No menu items!

12 Eylül

Okumalısınız!

15 Temmuz

Yurtta Sulh Konseyi Yurtta Sulh Konseyi 15 Temmuz darbe girişiminin planlamasını yapan emir komuta zincirinin en üstündeki cunta yapılanmasıdır....

12 Eylül

Sivas Olayları Ramazan Bayramının ilk gününde Alibaba Mahallesindeki çocukların kavgası, ailelerin müdahil olmasıyla daha büyük bir kavgaya dönüşmüştür. Giderek...

27 Mayıs

1961 Anayasası             105 Maddeden oluşan 1924 Anayasası pek çok açıdan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olma özelliği taşır. Bu...

12 Eylül

Av. Niyazi Paksoy *Bu tebliğ, 14 Temmuz 2021 tarihinde düzenlenen 5. Darbe ile Mücadele Sempozyumunda sunulmuştur. Millî irade...

Sivas Olayları

Ramazan Bayramının ilk gününde Alibaba Mahallesindeki çocukların kavgası, ailelerin müdahil olmasıyla daha büyük bir kavgaya dönüşmüştür. Giderek karmaşıklaşan olaylar neticesinde şehir çapında bir Alevi-Sünni kavgası oluşturulmaya çalışılmıştır. Olaylar sırasında caddelerde seyreden araçlardan megafon aracılığıyla “Solcular camilere bomba koydu” “Ey Müslümanlar, Aleviler camiyi bombaladı. 300 dindaşımız katledildi. Ne duruyorsunuz gün cihat günüdür” şeklinde tahrik edici söylemlerde bulunulmuştur.[1] Yapılan tahrikler ve yaşanan olaylar sonucunda 14’ü ağır olmak üzere 100 kişi yaralanmıştır. Kent genelinde yer yer çıkan olaylarda çeşitli ev ve işyerleri yanıcı maddelerle kundaklanmıştır. Vali Fikret Koçak, gerekli önlemlerin alındığını ve sokağa çıkma yasağının uygulandığını açıklamıştır. Olaylar sırasında ölen iki kadının Gülsüm Keklik ve Müslüm Gülmez olduğu, ölen erkeklerin ise kimliklerinin tespit edilemediği bildirilmiştir.[2]

CHP il başkanı, çıkan olaylarla ilgili olarak MHP’yi suçlamıştır. MHP’liler ise Alevilerin kışkırtıldığını öne sürmüştür. Olaylar sonrası Sivas’taki sağcı ve solcu bütün dernekler kapatılmıştır. 13 Eylül tarihine gelindiğinde tutuklananların sayısı 172’ye ulaşmıştır. Tutuklananların 79’u cezaevine gönderilmiştir. Tutuklamalar daha sonra da devam etmiştir. Sivas Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Akay, aylar önce şehirde olumsuz gelişmelerin yaşanabileceğine ilişkin duyumlar alındığını, yetkililerin gereken önlemleri almayarak sorumlu olduklarını belirtmiştir. Olayların sebebini pazar yerinde gerçekleşen basit bir kavga ile ifade etmek, gerçeği yansıtmayan indirgemeci bit anlayışı yansıtmaktadır. Zira şehirde daha önce de mezhep ayrımına dayalı birtakım istenmeyen olayların yaşandığı öne sürülmüştür. Alibaba Mahallesi’ndeki kereste deposu yangınının faili meçhul olarak kaldığı, Tokuş Köyü’nden şehre gitmek isteyen Alevilerin sınır köydeki Sünniler tarafından engellenerek saldırıya uğradıkları bildirilmiştir. Devlet Bakanı Enver Akova, olayları çıkaranların Sivaslı olmadığını, dışarıdan gelen grupların olayları çıkardığını ifade etmiştir. Olaylar sonunda sanıklar, adalet karşısına çıkarılmıştır. Karar duruşması 7 Temmuz 1981’de Erzurum Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yürütülmüştür. Olaylarla ilgili 9 sanık hakkında idam kararı verilmiştir. Mahkeme ayrıca 291 kişi hakkında da 1 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına hükmetmiştir. 10 Temmuz 1985’te temyiz talebiyle görülen davada 9 sanığa verilen idam cezaları ömür boyu hapse çevrilmiştir. Yalnızca 34 sanık 6 ay ile 6 yıl arası değişen hapis cezaları almıştır.[3]

Balgat Olayları

Ankara’nın Balgat semti, 1970’li yılların ikinci yarısında politize olmuş bölgelerden biriydi.[4] 10 Ağustos 1978 tarihinde Balgat’ta solcuların yoğunlukta olduğu dört kahvehane sokaktan geçen bir araç içinden otomatik silahlarla tarandı. Olayda 5 kişi öldü, 11 kişi yaralandı. Ankara Valisi Tekin Alp, kahvelere ateş açan 5 kişinin ülkücü olduklarını, bunlardan Mustafa Pehlivanoğlu ile soyadı bilinmeyen Fevzi adlı kişilerin kimliğine ulaşıldığını açıkladı.[5] Cinayetleri işleyenlerin bazıları yakalandı, bazıları ise kaçmayı başardı. Dört gün sonra katliamın faillerinden İsa Armağan yakalandı. Armağan’ın evinde yapılan aramada üç tabanca, bomba malzemeleri, bir adet Amerikan malı taarruz el bombası ele geçirildi. Yürütülen incelemelerde, İsa Armağan’ın MC hükümeti döneminde MHP’li bir bakan tarafından Sağlık Bakanlığında memur olarak alındığı anlaşıldı. Katliama adı karışanlardan Mustafa Pehlivanoğlu, Haydar Şahin ve Orhan Uzun’un Türkistan İntikam Tugayı adındaki bir örgüte üye oldukları kamuoyuna duyuruldu. Ayrıca ÜGD lideri Abdullah Çatlı’nın olayda planlayıcı olduğu düşünülerek yakalanarak sorguya çekildi ve ardından serbest bırakıldı.[6]

Bkz. Kahvehane Katliamları

Tepecik Katliamı

Ankara’nın Tepecik semti, Mamak ilçesindeki yoksul insanların yaşadığı bir bölgeydi. Kime, hangi kesime yapılırsa yapılsın, saldırı hedefine ulaşabilirdi, nitekim öyle de oldu.[7] Tepecik katliamı, 8 Ağustos 1978 günü Ankara’da yaşandı. Ulus’tan Tepecik’ e gitmekte olan belediye otobüsü otomatik silahlarla tarandı. Olayda 2 kişi öldü, 15 kişi de yaralandı. Vali tarafından, Mamak Lisesi yakınlarında otobüse yaylım ateşi açan üç kişinin sağ görüşlü olduğu, bunlardan birinin yakalandığı açıklandı. Gazetelere yansıyan bilgilere göre, Tepecik Otobüsü Ulus’tan kalkıp hiçbir durakta durmadan Tepecik’e giderdi. Otobüse sadece sol görüşlü yurttaşlar binerdi. Sağ görüşlü yurttaşlar ise banliyö treni ve Kayaş dolmuşlarından yararlanırdı. Kayaş, Tepecik, Köstence mahallelerinde yaşanan çeşitli olaylar nedeniyle bu bölgelerde ikamet edenler kullandıkları ulaşım araçları bakımından birbirlerinden ayırmışlardı.[8] Belediye otobüsünü kurşunlamaktan sanık Orhan Uzun, Maltepe Ülkü Ocağı’na yapılan polis baskınıyla yakalandı.[9]

Hamit Fendoğlu Cinayeti

15-20 köyün birleşiminden meydana gelen Malatya merkeze bağlı Bulgurlu köyünde dünyaya gelmiştir. İzollu Aşireti’nin varlıklı bir ailesinin çocuğudur.[10] Hamit Fendoğlu, anne ve babası vesilesiyle iki aşiretin mensubu olmuştur. Mesleği ziraatçilik olup, çiftçilikle iştigal etmiş, spor ve politikayla ilgilenmiştir. Spora özel bir ilgisi olmuştur. Spora olan ilgisi, onu 1950’lilerde Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğü’ne kadar getirmiştir. Malatya’da amatör sporun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Devlet Demiryolları İşletmesi’nde 1,5 yıl memur olarak görev yapmıştır. 1946 yılında aktif siyasete başlayan Hamit Fendoğlu, şehir merkezinden köylere kadar dolaşarak Demokrat Parti için oy talep etmiştir.

Erken dönem siyasi çalışmalarına Demokrat Parti’nin gençlik kollarında başlamıştır. Hamit Fendoğlu, Yassıada’da sergilediği siyasi duruşuyla ve takındığı siyasi imajıyla siyasi tarihte “Hamido” lakabı/mahlası ile anılmaya başlamıştır. “ha” hecesi “haktan yana”, “mi” hecesi “milletten yana” ve “do’ hecesi ise “doğruluktan yana” kavramlarını temsil edecek şekilde Hamido olarak anılmıştır. Siyaset ile ilgili faaliyetleri, Türkiye’de belirgin siyasi gelişmelerin yaşandığı 1950-80 yılları arasında geçmiştir. Hamit Fendoğlu, içinde yaşadığı bu dönemde hem Türk siyaseti açısından hem de yerel siyasete etkileri nedeniyle basında sıklıkla yer almıştır. Milletvekilliği döneminde ve belediye başkanlığı yaptığı sürelerde yaptığı hizmetlerle gündeme gelmiştir. Kişisel bağlamdaki en belirgin etkisi, Malatya’daki siyasi dönüşüm üzerinde olmuştur. 1965 seçimleri öncesinde genel seçimlerde, 1978 yılına gelinceye kadar ise yerel seçimlerde Malatya’da sağ partilerden aday olanlar siyasette yer edinmekte oldukça zorlanmışlardır. Hamit Fendoğlu sonrasında ise Malatya’da siyasi tercihlerin seyrinde değişim görülmeye başlamıştır. 1965 genel seçimlerinin Adalet Partisi adayı Hamit Fendoğlu, 13. dönem Malatya milletvekilliğini kazanmıştır. Bu yıllardan itibaren sağ partiler Malatya’da oy potansiyelini artırmaya başlamıştır. Söz konusu durum, Malatya’nın siyasi tercihleri bakımından dönüşüme önayak olmuştur. 1977 seçimlerine gelindiğinde, Malatyalı olan İnönü’ye karşı 54 yıllık siyasi tercihi değiştiren Hamit Fendoğlu, bağımsız aday olarak belediye başkanlığına seçilmiştir. Fendoğlu’nun etkisi yalnızca Malatya seçmeninin tercihlerini değiştirmesi ile sınırlı kalmamıştır. Hamido, Malatya’da ayrılık yanlısı fikir ve eylemlerin önüne geçebilmek için köy köy dolaşarak hemşerilerini yasa dışı oluşumların etkisinden uzaklaştırmaya gayret etmiştir. Milliyetçi-muhafazakâr bir siyasal görüşe sahip olan Hamit Fendoğlu, hayatı süresince Malatya halkına vatan ve millet sevgisini anlatmaya gayret etmiştir.[11]

1948 yılında Son Söz Milletindir adlı haftalık gazeteyi çıkarmıştır. Fendoğlu, Başbakan Menderes’in davetiyle Ankara’ya gelmiş ve Kömür Dağıtım Müessesesi’nde müdür yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştır. Ankara’da ayrıca Celal Bayar ve Adnan Menderes’in koruması olarak görev yapmıştır. 27 Mayıs askeri darbesinde Demokrat Parti kapatılmıştır. Hamit Fendoğlu’nun da içinde bulunduğu 529 Demokrat Parti üyesi Yassıada’ya sürgün edilmiştir. Adnan Menderes ile birlikte idam ile yargılananlar arasında yer almıştır. 1961 Eylül ayına kadar mahkûm edilen Fendoğlu yargılamaların sonucunda 3 yıl 6 ay ceza almıştır. 1965 seçimlerinde Adalet Partisi Malatya milletvekili olmuştur. 2 Ekim 1968’de Adalet Partisi’nden uzaklaştırılmıştır. Meclis içindeki kavgaları gerekçe gösterilerek 25 Mart 1969’da partiden ihraç edilmiştir.

Fendoğlu’nun milliyetçilik anlayışı, Adalet Partisi’nin milliyetçi yaklaşımı ile genel anlamda uyuşmaktadır. Bunun da ötesinde, Adalet Partisi’nin yaklaşımından daha milliyetçi bir anlayışa meylettiği gözlemlenmektedir. Adalet Partisi içindeki milliyetçi söylemler, ilerleyen zamanda MHP ile daha benzer bir çizgiye yönelmiştir. 1970’li yılların sonrasındaki milliyetçilik anlayışı ile MHP milliyetçiliği arasındaki fark zaman içinde daha da kapanacak bir duruma dönüşmüştür. Bir diğer deyişle, Adalet Partisi’nin bu dönemdeki milliyetçi yaklaşımı, Hamit Fendoğlu’nun milliyetçilik anlayışına yaklaşmaya başlamıştır. “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “Milli birlik ve beraberlik” söylemleri, Hamit Fendoğlu açısından devlet ve siyasette yakınlaşmaya hizmet etmektedir. Bunun da ötesinde Fendoğlu, söz konusu söylemlere samimiyetle inanmış ve üst kimlik olarak Türk vatandaşlığını benimsemiştir. Hamit Fendoğlu ayrıca yaşadığı coğrafyadaki farklı etnik ya da dini gruplara karşı, kuşatıcı bir tavır sergilemiştir. Türk vatandaşlığını ya da Türk kimliğini açıkça dışlayan söylemlerin karşısında durmuş ve olumsuz bir tavır takınmıştır.[12]

Bkz. Malatya Olayları

1970’li yıllarda Türkiye’de etnik ve dini açıdan birtakım ayrıştırıcı tutum ve davranış sergileyenler olmuştur. Siyaset sahnesindeki kutuplaşmalar, bu tür ayrışmalara kaynaklık etmiştir. Malatya, Adıyaman, Kahramanmaraş gibi şehirlerde Alevilerin yaşadığı yerlerde yaşanan ve başlangıcı itibariyle küçük çaplı (asayişe konu olan) olaylar, daha büyük çaplı hareketlere ve mezhebe dayalı kargaşaya dönüştürülmeye çalışılmıştır. Suikast öncesinde, bazı kirli ve karanlık güçler harekete geçerek halkı kışkırtacak eylemler gerçekleştirmiştir. Malatya Olayı başlamadan önce öncelikle şehirdeki sağ eğilimlere cihat çağrısında bulunulmuştur. Camiler bombalanmış, faili meçhul cinayetler artmıştır.[13]

Bu dönemde sağ ve sol örgütler, teşkilatlarını giderek genişletmekte ve terör eylemlerini de artırmaktaydılar. Tüm kamuoyunu etkileyecek bir eylem hazırlığına girmişlerdi. Günlük terör olayları onların istediği derecede etkili olmuyordu. 17 Nisan 1978’de istedikleri gerçekleşti.[14] Hamit Fendoğlu, Ankara Emek Postanesi’nden gönderilen bombalı paketin patlaması sonucu evinde hayatını kaybetti. Yakın bir arkadaşı olan ve Yassıada’da aynı hücreyi paylaştığı Kasım Önadım adıyla gönderilen postanın patlamasıyla, o anda evde bulunan gelini ve iki torunu da suikastta yaşamlarını yitirmiştir. Bu suikast, Malatya ve bazı çevre illerde başlatılan bir siyasi kargaşayı öngörmüştür. Buradan başlayarak tüm ülkeye yayılması hedeflenen bir siyasi kargaşa ortamı oluşturulmak amaçlanmıştır.[15]

Hamido suikastı sırasında Malatya valisi olan eski İçişleri Bakanı Cahit Bayar, o günlerde yaşadıklarını Türk İdare Dergisi’ne anlatmıştır. Bayar, Hamido cinayetinden önce Malatya’ya gelen bir bakanın, “Büyük bir olay çıkartın da valiyi görevden alalım” dediğini öne sürmüştür. Bayar, konuya ilişkin olayları Türk İdare Dergisi’ne şu sözlerle anlatmıştır:[16]

Hamido Ankara’ya gitmişti. Dönüşünde belediyeye ziyaretine gittim; birer kahve içip sohbet ettik. Sonra, bazı ilçeleri dolaştım; akşama doğru döndüm. Vali konağında yüzümü yıkarken büyük bir patlama sesi geldi. Bir milletvekili arkadaşı (Kasım Önadım), zaman zaman Hamido’ya, Meclis sigarası gönderirmiş. Yine bu zatın ismiyle PTT kanalıyla bir paket gelmiş. Hamido Ankara’da olduğu için başkanlık makamında muhafaza edilmiş. Ziyaretim sırasında da ordaymış ve akşam üzeri eve gönderilmiş. Hamido paketi açınca, kendisi ve yakınındakiler parçalanmış. Bu olayın sonuçlarını tahmin etmek için zor olmadı. Garnizon komutanını, vali yardımcılarını, jandarma bölge komutanını, emniyet müdürünü, il jandarma komutanını makamda topladım. Olayın vahametini ve hasıl olacak tepkilerin büyüklüğünü izah ettim. Bu arada merhum Ecevit’i aradım. Özel kalemin atlatma numaralarını aşarak derhal askeri birlik gönderilmesini talep ettim. Genelkurmay’la konuşacağını söyledi. Tepkilerin Alevi kesime ve bir kısım CHP’lilere yöneleceğini kestirmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Bir vali olarak yaptığım bütün uyarıların nazarı dikkate alınmadığını üzülerek gördüm. Hatta öylesine ki; olaylara asker yardımı çok geç geldi ve hiçbir müdahalede bulunmadı. Bombalama olayının bir Alevi-Sünni ayrışmasını hedeflediği (Maraş-Sivas ve Çorum olaylarıyla görüldüğü gibi) anlaşılmaktadır. Olayın faili bulunmadı veya bulunamadı. Muhtemelen bu bir “servis işi” ve nisyana terk edildi. Merhum İrfan Özaydınlı, beni valiliğe döndürmek için çok ısrar etti. İstemedim ve gerekçe olarak hükümetine güvenmediğimi söyledim.

Fendoğlu, evde bulunan gelini ve iki torunuyla olay yerinde hayatını kaybetmiştir. 18 Nisan günü Malatya’nın ilçe ve köylerinden insanlar şehir merkezine hareket etmeye başlamış, toplananların sayısı 10 bini aşmıştır. Cezmi Kartay ve Turan Emeksiz Caddesi gibi Alevilerin yoğunluk gösterdiği yerlere sloganlar atarak girilip tahrip ve yağma hareketlerine girişmişlerdir. Malatya Olayları olarak anılan bu çatışmalar sonucunda 4’ü Fendoğlu ailesinden toplam 8 kişi hayatını kaybetmiş ve 100 kişi de yaralanmıştır. 960 işyeri ve ev yakılarak tahrip edilmiştir. CHP’lilere ait yüzlerce dükkân, TÖB-DER ile TÜM-DER lokalleri yakılmış, şehir üzerinden jetler alçak uçuş yapmıştır. Malatya’daki olaylar üzerinde sokağa çıkma yasağı getirilmiştir. Malatya olaylarının ekonomik bilançosunun ise 100 Milyon TL olduğu ifade edilmektedir. Fendoğlu’na gönderilen bombalı paketin benzeri Pazarcık CHP İlçe Başkanına, Adıyaman Emniyet müdürü yardımcısına ve Adanalı bir iş adamına daha gönderilmiştir. Bunlardan sadece Pazarcık’a gönderilen paket PTT personelinin merakından paketi açmasıyla patlamış ve çalışan ölmüştür. Diğerleri amacına ulaşmadan imha edilmiştir.[17]

1975-80 yılları arasında tüm yurtta sağ sol çatışmaları belirginleşmeye başlamıştır. Sağ-sol olayları demografik olarak inanç farklılıklarını içinde barındıran Malatya’da, toplumun bazı kesimlerini birbirinden tamamen uzaklaştırmış ve yabancılaştırmıştır. Türkiye’nin tüm illerinde 12 Eylül sürecine girerken artarak devam eden siyasi olaylar, 12 Eylül darbesine varıncaya kadar Malatya ve diğer bazı illerde ciddi boyutlara ulaşmıştır. Birkaç yıl içinde Malatya’da yüzlerce olay meydana gelmiş ve bu olaylarda memur, öğrenci, öğretmen ve esnafın da aralarında bulunduğu toplam 100 kişi hayatını kaybetmiştir. 1975 yılında 2, 1976 yılında 6, 1977 yılında 4, 1978 yılında 39 kişi Malatya’da meydana gelen olaylarda yaşamını yitirmiştir (TBMM Meclis Araştırma Raporu, 2012).[18]

Hamit Fendoğlu, siyasi tarihe geçen ismi ile Hamido, gönderilen bombalı paketin patlaması sonucu gelini ve iki torunu ile birlikte hayatını kaybetmiştir. Hamit Fendoğlu suikastı gerçekleştirildiğinde Hamit Fendoğlu henüz dört aylık belediye başkanıydı.[19] Bu suikast sonrasında gelişen olaylara, 19 Nisan 1978 tarihli Hürriyet gazetesinde aşağıdaki şekilde yer verilmiştir:[20]

Siyasal ve sosyal kutuplaşmanın arttığı böyle bir ortamda Hamit Fendoğlu’na yapılan bombalı suikast, büyük bir yankı uyandırmıştır. Malatya siyasetine yön vermiş ve Malatya’nın siyasi tercihlerine etkide bulunmuş bir şahsa, özellikle de mahalli seçimlerden sadece dört ay sonra yapılmış bir suikast, Malatya’da siyasi karışıklığa neden olmuştur. Saldırı duyulmasıyla valilik başta olmak üzere yetkili birimler, tedbir almaya çalışmışlardır. Hadisenin duyulmasıyla birlikte ilk anda bin kişilik bir grubun şehir merkezine doğru yürüdüğü ve sloganlar atarak belli noktalara doğru saldırdığı gözlenmiştir. Dönemin Malatya Valisi Cahit Bayar, yaşanabilecek hadiseleri öngördüğünden sakin olunması ve tahriklere kapılmaması gerektiği konusunda halka ikazda bulunmuştur. Saldırının ertesi gününde, insanlar ilçe ve köylerden toplu halde sabahın erken saatlerden itibaren merkeze gelmeye başlamıştır. Şehir merkezine yürüyen ve gösteri için toplananların sayısı kısa sürede on bini aşmıştır. Turan Emeksiz ve Cezmi Kartay başta olmak üzere Alevi esnafların yoğun olduğu cadde ve mahallelerde sloganlar atarak harekete geçen kitleler işyerlerini tahrip etmişler ve yağmalamışlardır. Bu olaylar alınan tüm önlemlere rağmen 4 gün boyunca sürmüştür. “Malatya Olayları” olarak anılan bu şiddet olayları sonucunda Hamido ve ailesinden 4 kişi olmak üzere toplam 8 kişi hayatını kaybetmiştir. 100’ü tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut yakılıp, yıkılmıştır. Bu eylemler neticesinde 20’si ağır, 100 kişi yaralanmıştır. Yaşanan olayların Malatya için maddi zararı, basında yer alan haberlere göre 100 milyon civarında olmuştur.

