde seçimler olmuştur. O seçimlerde de Menderes’i yaşarken yenemedikleri gibi cenazesini bile yenememişlerdir. Bütün gayretlerine rağmen CHP tek başına iktidar olamamıştır. Sağ partiler, Demokrat Parti geleneğinden gelen partiler seçimi kazanmıştır. Bu sefer yeni bir darbe tehdidi ile iki şeyi yapmaya çalıştılar. Bir, cumhurbaşkanlığını darbeci Cemal Gürsel’e, iki, başbakanlığı darbeyi destekleyen darbenin şartlarını oluşturan CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye vermek istemişlerdir. Bunun da öncesinde, “Silahlı Kuvvetler Birliği” diye anılan cunta oluşmuştur. Bu cuntacılar adına “21 Ekim Protokolü” denilen bir protokol imzaladılar. Oradan iki tane ifadeye dikkat çekmek istiyorum. Birinci ifade; “Tür Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra gelecek olan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel, duruma fiilen müdahale edecektir.” İkinci ifade, “İktidar milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edilecektir.” 

Dikkat buyurunuz, seçimler olmuş millet oyunu kullanmış ve doğrudan bir usulle temsilcilerini seçmiştir. Ama darbeciler için onlar temsilci değildir. Temsilci olma vasfına sahip olan kişilerin kendilerince belirlenmesi gerekmektedir. Önemli olan nokta demokrasi için elzem olan seçim mekanizması dışında, birilerinin varlığıdır. Bu öyle bir mantık ki, yine dikkat buyuralım, seçimler hemen olmuş sonuçlar ilan edilmiş ve seçimlerden hemen sonra ülkede ne bir kargaşa ne bir anarşi ne bir problem ne bir anlaşmazlık yokken bu ifadeleri rahatça kullanabiliyorlar. 

1957 yılının 27 Ekim’inde bir seçim olmuştur. Tarih 27 Ekim, malum Cumhuriyet Bayramından 2 gün öncesidir. İki gün sonra 29 Ekim nedeniyle tüm ülkede törenler düzenlenecektir. Tam bu sebeple, 29 Ekim tarihinde 27 Mayısçılar bir darbe planlamışlardır. 27 Mayıs 1960 öncesi 1957 yılında da planlanan bir süreç vardır. Mantıkları da şudur, Cumhurbaşkanı ve hükûmet hepsi bir arada bulunacak, hepsini beraberce yakalayabiliriz. Cumhuriyetten anladıkları, cumhuriyetçilikten anladıkları bundan fazlası değildir. Kamuoyunda bir süre önce eski bir general, “erken seçim olsaydı 27 Mayıs olmazdı” demişti, işte o erken seçim dediği tarih 27 Mayıs 1960’dır. 

Bahsettiğim 21 Ekim Protokolü ile Cemal Gürsel ve İsmet İnönü’nün görev almasıyla ve onların kulisleriyle 1961 yılında muhtemel yeni bir darbe hazırlıkları da durmuş oldu. Ancak darbecilik, cuntacılık öyle bir virüstür ki orduyu tahrip etti. Ordunun içerisinde bir araya gelen klikler, şerefleriyle görevlerini yapan subayları tasfiye ettikten sonra, cuntalar oluşturmaya başladılar. Cuntalardan birinin adına “Albaylar Cuntası” denildi. Albaylar cuntasının üst komuta kademesi Cemal Gürsel ve İsmet İnönü ile anlaşınca, alt kademede yer alanlar ayrı bir darbe tarihi belirlediler. Ekim, kasım, aralık, ocak, şubat… Beş ay boyunca bütün bu süreç aleni toplantılarla gerçekleşmiştir. Medya sürecin yakından takipçisi olmuştur. 28 Şubat’ta planlanan darbe anlaşılınca, bu yeni darbeci ekip darbe tarihini 22 Şubat 1962 tarihine aldılar. 22 Şubat’ta darbe olunca başarısız oldular. Neticede başarılı da olabilirlerdi. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı teslim almalarına rağmen kibirlerinden başarısız oldular. Bu dönemde İsmet İnönü şöyle bir söz söyledi, darbede özellikle Harbiyeliler kullanıldığı için, “Harbiyeliler aldatılmıştır” dedi. Kıyamet koptu! Daha önce darbenin içinde yer alan darbecilerin başbakanı olan İsmet İnönü hedef hâline getirildi. Aleyhe başlatılan kampanyada slogan şuydu, “Harbiyeli aldanmaz.” Seçimlerde kendisini temsil edecek kişileri seçme yeteneğine sahip olmayan Türk Milleti aldanır, seçemez ama Harbiyeli aldanmaz! Dikkat buyurun, başarısızlıkla sonuçlanan bu darbe girişiminden on dört ay sonra 1963 yılının Mayıs ayında bu sefer “Harbiyeli aldanmaz” parolası ile bütün Türkiye’nin gözü önünde yeni bir darbe yaptılar. Nerede planlandı? Ankara Sıhhiye’de orduevinin çay bahçesinde. Medyanın, istihbaratın, askerî istihbaratın, hükümetin gözünün önünde Albay Talat Aydemir ve arkadaşları bir araya gelerek darbe planlamışlardır. Bir önceki girişimlerinden sadece 14 ay sonra… 