Yaşanan bu olaylar neticesinde Malatya’da büyük çoğunluğu Alevi ve demokrat kişilerden oluşan bazı aileler büyük şehirlere taşınmış ya da köylerine çekilmiştir. Yaşanan suikast hadisesinin maddi kayıplarının yanında Malatya’da meydana getirdiği siyasi tahrip büyüktür. Hamit Fendoğlu’nun siyasi hayatı boyunca Malatya’da oluşturmaya çalıştığı ve başardığı sosyal, toplumsal ve siyasal birlik, Hamit Fendoğlu suikastı ile zedelenmiştir. Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinin ardından meydana gelen hadiseler onun Malatya’da birlik ve beraberliğin tesisinde de ne kadar etkili bir isim olduğunu da göstermiştir (TBMM Meclis Araştırma Raporu, 2012).[21]

1985 yılında Bülent Ecevit bu ölüm konusunda şu açıklamayı yaptı: “Rahmetli Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinde çözemediğim bir düğüm var. Kendisi sağcı bir politikacı olarak bilinirdi. Öldürülmesinden çok kısa bir süre önce, Başbakanlığa kendisinden benimle bir görüşme isteği geldi; fakat ben kendisine randevu vermeme vakit kalmadan öldürüldü. O yüzden bana ne söyleyecekti, neler anlatacaktı öğrenemedim. Kendisinin bir süredir huzursuzluğunu sonradan duydum; fakat nedenini anlayamadım. Benden randevu istemesiyle, öldürülmesi o kadar art arda oldu ki bunlar sonradan duyduklarımla bir araya gelince, ister istemez insanın aklında birtakım soru işaretleri, kuşkular doğuruyordu.[22]

Malatya eylemlerine karıştığı gerekçesiyle gözlem altına alınan 160 kişiden 12’si tutuklanmış, 49 kişi serbest bırakılmıştır. İçişleri Bakanı, olaylar nedeniyle yanan yakılan 473 işyerinin zararlarının devletçe karşılanacağını, Malatya olaylarının inanç ayrılığından kaynaklandığını açıklamıştır.[23]

Bkz. Hamit Fendoğlu

ODTÜ Olayları

1970’li yıllarda sağ ve sol eylemcilerin çatışma yaşadığı alanlardan biri de Orta Doğu Teknik Üniversitesi olmuştur. ODTÜ’de 12 Mart sonrası dönemde birçok olay yaşanmıştır. MHP’ye yakınlığı ile bilinen Rektör Prof. Tarık Somer’in 31 Mart 1976’da görevi sona erince Mütevelli Heyeti, Prof. Ilgaz Alyanak’ı rektör olarak atamıştır. Alyanak üniversitede yaşanan sorunları çözümlemek için öğrenci temsilcileriyle görüşmüştür. 10 Ağustos 1976’da Kabine, Aydınlar Ocağı Ankara Şubesi Başkanı Prof. Ahmet Sonel’i, ODTÜ Mütevelli Heyeti Başkanlığı’na getirmiştir. Üniversitede gergin günler yeniden başlamıştır. Rektör Alyanak, 22 Aralık 1976’da yayınladığı bir bildiride, Mütevelli heyeti ile uyum içinde çalışamadığını, ya kendisinin görevden alınmasını ya da Mütevelli heyetinin görevden çekilmesini istemiştir. 24 Aralık 1976’da Mütevelli Heyeti, Rektör Ilgaz Alyanak’ı görevden almıştır.[24]

Aydınlar Ocağı’nda Yönetim Kurulu üyesi Hasan Tan, Mütevelli Heyeti tarafından 14 Şubat 1977 tarihinde Rektör olarak atandı. Öğrenciler stadyumda bir araya gelerek atamayı protesto etti. Akademik kadro da atamaya tepki gösterdi. İlk tepkiler Öğrenci İşleri Dekanı Erhan Yaşar ile Rektör yardımcıları Mustafa Doruk, Erol Tümer Yuluğ, Tekin Kurat ile Burhan Özdural’dan geldi. İdari İlimler Genel Kurulu, Hasan Tan’ın Rektörlüğe getirilişini eleştirerek, Rektöre görevini bırakması için çağrıda bulundu. Kimya, Maden, Elektrik Mühendisliği ile Fizik Bölümü Kurulları, Hasan Tan görevini bırakıncaya kadar öğretime ara verilmesi kararını aldılar. Mühendislik Fakültesi ile Fen Edebiyat Fakültesi Dekanları görevlerinden ayrıldılar. Mimarlık Fakültesi Kurulunda, Rektör Tan’ın görevden çekilmesini isteyen bildiri oy birliği ile onaylandı. ODTÜ İçel Kampusu Kurucu Dekanı Uğur Ersoy, İnşaat Bölümü Başkanı Rüştü Yüce ile yardımcıları Turhan Erdoğan ile Akın Ecer de görevlerini bıraktılar. Öğrenciler, Rektör Hasan Tan görevinden ayrılıncaya kadar derslere girmeme kararı aldılar.[25]

ODTÜ’deki 888 öğretim üyesinden 636’sı bir bildiri yayınlayarak, Rektör Hasan Tan’ı kınayarak, görevini bırakmasını istediler. Rektör Hasan Tan’ın ODTÜ’yü 15 gün kapatmasını kınayan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ile odaya bağlı 18 meslek odası üyeleri yaptıkları basın toplantısında, Rektöre karşı direnen öğrencilerle, öğretim görevlilerini sonuna dek destekleyeceklerini, Rektör Hasan Tan’ın 1969’da Mustafa Parlar örneğinde olduğu gibi demokratik güçlerin kararlı savaşımları ile görevini bırakacaklarını açıkladılar. Basın toplantısında konuşan öğrenci temsilcisi Bülent Hartun, Hasan Tan’ı hiçbir zaman rektör olarak tanımayacaklarını, önceki gün jandarmaların yurtları boşaltma kararını yeni bir 5 Mart olayı yaratma amacına yönelik olduğunu öne sürerek rektörün kapatma kararına karşı Danıştay’a başvuracaklarını söyledi.[26]

8 Haziran 1977’de öğrenci Ertuğrul Karakaya’nın ölümü, ODTÜ’deki gerilimi tırmandırdı. 22 Haziran’da Rektör Hasan Tan, 27 Haziran 1977’de de Mütevelli Heyeti Başkanı Ahmet Sonel görevinden ayrıldı. 5 Ekim 1977’ de Rektör Vekili olarak atanan Prof. Nuri Saryal, 7 Kasım’da eğitime yeniden başlanacağını duyurdu. Buna karşın sorunlar sona ermedi. 2 Aralık 1977’de çıkan olaylarda rektörlüğün beşinci katından, toplanan öğrencilerin üstüne yaylım ateşi açıldı. Açılan ateşte 52 öğrenci yaralandı. Yaralılardan İbrahim Baloğlu, 11 Aralık 1977’de hayatını kaybetti.[27]

Sağ-Sol Çatışmaları

Türkiye’deki sol hareket, Ecevit döneminde bayrak açarak ilerleme kaydetmişti. Daha sonraki dönemlerde ise tedricen gerilemeye başlamıştı. MC hükümeti, savunmaya geçmiş durumdaki solu durdurmak için hükümete yerleşmişti. Sokalar ise ülkücülere emanet edilmişti. Ülkücüler, sol kesimi tümüyle komünist olarak damgalamıştı. CHP içinde de komünistlerin yer aldığı düşünüyor, CHP’yi komünistleri desteklemekle itham ediyordu. Bu görüş yalnızca ülkücüler tarafından değil, sağ partilerin tarafından da benzer şekillerde yorumlanıyordu. Sol ise ülkücü hareketi “faşist” olarak damgalıyordu. Ülkücülerin diktoryal bir otoriteden yana olduklarını savunuyor, ABD tarafından desteklendiklerini iddia ediyordu. 1974-1985 yıllarında Türkiye’de hızlı bir sağ-sol kamplaşması gerçekleşti. İstanbul Dev-Genç Başkanı Bülent Uluer’e göre, ilk çatışma, İYÖ-DER yöneticisi Şahin Aydın’ın ölmesiyle başlamıştır. Karşıt görüşlü iki kişi tarafından İstanbul’da bıçaklanarak öldürülmüştü. İlk vurulma olayı ise ODTÜ’de gerçekleşmiştir.[28]

Yetmişli yılların sonlarında ülke yönetiminin istikrarsızlığı, günden güne sosyal tabakalaşmayı körüklemiştir. sağ-sol mücadelesi adı altında ifade edilen ve sokaklarda akan kanın üzerine bina edilen yeni müdahale sebepleri ortaya çıkarılmaya başlamıştır.[29] Türkiye’yi 12 Eylül darbe sürecine sürükleyen sağ-sol çatışmalarına ilişkin olarak Emre Kongar şöyle bir yorumda bulunmaktadır: “Aslında toplumların olumlu ya da olumsuz sonuçların tek bir sorumlusu, tek bir suçlusu yoktur. Konuya 11 Eylül 1980 günü varılan nokta açısından bakarsak, suçlu, sağda ve solda tetik çeken katillerle birlikte, dışarıdan Türkiye’ye silah sokanlar, çıkarları gereği, ülkenin güçlenmesini istemeyenler, Anadolu’yu bölmek isteyenler, cinayet şebekelerine maddi ve manevi destek sağlayanlar, terör ve anarşiye yeterince başkaldırmayanlar, gerekli önlemleri almayan ve aldırmayanlardır diyebiliriz. Sözün kısası suçlu tüm toplumdur. Ancak, tüm toplum da suçlu’nun ancak yarısıdır, çünkü öteki yarı, dış dünyadadır.[30]

Bu olay İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan ve toplu kıyımla sonuçlanan bir saldırı olayıdır. İleri sürülenlere göre, üniversite sağcı öğrencilerin denetimi altında olduğu için solcu öğrenciler okula toplu olarak gelip toplu olarak çıkarlardı. 16 Mart 1978 günü solcu öğrenciler kapıya çıkacakları sırada kendilerini polisin korumadığını, karşıt gruptaki öğrencilerin ise slogan attıklarını gördüler. Güvenlik güçlerinin sayısı yeterli olmadığı için öğrenciler sol taraftan korunamamıştı. Saldırı öncelikle bu sol taraftan başladı, önce bomba atıldı, ardından sol görüşlü öğrenciler otomatik silahla tarandılar.[31]

Eczacılık Fakültesi önünde bombalı ve silahlı saldırıya uğrayan bir grup öğrenciden 7’si yaşamını yitirdi, 41’i ise yaralandı. Katliamın üzerindeki kara perde ise aradan geçen uzun yıllara rağmen halen tam olarak aydınlatılmış değil. Türkiye, 12 Eylül’e giden süreçte birçok katliam ve faili meçhul cinayetle sarsıldı. 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda yaşanan katliamın ardından ülke geneline yayılan sağ-sol çatışmaları tırmanmaya devam etti. 16 Mart katliamında, TİP üyesi Abdullah Şimşek, Hamit Akıl, İGD üyesi öğrenciler Baki Ekiz, Murat Kurt, Turan Ören, TİKP’li Cemil Sönmez ile Dev-Genç üyesi Hatice Özen hayatını kaybetti.[32]

Hergün Gazetesi yazarı Taha Akyol’un, “Canavarlık” başlıklı yazısında, bu olayın faillerinin, Neron’un aç aslanlarını Hıristiyanlara saldırtanlara benzediğini, olayın fikir çatışmasından kaynaklanmadığını, kır ile şehir gerillacılığında bile böyle kanlı eylemler düzenlenmediğini, Rusya’daki Bakunin’ci anarşistlerin bile hedeflere böyle ateş açmadığını, kitlevi ihtilal saldırılarında çok insan öldürüldüğü hâlde bu kadar acımasız olmadığını, 16 Mart Olayı’nın 1 Mayıs 1977 olayının bir devamı niteliğinde olduğunu belirtmiştir.[33]

Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP)

Siyasi parti kurma girişimlerinin tekrar başladığı bu dönemde siyasi yasaklı durumdaki Süleyman Demirel tepkisini “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam” sözleriyle dile getirmiştir.[34] Askerler, Adalet Partisi tabanının desteğiyle iktidara gelmeyi istiyordu. Oysa Demirel buna destek vermiyordu. Bülend Ulusu, parti kurması yönündeki istekleri geri çevirince Milli Güvenlik Konseyi, asker kökenli birini parti başkanı yapmanın yollarını aradı. Ulusu’nun görevi iadesinden sonra Necdet Üruğ, sırasıyla Selahattin Demircioğlu’nu ve Bedrettin Demirel’i genel başkanlık için önerdi. Evren, bu isimleri kabul etmedi ve Evren’in önerdiği Turgut Sunalp isminde karar kılındı.[35]

Milli Güvenlik Konseyi, asker kökenli kişiyi lider olarak belirleyip seçmiş olsa da, seçilen liderin, iktidar olabilmek için umut bağladığı güç Adalet Partisi seçmen tabanı olmuştur. Sunalp, Demirel ile görüşme talebinde bulunmasına rağmen Demirel buna yanaşmamış “tapulu arazime gecekondu yaptırmam” diyerek tepki göstermiştir. Demirel’in bu tepkisi, Adalet Partisi seçmen tabanı ile ilgili bu beklentiyi boşa çıkarmıştır. Milliyetçi Demokrasi Partisi kadrolarında ağırlıklı olarak bürokrat ve akademisyenlere yer verilmiştir. Genel Başkan Sunalp, kadrosuna duyduğu güveni şu sözlerle ifade etmiştir: “Bir değil, beş Bakanlar Kurulu çıkaracak kadro kurduk.” Sunalp, seçimler yaklaşırken bazı vaatlerde bulunmuştur. Ahlaka aykırı yayın ve hareketler haricinde basın affı, tek başına iktidara gelmesi durumunda ise askerlik süresini kısaltacağı vaadinde bulunmuştur.

Sunalp, Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’nden aldığı desteğe ve partisinin kadrolarına duyduğu güvenle iktidara en yakın parti izlenimi edinmiştir. Seçimlere kısa bir süre kaldığında, Anavatan Partisi’nin yükselişe geçmesi nedeniyle Evren’den olaya müdahale etmesi isteğinde bulunmuştur. Evren, hem yurt gezilerinde hem de 4 Kasım’da TRT ekranında yaptığı konuşmada, Milli Güvenlik Konseyi icraatlarını sürdürecek ve yurdu tekrar kargaşa ortamına sürüklemeyecek bir iktidar vurgusu yapmıştır. Evren’in bu vurgulamaları, MDP’ye açık bir destek olarak yorumlanmıştır.[36] Sunalp, aldığı desteğe duyduğu güvenle, milli mücadele döneminden ve Atatürk’ten esinlenerek, Bakanlar Kurulu’na “İcra Vekilleri Heyeti” demeyi yeğlemiştir. Bu durumu partililer şaşkınlıkla karşılamışlardır çünkü henüz kuruluş aşamasından itibaren ve seçim bile yapılmamışken genel başkanlarının Bakanlar Kurulu’ndan bahsetmeye başlamıştır. Bu özgüvenin sebebini öğrenmek istediklerinde ise Sunalp, kendine düşenin partiyi kurmak olduğunu, gerisinin kendisine partiyi kurduranların işi olduğunu ifade etmiştir. Partinin amblemi için ressam Orhan Peker’in “Horoz” adlı tablosu ilham kaynağı olmuştur. Sağ ayağı önde olan horoz resmedilerek parti amblemi oluşturulmuştur.[37]

Emekli orgeneral (ayrıca büyükelçilik de yapan) Turgut Sunalp tarafından kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi, demokratikleşme girişimleri kapsamında kurulan ilk parti olmuştur. Türk siyasi tarihinde bu yönüyle dikkat çeken parti, demokratikleşme sürecinin başladığı Kasım 1983 Genel Seçimlerine hazırlanarak teşkilatını oluşturmuştur. Hazırlı aşaması sürecinde ülke genelinde kısa sürede teşkilatlanarak siyasi iktidara talip olmuştur. 1980 ile 1983 yıllarındaki partisiz ara rejim (askeri vesayet) sonrasında kurulan MDP, 12 Eylül anlayışını kendisine şiar edinmiştir. 1983 genel seçimi öncesinde oluşturulmaya çalışılan genel hava, MDP’nin galip geleceği algısına neden olmuştur. Buna karşın MDP, ANAP ve HP’den sonra üçüncü parti olabilmiştir. 71 sandalyeye sahip parti olarak parlamentoda temsil edilmiştir. 25 Mart 1984 yerel seçimlerinde MDP’nin oyları belirgin bir gerileme yaşamıştır. Parti, 1986 yılında Ülkü Söylemezoğlu’nun genel başkanlığındayken tüzel kişiliğini sonlandırmıştır.[38]

Bülend Ulusu

Başbakan: Emekli Oramiral Bülend Ulusu

Başbakan Yardımcısı: Turgut Özal

Başbakan Yardımcısı: Zeyyat Baykara

Devlet Bakanı: Prof. Dr. İlhan Öztrak

Devlet Bakanı: Mehmet Özgüneş

Devlet Bakanı: Prof. Dr. Nimet Özdaş

Sosyal Güvenlik Bakanı: Sadık Şide

Kültür Bakanı: Cihad Baban

Adalet Bakanı: Cevdet Menteş

Milli Savunma Bakanı: Haluk Bayülken

İmar ve İskân Bakanı: Şerif Tüten

İçişleri Bakanı: Emekli Korgeneral Selahattin Çetiner

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Serbülent Bingöl

Köyişleri Bakanı: Münir Raif Güney

Turizm Bakanı: İlhan Evliyaoğlu

Sanayi Bakanı: Şahap Kocatopçu

Ulaştırma Bakanı: Necmi Özgür

Tarım ve Orman Bakanı: Prof. Dr. Sebahattin Özbek

Çalışma Bakanı: Prof. Dr. Turan Esener

Dışişleri Bakanı: İlter Türkmen

Maliye Bakanı: Kaya Erdem

Milli Eğitim Bakanı: Emekli Korgeneral Hasan Sağlam

Bayındırlık Bakanı: Tahsin Onalp

Ticaret Bakanı: Kemal Cantürk

Sağlık Bakanı: Emekli Tümgeneral Prof. Dr. Necmi Ayanoğlu

Gümrük ve Tekel Bakanı: Emekli Korgeneral Recai Baturalp

Ulusu kabinesi, hepsi partisiz teknokratlardan kurulu 27 bakandan oluşuyordu. Ulusu’dan başka, kabinenin beş üyesi emekli askerdi.[39] Ulusu tarafından kurulan hükümetin amacı, hükümet programında “siyasi istikrarı sağlamak, sosyal dengeleri kurmak, çalışma barışını getirmek, vergi adaletini sağlamak ve ekonomik istikrar programının uygulanmasını kolaylaştırıcı yasal düzenlemeleri yapmak” olarak ifade edilmiştir.[40]

Asayiş ve huzurun sağlanması ile ekonomik durumun düzeltilmesine dönük yapılacaklar ise şu şekilde sıralanmıştır:[41]

Olağanüstü Hâl Kanunu çıkarılacaktır.

Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu yeniden gözden geçirilecektir.

Dernekler Kanunu değiştirilecektir.

Toplantı ve gösteri mevzuatlarındaki boşluklar doldurulacak; toplantı ve gösteri hakkının kamu düzenini ihlal etmesi veya günlük hayatı felce uğratılması önlenecektir.

Özel güvenlik teşkilatı kurulması sağlanacaktır.

Ceza kuvvetleri ile ilgili Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Kanunu yürürlüğe konulacaktır.

Valilerin emniyet ve asayişle ilgili yetkilerine açıklık getirilecektir.

Özel ihtisas Mahkemeleri kurulabilmesi için yasal düzenlemeler yapılacaktır.

Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza ve Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunları, Meşhut Suçların Muhakemesine Dair Kanun ile ceza hükümlerini ihtiva eden diğer kanunlarda değişiklikler yapılacaktır.

Ceza ve tevkif evlerinde güvenlik ve disiplin en etkili biçimde sağlanacaktır.

Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, Sendikalar Kanunu ve İş Kanunu süratle gözden geçirilerek değişiklikler yapılacaktır.

Özal, Ulusu ile olan çalışma ilişkisini şu şekilde ifade etmektedir:[42] “Başbakan Ulusu yumuşak bir adamdı… Tampon rolü oynamıştır benimle yönetim arasında… Mesela hadiselerin devletçi yönde gelişmeye başladığını hissedince, birkaç kez istifa ettim. Hep durduruldu. Mesela biz fiyat kontrollerini kaldırmışız… Bunlar fiyat kontrolü yapacağız diyor. Serbest pazardan sapmak istiyorlar. Bakanlar Kurulu’nda Bülend Ulusu da fiyat kontrolünden yana olunca istifamı yazıp veriyorum. Neticede benim dediğim oluyor ama hep mücadele ediyoruz.”

Ulusu, serbest seçimlerin yapıldığı 1983 yılına dek başbakanlık görevinde bulundu. Başbakanlık görevi süresince Milli Güvenlik Konseyi’nin kararlarının ekonomik ve siyasi uygulamalarında yetki sahibi oldu. 1983 seçimlerinde MDP listesinden İstanbul bağımsız milletvekili seçildi. 23 Aralık 2015’te İstanbul’da 92 yaşında öldü.[43]

Cunta

Cunta, askeri darbe yaparak bir dikta yönetimi kuran grubu ifade etmektedir. Cunta yönetiminin başlıca karakteristikleri bastırma, yıldırma, kitlesel tutuklamalar, hapishaneler ve benzeri uygulamalar olabilmektedir. “Cunta” kelimesi, sözcük anlamı olarak ülke yönetimini ele geçirenlerin oluşturduğu kurul anlamına gelmektedir. İspanyolca kökenli “junta” sözcüğünden gelmektedir. Örneğin 1967’de Yunanistan’da darbeyle işbaşına gelen askerler için “albaylar cuntası” ifadesi kullanılmaktadır. Zira söz konusu cunta tümüyle askerlerden oluşmaktaydı. Türkiye’de de 1960 ve 1980 darbeleri sonrasında ülke, çeşitli sayılardan oluşan cuntalar tarafından yönetilmiştir.[44]

Pretoryenizm

Askerin, fiili olarak güç kullanmak suretiyle ya da çeşitli tehditlerle bağımsız bir siyasi güç hâline gelmesi, “pretoryenizm” kavramı ile ifade edilmektedir. Bir diğer söyleyişle, asker zümresinin ülke yönetiminde başlıca güç konumunda bulunması, nihai kararları alması, sivil iktidarın orduya herhangi bir biçimde karışamaması veya çok sınırlı ölçülerde karışabilmesidir. Askerî vesayet, “pretoryenizm” kavramının yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. İşleyleyiş sorunu bulunmayan demokratik yönetimlerde ordu, sivil iktidarın emrine bağlı bulunmaktadır. Ülke siyaseti, yürütme aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Askerî vesayette ise alınan kararların arka planında askerler yer almakta ve kararlar üzerinde belirleyici bir rol üstlenmektedir. Ordu, özerk bir konuma sahip bulunmakta ve sahip olduğu gücü, yasal bir zemine dayandırmaktadır. Örneğin Türkiye’deki askerî darbeler sonrasında yapılan anayasalar, askerin devlet içindeki konumunu güçlendirmiş, anayasal bir güvenceye almıştır. 12 Eylül darbesinden sonra düzenlenen 1982 Anayasası’nın 122. maddesi uyarınca, sıkıyönetim komutanları doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanı’na karşı sorumlu tutulmak suretiyle, Başbakan devreden çıkarılmıştır. Bu durum, ordunun otoritesini artıran bir düzenleme olarak ön plana çıkmaktadır.[45]

Militarizm

Militarizm, ülke yönetiminde ve ülke sorunlarının çözümünde askeri yönetimlere aşırı önem verme ve/veya ordunun gücüne güvenerek yayılmacı ve saldırgan bir politika izleme anlayışını ifade etmektedir. Demirel, militarizm ile ordu arasındaki ayrımı çevresindekilere hep anlatmaya çalıştığını belirtmektedir. Buna karşın, ne yazık ki anlamayanların bir hayli fazla olduğunu vurgulamıştır. Yabancılara sürekli olarak şunu anlattığını dile getirmiştir: “Orduya, ordumuza tabii ki karşı değilim ama askeri idareye karşıyım. Demokrasiye, parlamentoya kilit vurmuş bir harekete şu veya bu gerekçeyle evet derseniz, bu double standart (çifte standart) olur; bizi kendi ordumuza ezdirtmeye kalkarsanız demokrasi olmaz Türkiye’de dedim.”[46]

Sıkıyönetim

Olağanüstü durumlarda mülki idare yerine askeri bir idare getiren yönetim şeklidir. Sivil halkın eylemlerine belli kısıtlamalar getiren askeri yönetim anlayışını ifade etmektedir. Sıkıyönetim Kanunu, 13.05.1971 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (1961 Anayasası) 124. maddesinde, sıkıyönetim ilanı kararı ve sıkıyönetim bölge ve süresi üzerinde yapılacak değişikliklerin, İçişleri Bakanlığı’nın uygun göreceği araçlarla yapması hükme bağlanmıştır. Savaş veya savaşı gerektirecek durumlarda, ayaklanmalarda, vatanın ve milletin bölünmezliği tehlikeye düştüğü durumlarda sıkıyönetim uygulamalarının hayata geçirilmesinin uygun olacağı öngörülmüştür. Sıkıyönetim, olumsuz hareketlerin yaygınlaşması ve anayasada belirlenen kurallar kapsamında yürürlüğe konulan bir yönetim biçimi olarak ifade edilmektedir. Anayasada belirlenen hak ve hürriyetlerin belirli bir süreliğine sınırlandırılması, kısıtlanması durumu olan sıkıyönetim genellikle ülkenin tümünde değil, düzeni bozulan bölgelerde ilan edilmektedir. Gerekli görülmesi durumunda tüm ülkede de geçerli olabilmektedir.[47] 12 Eylül döneminde geçerli olan Sıkıyönetim Kanunu aşağıdaki hükümleri içermektedir:

Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 124’üncü maddesi gereğince verilmiş olan Sıkıyönetim ilanı kararı ve Sıkıyönetim bölge ve süresi üzerinde yapılacak değişiklikler, İçişleri Bakanlığınca uygun görülecek araçlarla ilan olunur. Sıkıyönetimin yürütülmesi: Madde 2 – Sıkıyönetim altına alınan yerlerde genel güvenlik ve asayişe ilişkin zabıta kuvvetlerine ait görev ve yetkiler Sıkıyönetim Komutanlığına geçer. Zabıta kuvvetleri bütün teşkilatı ile Sıkıyönetim Komutanının emrine girer. Sıkıyönetim bölgesindeki zabıta kuvvetleri; Sıkıyönetim hizmetlerinin yapılmasından dolayı Sıkıyönetim Komutanlığına, bu hizmetler dışında kalan hizmetlerin yürütülmesinden dolayı da adli ve idari makamlara karşı sorumludur. Milli İstihbarat Teşkilatı Sıkıyönetim Komutanlığı ile iş birliği yapar. Sıkıyönetim Komutanlığı, bu kanunla kendisine verilen görev ve yetkileri o yerin zabıta kuvvetleri ve tefrik edilecek askeri birlikler ile yürütür. Barışta ve zorunlu hâllerde Sıkıyönetim komutanı o yer veya o yere en yakın Garnizon Komutanlarından yeteri kadar birliğin emrine verilmesini istiyebilir. Bu istek derhal yerine getirilir. Sıkıyönetim Komutanı, bölgesi içinde gerek zabıta kuvvetlerinin ve gerekse askeri personelin görev yerlerini değiştirebilir. Hizmet gereklerini dikkate alarak zabıta kuvvetlerinde askeri personel kullanılabilir. Bu takdirde müdür seviyesindeki personel Sıkıyönetim Komutanı emrinde müşavir olarak görevlerine devam ederler (T.C. Resmî Gazete, 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanunu, 13.05.1971, Yay. Tar. 15.05.1971, S. 13837).

Baskı ve Yasaklar

Baskıcı yönetim, denetim mekanizmaları aracılığıyla sınırları çizilmeyen yönetim anlayışını ifade etmektedir. Bu tür yönetimlerde, yetki sahibi yöneticiler otoriter (ast-üst ilişkilerine aşırı vurgu yapan, insan unsurunu geri plana atan), totaliter (kurumsal yapıyı ve bireyi güce bağlı denetime tabi tutan), tepeden inmeci ve kendi başına buyruk bir anlayış benimsemektedirler. Bilhassa, darbeye işbaşına gelen yönetimler, genel itibariyle benzer nitelikler ortaya koymaktadırlar. Yönetime gelinen zaman, toplumun ve darbe yöneticileriyle uygulayıcılarının sahip bulundukları nitelikler farklılık göstermekle birlikte, baskıcı uygulamalar bakımından genel anlamda ortak benzer yönler bulunmaktadır. Baskıcı yönetim anlayışı söz konusu olduğunda ilk akla gelen, darbe ile yönetime el koyan askeri yönetimler akla gelmektedir. Dolayısıyla, darbe dönemlerinde kışlaların dışına çıkarak toplum geneline aksettirilen askeri yönetim uygulamaları, kaçınılmaz olarak baskıcı uygulamaları da beraberinde getirmektedir.[48]

Türkiye, 1981 yılına Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı kutlamalarının coşkusuyla girdi. UNESCO tarafından “Atatürk Yılı” olarak ilan edilen bu dönemde, basın-yayın kuruluşları, sendikalar ve eski siyasetçiler üzerinde belirgin bir baskı oluşturuldu. Bazı eski siyasetçiler, yolsuzlukla suçlanmış, tutuklu olarak yargılanmıştır. Milli Güvenlik Konseyi 1 Haziran 1981 tarihinde bir bildiri yayınlayarak siyasi partilerin eski yöneticilerinin demeç vermelerini ve yazı yazmalarını yasakladı. Ayrıca eski siyasetçileri övme, yerme ve eleştirmeye de yasak getirildi. Bu suretle Milli Güvenlik Konseyi, 12 Eylül 1980 öncesi yaşanan olayların hafızalardan silinmesi hususunda kararlı olduğunu toplum nezdinde tekrar vurgulamıştır. Bu yaklaşımın bir göstergesi olarak, faaliyetleri durdurulmuş olan siyasal partilerin feshedildiğine dair kanun, 16 Ekim 1981’de Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı.[49]

Darbenin yapıldığı ilk günden itibaren, “her türlü siyasî faaliyetin her kademede durdurulduğu” ilan edilmiş ve bu vurgu sıklıkla dile getirilmiştir. Evren’in deyimiyle siyasi parti liderleri “güvence altına” alınmıştır. Buna karşın, partilerin tümüyle feshedilerek devre dışı bırakılması öngörülmüyordu. Yaptığı ilk açıklamasında Evren, parti faaliyetlerinin durdurulduğunu ifade etmiştir. Öte yandan, “siyasi partilerin hazırlanacak anayasadaki düzenlemelere, yeni seçim ve partiler kanununa göre zamanı ve koşulları ilan edilecek seçimlerden yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edileceğini” de ayrıca ifade etmiştir. Bu öncül açıklamadan dört gün sonra düzenlemiş olduğu basın toplantısında Evren’e, siyasilerin Kurucu Meclise katılıp katılmayacakları yönünde bir soru sorulmuştu. Evren bu soruya, üye belirleme hususuna ilişkin herhangi bir karara varmadıklarını ifade etmiştir. Dolayısıyla da bu konudaki belirsizliği belirli bir süre daha ötelemiştir. Buna karşılık, konuşmasının devamında, siyasi parti faaliyetlerinin bir süreliğine durdurulduğunu, seçim ve partiler kanunu hazırlanması sonrasında faaliyetlerine müsaade edileceğini yinelemiştir.[50]

Evren, “Türkiye’nin kaderi, memleketi bu hale getirenlere tekrar teslim edilmeyecek” sözleriyle, yalnızca belirli siyasi aktörleri değil, kayıtsız şartsız dönemin aktif siyasetçilerinin tamamını ima etmiştir. Bu konuda kendisine yöneltilen bir soruya şu şekilde karşılık vermiştir: “Kurucu Meclisten sonra normal seçimle kurulacak Millet Meclisine eski parlamenterlerden hiçbirini almayı düşünmüyoruz. Zira bunların hepsi sorumludurlar. 12 Eylül’den evvel bu parlamenterlerden bazıları bize gelip işlerin iyi gitmediğinden, felakete doğru sürüklendiğimizden bahsederlerdi. Ben de kendilerine vazifelerinizi yapın, gerekirse istifa edin, bu sorumluluğu paylaşmayın derdim. Hiçbirisi bu mekanizmayı işletmedi. Elimizde suçlu ve suçsuzu ayıracak hassas bir cihaz yok ki. Bu bakımdan hepsini dışarıda bırakacağız”. Bu ifadelerden de anlaşılabileceği üzere Evren, 12 Eylül darbesi öncesi, “istifa etmeyerek sorumluluk mekanizmasını işletmeyen” siyasetçileri, kendi ifadesiyle yanlışın bir parçası olarak ele almaktadır. Her ne kadar bu konuşmayı, Evren “beyanat değil, sohbet” olarak ifade etse de darbe sonrası dönemine ilişkin siyasi yapılanmada, eski siyasetçilere biçmeyi öngördüğü rolü açıklamaktadır. Açıkladığı bu rolün kapsamı, eski siyasetçilerin işleyişin hangi konumunda ve ne kadar bulunacaklarını belirleyen bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.[51]

Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Haydar Saltık imzasıyla yayımlanan tebligatta uygulamaya dönük şu konunlar ifade edilmektedir: a) Siyasi amaçlı ve yönlendirici faaliyetlerde bulunulmayacak ve beyanat verilmeyecek, b) Evlerinde bu amaca yönelik toplantılar tertip edilmeyecek, c) Bu amaçlı toplantılara katılamayacaklar, d) Şehir içinde lehte ve aleyhte toplantı ve gösterilere neden olabilecek faaliyetlerde bulunmayacaklar, e) Makul ölçüler içinde ziyaretçi kabul edebilecekler, f) Yeni yönetimin o güne kadar yayımlamış olduğu karar ve bildirilerdeki esaslara uyacaklar, g) Yeni yönetimin politikasını ve icraatını etkileyecek her türlü davranış ve beyandan sakınacaklar.[52]

Siyasi faaliyetlerin yürütülmesine dönük yasakları belirleyen yukarıdaki çerçeveleyici hükümlerin hemen sonrasında, söz konusu hükümleri gerekçelendirerek yasaklayan “52 nolu Karar” ile desteklenmiştir. Bu karar ile, her türlü siyasi faaliyet yasaklanmıştır. Söz konusu yasaklama, şu şekilde kaleme alınmıştır: “11 Eylül 1980 tarihinde, parlamento üyesi bulunan siyasi parti mensupları ile her kademede siyasi parti yöneticisi ve mensuplarının Türkiye’nin geçmiş veya gelecek siyasi veya hukuki yapısıyla ilgili olarak kendi anlayışları doğrultusunda sözlü veya yazılı beyanda bulunmaları veya makale yazmaları ve bu amaçlarla toplantı yapmaları; sıkıyönetim uygulamalarına ilişkin olarak, Sıkıyönetim Komutanlıklarının koyduğu yasakların ve aldığı kararların herhangi bir şekilde tartışılması” yasaklanmıştır (MGK 52 Nolu Karar, 1981). 52 nolu Karar, darbe sonrasında inşa edilen yönetim sürecinin dışında bırakılan siyasetçilerin, halk ile iletişime geçme imkânını bütünüyle sonlandırmıştır. Bu dönemde siyasi partilerin işleyişine dair son hususlar, Kurucu Meclis toplanmadan önce Milli Güvenlik Konseyi’nin 16 Ekim 1981 tarihli toplantısında belirlenmiş ve “Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun” yürürlüğe konularak bütün siyasi partiler kapatılmıştır.[53]

Yürürlüğe konulan yasa ve uygulamaya geçirilmeye çalışılan tüm yasaklamalara, sıkı denetimlere rağmen eski siyasi partilerin çizgisini sürdüren siyasi oluşumlar bütünüyle engellenemedi. Bunun sonucunda ise kısa bir zaman sonra siyasi parti kurma aşamasına gelindi. İlk etapta 15 Mayıs 1982’de, 1980 sonrasının ilk siyasi partisi olan Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) kuruldu. Daha sonra sırasıyla Anavatan Partisi (ANAP), Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP), Halkçı Parti (HP) ve Refah Partisi (RP) gibi partiler kurulmaya başladı. Bu başlangıç dönemlerinde kurulan Büyük Türkiye Partisi’nin, feshedilen bir parti olan (Adalet Partisi) devamı niteliği taşıdığı gerekçesiyle Milli Güvenlik Konseyi kararı ile kapatıldı. Bu kapatma, 12 Eylül yönetiminin 1980 öncesindeki siyaset yapma alışkanlıklarına geri dönülmemesi isteği hususundaki kararlı tutumunu net bir biçimde göstermektedir. Bütün bu çabalara rağmen, yeni partilerin kurulmasının önüne geçmek mümkün olmadı. Söz konusu süreçte Büyük Türkiye Partisi’nin yerine kurulan Doğru Yol Partisi’nin yanı sıra; Yeni Düzen Partisi, Yeni Doğuş Partisi, Cumhuriyetçi Muhafazakâr Parti gibi partiler de kuruluş gerekliliklerini tamamlayarak siyasetteki yerlerini aldılar.

Partilerin kurulmasını müteakiben, seçimin yaklaşmasıyla birlikte yeni bir aşamaya daha geçildi. Bu aşamada Milli Güvenlik Konseyi, parti kurucularını veto etmeye başladı. Milletvekili aday listelerini sıkı bir denetim altına aldı. Bütün bu denetimlerin sonucunda; Turgut Özal’ın Genel Başkanlığındaki Anavatan Partisi’ne, Necdet Calp’ın Genel Başkanlığındaki Halkçı Parti’ye ve Genel Başkanlığında Turgut Sunalp’in olduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne seçimlere katılma hakkı verildi.[54]

Darbe Anayasası (1982 Anayasası)

1980 darbesinin önderi Evren, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “yürütme sorumluluğunu”, “en kısa zamanda” kurulacak Bakanlar Kurulu’na devredileceğini vurgulayarak, “hür, demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mâni olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa” söylemiyle bu konuda bir vaadde bulunmuştur. Üstlenilen misyondan da anlaşılabileceği üzere Anayasa, askeri yönetimin kurmayı öngördüğü yapının temelini teşkil etmektedir. Dolayısıyla, darbenin gerçekleştiği ilk anlardan itibaren, yeni anayasa konusu ana gündem maddesini oluşturmuştur.