Darbe veya darbecilik bir devlet nizamını böyle çökertir. Gözünüzün önünde darbe olur, darbe planlanır ve bunu engelleyemezsiniz, devleti mefluç hâle getirir. Evet bu mefluç hâle getirme anlayışı beraberinde bir vesayet sistemi kurmuştur. Vesayet sisteminin içerideki mantığı dediğimiz gibi milletin aldanacağı varsayımına dayanıyordu. Millete karşı darbe yaparsanız muhakkak suretle milletin gücünün karşısında bir güç ararsınız. Bu güç neresi olur büyükelçilikler olur! Büyük devletler olur! Darbeciler sıfatları, ideolojileri ne olursa olsun büyük yabancı güçlerin birer kuklasına dönüşmek zorundadır. Nitekim öyle de oldu. 27 Mayıs’tan sonra dışarıdan da bir vesayet sisteminin içine girdik. Bu mücadele 27 Mayıs’tan sonra milletimizin sabrı ile devam etti. 

İnsanlar tüm bu olanları gördüler. Gördüklerini çocuklarına, torunlarına anlattılar. Milletimiz bizim bin yıllık tarihimizden, İslam tarihinden gelen “fitne çıkmasın içerde kargaşa çıkmasın” diye yutkundu, sabretti. Siyasi partiler kapatıldığında sabrettiler. Rahmetli Erbakan’ı ve sabrını hatırlayın, tahammülünü hatırlayın. Milletimiz aynı Onun gibi sabretti tahammül etti ve şunu bekledi; milletin kendisinin olan bu devlet bu kurumlar netice itibarıyla bir hâle yola gelecek ve hakikati görecekler. Her sabrın bir sonu var! 15 Temmuz’da meydanlara çıkmak suretiyle bu sabrında bir sonu olduğunu gösterdik. Millet olarak içerdeki ve dışardaki vesayet sistemine tahammülün kalmadığını gür bir biçimde ifade ettik. 

15 Temmuz’un hemen akabinde Türkiye’de çok büyük ve önemli reformlar yapıldı. 27 Mayıs’la bozulan asker-sivil ilişkileri, vesayet sistemi kökünden sökülmek suretiyle, yeniden tanzim edildi. Demokrasiye uygun bir şekilde vesayet sistemini ve darbeleri tetikleyen parlamenter sistem anayasa mühendisliği ile yeniden dizayn edildi ve değiştirildi. Bugün hâlâ bunu hazmedemeyen çevreler var. Dikkat buyurun 27 Mayıs’tan sonra sadece bu konularda yazıp çizen, sadece bu konular üzerine mesai sarf eden insanlar vardı. 15 Temmuz’dan sonra asker-sivil ilişkileri rahatsız olan kesimlerin hayallerinin ötesinde düzeltildi. Demokratik standartlara kavuşturuldu. Hiçbiri “elinize sağlık çok iyi oldu, isabet oldu, bizde bunları elli yıldır istiyoruz” demediler. Demedikleri gibi demokratik dönüşümü de görmezden geldiler. 

Bugün muhalefet partileri güçlendirilmiş parlamenter sistem istiyorlar. Demokratik olarak bunu isteyebilirler de. Ancak aynı partiler Ukrayna işgal edildikten sonra Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ederken hava bombardımanı yaptığından Türkiye’nin hava savunma sistemine saldırdılar. Yetmedi S-400’lere karşı çıktılar. S-400 ittifakı kurdular. S-400’lere karşı güçlendirilmiş parlamenter sistem zayıflatılmış hava savunma sistemi mantığında olan bu altı siyasi partiyi mevcut içerisinde düşünerek, bu korelasyonu nasıl anlayacağız? Bir muhalefet partisi ülkenin hava savunma sisteminden neden rahatsız olur? Üstelik komşusu olan bir ülke işgal edilirken tam aksine “neden bunu az aldınız bir tane değil de fazla almadınız neden bunu geciktirdiniz” demeleri lazım gelmez mi? 