Fiili olarak işlevsizleştirilmiş bulunan 1961 Anayasası yerine, yenisi düzenlenip yürürlüğe girinceye kadar olan dönemde, işleyişi sağlayabilecek geçici anayasa çalışmalarına süratle girişilmiştir. Bu kapsamda, Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bünyesinde bir komisyon teşkil edilerek geçici anayasa metni üzerinde çalışıldığı ve Genelkurmay’da hazırlanan taslağın Milli Güvenlik Konseyi’ne sunulduğu bilgisi basına yansımıştır. Ekim ayı sonlarında Milli Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen “Anayasa Düzeni Hakkında Kanun” aracılığıyla, çalışmalara ilişkin yol haritası daha belirgin bir hâl almaya başlamıştır. Kanun, salt askeri bürokrasi çalışmalarına dayandırılmamıştır. Bunun yerine, hukukçu kimliği bulunan eski bir siyasetçi tarafından hazırlanan bir taslağa dayalı olarak kaleme alınmıştır. Evren’in isteğiyle, “anayasa yerine kaim olmak üzere”, “geçici anayasa” kapsamındaki çalışmalara başlayan Emin Paksüt’ün hazırladığı taslağın, “mevcut anayasayı yürürlükte” tutacağı öngörülmüştür. Ayrıca Milli Güvenlik Konseyi’ne ait “kanun, bildiri ve kararları” geçerli kılması yönüyle Evren tarafından beğeniyle karşılanmış ve beklentilere karşılık veren geçici anayasa niteliğini kazanmıştır.[55]

Danışma Meclisi tarafından kabul edilen Anayasa taslağının, halkoyuna sunulmasından önce Milli Güvenlik Konseyi tarafından son çalışmaların gerçekleştirilebilmesi için ilgili komisyonlara gönderildi. Yapılan değişiklikler sonrasında anayasa tasarısı, Milli Güvenlik Konseyi tarafından 19 Ekim 1982’de kamuoyuna ilan edildi. Kamuoyu açıklaması bizatihi Evren tarafından yapıldı ve bu suretle halka tanıtılmış oldu. Yasak ve kısıtlamaların ağırlık kazandığı tanıtım ve propagandalarda, Evren il il dolaşarak anayasanın kabulü yönünde doğrudan çalışmalar yürüttü. Anayasa, 7 Kasım 1982’de yapılan halk oylaması sonucunda yüzde 91 civarındaki bir kabul oyu ile yürürlüğe girdi. Halk oylaması sonucuna bağlı Evren, anayasanın geçici birinci maddesi gereği olarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Devletin yeniden düzenlenmesi hedeflenen 1982 Anayasası, yedi bölümden oluşmaktadır. Söz konusu yedi bölümün başlıkları şu şekilde sıralanmaktadır: Başlangıç, Genel Esaslar, Temel Haklar ve Ödevler, Cumhuriyetin Temel Organları, Mali ve Ekonomik Hükümler, Çeşitli Hükümler, Geçici Hükümler ve Son Hükümler. Yasama-yürütme ilişkileri bakımından yeni bir anlayış ortaya koyan bu anayasa ile 1961 Anayasası’ndaki iki meclisli yapı yürürlükten kaldırılmıştır. Yasamanın üstünlüğü yerine yasama-yürütme erkleri arasındaki denklik ilke olarak benimsendi. Kanun yapma yetkisi, yasama organının uhdesinde kalmaya devam etmiştir. Kanun hükmünde kararname uygulamasının genişletilmesi sayesinde yürütmenin sahip olduğu güç eskiye oranla daha da artırılmıştır. Bunun yanı sıra, cumhurbaşkanının yetkileri de arttırılmıştır.

Sert hükümler içeren bu anayasa, mümkün olduğu ölçüde ayrıntılı düzenlemelere yer vermesi nedeniyle “düzenleyici” bir anayasa olarak nitelendirilmektedir. 1982 Anayasasında yürütme erki güçlendirilmek suretiyle 1980 öncesindeki siyasi tıkanıklıkların önüne geçecek önlemler yürürlüğe konuldu. Bu anlayış doğrultusunda, Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanının seçimi kolaylaştırıldı. Söz konusu kolaylık, toplantı ve karar yeter sayısında yapılan düzenlemeler aracılığıyla gerçekleştirildi ve siyasi partilerin grup kurabilmesi için asgari 20 milletvekiline sahip olma koşulu getirildi.[56]

1982 Anayasası ile 1961 Anayasası bazı yönlerden benzerlikler içermektedir. Her iki Anayasa da askeri müdahale sonrasında oluşturulmuştur. Bu anayasalar, bir kanadı askeri liderliği üstlenen kuruldan (MBK ve Milli Güvenlik Konseyi) diğer kanadı ise sivillerden (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) oluşan Kurucu Meclis’ler tarafından hazırlanmıştır. Her iki anayasanın oluşturulmasına katkıda bulunan Kurucu Meclisin sivil kanadı seçimle oluşmamıştır. Her iki hazırlık sürecinde Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa, halkoyuna sunularak kesinleştirilmiştir. Her iki anayasanın oluşturulmasında katkı sağlayan sivil kanadın, Bakanlar Kurulu’nun kurulması ve düşürülmesi süreçlerinde yetki sahibi olmamışlardır.[57]

Sivil Yönetime Geçiş (1983 Seçimleri)

Türk ordusu, yönetimi kendi iradesiyle çok partili demokratik sisteme devredeceğini en başından itibaren kararlaştırmıştır. Bu şekilde kararlaştırılmış olmasının da etkisiyle yönetim sorumluluğunun üstlenildiği sürede bütün kademelerinde ve bütün mensupları ile kanunlara uygun hareket etmiştir. Kanunlara saygılı davranış, esas itibariyle Türk ordusunun kültür yapısının gereğini ifade etmektedir.[58]

Seçimler sonrasında tedrici olarak sivil yönetime geçiş sağlanmıştır. Askeri yönetimden sivil yönetime geçiş, idari mekanizmanın demilitarizasyonunu da beraberinde getirmiştir. 17. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, 6 Kasım 1983 seçimleri sonucuna göre şekillenmiştir. Anavatan Partisi, genel seçimlerde Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti’ye oranla daha çok oy alarak tek başına iktidara gelmiştir. Özal’ın seçim zaferi ve tek başına hükümet kurabilecek yeterliliğe sahip olması, orduyu, millet iradesine uymaya ikna etmiştir. Evren, Özal ile rahatlatıcı bir toplantı yaptı ve başbakan olarak hükümeti kurmakla görevlendirdi. Buna karşın Milli Güvenlik Konseyi, yeni hükümet meclis tarafından onaylanıncaya kadar dağılmadı ve seçimlerden sonra da bir süreliğine ülkeyi yönetmeye devam etti. Milli Güvenlik Konseyi, seçimlerden üç gün sonra sıkıyönetimi dört ay daha uzattı, bir basın kanunu çıkardı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanıdı.[59]

1983 seçimlerinde Anavatan Partisi %45,15 oy oranı ile 400 üyelik Meclis’in 211 milletvekiline sahip oldu. Halkçı Parti % 30,46 oy alarak 117 milletvekili çıkardı. Milliyetçi Demokrasi Partisi ise aldığı % 23,27 oy ile 71 milletvekili çıkardı. 6 Kasım seçimlerinde yüzde onluk seçim barajı ilk kez uygulamaya konuldu. Yüzde 45 civarında oy alan Anavatan Partisi, mecliste yüzde 52’lik bir temsil oranı elde etti. Özal, seçim sonrasında halka ilk mesajında silahlı kuvvetleri ile uzlaşma çabası içinde görünmüştür. “Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Milli Güvenlik Konseyi’ne ülkede nizam ve asayiş kurmak ve demokrasiyi tesisi etmek yolundaki gayretlerinden ötürü teşekkür ediyorum” demiştir.[60]

Yeni hükümetin göreve başlamasıyla birlikte, yönetim Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tekrar sivillere bırakılmaya başlamıştır. Ordu da kışlasına çekilmeye başlamıştır. Sıkıyönetim ve olağanüstü hâl uygulamaları giderek kaldırılmaya başlamış, sivil görevlerdeki emekli ve muvazzaf askerler, yerlerini yeni iktidarın atadığı kişilere bırakmaya başlamıştır.[61] Genelkurmay Başkanı Üruğ’un ordunun “asli vazifesine” dönmesi konusundaki hassasiyetinin de bu dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyaset sahnesinden hızla uzaklaşmasında rolü olmuştur. İlerleyen dönemde 12 Eylül yönetiminin izleri hızla silinirken, siyasi süreçler de olağan işleyişine kavuşmaya başlamıştır. Siyasi yasaklar kaldırılmış, çoğulcu topluma hızlı bir geçiş gerçekleştirilmiştir.[62]

Anavatan Partisi (ANAP)

Turgut Özal, 1982 Anayasasında parlamenter düzene dönüleceği, siyasi parti kurulabileceği gibi hükümlere yer verildiği için anayasadaki bu izninden yararlanıp parti kurmaya niyetlenmiştir. Özal, bu niyetini Evren’e açmış ve parti kurması durumunda ordunun yaklaşımının nasıl olacağını anlamaya çalışmıştır. Evren, parti kurması durumunda, siyasi yasağa tabi tutulmayacağını belirtmiştir. Evren, yine de çok parti kurulmasına sıcak bakmadığını belirtmiştir. Evren’in bu cevabına karşılık Özal, partisini parlamentoda denge unsuru niteliğindeki küçük bir parti olarak betimlemiştir.[63] Özal, Side’de Emin Çölaşan ile sohbetinde şöyle demiştir: “Şartlar uygun olursa politikaya gireceğim.” Özal, Adalet Partisi oyları ile CHP’nin ılımlı oylarına yönelik bir parti kurmayı amaçlamıştır.[64] Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Özal’ın şerefine Washington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ bir yemek vermiştir. Elekdağ, yemekte IMF ve Dünya Bankası başkanlarının da bulunduğu davetteki ekonomik çevrelere Özal’ın parti kuracağını belirtmiştir. Özal’ın davetteki açıklamaları sonrasında bu ekonomik çevreler, “Türkiye’den 20 milyar dolar alacağımız var. Bize bu paranın faizleriyle birlikte tamamının ödeneceğini garanti eden, eskiden beri kendisini tanıdığımız Özal’ı elbette sonuna kadar destekleriz. Siz bizim yerimizde olsanız farklı mı davranırdınız?” şeklinde karşılık vererek destekleyici bir yaklaşım göstermişlerdir. Özal, Amerika dönüşünde Evren ve Milli Güvenlik Kurulu’nun dört üyesi ile görüşerek onların da destek ve iznini almıştır.[65]

Türkiye’nin 20 milyar dolar borcu olmasına karşın, üretimi düşmekte, bu da ihracatına olumsuz yansımaktaydı. Bu şartlar altında enflasyonu da artmaktaydı. ABD yönetimi, Türkiye’nin ekonomik krizden kurtarılması gerektiğine kanaat getirmiştir. Bunun nedeni ise böylesi ekonomi şartları altında ülkede patlamalar yaşanabileceği, ve durumun kontrolden çıkabileceği, hatta bu patlamaların Batı karşıtı yönlere kayabileceği varsayımına dayanmaktaydı. Diğer nedeni ise Türkiye’nin borçlarını ödeyemeyip iflas ilan etmesi, uluslararası finans çevrelerine darbe indirebileceği düşünülmekteydi. Bu nedenle Türkiye’ye destek verilmesi gerekliliği ön plana çıkmaktaydı.[66]

Dünya banka sistemi, alacaklarını tahsil etme kaygısına kapılmıştır. Askerler aracılığıyla ücretler, maaşlar ve ekonomik pazarlık hakkı geriletilmiş, böylece iç talep kırılmıştır. Türkiye, ihracat yaparak borçlarını ödemeye başlamış ve 1980’deki dışa dönük büyüme modeline baskıyla yönlendirilmiştir. Uluslararası sermaye, teknolojik ilerlemenin zorlamasıyla, gelişmekte olan ülkelerde serbest piyasanın yerleşmesini istemiştir. Amerika Birleşik Devletleri, tüccar devletler istemiş ve kapitalist sistemin verimli işlemesi için gerekli ortamın oluşmasını, kendi çıkarları açısından vazgeçilmez görmüştür.[67]

Anavatan Partisi’nin tek başına iktidara gelmesi, siyasi istikrar açısından arzu edilen bir gündem oluşturdu. 1980 öncesinde sıklıkla başvurulan koalisyonlar, özlenen siyasi istikrarı sağlayamamıştı. Anavatan Partisi’nin koalisyonlar dönemine son vermesi, Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışını ortaya çıkarmıştır. Buna karşın, 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de PKK’nın büyük silahlı eylemler gerçekleştirmesi, sonraki yıllarda da büyük problemlere kaynaklık edecek olan terör olaylarını başlattı. Bu terör saldırıları, münferit bir olay olmanın ötesine geçerek, Türkiye açısından büyük maddi ve manevi sorunlara yol açmaya başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da PKK’nın faaliyetleriyle başlayan ve ülkenin diğer bölgelerine de belirli dönemlerde yaşanan terör saldırıları, Türkiye’nin gündeminde uzun yıllar süresince yer bulmaya devam etmiştir. Türkiye’nin gündeminden düşmeyen terör olayları, seçim döneminde verilen vaatlerin de başat konusunu teşkil etmiş, hükümet programlarını etkileyecek nitelikler ortaya koymuştur.

Turgut Özal

Özal için önemli olan kedinin siyah ya da beyaz oluşu değildir, fareyi yakalamasıdır. Diğer bir anlatımla Özal, Çinli reformist Deng Xiao Ping gibi düşünerek davranmıştır. Krizi besleyen kaynakları etüt edebilen, bataklığı görerek onu kurutacak tedbirleri belirleyen, çıkış yolunu bulan, yetki verildiğinde vakit kaybetmeden yalnızca çıkış yoluna kilitlenen özelliklere sahip olmuştur.[68] Özal, Türkiye’nin yönünü küreselleşmenin ekonomik anlayışına çevirmek istemiştir. Bu suretle de kapitalist ekonomik deven ile uyumlu hale getirmek ve gümrük duvarlarını kaldırarak dünya ile bütünleştirmeyi amaçlamıştır. Böyle bir amaca ulaşması kolay olmamıştır. Uygulamaya çalıştığı politikalar, devletin idari ve yargı organları ile anayasal kurumları tarafından çoğunlukla engellenmeye çalışılmıştır. Örneğin Özal’ın özelleştirme uygulamalarında başarısız olmasının nedenlerinden biri, Anayasa Mahkemesinin, meclisten çıkarılan ilgili yasaları anayasaya aykırı bularak iptal etmesidir.[69]

Partilerin Kapatılması

Ecevit, genel başkanlığından istifa ettiği partinin kapatılmasına 19 Ekim 1981’de bir bildiri ile tepki gösterdi. Ancak Milli Güvenlik Konseyi, istifayı olduğu gibi, bu bildiriyi de yayımlatmamıştı. Adalet Partililer, CHP’nin kapatılmasını 12 Eylül’ün tarafsızlığı olarak algılıyorlardı. Bundan dolayı da kendi partilerinin kapatılmasına fazla tepki göstermiyorlardı. Çünkü 27 Mayıs 1960’ta yapılan darbeden sonra sadece Menderes’in liderliğini yaptığı Demokrat Parti kapatılmıştı. Kısa bir süre sonra, eski siyasetçilerden parti yöneticilerine 10’ar, yönetici olmayan milletvekili ve senatörlere de 5’er yıl siyaset yasağı getirilmiştir.[70]

Anayasa Referandumu

1982 Halk Oylamasında Anayasanın kabulü, Cumhurbaşkanı’nın seçimiyle birleştirilmiştir. Anayasanın geçici birinci maddesi şunu öngörmektedir: “Anayasanın, halk oylaması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak kabul edildiğinin usulünce ilanı ile birlikte halk oylaması tarihindeki Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatını kazanarak, yedi yıllık bir dönem için, Anayasa ile Cumhurbaşkanı’na tanınan görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır. 18 Eylül 1980 tarihinde Devlet Başkanı olarak içtiği and yürürlükte kalır.[71]

BBC televizyonu, halk oylamasına ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir:[72] Referandum kampanyası sırasında anayasa tasarısının eleştirilmesi yasaklanmıştı. Yeni anayasaya göre, General Evren geniş yetkilerle 7 yıllık bir dönem için ülkenin cumhurbaşkanı olacak. Ankara’da bulunan David Bchard’a General Evren’in başarısının boyutlarını sorduk: “Çok inandırıcı bir galibiyet. Bu sonuç Türkiye’de son iki yıldır başta bulunan hükümet şeklinde çok az kişinin karşı olduğunu göstermektedir. Bütün oyla sayıldığında bunun yüzde 10’dan az olacağı tahmin edilmektedir. Böylece General Evren kendisinin beklediğinden de fazla oy kazanmıştır.”

Mefluç Devlet İradesi

Kenan Evren tarafından sıklıkla vurgulanan “mefluç devlet iradesi” kavramı, anayasanın oluşturulmasını motive eden anlayışın temel ilkesini biçimlendirmektedir. Kenan Evren, 12 Eylül askeri darbe açıklamasını yaptığı, televizyon ve radyo konuşmasında, devlet otoritesini yeniden inşa etmeyi, baskı ve yasaklar aracılığıyla düzenlemeler yapmakla aynı kapsamda ele almaktadır. Bütün bu anlayış, 1982 Anayasası sürecinin ruhunda yer alan kültürel ve siyasi kodları içermektedir. Darbe yönetimi; kontrollü bir biçimde demokrasiye geçebilmek, bu sürece dönük gerekli şartları oluşturabilmek, mefluç devlet iradesine güç kazandırmak iddiası doğrultusunda yeni bir anayasa hazırlanması gerekliliğini öne sürmüştür. Mefluç devlet iradesine güç ve işlerlik kazandırmanın ancak ve ancak, felç olmuş böyle bir bünye ile uyumlu [kontrollü] bir demokrasi anlayışı sayesinde mümkün olabileceği görüşü öne sürülmüştür. Bu bakış açısı, öngörülen devlet ve toplum yapılanmasının kesin sınırlarının belirlendiği düşünülen bir biçimi olarak beyan edilmiştir. Öngörülen güçlü idari anlayışın teminatı olarak da, inşa edilecek yeni anayasaya güvenilmiştir. 1982 Anayasası’nın önemli bir kısmı, Milli Güvenlik Konseyi’nin yasalarının anayasallaştırılması ile meydana getirilmiştir. Bu doğrultuda, Milli Güvenlik Konseyi’nin üstlendiği yasama ve yürütme fonksiyonu, yayınlanan bildiriler, alınan kararlar ve kabul edilen kanunlar anayasanın temel dayanakları kapsamında yer bulabilmiştir. Üstlenilen ve yerine getirilen bütün bu fonksiyonlar, anayasal norm niteliği kazanmıştır. Türkiye tarihinde hiçbir seçimde görülmemiş, dünyada ise demokratik ülkelerde rastlanmayacak ölçülerdeki yüksek bir oy oranıyla kabul edilmesine rağmen, normalleşme sonrasında, kısa bir süre içinde tartışmalara konu olmaya başlamıştır. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca anayasa konusunda meşgul olması, ihtiyaç duyulan anayasaya tam olarak kavuşulmamasından kaynaklanmaktadır. İhtiyaç doğrultusunda sürdürülen arayışlar, 1982 Anayasasının irili ufaklı pek çok değişikliğe uğramasına rağmen tümüyle ortadan kalkmamıştır.[73]

Otoriter Yönetim Anlayışı

“Kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek” gibi asli bir amaç belirleyen 12 Eylül yönetimi, otoriter bir yönetim anlayışını benimsemiştir. Benimsenen yönetim anlayışı, tıpkı insanların sahip olduğu özelliklere benzer biçimde tarif edilebilmektedir. Örneğin herhangi bir bireyi tarif ederken katı, müsamahalı, yenilikçi, gelenekçi gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Sıradüzen (hiyerarşi) kademe sayısının çok fazla olduğu örgütlenme biçimi olarak güvenlik güçleri (silahlı kuvvetler), dünya genelinde otoriter bir yönetim anlayışı ile sevk ve idare edilmektedir. Hiyerarşik kademeler arasındaki güç mesafesinin, bir diğer deyişle, her bir ast ile üst arasındaki yetkiye dayalı güç farkının belirgin hatlarla tanımlanarak üstlenilen roller bakımından kesin ayrımların bulunduğu askeri örgütler “sivri” ve “mekanik” örgüt tanımına girmektedir. Yönetimin işleyişine “makine” anlayışıyla yaklaşan bu tür bakış açısı, idari mekanizmanın belirlenen sonuçları elde etmek için nasıl üstlenilen rollerden taviz vermemeyi öngörmektedir. Böylesi bir yönetim anlayışı, yerine getirmek istenilen amaçlar göz önünde bulundurulduğunda insani yönlerini göz ardı etmekte; yapı, işleyiş ve rasyonalite konularının önemi çok daha ön planda tutulmaktadır. Bu tür bir yönetim anlayışını çağrıştıran başlıca hususlar şunlardan oluşmaktadır: Mantık, düzen, kural ve bürokrasi. Otoriter yönetim anlayışında kişiler değil (gayrişahsilik), üstlenilen rol yani yapılacak işler önemli olmaktadır.

Dünyanın her yerinde genel kabul görmüş ve adeta evrensel bir nitelik kazanmış bulunan askeri yönetimlerde doğal olarak üst ile ast arasındaki ilişkiler, sıkı bir disiplin ve denetim kapsamında düzenlenmektedir. Otoriter askeri yönetim anlayışı, yürütülmesi gereken işe/göreve yönelik olarak yerine getirilen faaliyetlerde alınganlık göstermemeyi öngörmektedir. Bu tür yönetim yaklaşımında işe dönük olarak takınılan tavırların ve sergilenen davranışların, kişiselleştirilmemesi beklenmektedir. Duygulardan uzak durmak, ilişkiye dayalı iş yapma biçimine mesafeli olmak, kati hükümlere bağlanmış kesin kurallar aracılığıyla yanlış algılamaların asgariye indirgenmeye çalışıldığı bir yönetim kültürü olarak askeri idare mantığı ön plana çıkmaktadır. 12 Eylül yönetimi de bu tür bir yönetim anlayışını ve kültürünü benimsemesi bakımından dikkat çekmektedir.

Darbeci yönetim, 1980 sonrası siyaseti, hiç olmadığı kadar otoriter bir görünüme sokmuştur. Bir önceki darbenin ürünü olan 1961 Anayasası’nın aksine ordu, 1982 Anayasası’na tutucu bir mantık çerçevesinde biçim vermiş ve siyasi katılımı azaltıp devlet kurumlarını güçlendirmiştir. Ordu, 1980 darbesi sayesinde Türk siyasi demokrasisini iç savaşın eşiğinden döndürdüğü iddiasıyla, mevcut gücünü iyice pekiştirmiştir. Böylesi bir iddianın öne sürüldüğü siyasi kültürde toplumun orduya biçtiği misyon, devletin bekçiliği şeklinde belirginleşmiştir. Bu ise söz konusu rolün yeni bir görünümle/ambalajla daha baskın bir biçimde ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.[74]

Olağanüstü devlet yönetimi uygulamalarında, devletin ideolojik aygıtlarının özerkliğinin sınırlandırılmasının 1982 Anayasasındaki en belirgin göstergesi, Yüksek Öğretim Kurumu’nun teşkil edilmesidir. YÖK’ün kurularak üniversiteler cumhurbaşkanına bağlanmıştır. Siyasi partilere de benzer bir biçimde oldukça dar bir faaliyet alanı çizilmiştir. Partiler örgüt faaliyetleri açısından sınırlandırılmıştır. Yurtdışı örgütlenmeleri, kadın ve gençlik kolları oluşturmaları, vakıf kurmaları, dernek, sendika, meslek kuruluşu, kooperatif vb. kuruluşlarla siyasal ilişki ve iş birliği içinde bulunmaları yasaklanmış ve yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan, yabancı devlet ve kuruluşlardan yardım görmeyecekleri yasayla düzenlenmiştir. Devlet memurları ve öğrencilere parti üyeliği hakkı tanınmamıştır.[75]

Milli Güvenlik Konseyi Bildirileri

“- Yüce Türk Milleti:

Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım kabul edeceklerdir ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi haiz siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, devlet ve milletimizin bekasını tehdit eder boyutlara ulaşmış ve bu hâl devletimizi Cumhuriyet tarihimizin en ağır buhranına sürüklemiştir. Yine hepinizin bildiği ve gördüğü gibi; anarşi, terör ve bölücülük her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli sun’î ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarım çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir. Atatürk ilkelerini esas alarak kurulan Cumhuriyetimizin bu duruma düşürülebileceğini bundan 10 sene evvel tasavvur dahi etmek mümkün değildi.

Bugüne kadar iktidara gelen çeşitli hükümetlerin, her yıl artan bir hızla yaygınlaşan ve dünya tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin sızma ve çökertme harekâtına karşı iç güvenliği sağlayacak kararları ve tedbirleri birinci öncelikle alacaklarını vadetmelerine rağmen; sonuç alacak teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları, kaprisler, hayaller, gerçek dışı talepler ve Türk Devletinin niteliklerine ters düşen gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir. Düşmanın amaç ve yöntemleri, anarşi, terör ve bölücülüğün ulaştığı düzey; özel hukuki tedbirlere, idari düzenlemelere, sosyal koşulların geliştirilmesine, milli eğitim ve iş hayatının düzenlenmesine ihtiyaç göstermekteyken; milletin vekâletini taşıyan milletvekilleri ve senatörler Meclislerde aylardan beri hiçbir sorumluluk duymadan yalnız parti menfaat ve disiplini uğruna bu olaylara seyirci kalabilmişlerdir. İktidarların başarı ümit ederek aldıkları her tedbir muhalifler tarafından kınanarak ve hatta memleket yararına da olsa baltalanmıştır. Milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz dönemlerde bile kutuplaşmalar ve bölünmeler adeta teşvik edilmiş; yangını beraberce söndürmek yerine, üzerine benzin dökülerek memleket bilerek veya siyasi çıkarlar uğruna, sırf iktidara gelebilmek pahasına bir yangın yerine çevrilmek istenmiştir. Ağızlarından düşürmedikleri hukuk -devleti kavramı bir kısım Anayasal kuruluşlarca devletin parçalanması pahasına da olsa yalnız kişilerin müdafaası olarak yorumlanmış, devletin ve milletin savunulması ise sahipsiz kalmıştır. Anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesinin birlikte getirdiği sorumluluk, uygulamada kuvvetler çatışmasına dönüştürülmüştür. Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne hazindir ki; bir kısım gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yok olup gideceklerinin idraki içinde olmadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı hakikatleri görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olamamıştır. (Bir kısım kıymetli Türk basınının bu konuda zaman zaman yaptıkları uyarılan burada şükranla belirtmek isterim.) Siyasi partiler, bu kritik dönemde milletin özlemle beklediği önlemleri almak yerine; iç gerilimi devamlı olarak arttırarak, yıkıcı ve bölücü mihrakları büsbütün kışkırtarak, onlara cüret ve cesaret verecek beyan ve eylemleri ile adeta yarışırcasına seçim yatırımları için zemin yaratma yollarını tercih etmişlerdir. İktidara gelen siyasi partiler devlet teşkilâtının bütün kademelerini kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlarından vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmağa, vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine, devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeğe mahkûm olmuş ve dolayısıyla ülkemizde tam bir otorite boşluğu teşekkül etmiştir. Bir kısım bedbahtlar Türk Milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini temsil eden İstiklâl Marşımıza, koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla protesto maksadıyla oturarak veya İstiklâl Marşı yerine Enternasyonali söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna doğrudan sorumlu kişiler tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir. Uzun zamandan beri bu fevkalâde üzücü olayları yakından takip eden Türk Silahlı Kuvvetleri hatırlayacağınız gibi; milletin kendisine verdiği yetkileri kullanamayan ve bu korkunç gidişi acz içinde seyreden Anayasal kuruluşların tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak alınması gereken tedbirlere de yer vermek suretiyle büyük Türk Milletine karşı yüklendiği sorumluluğu dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içerisinde yaptığımız sayısız uyarmalara rağmen hemen hemen bu tedbirlerin hiç birine yasama ve yürütme organları ile diğer Anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış ve bu konuda müsbet faaliyetleri de izlenememiştir. Bu uyarı mektubundan sonra bir kısım yasaları etkisiz hale getirerek çıkaran Meclislerimiz 22 Mart 1980 tarihinden beri siyasi çıkar hesapları ile çıkmaza sürüklenen Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı içinde bulunduğumuz buhran ile mücadelede en kıymetli unsur olan zamanı fütursuzca harcamışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçimi bu kadar hafife alınmamış ve bu kadar zaman boşa harcanmamıştır. Asayiş ve ekonomik bunalıma çareler getirmesi ve kanunlar yapması beklenen yasal organlarımız, memleket üzerine çöken bu kâbusa kargı kayıtsız kalmışlardır. Anayasamız, Türk Vatandaşlarının dinî inançlarından Ötürü kınanamayacağını, açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün Cumhuriyeti döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasî çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendini Türk Vatandaşı kabul eden herkesin tek bir vücut halinde Türk Milletini oluşturduğu unutulmuş ve değişik mezheplere bağlı vatandaşlarımızın tam bir kardeşlik bağı ile kaynaşmalarım engellemek isteyen kışkırtıcılar siyasî destek görmüşlerdir. Bir kısım Anayasal kuruluşlar muhtelif etkiler altında anarşi, terör ve bölücülük karşısında tarafsız, adil ve ortak bir yol izlemek yerine bizzat Anayasanın ihlâli karşısında dahi sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Bütün bu şartlara rağmen; hukuk devletinin temel ilkelerini savunmakla görevli Anayasal kuruluşlarımız, devletin en üst kademesindeki anarşizmin yarattığı tehlikenin büyüklüğünü idrak edemediklerinden veya terör odaklarının tehdidinden çekindiklerinden, devletin temellerine konan dinamitle her an parçalanma tehlikesi karşısında olduğunu gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Devlet çökertildiği zaman Anayasanın kanatları altına sığınan tüm hukuk kurumları ile özerk, bilim müessese ve derneklerinin bu enkaz altında yok olacağı unutulmuştur. Son iki yıllık süre içinde terör 9241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklâl harbinde Sakarya savaşındaki şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480’dir. Bu basit mukayese dahi Türkiye’de hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulanıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Sevgili Vatandaşlarımı; İşte bütün bunlar ve buna benzer sayılabilecek ve hepiniz tarafından yakinen bilinen daha birçok sebeplerden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri; ülkenin ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, kanun ve nizam hâkimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle devlet yönetimine el koymak zorunda kalmıştır. Bugünden itibaren yeni hükümet ve yasama organı kuruluncaya kadar muvakkat bir zaman için yasama ve yürütme yetkileri benim başkanlığımda, Kara, Deniz, Hava Kuvveti Komutanı ile Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan Millî Güvenlik Konseyi tarafından kullanılacaktır.

Büyük Atatürk’ün deyimiyle «Ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak, yurdumuzu dünyanın en mamur ve en uygar araç ve kaynaklarına sahip kılmak» hedefine yönelik hızlı bir kalkınma döneminin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Bu inancımızın gerçekleşmesi için yüce ulusumuzun, bağrından çıkardığı ve yurdumuzdaki kutuplaşmada hiçbir tarafı tutmayan sadece Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyen Türk Silâhlı Kuvvetleri yönetimine güveneceğinden kuşkumuz yoktur. İçinde bulunduğumuz buhrandan çıkmamız için ulusça arzu edildiğine inandığımız, disiplinli ve her türlü tasarrufa ağırlık veren bir yaşam ve dayanışma ortamına girilmesini ve milletçe gücümüzün tümünü ortaya koyacak bir çalışma hızım bekliyor ve yüce Türk Milletine güveniyoruz. Vatandaşlarımızı kederde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde millî şuur ve ülküler etrafında birleştirmenin iç barış ve huzurun sağlanmasında vazgeçilmez faktör olduğu düşüncesiyle, Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham almanın, politikada «Yurtta sulh cihanda sulh» ilkesine bağlı kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine, Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik tehditlerin ulusça göğüsleneceğine inanıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak, başta komşularınız olmak üzere bütün ülkelerle karşılıklı bağımsızlık ve saygı esasına dayalı birbirlerinin iç işlerine karışmamak kaydıyla eşit şartlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirme kararındadır. Uluslararası sorunların barışçı yollarla çözümlenmesinden yana bir dış politika izlenmesine devam edilecektir. Birçok tutum ve davranışlarıyla demokratik özgürlükçü parlamenter sisteme inancım defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulu”nu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu kurula bırakacak ve hür, demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mâni olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa ve Seçim Kanunu ile Partiler Kanununu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yapmayı müteakip insan hak ve hürriyetlerine saygılı, millî dayanışmayı ön plana alan sosyal adaletti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, lâik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir. Sayılan bu hazırlıklar tamamlanıncaya kadar Yurdumuzda her türlü siyasî faaliyetler her kademede durdurulmuştur. Zorunlu olarak faaliyetleri durdurulan siyasî partilerin yeniden hazırlanacak Anayasadaki düzenlemelere ve yeni Seçim ve Partiler Kanununa göre zamanı, koşulları ilân edilecek seçimlerden yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edilecektir. Parlamento üyeleri, siyasî faaliyetlerinden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Millî Selâmet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partilerinin parti başkanları şimdilik can güvenliklerinin sağlanması amacı ile Silahlı Kuvvetlerin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikamete tabi tutulmuşlardır. Durum müsait olunca serbest bırakılacaklardır.

Memlekette idarenin tam bir tarafsızlık içinde vatandaşın hizmetine koşması sağlanacaktır. Devlet hizmetinde bulunanların siyasi etkiler dışında çalışmaları kanun hâkimiyeti altına alınacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu şu anda devletin yanında tarafsız ve adil hizmet görecek yöneticiler eski zamanın siyasi davranışlarına yönelmedikçe hizmet ve görevlerine devam edeceklerdir. Kanun ve nizam hâkimiyetini sağlamada tecrübeli ve yetenekli kişilerden oluşan mahkemelerin süratle ve doğru kararlar verebilmelerini ve bunları korkusuzca uygulayabilmelerini sağlayacak yasal ve idari tedbirler alınacaktır. Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda elden gelen gayret sarf edilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlarını ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmiyecektir. Tüm işverenlerin iş barışının koşullarım sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır. Köylünün, milletimizin efendisi olduğu inancım kuvveden fiilen çıkarmak için taran alanında üretimi artıracak bir tarım seferberliği ve fiyat politikası ile gerekli diğer önlemlerin alınmasına bilhassa önem verilecektir. Türk köylüsünün tarlasından ayrılıp şehirlere göçetmesini zorlayan ekonomik ve sosyal nedenlere çare aranacaktır. Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır. Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der’li, Bir’li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır. En kıdemsiz erinden en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm personeli bu amaçlara ulaşmada devletin iç ve dış tehditlere karşı kollayıcı ve koruyucu gücü olarak siyasetin dışında kalacaktır. Aziz yurttaşlarım; Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemiyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan Devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır. Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve milletin refah ve mutluluğu uğruna her şeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda etmeye hazırız. Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek, bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara baş vurabileceklerdir. Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır. Kıymetli vatandaşlarım; Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk Milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.

Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın sükunet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim. Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını, sevgi içinde, kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde aynı haklara sahip bir Türk Vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik ve asil karakterlerinden bekler mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim.»

Millî Güvenlik Konseyi’nin Bildirileri

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİ’NİN BİR NUMARALI BİLDİRİSİ:

Yüce Türk Milleti;

Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği, ülkesi ve milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikrî ve fiziki haince saldırılar içindedir. Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, Anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür. Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, İlkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldın ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür. Azız Türk Milleti: İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, iç hizmet kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur. Girişilen harekâtın amacı; ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilân edilmiştir. Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır. Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur. Bu kollama ve koruma harekâtı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13’deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükûnet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN İKİ NUMARALI BİLDİRİSİ:

D Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ; İstanbul İli Sıkıyönetim Komutanlığı’na, İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel; Konya, Niğde. Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Yozgat İlleri, Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Selahattin Demircioğlu; Erzincan, Gümüşhane, Giresun, Trabzon, Rize, Ordu, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Samsun, Sinop İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Süreyya Yüksel; İzmir, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli, Muğla, Isparta, Burdur, Antalya İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na. Donanma Komutanı Koramiral Nejat Serim; Kocaeli, Bursa, Bilecik, Sakarya, Bolu, Zonguldak illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, İkinci Kolordu Komutanı Korgeneral Hüsnü Çelenkler; Çanakkale, Balıkesir İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Dördüncü Kolordu Komutanı Korgeneral Recep Ergun; Ankara, Çankırı, Kastamonu İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Beşinci Kolordu Komutanı Korgeneral Adnan Doğu; Tekirdağ, Kırklareli, Edirne İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Altıncı Kolordu Komutanı Korgeneral Nevzat Bölügiray; Adana, Mersin, Kahramanmaraş, Adıyaman, Gaziantep, Hatay illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Yedinci Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal Yamak; Diyarbakır, Urfa, Mardin, Siirt, Hakkâri, Van İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Sekizinci Kolordu Komutanı Korgeneral Sabri Deliç; Elâzığ, Malatya, Tunceli, Bingöl, Muş, Bitlis İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Dokuzuncu Kolordu Komutanı Korgenerali Selahattin Cambazoğlu; Erzurum, Ağrı, Kars, Artvin İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Birinci Taktik Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral Tevfik Alpaslan; Eskişehir, Kütahya, Afyon İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Atanmışlardır. 2) Sıkıyönetim Komutanlıkları ülkede devlet otoritesinin tesisi, asayiş, emniyet, huzur, can ve mal güvenliğinin sağlanması, için; lüzum görecekleri her türlü tertip ve tedbiri almaya yetkili kılınmışlardır. 3) Bütün vatandaşlar; ülkede devlet otoritesinin tesisi, asayiş, emniyet, huzur, can ve mal güvenliğinin kısa sürede sağlanması için Sıkıyönetim Komutanlıklarının aldığı ve alacağı kararlara, tedbirlere ve yayınlanacak bildirilere titizlikle uyacaklardır.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİ MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİ’NİN ÜÇ NUMARALI BİLDİRİSİ:

1. Kuruluşunda Belediye teşkilâtı bulunan tüm yerleşme merkezlerinde vatandaşların birlik, düzen ve sağlığının korunmasından birinci derecede belediyeler sorumludur. 2. Vatandaşların zarurî ihtiyaçlarım teşkil eden gıda maddelerinin satışı, elektrik, su, havagazı ve toplu taşıma hizmetleri ile sağlık ve temizlik faaliyetleri düzenli bir şekilde yürütülecek, itfaiye ekipleri teçhizat ve personeli ile her an görev alacak tarzda hazır bulunacaktır. Belirtilen faaliyet sahalarında çalışan görevli ve hizmetliler ile müessese amirleri sokağa çıkma yasağı süresi içinde sıkıyönetim veya garnizon komutanlıklarından izin belgesi alarak çalışmaya devam edeceklerdir.

3. özellikle, bütün fırınlar ve un fabrikaları tam kapasite ile çalışacak ve halkın ekmek ihtiyacını karşılayacaklardır. Bu sahada hizmet veren vatandaşlara gerekli izin belgeleri sıkıyönetim veya garnizon komutanlıklarınca verilecektir. 4. Gıda maddelerinin satışlarında paniğe ve istifçiliğe fırsat verilmeyecektir. 5. Belediyelerde ve diğer sağlık kuruluşlarında çalışan bütün sağlık personeli görev yerlerinde bulunacak, âcil durumlarda vatandaşlar hasta tahliyesi için belediye tabipliklerine başvuracaklardır. 6. Gıda ve yakacak gibi halkın zarurî ihtiyaç maddelerini taşımakla görevli kamu ve özel kara, deniz ulaştırma araçları, şehirlerarası ve şehir içi nakliyatında sokağa çıkma yasağı süreleri içinde de normal seferlerini yapabileceklerdir. Bu gibi araçlar için garnizon komutanlıkları gereken müsaadeyi vereceklerdir. 7. Askerî servis araçları günlük seferlerine normal şekilde devam edeceklerdir. Bütün vatandaşlarımın görevlilere yardımcı olmalarını beklerim.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MÎLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN DÖRT NUMARALI BİLDİRİSİ:

1) Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içerisinde ve emirle yerine getirme kararı almış ve ülke yönetimine bütünü ile el koymuş olan Milli Güvenlik Konseyi; Başkan : Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Üye : Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Üye : Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Üye : Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Üye : Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan teşekkül etmiştir. 2) Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğine Orgeneral Haydar Saltık atanmıştır. Kenan Evren Orgeneral Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİ’NÎN BEŞ NUMARALI BİLDİRİSİ: 1) Bütün hava ve deniz limanları ile hudut kapıları çıkışa kapatılmıştır. Ancak, Trakya’da yurt dışına kara ve hava yolu ile çıkacak yurt dışında çalışan işçi ve yabancı turistler ile yurt dışında okuyan öğrenciler çıkış yapabileceklerdir. 2) Yabancı bandıralı gemilerin boğazlardan geçişi devam edecektir. 3) Yurtiçi tarifeli sefer halinde bulunan kara, hava, deniz ve demiryolu araçlarının son duraklarına kadar seyirleri kontrollü olarak devam edecektir. 4) Transit geçen yabancı uçak ve gemiler seyirlerine devam edeceklerdir. 5) Doğu ve güneydoğu Anadolu’da pasavanla geçişler yasaklanmıştır. 6) Meskûn bölgelere giriş ve çıkışlar sıkıyönetim komutanlıklarının denetimi altına alınmıştır. Trafiğe devam mecburiyeti olan araçlar belli güzergahlardan kontrollü olarak sevk edileceklerdir. 7) Dışişleri Bakanlığı ile yabancı elçilik ve yetki verilmiş temsilcilikler hariç ikinci bir emre kadar yurtdışı ile telsiz haberleşmesi yasaklanmıştır.