Türkiye, İran-Irak harbinden bu yana NATO’dan Amerika Birleşik Devleti’nden hava savunma sistemi istiyor. İran-Irak savaşı yaklaşık 40 yıl öncesini ifade ediyor. 40 yıldır hava savunma sistemini Türkiye’ye vermediler. Suriye savaşı dolayısıyla Türkiye’ye NATO Patriot hava savunma sistemi gönderdi. Rus uçağı düşünce o Patriot sistemini de Hollanda geri çekti. Hava savunma sistemiyle güçlendirilmiş parlamenter sistem arasındaki ilişkiyi, zayıflatılmış hava savunma sisteminin muhalefeti neden bu kadar teşvik ettiğini bize inşallah izah ederler. 

28 Şubat’tan itibaren ülkemizin savunma sanayiini çökertme anlayışı vardır. 28 Şubat’ta bizim yapabileceğimiz tank modernizasyonunu götürüp İsrail’e verdiler. Bizim yerli millî sistematiğimizi İsrail’e elimizle teslim ettiler. Uçak lastiği üreten bir Petlas vardı, onun sahibi olan firmayı hedef hâline getirdiler. 28 Şubat bunların hikâyesi. Bunlar gibi nicelerin hikâyeleri. Aklımıza unuttuğumuz hafızamıza yeni şeyler geldi, bunları gerçekten yazıp çizmeli ve gelecek nesillere anlatmalıyız. Benim zihnimde o kadar çok hatıra var ki hepsinden burada bahsedemeyeceğim. Şu kadarla özetleyeyim, gerçekten bu milletin izzeti nefsine yönelik ağır bir saldırı söz konusu oldu. En ahlaksızcalarından bir tanesi İstiklal Marşımıza ve onun yazarına Gülhane Askerî Komutanlığında GATA komutanının hakaret etmesidir. Bir askerî doktor Mehmet Akif’e hakaret ederek Türk Milleti’nin ortak paydasını hedef hâline getirdi. Milletimiz olağanüstü sabrı ve mücadelesi ile bunu aştı. Birçok isim zikredilebilir şüphesiz, ancak rahmetli Erbakan’dan bahsetmek gerekir. Erbakan dışında da ben iki ismi özellikle rahmetli oldukları için ifade etmek isterim Hasan Celal Güzel ve Muhsin Yazıcıoğlu. 

Muhsin Yazıcıoğlu’nun şu sözünü hatırlatayım, “Türkiye İran olacak diye 28 Şubat’ı yapmak istediler böyle bir kurgu uydurdular ancak Türkiye İran olmayacak. Suriye olmasına da biz izin vermeyeceğiz” dedi. Suriye olmak ne demek, bunun üzerinde uzun uzun düşünmemiz lazım. Nitekim bugün Suriye’ye bakarsak şu geçtiğimiz dönemde Suriye’nin yaşadıklarını tekrar düşünürsek 28 Şubat’ın bir Suriye projesi, bir Türkiye’yi Lübnanlaştırma projesi olduğunu daha derinden anlarız. Keza bugünde HDP’yi dâhil ettirdikleri ittifakla Türkiye’yi yönetilemez hâle getiren bir yeni Lübnanlaştırma projesi ile karşı karşıyayız. Bu proje, bu mücadele hâlâ devam ediyor. Türkiye kendi siyasi hafızası ve mücadelesi ile bu yeni gelen dalgayı da inşallah tarihiyle, kültürel ve insanlık bağlarıyla bağlı olduğu havzalarda ve bütün dünyada mücadele ederek bertaraf edecektir. Düne, yani 25 sene önceki 28 Şubat’a, göre çok şanlıyız. O dönem de sadece bir Kanal 7 vardı. Bir de Ankara’da yayın yapan OSSİM TV vardı. Başka televizyon kanalı yoktu. Televizyonda ancak birkaç kişi konuşabiliyordu, fazla yer bulunamıyordu. Şimdi hamdolsun milletimizin ve milletimizin seçtiği insanların mücadelesi ile bu alanlar açıldı. İnşallah milletimiz, devletimiz ve medeniyetimiz bu açılan yolları genişleterek daha güzel noktalara doğru ulaşacaktır.