8) PTT’nin ülkeler arası şehirler arası haberleşme servisleri kontrol altında faaliyetine devam etmektedir. Resmî ve acil olmayan irtibat istekleri karşılanmayacaktır. 9) Deniz, kara ve demiryolları, Devlet Hava Meydanları işletmesi ve Türk Hava Yolları’nın seyrüsefer yardımcı cihazlarının ulaşım emniyeti maksadıyla kullanılmasına ve çalıştırılmasına devam edilecektir. 10) ihtiyar duyulan diğer sistem ve devrelerin tekrar hizmete sokulması sıkıyönetim komutanlıklarının müsaadesi ile olacaktır. 11) Bütün vatandaşların belirtilen esaslar çerçevesinde görevlilere yardımcı olmalarını rica ederim.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN ALTI NUMARALI BİLDİRİSİ:

Kahraman -silah arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke bütünlüğü ile ulusal birlik ve beraberliğinin maruz kaldığı hayatî tehlike karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine îç Hizmet Yasası ile verilmiş olan tarihi görevini, ulusunun büyük çoğunluğunun ümit ve özlemle beklediği doğrultuda, üstün disiplin anlayışı, sınırsız yurt ve ulus sevgisi, bilinçli bir kararlılık ve vakarla ifa ederek, yönetime el koymuş ve tüm ülkede, kısa sürede tam ve kesin kontrolü sağlamış bulunmaktadır. Ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların yarattığı sayısız bunalımlar, ulusal varlığımıza kastederken, bu tarihi karara başvurulmasaydı, ulu Atatürk’ün kutsal emanetleri ve ilkeleri sapık ideolojilerin kölesi olacak ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurduna geleneksel ve sınırsız bağlılığı, eşsiz kahramanlık ve fedakârlığı, şanlı tarihinin ve ulusunun önünde, bu felaâketin ağır vebali altında kalacaktı. Aziz Silah Arkadaşlarım, Sizlere, üstün gayret ve feragatle yürüttüğünüz hizmetlerinizin yanında, Yüce Türk Ulusunun refah ve mutluluğunun sağlanması için, anarşi, terör, bölücülük ve komünist, faşist, fanatik dinsel ideolojilerle mücadelede, başarılı olacağınıza kesin inanç beslediğim tarihi ve şerefli bir sorumluluk tevdi ediyorum. Gücünüzü, Aziz Türk Ulusunun vefa dolu kalbinde sizler için yaşattığı büyük güven ve gururdan, damarlarınızda yurt sevgisiyle alevlenen asil kandan ve bayrağınızla birlikte ebediyete kadar götürmeye and içtiğimiz Atatürk ilkelerinden alacaksınız. Ülkemizin geçirdiği felâketli ve bunalımlı dönemlerde, ulusumuzun daima en büyük destek ve güvenine mazhar olan, şahsî çıkar ve ikbal hırsından uzak yüksek feragat ve fedakârlığınız, üstün disiplin anlayışınız, sonsuz çalışma ve başarma azminiz, vakur ve bilinçli hizmet aşkınız, Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk ilkeleri doğrultusunda ebediyete kadar hür ve bağımsız yaşatılmasında en kutsal ülkünüz olacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin bütün mensuplarının, geçmişte olduğu gibi bugün de, emir komuta zinciri içinde alacakları görevleri üstün disiplin ruhu ve vatanseverlik duyguları ile, güçlerini de aşan gayretle ifa etmelerini, her türlü kışkırtıcı faaliyete karşı kendilerinden beklenen olgunluk ve soğukkanlılığı göstermelerini, yüce ulusumuzun nazarında Türk Silahlı Kuvvetlerinin sahip olduğu saygınlığı zedeleyici söz ve davranışlarından kaçınmalarını, îç ve dış tehditlere karşı daima uyanık ve hazır bulunmalarını rica ederim.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN YEDİ NUMARALI BİLDİRİSİ:

1) Siyasî parti faaliyetleri yasaklanmıştır. Parti bina ve tesisleri sıkıyönetim ve garnizon komutanlıklarınca emniyet ve kontrol altına alınacaktır. 2) Kamu düzeni ve genel asayiş gereği olarak (DİSK, MİSK ve bunlara bağlı sendikaların faaliyetleri durdurulmuştur. Bu kuruluşların yöneticileri Türk Silahlı (Kuvvetlerinin güvencesi altına alınmıştır. 3) Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay hariç diğer bütün derneklerin faaliyetleri durdurulmuştur. 4) Bu hafta sonu yapılacak bütün spor faaliyetleri yasaklanmıştır. Durum ve şartlara göre sıkıyönetim ve garnizon komutanlıklarınca spor faaliyetlerine bilâhare izin verilecektir. 5) Bankaların faaliyetleri ikinci bir emre kadar durdurulmuştur. Güvenlikleri sıkıyönetim ve garnizon komutanlıklarınca sağlanacaktır.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN SEKİZ NUMARALI BİLDİRİSİ:

Türk Silahlı Kuvvetlerinde, devlet dairelerinde, belediyeler ve KİT’lerde, özerk devlet kuruluşlarında çalışan tüm memur, sözleşmeli ve ücretli personelin emeklilik, istifa ve işten ayrılmaları ile yeniden yapılacak atamalar ikinci bir emre kadar durdurulmuştur. Bu hususlar işlemi tamamlanmış personele tebliğ edilmiyecektir.

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

MİLLÎ GÜVENLİK KONSEYİNİN DOKUZ NUMARALI BİLDİRİSİ:

Kenan EVREN

Orgeneral

Genelkurmay ve Milli Güvenlik

Konseyi Başkanı

Milli Selamet Partisi’nin, Filistin-Kudüs meselesi hususunda özel bir hassasiyeti söz konusu olmuştur. Bu meselede belirgin bir biçimde öne çıkarak konuyu sahiplenmiştir. Çeşitli zamanlarda İsrail aleyhine gösteri ve miting düzenlemiştir. Milli Selamet Partisi’nin Kudüs konusunda yürüttüğü faaliyetler iç siyasette ve devlet nezdinde zaman zaman sorunlara neden olmuştur. 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlenen miting oldukça sert eleştirilere maruz kalmıştır. Hatta bir hafta sonra gerçekleşen askeri darbenin de gerekçeleri arasında gösterilmiştir. Bu mitingde atılan bazı sloganlar ve yapılan tezahüratlar laiklik karşıtı olarak değerlendirilmiştir. İstiklâl Marşı söylenirken ayağa kalkmayanların olduğu yönündeki iddialar, Milli Selamet Partisi’ne dönük olumsuz bir yaklaşımın oluşmasına yol açmıştır.[76] Milli Selamet Partisi yöneticilerinin tamamı bu mitinge katılmış, bu durum ise eleştirileri üzerlerine çekmelerine neden olmuştur. Bu kaotik dönemde Başbakan Süleyman Demirel’in “Erken seçim tek çıkıştır” sözleri de ortamı yumuşatamamış, bir hafta içinde 12 Eylül darbesi gerçekleşmiştir.[77]

Milli Selamet Partisi yöneticileri, yöneltilen suçlamaları kabul etmemiş, İstiklâl Marşı’nın, kendilerinin de bir değeri olduğunu ifade etmişlerdir. Ayağa kalkmadıkları yönündeki iddianın gerçek dışı olduğunu belirterek, suçlamaları reddetmişlerdir. Atılan bazı sloganların parti ile ilgisi olmadığı, ayrıca mitingdeki istenmeyen eylemlerin, kendilerinin dışında gelişen provokasyona yönelik davranışlar olduğu şeklinde savunmada bulunmuşlardır. 30 Ocak 1997 tarihinde Milli Selamet Partisi’nin devamı niteliğindeki Refah Partili Sincan Belediyesinin Kudüs gecesi düzenlemesi ve bu geceye İran elçisi ve bazı İslâm ülkeleri temsilcilerinin katılması, Konya Mitingine benzer tepkilere yol açmış, Necmettin Erbakan’ın içinde yer aldığı Refahyol hükümeti, 28 Şubat askeri muhtırasıyla (post-modern darbeyle) iktidardan uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla 1980 Eylül ayındaki Konya Mitingi ve 1997 Ocak ayındaki Kudüs’ü anma toplantısı sonrası yaşanan siyasi gelişmelerin tesadüf eseri olmadığını ortaya koymaktadır.[78]

Kurucu Meclis

Adayların değerlendirilmesi sürecine ilişkin olarak Evren şunları ifade etmektedir: “Bütün mesele, gelecek adaylarla, doğrudan Milli Güvenlik Konseyi’ne başvuran adaylar arasından en iyilerini seçebilmekte idi. Vilayetlere emir verilerek asker orijinli olanların seçilmemesini, asker orijinli olanların Milli Güvenlik Konseyince seçileceğini belirttik. Bunun sebebi; valilerin bize yaranmak için hep asker orijinlilere ağırlık vermelerini önlemekti. Ben de arkadaşlarla 160 üye içerisinde asker orijinli üye sayısının 20-25’i geçmemesini bildirdim. Kamuoyunda hep asker olanı Meclise soktular gibi kötü bir dedikoduya sebebiyet vermek istemiyordum.”[79]

Kurucu Meclis, Evren’in beyanatlarında ifade etmiş olduğu kapsama uygun bir biçimde oluşturuldu. Kurucu Meclis’in bir kanadı Milli Güvenlik Konseyi’nden, diğer kanadı da Danışma Meclisi’nden oluşmaktaydı. Kurucu Meclis’in görevleri şu şekilde sıralanmıştır: a) Yeni anayasayı ve bu anayasanın halkoyuna sunma yöntemini belirleyen kanununu; b) Bu anayasaya uygun siyasi partiler kanununu; c) Seçim kanununu hazırlamak; d) Yeni seçimlerle oluşacak Türkiye Büyük Millet Meclisi göreve başlayıncaya kadar yasama faaliyetini yürütmekti. İki kanatlı bu yapıda, en çok dikkati çeken husus; nihai kararı Milli Güvenlik Konseyi’nin vereceği gerçeğiydi. Milli Güvenlik Konseyi ‘Danışma Meclisinden gelen kanun tasarı ve tekliflerini aynen veya değiştirerek kabul veya ret’ etme yetkisine sahipti. Milli Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği metin Resmî Gazete’de yayımlanmak suretiyle kanunlaşacaktı. Danışma Meclisi, adına tam uygun düşecek şekilde, ‘Danışma’dan ibaret bir konumda tutulmuş, Milli Güvenlik Konseyi’nin darbeden sonra üstlendiği asıl iktidar organı olma niteliği, Kurucu Meclis yapısında da korunmuştur. Danışma Meclisi’nin 160 üyesinden 40’ını doğrudan, kalanlarını il adayları arasından Milli Güvenlik Konseyi seçecekti. İl adaylarının belirlenmesinde valiler yetkiliydi. Vali, kanunda belirtilen şartları taşıyan başvuranlardan, il sınırları içindeki kurumlardan ve kişilerden edindiği bilgileri değerlendirmek suretiyle iline tanınan kontenjanın üç katı kadar adayı Milli Güvenlik Konseyi’ne bildirecekti. Milli Güvenlik Konseyi ise, bunlar arasından uygun bulduklarını üyeliğe seçecekti. Üyelik için dikkat çekici hususlardan biri, 11 Eylül 1980 itibariyle ‘hiçbir siyasi partinin üyesi olmamaktı’. Bu kıstas başvuranların siyasi bir kimliğinin olmamasını garantilemekten ziyade; dönemin eski, aktif siyasetçilerin üye olmalarını engellemeye yönelikti. Danışma Meclisi üyeliği için, bu kriterlere uyan 11 bin 640 kişi başvurmuştu. Seçilen üyelerin yüzde 15’i asker kökenli, dörtte üçü ise devlet memuruydu.[80]

12 Eylül yönetimi, Kurucu Meclis’in 27 Mayıs sonrası yapılandırılan meclisten farklı olmasını öngörüyordu. 27 Mayıs sonrasında teşkil edilen Kurucu Meclis’in asker kanadı asker üyelerden oluşan Milli Birlik Komitesi, sivil kanadı ise Temsilciler Meclisi’nden oluşmaktaydı. Temsilciler Meclisi’nin üye sayısı daha fazla olduğu için, Milli Birlik Komitesi’nin görüşü haricindeki bazı kararlar alınabiliyordu. Dolayısıyla 27 Mayıs Temsilciler Meclisi, 12 Eylül’deki Danışma Meclisi’nin yalnızca “danışma” ile sınırlı bir işlevin ötesinde, karar alma süreçlerinde görece daha çok yetkiye sahipti. 12 Eylül Yönetimi, 27 Mayıs dönemindeki uygulamalardan hareketle, inisiyatifi önemli ölçüde Milli Güvenlik Konseyi’ne veren bir işleyiş sağlayarak Danışma Meclisini oluşturmuştur.[81]

Konya konuşmasına kadar geçen zaman içinde, sağ-sol siyasi çatışmalarının önüne geçilmiş olması, ordunun hareket etme yetkinliğini artırmış, üstlendiği “hakemlik” rolünün toplum içindeki meşruiyetini artırmıştı. Darbe sonrasında zorunlu ikamete mecbur kılınan Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit’in bir aydan daha kısa bir sürede evlerine gönderilmesi ve diğer bazı uygulamalar, askerin üstlendiği hakem olma vasfının olumlu yönde destek almasına katkı sağlamıştır.[82]

Bkz. Danışma Meclisi

Eleştiri Yasağı

Evren’in, anayasaya evet oyu isteme kapsamında yürüteceği faaliyetlerin eleştirilmesi yasaklanmıştı. Bu faaliyetler kapsamında öne süreceği görüş ve düşüncelerin eleştirilmesi bu yasak kapsamında yer alıyordu. Evren, anayasaya karşı çıkanları üç gruba ayırıyordu: a) Memleketi, milleti parçalayıp (…) Türk yurdunda, esir ve kukla birtakım devletçikler kurarak Türkiye Cumhuriyeti’ni haritadan silecekler [kişiler]”, b) Milletin ve devletin sırtından sağladıkları çıkarlarının bozulacağını (…) düşünenler c) Anayasanın içeriğini onayladıkları halde, yönetime gelmeleri önünde engel gördükleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin reddedilmesini isteyenler.[83]

Anayasanın yalnızca lehte konuşma yapılmasına müsaade edilmiştir. Anayasa eleştirisi yapılmaması için çıkarılan yasa sayesinde, kapatılan parti liderlerinin anayasaya ilişkin yorum veya eleştiri yapmalarının da önüne geçilmiştir. Siyasi yasaklı tüzel kişi, topluluk ve dernekler de yeni anayasa hakkında konuşma ve yorum yasağı kapsamına alınmıştır. Bu sayede Evren’in konuşmaları dışında halkı yönlendirecek bütün girişimlerin önüne geçmek amaçlanmıştır. Yeni anayasanın yoğun bir dirençle karşılaşarak ret oyu alması olasılığına karşı, anayasanın geç gelmesi demokrasinin de gecikeceği vurgusunu gündeme taşımıştır. İçinde bulunulan koşullar, uygun ortam oluşmadığı sürece askerin iktidardan çekilmeyeceği kanaatini güçlendirmiştir. Evren, yurt gezilerindeki konuşmalarında ve diğer beyanatlarında bu hususu sıklıkla dile getirerek, anayasaya evet demenin, sivil siyasete daha yakın olmak anlamına geleceğini vurgulamıştır.[84]

Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm

Yaşanabilecek gereksiz tıkanıkların önüne geçebilmek için parlamenter sistemin işleyişini etkinleştirmek amacıyla bazı kurum ve kuralların geliştirilebilmektedir. Böylesi bir model, rasyonelleştirilmiş parlamentarizm olarak anılmaktadır. Nitekim 1982 Anayasası, 1961 Anayasası döneminde çeşitli tartışmalara konu edilen, yasama sürecini uzattığı, kanunların yapılmasını güçleştirdiği gerekçesiyle iki meclis sistemini sonlandırarak Cumhuriyet Senatosu’nu kaldırmıştır. Bu sayede, yasama süreci basite indirgenmiş ve karar alma süreçleri sürat kazanmıştır. Parlamenter sistemin işleyişini etkinleştirerek lüzumsuz tıkanıklık ve bunalımların önüne geçme amacı taşıyan kurum ve kurallar, anayasa hukuku literatüründe rasyonelleştirilmiş parlamentarizm kavramı ile ifade edilmektedir. Söz konusu nitelikleri nedeniyle 1982 Anayasası’nın, rasyonelleşmiş parlamentarizme eğilimli olduğu kabul edilmektedir. Buna karşın, parlamenter modelin etkin bir biçimde işleyişini sağlayacak başlıca husus, hükûmetlerin sağlam ve tutarlı bir parlamento çoğunluğuna dayanmasını gerekli kılmaktadır. Bu ise ancak ve ancak iki parti sistemlerinde ya da buna benzer biçimde yürütülen ılımlı çok parti modellerinde gerçekleşmektedir.

Katı Anayasa (1982 Anayasasının Düzenleyici Niteliği)

1982 Anayasası katı bir nitelik taşımaktadır. Değiştirilmesi normal kanunlardan daha zor şartlara bağlanmış olan anayasalara katı anayasa denmektedir. Nitekim 1982 Anayasası’nda, hiç suretle değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümler kapsam olarak genişletilmiştir.

1982 Anayasası 1961 Anayasası’na kıyasla aşırı düzenleyici (kazuistik) bir biçimde hazırlanmıştır. Genel ilkelerin ötesine geçerek ayrıntılara inen bir anayasa, kısa zaman sonra, toplumsal gelişmelerin gerisinde kalabilmektedir. Gelişen sosyal çevre ve değişen ihtiyaçlar, sıklıkla anayasa değişikliğine gidilmesini gerektirebilmektedir. Anayasanın müsamahasız (katı) olması, anayasa değişikliği yapmayı zorlaştıracak bağlayıcı hükümlerin varlığı ise sosyal birtakım sorunlara kaynaklık edebilmektedir. Aşırı düzenleyici anayasa, istikrarlı bir siyasi ortam sağlama amacına ulaşamamakta, aksine anayasa tartışmalarının gündemden düşmemesi nedeniyle, çok daha istikrarsız bir ortam oluşturabilmektedir. Öte yanda, tarihsel sürece bakıldığında en uzun ömürlü anayasaların, kısa (çerçeve) anayasalar olduğu görülmektedir.

Geçiş Dönemi

Anlaşıldığı kadarıyla, darbe sonrası iktidarı seçilmiş sivil bir yönetime devretmeden önce anayasayı değiştirme ve devlet güvenliği ile ilgili yasaları güçlendirmeyle sınırlandırılması gerektiğini öne süren minimalist düşünce ile ordunun çok daha ileri ekonomik ve sosyal reformlar yapma olanağını kullanması gerektiğini düşünen maksimalist düşünce arasında bir tartışma vardı. Evren’in desteklediği minimalist görüş bu tartışmada ağır bastı.[85]

Otorite-Hürriyet Dengesi

1982 Anayasası’nda otorite-hürriyet ayrımındaki denge, otoriteden yana kaymıştır. Otoritenin ağırlığını artıran yasa ve uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. 1982 Anayasası’nın hazırlanmasını öngören temel güdüleyici husus, 1961 Anayasası’nın otorite-hürriyet dengesini, otorite aleyhine bozarak devlet otoritesini zayıflattığıdır. Söz konusu vurgulama, Kenan Evren’in 1982 Anayasası’nı tanıtma programı kapsamında yaptığı konuşmalarda sıklıkla ifade edilmiştir.

Depolitizasyon

1982 Anayasası 1961 Anayasası’na kıyasla katılımcı demokrasi açısından daha düşük bir profil ortaya koymuştur. Katılmacı bir demokrasi modelinden uzak bir görünüm ortaya koyan 1982 Anayasası, siyasi faaliyetleri, yalnızca partiler ve seçilmiş devlet organları aracılığıyla gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Bu sayede belirgin ölçülerdeki bir depolitizasyonun sağlanması öngörülmüştür. Söz konusu anlayış, Anayasa’nın çeşitli hükümlerine de yansımıştır. Sivil toplum kuruluşlarının siyasi partiler ile iş birliği yapmalarını ya da siyasi faaliyet gerçekleştirmelerine yasak getiren hükümlerin tümüne yakını, daha sonraki yıllarda yapılan anayasa değişiklikleriyle yürürlükten kaldırılmıştır. 1960 müdahalesinde, CHP ve onun lideri İsmet İnönü’nün silahlı kuvvetler nezdinde belirgin bir prestiji olmasına karşın, 1980 sonrasındaki Millî Güvenlik Konseyi, bütün siyasetçilere ve sivil siyaset kurumlarına karşı güvensiz bir tavır sergilemiştir. Söz konusu güvensiz yaklaşım ise açıkça ve sıklıkla ifade edilmiştir. Ayrıca, Danışma Meclisi üyeliği için 11 Eylül 1980 tarihinde hiçbir siyasi partiye üye olmamak şartının aranması, söz konusu anlayışı göstermektedir. Sivil siyasetin alanını azami ölçülerde daraltan, seçilmiş iktidarları bürokratik kontrol mekanizmaları aracılığıyla sınırlayan bu yaklaşım, depolitize bir duruş olarak dikkat çekmektedir.[86]

1982 darbesinin gerekçeleri arasında gösterilen sol ideolojilerin Türkiye’yi anarşi ve terör ortamına sürüklediği ve girdaplar oluşturduğu iddiası, aşırı solun siyaset sahnesinden izale edilmesi çabalarına kaynaklık etmiştir. Solun pasifleştirilmesi ve depolitize edilmesi, dünyadaki siyasi konjonktüre uygun yeni bir düzenin kurulması için uygun bir zemin sağlamıştır.[87]

Bkz. Apolitikleşme

Müşerref Akay

Büyük Türkiye Partisi

Büyük Türkiye Partisi’nin kuruluş sürecini Kenan Evren şu şekilde ifade etmiştir:[88] “Demirel ve yakın arkadaşlarının Esener’i ilk başta asker kökenli olması dolayısıyla parti kurdurmaya teşvik ettiklerini, bunda muvaffak olurlarsa, seçimlerden kısa bir süre sonra parti genel kongresini toplayarak bu kongrede parti başkanlığından indirip, yerine kendilerinden birini geçireceklerini de yakinen biliyorduk. Ali Fethi Esener de bu oyunlara alet oluyordu.”

Sınır Ötesi Askeri Harekât

Kenen Evren, Irak’ın Kuzeyine düzenlenen sınır ötesi harekâtı, gerekçeleriyle birlikte şu şekilde açıklamaktadır:[89]Irak hududundaki karakollarımızdaki erlere Irak tarafından zaman zaman ateş açılıyor ve erlerimiz arasında yaralanma ve öldürülme olayları cereyan ediyordu. Son olarak 10 Mayıs’ta (1983) yine Irak tarafından Peşmergelerin açtıkları ateş sonucu üç erimiz şehit olmuş ve bir üsteğmenimiz de yaralanmıştı. Irak, İran’la güneyde savaş halinde bulunduğundan, bizim hududa hakim olamıyor, bundan yararlanan Peşmergeler arasında barınan PKK dediğimiz örgütün mensupları böyle silahlı eylemlerde bulunabiliyorlardı. Güney hududumuzun hemen yakınında kurulmuş olan Barzani taraftarı Peşmergelerin kamplarından yararlanan PKK militanlarını etkisiz hale getirmek ve hemen hududumuz yakınındaki Irak köylerini tahrip edip, buralarda Peşmerge veya PKK mensuplarının bulunmalarına mâni olmak maksadıyla hudut ötesi bir askeri harekât yapılmasının uygun olacağına karar vermiştik… Irak hududundaki hudut ötesi harekât planlandığı şekilde bugün (27 Mayıs 1983) saat 03.30’da başladı. Harekât planlandığı şekilde cereyan etti. Iraklı Peşmergelerden birisinin erlerimize ateş açması sonucu bir erimiz şehit olmuş, ateş eden Peşmerge de öldürülmüş. Başka bir mukavemetle karşılaşılmadan Irak topraklarında birliklerimiz beş kilometre, bazı bölgelerde biraz daha fazla ilerlemiş ve Peşmergelerin barındığı kamplar da tahrip edilmiş. Böylece istediğimiz netice elde edilmişti.

F-16 Uçağının Türkiye’de Yapımı Kararının Alınması

Kenen Evren, F-16 muharip uçaklarının yapımı ile ilgili olarak yapılan tartışmaları şu şekilde ifade etmektedir:[90] Uçağı hazır mı alalım yoksa Türkiye’de mi imal edelim konusu uzun süre tartışıldı. Bir kısım görüş, “Biz uçak yapamayız, henüz teknolojik seviyemiz buna müsait değildir. Bu ağır yükün altından kalkamayız Ekonomimizi çökertir.” Ben de şunları ifade ettim: “Daha pahalıya da gelse bu teknoloji Türkiye’ye gelecek. Yerli yapım miktarı gittikçe çoğalacak, fabrikalarda çalışacak bu kadar Türk işçisine iş sahası açılmış olacak, yan sanayi gelişecek, orada çalışacak işçileri de hesaba katmak gerek. İleride bu uçakları başka ülkelere satma imkânımız da olacak. Biz otomotiv sanayiini kurarken de o tarihte bunun karşısında olanlar ‘otomobil yapmak kim, biz kim… Biz bunun altından kalkamayız’ dediler. Ama bugün görüyoruz ki, yüzde beş, on yerli katkı ile başladığımız otomotiv sanayiinde halen yüzde 90’ın üzerinde yerli katkımız var. Hem de kaç tane otomobil, kamyon fabrikasına sahibiz bir düşünelim. Kendimize güvenmezsek, hiçbir işin altından kalkamayız. Ben inanıyorum ki, biz uçak yapımı da gerçekleştiririz, yeter ki kendimize güvenelim.” demiş ve çoğunluğun fikri olan Türkiye’de yapılması fikrini desteklemiştir.

Sivillere Güvensizlik

Evren, kabineyi oluştururken AP’den iki, CHP’den de iki bakan seçmeyi, onların yapamadığı koalisyonu, kendileri yapmayı düşündüklerini ifade etmiştir. Buna karşın, teklif götürülen kişilerin, kendi parti liderlerinden doğrudan ya da dolaylı olarak icazet aldıkları öğrenilince 12 Eylül yönetimi bu fikirden vazgeçmiştir. Kabineye seçilenlerden beşi emekli general idi. 12 üye ise 12 Mart dönemindeki geçiş hükümetinde görev almıştı. Başbakan asker, Turgut Özal da saygıda kusur etmeyen biriydi.[91]

Güvence Altına Alınma

Anayasa Referandumu (Anayasa Oylaması)

Kabul: 16.945.545 oy

Ret: 1.594.661 oy

Geçersiz: 117.802 oy

Oylamaya katılma oranı yüzde 91,27 olmuştur. Kabul oyları illere göre yüzde 80 ile yüzde 97 arasında değişiklik göstermiştir.[92]

Yazılı Basın Yasakları

Yazılı basın yayınları konusunda Kenan Evren şunları ifade etmektedir:[93]Son zamanlarda Milli Güvenlik Konseyi’nin insani davranışlarını yanlış yorumlayan bazı gazete yazarlarının, faaliyetleri durdurulan siyasi partiler ve liderleri lehinde ve aleyhinde bir nevi yine parti mücadelesi yapmaya yeltendikleri dikkatimizi çekti. Bunun üzerine Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı’ndan bir bildiri yayınlayarak ilgililerin dikkatini çektik. Bu bildirinin yayınlanması bir müddet için etkisini gösterdi. Ancak basın zaman zaman kıyısından köşesinden bu yasaklarda delik açmaya ve sonra da bu delikleri çoğaltmaya ve genişletmeye çalışır. Bunda da böyle oldu ve bu yüzden de sıkıyönetim komutanları arzu etmemelerine rağmen gazetelerden bazılarını kısa veya uzun sürelerle kapatmak zorunda kaldı.

Arayış adlı dergisine ve genel anlamda yayın organlarına getirilen yasaklar ile ilgili olarak şunları ifade etmiştir:[94]Bugüne kadar Ecevit tarafından çıkarılan haftalık Arayış adlı dergide çıkan makale ve yazılarla diğer basın organlarından eski siyasi liderlere ait demeçlere ve hatta Sıkıyönetim Komutanları hakkındaki eleştirilere ses çıkarmadık, birkaç kez sıkıyönetim komutanlığı kanalı ile ilgili yazı işleri müdürlerinin dikkatini çektik. Fakat bu iyi niyetimizin bir zaaf eseri olarak kabul edildiğini çıkan yazılardan anladık. Bunun üzerine Milli Güvenlik Konseyi’nce aşağıdaki bildirinin yayınlanmasına karar verdik.

Zorlu Yıllarım 1 adlı kitabında Evren, konuya ilişkin olan “Karar No: 52” başlıklı Milli Güvenlik Konseyi’nin karar metnini aktarmakta ve şu ilave yorumlara yer vermektedir:[95]Bugüne kadar ortamı sertleştirecek davranışlardan mümkün oldukça kaçındık. Memleketi 27 Mayıs devriminde olduğu gibi bir ortam içerisine sürüklemek istemedik. Fakat gördük ki; eski siyasiler gizli kapaklı faaliyetlerini sürdürmek istiyorlar. Ecevit haftalık bir dergi vasıtasıyla bizimle mücadeleye girişti. Demirel ise, evinde her gün yurdun çeşitli yörelerinden gelen partililerle toplantı yapıyor, onlara direktifler veriyor. Yani partililer sözde faaliyetten men edilmiş, hakikatte ise parti faaliyetleri sürdürüyor. Basın ise bir nevi parti ileri gelenlerinin sözcüsü durumunda. Böyle olunca biz de bu bildiriyi (Karar No: 52) yayınlayarak, kötü gidişe mâni olmak istedik. Eski siyasi partilerin ileri gelenlerini evlerinde göz hapsine de alabilirdik. Ziyaretleri yasaklayabilirdik. Telefonlarını kestirebilirdik. Hatta evvelce işlediklerinden dolayı özel bir mahkemede mahkûm da ettirebilirdik. Bunu teklif bulunmadı değil. Fakat ben hiçbirine itibar etmedim. O zaman belki hepsini kahraman edecektik. 27 Mayıs’tan sonra mahkûm edilenler şimdi kahraman olmadılar mı? Bunu düşünerek bu yolu tercih etmedim. Yayınladığımız bildiri, onların bir müddet için davranışlarına dikkat etmelerini sağlayacaktır. Etkisi görülmezse o zaman yeni tedbirleri düşünürüz.

Kenan Evren, basın düzenlemelerine ilişkin olarak şu ifadelerde bulunmuştur:[96]12 Eylül’den evvelki dönemde naylon basın dediğimiz, nerede basıldığı, sahibinin kim olduğu belli olmayan, malum bazı illegal örgütler hesabına çalışan basının toplum üzerinde yaptığı tahribatı biliyorduk. Bu tür gazete ve dergiler açıkça komünizm, faşizm veya şeriat düzeninin propagandasını yapmakta ve devletin emniyet ve istihbarat birimlerinde görevli çok değerli elemanları terör örgütlerine resimleri ve adresleriyle hedef göstermekte, silahlı kuvvetlerin normal olarak her sene yapmakta olduğu tatbikatları, bölge halkı üzerinde faşist baskı girişimleri şeklinde kamuoyuna sunmakta idiler. Bu tür basınla mücadelede hiçbir iktidar maalesef etkili olamamıştı. Bazen mahkeme kararı ile bir dergi veya gazete kapatılmakta, fakat kanunlarımızın kifayetsizliğinden yararlanarak ertesi gün başka bir isim altında yayın hayatına girmekteydiler. Bütün bunları bilmemize rağmen basın üzerinde bir değişikliğe gitmeyi uygun bulmadık. Bu gibi basınla mücadeleyi Sıkıyönetim Komutanlarına bıraktık. Zira yukarıda tarifini yaptığım basın, çok azınlıkta idi… Bir iki naylon basın bunları yapıyor diye, bütün basını baskı altında tutup, hem kendi basınımızı hem de dünya basınını karşımıza almanın doğru olmadığına inandık. Aksine ben basınla iyi ilişkiler içinde olmayı, onlarla sık sık temas etmeyi, gerektiği zamanlarda onları toplayarak yanlış gördüğümüz hususları kendilerine anlatmayı, böylece ikna metodunu kullanmayı prensip olarak kabul ettim ve öyle yaptım. Bunun faydasını da gördüm. Sıkıyönetim Komutanlıklarında basın işleriyle görevli bazı genç subaylarımızın basınımızı üzen davranışlarda bulunduğu oluyordu. Bunları düzeltmeye çalışmakla birlikte, basınımızın ilgililerine olağanüstü bir dönem yaşadığımızı, bu kadar aksaklıkların da hoş karşılanmasını istedim.

Bayrak Harekât Planı

Özel bir çalışma grubu tarafından hazırlanan plan, ülkede birlik ve beraberliği yeniden tesis etmek, tek bayrak altında bir araya gelmek amacı taşıdığı için “Bayrak” olarak adlandırılmıştır. 15 sayfalık Bayrak Harekât Planında, yurdun içinde bulunduğu güncel durumu ve müdahale gerçekleştirildikten sonra yapılacak olan işlerin tümüne yer verilmiştir. Hazırlanan bu gizli planın belgeleri ilk olarak Yeni Gündem dergisinin 13-19 Eylül 1987’de çıkardığı sayısında açıklanmıştır. Planın ilk kısmında ülkenin içinde bulunduğu siyasal durum betimlenmiştir. Asayişin sağlanamadığı, parlamentonun ve siyasetçilerin gereken tedbirleri alma hususunda yetersiz kaldıkları ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde ortaya çıkmaya başlayan terör örgütü faaliyetleri, komünizm, faşizm ve şeriat fikirlerinin her geçen gün yaygınlaşması gibi gelişmeler nedeniyle darbenin gerçekleşeceği belirtilmiştir. Planda yer verilen “Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkenin bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, siyasî ve sosyal sorunları kısa sürede kesin çözümlere ulaştırmak, iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesinin ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla G günü S saatinden itibaren, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KARA, DENİZ VE HAVA Hükümranlık sahalarını dış tehdit ve tehlikelere karşı koruma görevini sürdürürken, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’ni ve HÜKÜMETİ feshederek ÜLKE YÖNETİMİ’ne Yüce TÜRK MİLLETİ adına el koyacak ve iç güvenliğini ve düzeni sağlayacaktır.” şeklindeki ifadeler, harekâtın amacını açıklamaktadır.[97]

17 Haziran günü, genişletilmiş sıkıyönetim ve Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılan tüm komutanlar bir araya gelmiştir. Bir an önce harekât düğmesine basılması gerektiği fikri oluşmuştur. Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve İkinci Başkan’ı çağırarak harekât emrini tevdi etmiştir. Bayrak Harekât Planı’nın uygulamaya giriş günü 11 Temmuz saati ise 04.00 olarak belirlenmiştir. Bayrak Harekât Planı özel kuryelerle dağıtılmaya başlamıştır.[98] Müdahale için 11 Temmuz günü belirlenmiştir. Buna karşın, iki önemli konunun sonucunun beklenmesi gerekmektedir. Birincisi, Ecevit’in MSP ile anlaşarak Demirel Hükümeti’ni düşürmek üzere verdiği gensoru önergesidir. İkincisi ise 10 Temmuz tarihinde Paris’te düzenlenecek Dünya Bankası toplantısında Türkiye’nin borçlarının ertelenip ertelenmeyeceğinin belirlenmesidir. Borçların ertelenmesi konusu Ağustos ayına ötelenmiş, MSP ise hükümetten desteğini çekme fakat onu düşürmeme kararı almıştır. Ayrıca bu dönemde hükümetin güvenoyu aldığı için, yapılacak bir müdahalenin hükümete karşı olarak düşünülmemesi için Bayrak Harekâtı, daha uygun olan ileri bir tarihe ertelenmiştir.[99] Güvenoyu almış bir hükümete karşı gerçekleştirilecek bir müdahalenin, halk nazarında ordunun imajını zedeleyeceği düşüncesiyle ayrıca Demirel’in yıllardır ifade ettiği CHP+Ordu=İktidar formülüne haklılık payı vermemek için plan, müdahale için planlanan tarihten 3 gün önce kuryeler aracılığıyla toplatılmıştır.[100]

Böyle bir dönemde Demirel’in Amerikalılara “Türkiye’deki üsleri bizim iznimiz olmadan kullanamazsınız” şeklindeki çıkışı nedeniyle görüşmeler, Genelkurmay’da Kenen Evren ile yapılmaya başlamıştır. Kenan Evren, Amerika ile ilişkilerin bozulmamasından yana tavır takındığı için bu görüşmeler, Amerika adına olumlu geçmiştir. Karavelioğlu’nun ifadesine göre, 12 Eylül müdahalesi öncesinde, 11 Eylül’de yurda dönmek üzere müdahale konusunda son mutabakatı gerçekleştirmek üzere Tahsin Şahinkaya ABD’ye gitmiştir.[101]

Evren, “Demokrasiyi kaldırmadık… Kurmak için harekât yaptık. Bu harekât tarih kitaplarındaki bir darbe değildir” demiş ve harekâtın amaçlarını şu şekilde özetlemiştir:[102]

Milli birliği korumak,

Terörü önleyerek can ve mal güvenliğini tesis etmek,

Devlet otoritesini hâkim kılmak,

Sosyal barışı, milli anlayış ve beraberliği sağlamak,

Sosyal adalete, ferdi hak ve hürriyete ve insan haklarına dayalı laik cumhuriyet rejimini işlerli kılmak,

Makul bir sürede yasal düzenlemeleri tamamladıktan sonra sivil idareyi yeniden tesis etmek.

TRT Çalışanlarının Tayin Edilmesi

101’ler listesindeki atamalardan bazı örnekler aşağıdır:[103]

Halil Eroğlu: Prodüktör- Kütahya Veteriner Müdürlüğü

Sina Akyol: Dış Yayınlar Prodüktörü- YOZGAT Teknik Ziraat Müdürlüğü

Ahmet Tümel: Yurt haberler muhabiri- TEK Muhasebe Dairesi

Mustafa Şahin: Kameraman- Trabzon Su Ürünleri Bölge Müdürlüğü

Sabahattin Özgüvenç: Muhabir- Yozgat Teknik Ziraat Müdürlüğü

Melek Dener: Spiker- Bayındırlık Bakanlığı Dosya Evrak Memurluğu

Servet Serdaroğlu: Programcı- (İstanbul Radyosu)- Orman Bakanlığı Kastamonu Bölge Müdürlüğü

Ümit Demirağ: Seslendirme Yönetmeni (Ankara)- Afet İşleri

Erdal Özkan: Prodüktör- Türkiye Kömür İşletmeleri

Orhan Girgiç: Dış Yayınlar Prodüktörü- Kastamonu Orman İşletmesi

Önder Aydınlı: Antalya Radyosu Haber Müdür Yardımcısı- Konya Tabii ve Suni Tohumlama Bölge Müdürlüğü

Şeref Ünal: Prodüktör- İzmir Hava Eğitim Komutanlığı

Hanefi Savrun: Kameraman- Samsun Liman İşletmeleri

Gürsel Öztürk: Antalya Radyosu yapımcı- Konya Devlet Üretme Çiftliği

Kahramanmaraş Olayları

Nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları yerlerde Aleviler siyasi olarak sol eğilimliydiler. Geleneksel Sünniler ise aşırı sağdan yanaydı. İdeolojik bölünmelerin bu ezeli mezhebe dayalı bağlılıkların göstergesi olarak biçimlendiği iki toplum arasındaki çatışmanın özellikle dehşet uyandırıcı bir örneği Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta gerçekleşti.[104]

Fendoğlu’nun Malatya’da bombalı paketle öldürülmesine benzer şekilde Maraş’tada aynı senaryonun oynandığı görülmektedir.   Kahramanmaraş’ta karışıklık çıkarılmak için Kahramanmaraş’ın Pazarcık CHP ilçe Başkanı Memiş Özdal’a da bombalı paket yollanmıştır. Fakat Özdal bu durumdan şüphelenerek paketi açmamıştır. PTT çalışanlarından biri bu paketi merak edip açma gafletinde bulunmuştur. Bombalı paket düzeğinin patlamasıyla PTT memuru hayatını kaybetmiştir.[105]

Bu hadiseden sonra ise, Maraş’ta güvenlik tedbirleri arttırılmıştır hatta çevre illerden asker takviyesi de yapılmıştır. Güvenlik güçlerinin arama çalışmalarında iki şüpheli ele geçirilmiştir. Bunların ifadelerinden hareketle 34 kişi daha, 3 otomatik silahla ve mühimmatla yakalanmıştır. Yakalananların ifadelerine göre şehirde gerçekleştirilen bir çok bombalama olaylarına karışmışlardır. Hatta bir cami bahçesinde patlamaya hazır biçimde saklanmış bir bomba düzeneği bulunmuştur. Bu kişiler kendilerinin Türk Yıldırım Komandoları ve Esir Türkleri Kurtarma Ordusu gizli örgütünden olduklarını itiraf etmişlerdir. [106]

Jandarma Genel Komutanlığı’nın Kahramanmaraş Olayları hakkında hazırlamış olduğu rapordan da anlaşılabileceği üzere, bu olaylardan alınacak çok dersler bulunmaktadır. Ne zaman ki işbaşındaki yönetimler partizanlığa ağırlık vermiş, devleti, mevcut devlet kuruluşları yerine parti teşkilatındaki görevlilerin etkisiyle yürütmeye kalkışmış, haklı kutuplara bölmüş ise, bu gibi olaylar ortaya çıkmıştır. Bunların arkasından da askeri darbeler kaçınılmaz olmuştur.[107]

Evren, Kahramanmaraş Olaylarından sonra yaşananları şu şekilde ifade etmektedir: “Başbakan Ecevit’in beni Hariciye Köşkü’nde beklediği haberi geldi. Kalktım gittim. o da çok üzgündü. Kahramanmaraş Olaylarından sonra bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmesini düşündüğünü, bu konuda benim de fikrimi almak istediğini söyledi. Sıkıyönetim ilanını düşündükleri iller şunlardı: İstanbul, Ankara, Kahramanmaraş, Adana, Elâzığ, Bingöl, Erzurum, Erzincan, Gaziantep, Kars, Malatya, Sivas, Urfa. Ben uygun bulduğumu söyledim. O gece… Bakanlar Kurulu kararını da aldıktan sonra kararı Cumhurbaşkanını gece uyandırmak suretiyle imzalatmış ve böylece 26 Aralık 1978 saat 07.00’den itibaren bu illerde sıkıyönetim ilan edilmiş oldu.” [108]

Evren, muhalefetin olaylara ilişkin tutumunu ise şu şekilde dile getirmektedir:[109] “Kahramanmaraş Olayları muhalefetin eline iyi bir koz olarak geçti. Muhalefet bunu sık sık kullanmaya başladı. Nitekim Demirel “Hiçbir ülkede 106 kişinin Kahramanmaraş’taki gibi öldüğü olaydan sonra hükümetin işbaşında kaldığı görülmemiştir” şeklinde beyanat verdi… Ancak Demirel hükümeti zamanında da Kahramanmaraş olaylarının bir ufağı Çorum’da olacak fakat Demirel hükümetten ayrılmayacaktır.”

Olayların bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger (Şendiller), yargılamalardan beraat etmiştir. 19. dönem Kahramanmaraş milletvekili seçilen Şendiller, 2008 yılında yazdığı Maraş Olaylarının Perde Arkası Kanlı Oyun adlı kitabında, sol örgütlerin tezgahladığı oyunları CHP hükümeti tarafından örtbas edildiğini öne sürmüştür: “Olayları, Devrimci Savaş Örgütü ve Ermeni kökenli solcu Gabris Altınyan çıkardı. Olaylardan hemen sonra İçişleri Bakanı CHP’li İrfan Özaydınlı Maraş’a gelip konuyu araştırdı. Ardından “Bu olayları sol örgütler yaptı” dedi. Özaydınlı Ankara’ya dönmeden görevden alınıp yerine Güneş atandı. Güneş, olaylardaki sol izlerini silip, tüm suçu milliyetçilere yükleyen kurgular yaptı.”[110]

Almanya’nın ulusal gazetelerinden olan Frankfurter Allgemeine Zeitung, 28 Aralık 1978 tarihinde Harold Vocka imzalı yazıda şu ifadelere yer vermiştir:[111]Dış ülkelerde propagandalarını gayet iyi şekilde yürüten Türk solu, eskiden olduğu gibi Kahramanmaraş’taki olaylardan da yine Bozkurtları sorumlu tutmaktadır. Oysa bu düşünce yanlıştır zira Anadolu’nun bu kentinde Aleviler arasında güçlü bir grup, sol uca sempati duymaktadır. Nitekim olaylar da solcu TÖB-DER’e üye iki öğretmenin cenaze töreninde çıkmıştır. Törene katılanlar tabutlarla birlikte, ellerinde Marksist dövizler taşıyarak bir camiye yaklaşmak istemişlerdir. AP ajansına göre çatışma sağ ve sol görüşler arasında inanç çekişmesi şeklinde başlamıştır.

Banker Olayları

1970’li yılların ikinci yarısında enflasyonun yüksek seyretmesi, banka mevduat ve tahvil faizlerini negatif hale getirmiştir. Örneğin 1979 yılı enflasyon oranı %64 gerçekleşmiş, tahvil faizleri ise %30 civarında seyretmiştir. Sermaye piyasası yasası olmadığı için bankerler ortaya çıkmıştır. Bu bankerler, tahvil ve mevduat sertifikalarını pozitif faiz vaadiyle halka satmışlardır. Böylece bankerler, halkın tasarruflarını kendilerine çekme konusunda bankaları geçmişlerdir.[112] Hisarbank, %30 civarında seyreden enflasyonda yıllık mevduata %80 faiz vermesiyle ilk kriz süreci başlamıştır. Yüksek faizler; bireysel tasarrufları, emeklilerin ikramiyelerini ve bazı kişilerin konut ve taşınmazlarını satarak bankerlere yatırmalarına neden olmuştur.[113]

Faiz serbestisi, IMF ve iş çevrelerinin de desteğiyle 1980 Haziran sonunda uygulanmaya başlamıştır. Kısa bir süre içinde kontrolden çıkmış bir yarışa dönüşmüştür. Başlangıçtaki amaç, pozitif faizler aracılığıyla toplam talebi daraltmak olmuştur. Talebin daraltılması sayesinde yatırımların kontrol altına alınması öngörülmüştür. Başlangıçta IMF istikrar politikası olarak düşünülen bu önlem, bir yıl içinde nereden çıktıkları anlaşılamayan bir bankerler ordusunun önlenemez yükselişi haline dönüşmüştür. Bankaları bağlayan mevzuat, bankerleri bağlamıyordu. Tefeci faizleri yasaklayan 2279 sayılı Ödünç Para Verme Yasası da bankerler açısından görmezden gelinmişti. Bankalar Kanunu’ndaki boşluklardan ve umutsuz halkın saflığından yararlanan çok sayıdaki sahtekâr, “banker” tabelası asılı bürolar açarak faiz yarışını başlattılar. Büyük holdingler ve bankası olmayan büyük sanayi kuruluşları da bu gidişata katıldı. Bu durum, çöküşü durdurmak yerine daha da hızlandırdı. Bu kısır döngünün uzun sürmeyeceği, spekülatif balonun söneceği anlaşılıyordu. Nitekim bu saadet zinciri görünümlü yapı 1982 Haziran’da kırıldı sıkıyönetim rejimi altındaki büyük bir soyguna dönüştü.[114]

Bankerlik sistemine ilişkin yaşanan aksaklıklara ilişkin çeşitli sinyaller belirmesine rağmen 12 Eylül müdahalesini takip eden günlerde nerdeyse bütün banka ve bankerler gazetelerde büyük ilanlarla faiz reklamı yapmaya devam etmişlerdir.[115] Bankerlik ile ilgili faaliyetlerin düzenlenmesi amacıyla Milli Güvenlik Konseyi, Ödünç Para Verme Yasası üzerinde değişiklik yapmayı öngören bir tasarıyı yasalaştırmıştır.[116] 1981 yılının sonlarına doğru “Bankalar, bankerler veya diğer üçüncü şahıslar aracılığı ile Mevduat Sertifikası pazarlayamazlar” şeklindeki bir düzenleme yürürlüğe konulmuştur.[117]

Kenen Evren, Banker Kastelli’nin tutukluluk ve mahkeme süreciyle ilgili olarak şunları ifade etmektedir:[118] “Banker Kastelli olarak tanınan ve İsviçre’ye kaçtıktan sonra Tunus’a geçen ve Tunus’a yaptığımız müracaat sonucu Türkiye’ye tutuklu olarak getirilen ve o tarihten beri mahkemesi devam eden Cevher Özden’in mahkemesi dün sonuçlandı (28 Kasım 1982) ve Kastelli 15 aya mahkûm oldu. Böylece Kastelli olayı da bitti. Şimdi Kastelli’den alacaklı olanların paralarının ödenmesine başlanacak.”

Banker Servet Acar’ın 450 milyon lira civarında borç bırakarak intihar ettiği söylentileri ortaya çıkmıştır. Bir başka benker olan Ekber Tongur 39 milyon lirayla birlikte ortadan kaybolmuştur. Bankerlik yapan Ayhan ve Orhan Avşar kardeşler, topladıkları yaklaşık 2 milyar lirayla izini kaybettirmiştir. 300 milyon lirayla ortadan kaybolan banker Yalçın Doğan’ın Ankara’daki bürosu bankerzedeler tarafından yakılmıştır. Banker Kastelli ise tahvillerini de alarak İsviçre’ye kaçmıştır.[119]

Siyasi Davalar

Ali Bademci, MHP davası kapsamında hazırlanan iddianame hakkında şunları ifade etmektedir:[120]Cuntacılara kim akıl vermişse, Alparslan Türkeş’in başına oturtulacağı ‘Marksist-Leninist’ model bir ‘örgüt’ şeması oluşturuluyordu… magazin gazeteleri hâlen bol bol kelimesi kelimesine aleyhte yayın yapıyordu… Yıllardan beri bugün daha iyi anladığımız ‘devlet içindeki talihsiz örgütlenme’ milletin çocuklarını birbirine kırdırmış ve şimdi ise ‘konsey’ diye adlandırılan cunta ülkeyi kurtarmak gibi ucuz kahramanlığı elinde bulunduruyordu.” Ayrıca MHP Parti Merkezi, 12 Eylül’den on beş gün önce aranmış ve herhangi bir suç unsuru bulunmamıştır. İhtilal gecesi harekât başlar başlamaz parti merkezindeki suç unsurlarını elleriyle koymuş gibi bulmuşlardır. Savcılar gece baskını şeklindeki bu baskını yalnızca MHP2ye yapmıştır. Bu tarz bir arama, anarşinin merkezi konumundaki DİSK, TÖB-DER, TİKP, TSİP ve onların hamisi CHP’ye yöneltilmiş olsaydı güvenlik kuvvetleri çok fazla delile sahip olacaklar ve yurt dışına kaçanlar bu fırsatı bulamayacaktı.[121]

Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve parti yöneticileri hakkında açılan dava 24 Şubat 1983’te karara bağlanmıştır. Bu konuda Evren, mahkeme kararını aktarmakta ve görüşlerini şu şekilde ifade etmektedir:[122]Laikliğe aykırı olarak devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki genel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla kanunen kurulmuş olan Milli Selamet Partisini paravan olarak kullanarak, hakiki maksatlarını gizlemek suretiyle zahiren bu siyasi faaliyetlerini sevk ve idari ediyor gibi görünen illegal bir cemiyet haline dönüştükleri sabit görülmüştür.”  Bu karar uyarınca Necmettin Erbakan 4 yıl ağır hapisle cezalandırılmış ve ayrıca bir yıl dört ay süreyle Eskişehir’de gözetim altında bulundurulması karara bağlanmıştır. Mahkeme, partiye mensup Şevket Kazan, eski Konya Müftüsü Tahir Büyükkörükçü ve Mustafa Güner Yazgan’ı üç yıl ağır hapis cezasına, diğer 19 kişi iki yıl hapis cezasına çarptırmıştır.

Yunanistan’ın NATO’ya Dönmesi

Kıbrıs Harekâtı sonrasında ABD, Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başlamıştır. Uygulanan ambargolar Türkiye açısından oldukça zor koşulların oluşmasına neden olmuştur. Yunanistan ise ABD’nin bu yaptırımlarını yeterli görmemiştir. Türkiye’nin askeri harekâtına karşı kendisini yalnız bıraktıkları için müttefiklerine gücendiği için kritik bir hata yaparak NATO’nun askeri kanadından çekilmiştir. İlerleyen yıllarda Yunanistan, NATO’nun askeri kanadına yeniden girmek istemiştir. Yunanistan’ın dönüş isteğini veto hakkına sahip Türkiye için bu durum, elindeki güçlü bir koz olarak bulunuyordu. Türkiye, Ege’deki komuta ve sorumluluk alanlarının yeniden düzenlenmesi şartını öne sürüyordu. Bu son derece etkili kozun, Rogers Planı ile karşılıksız olarak elden çıkarılmasının vebali 12 Eylül yönetimindedir.[123]

ABD, uzun bir süredir Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönebilmesi için Türkiye’nin onay vermesi talebinde bulunmaktadır. 12 Eylül öncesi iktidarlar bu talebi karşılamamışlardır. Askeri müdahaleyi yapanlar, kısa bir süre içinde 23 Ekim 1980 tarihinde Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine ilişkin veto hakkını kullanmayıp onay vermiştir. Bu nedenle de Türkiye, Yunanistan ile yaşadığı sorunlarda elinde bulundurduğu en önemli kozunu kaybetmiştir.[124]

Yunanistan’ın NATO’ya dönme sürecini Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir:[125]Normal demokratik sisteme geçtikten ve ülkede sıkıyönetim kalktıktan sonra sağdan soldan topladıkları bölük pörçük bilgilere dayanarak 12 Eylül Harekâtını gerçekleştiren bizlerden özellikle benden intikam almak isteyen bizce malum bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü 12 Eylül’den sonra yapılan bir iki konuşma ve benimle General Rogers arasındaki arkadaşlık ve dostlukla gerçekleşmemiştir. Bir senedir sürdürülen ve çetin geçen birçok konuşmaların sonucunda bizim 12 Eylül’den evvel öne sürdüğümüz teklifler çerçevesinde bir sonuca ulaşılmıştır. Aslında bizim önerimiz olduğu hâlde, sonunda ‘Rogers Anlaşması’ olarak isimlendirilen anlaşma acaba bize ne getirdi? diye soracak olursak; en büyük kazancımız Ege’nin uluslararası deniz ve hava sahalarında 1974 Kıbrıs Harekâtından önceki dönemde Yunanistan’ın elinde olan emir ve komuta yetkisi alınmış ve bu yetki İtalya’da bulunan daha üst NATO kurumlarına devredilmiştir… Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönüş işlemini sürüncemede bırakıp askıya alsaydık, bunun hallini ileride işbaşına gelecek sivi hükümete bıraksaydık, 1983 seçimlerinden sonra gelen Özal hükümeti ile, Yunanistan’da o tarihte iktidarda olan Papandreu hükümeti arasında yürütülecek görüşmelerde, bizim yaptığımız anlaşmadan daha avantajlı bir anlaşma mı yapılmış olurdu? Hiç zannetmiyorum. 1980 senesinde yaptığımız bu anlaşmadan kısa bir süre işbaşına belen Papandreu, iktidara gelir gelmez, bu anlaşmayı Yunanistan’ın aleyhine yapılmış bir anlaşma olarak kabul ettiğine göre, herhalde 1984 senesinde buna benzer veya buna yakın anlaşmayı hiç kabul etmez ve yeni baskılar bizim üzerimizde yoğunlaşırdı.

Kenan Evren, Yunanistan ile yürütülen görüşmelerin evveliyatını şu şekilde açıklamaktadır:[126]12 Mart 1979 tarihinde başlayan bu görüşmeleri takiben 16 Ekim 1980 tarihine kadar 16 görüşme daha yapılmış ve sonunda adına Rogers anlaşması denileni aslında 12 Eylül’den çok evvel Türkiye tarafından teklif edilip de General Haig ve Yunanistan tarafından kabul edilmeyen anlaşma Türkiye ve Yunanistan tarafından onaylanarak Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönüşü sağlanmıştır… 1974 öncesi durumda Ege Denizi’ndeki hava kontrolü Yunanistan’da olmakla birlikte bizim rezervimiz olduğu için denizdeki emir komuta işi tam anlamıyla halledilmiş değildi. Bizim bütün istediğimiz Ege Denizi’ndeki ve hava sahasındaki aleyhimize olan bu durumu düzeltmekti. Yoksa Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönüşüne bir itirazımız yoktu. Nitekim zamanın başbakanı Bülent Ecevit 1 Mart 1979 günü Yunanlı gazetecilerle yaptığı basın toplantısında Yunanlı gazetecilerin Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü ile ilgili bir soruya aşağıdaki karşılığı vermiştir:

Yunanistan’ın NATO askerî yapısına dönmesine kesinlikle karşı değiliz. Yunanistan’ın ittifaka dönüşünü formüle edecek görüşmelere katılmaya hazır olduğumuzu da bildirmiş bulunuyoruz. Ancak Yunanistan’ın ittifaka geçici bir çözümle dönmesine prensip olarak karşı çıkıyoruz. Çünkü öngörülen geçici çözüm, 1987 yazı öncesi fiili düzenlemelere dönülmesi anlamına gelmektedir. Buna, o günden bu yana olanlar nedeniyle değil, Yunanistan’ın NATO askerî kanadından çekildiği 1974 yazından önce de Ege’deki fiili düzenlemlere zaten itiraz etmekte olduğumuz için karşı çıkıyoruz. Gerçekte, o zaman Yunanistan dışındaki tüm NATO ülkeleri bu fiili düzenlemelerin gözden geçirilmesi gerektiğinde düşün birliği içindeydiler. Yunanistan, şimdi o düzenlemeleri canlandırmanın kendi çıkarına olduğunu düşünebilir ama; bir taraf kalıcı çözüm yerine geçici bir çözümü tercih ediyorsa, o taraf kalıcı bir çözüm üzerinde düşün birliğine ulaşmak için yeterli çaba göstermeyebilir. Oysa, iki ülkeyi de tatmin edecek kalıcı bir çözüm uzun süre ertelenecek olursa iki ülke arasındaki ek bir gerilim konusu yaratılabilinir.

Kenan Evren, Demirel’in konuya ilişkin görüşlerini şu şekilde nakletmektedir:[127]Ecevit hükümeti 1979 Kasım’ında istifa edip, hükümeti Demirel kurduktan sonra NATO Başkomutanı General Rogers 30 Kasım 1979 günü Başbakan Demirel’i ziyaret etmiştir… Demirel ile Rogers arasında geçen konuşmanın bununla ilgili kısmın özeti şöyle:

Demirel: …Kimse Yunanistan’a NATO’dan çık dememiştir. gelmek istiyorsa gelsinler. Mühim olan kuvvetli bir NATO’ya sahip olmaktır. Eğer NATO mevcutsa, kuvvetli olmalıdır. Bu nedenle niye böyle bir boşluğun olmasını arzu edelim. Biz birbirimize komşuyuz. Ben bu sorunun çözümleneceğine inanıyorum… Ben bu konuyu Karamanlis ile de görüştüm. Öyle sanıyorum ki, Ege konusu size teferruatıyla izah edilmiştir. Geçenlerde de Genelkurmayca bana izah edildi. Türk Genelkurmayının bu konudaki önerileri tamamıyla mantıkîdir ve işbirliği olan önerilerdir. Bu nedenle size iyi şanslar dilerim.

1973 yılındaki petrol fiyatlarında görülen aşırı yükselme, bütün dünya ekonomilerinde belirgin bir daralma neden sebep olmuştur. 1970’li yılların geneline yayılan bu darboğaz henüz ortadan kalkmadan, 1979 yılında ikinci bir petrol şoku daha yaşanmıştır. İkinci şoktan sonra Türkiye’nin döviz rezervleri ve milli geliri azalmış, enflasyon ve işsizlik oranı ise artmıştır.  Bu dönemde Türkiye’de krizleri önleyebilecek yapısal iyileştirmeler yapmak yerine kısa dönemli borçlanma aracılığıyla cari işlem dengesi sağlanmaya çalışılmıştır. Kamu harcamalarının finansmanı da bu yolla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Belirli bir süre sonra, borçlanmanın da mümkün olmamasına bağlı olarak ithalat azalmıştır. Girdi malları daha çok ithal edildiği için bu dönemde üretim düşmeye başlamıştır. Üretim düşüşüne bağlı olarak da işsizlik ve kıtlık baş göstermiş, bu ise karaborsanın yaygınlaşmasına neden olmuştur. 1979 yılında pahalılık, kıtlık ve karaborsanın yanı sıra yaşanan siyasi krizler ekonomik bir kilitlenmenin içine girilmiştir. Krize eğilimli böylesi bir ortamında kredi kaynakları da çok düşük olduğu için iç piyasaların ihtiyaç duyduğu istikrar ortamı oluşmamış, dış ödemeler açısından dengesizlikler yaşanmıştır. Sorunların üstesinden gelebilmek için hükümet, serbest piyasa ekonomisi araçlarını kullanmaya yönelerek, fiyat kontrollerini kaldırmıştır. Dış ticaretin serbestleştirilmesi anlayışı benimsenmiş ve devalüasyona gidilmiştir. 1980’li yıllara gelinceye dek benimsenen sanayileşme politikası, dayanıklı tüketim mallarının ithalatını öngördüğü için bu politika, döviz talebi ihtiyacını doğurmuştur. Hammadde ve petrol ithalatının yüksek düzeyde gerçekleşiyor olmasının yanı sıra, kamu harcamalarının finansmanında dövizin talep edilmesi ve Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle katlanılan ambargolar ekonominin içine bulunduğu sıkıntıların temel sebepleri olarak öne çıkmaktadır. Böyle koşullar altında yürürlüğe konulan 24 Ocak 1980 kararları sayesinde yüksek enflasyon düşürülmeye çalışılmış, sermaye unsurları dünya ekonomileri ile bütünleşik duruma getirilmeye çalışılmıştır.[128]

Darbeden sonra Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, hazırladığı ekonomik programın uygulanmaması hâlinde Türkiye ekonomisinin büyük zarar göreceğini belirtti ve kararların uygulanması konusunda kendisine gerekli müsaadelerin verilmesini istedi. Bu talepleri sonrasında Özal, ekonomiden bütünüyle sorumlu kişi olarak görevlendirildi. İlerleyen zaman içinde Özal’a ekonomik sorunların çözülebilmesi için gerekli serbestlikler tanındı. Bu durum ise fiyat serbestliğine bağlı olarak enflasyonun düşürülmesi, ücretlerin düşük tutularak tüketimin azaltılması ve ihracatın artırılması anlamına gelmekteydi.[129] Özal tarafından hazırlanarak 24 Ocak 1980 tarihinde kamuoyuna açıklanan kararlar ile ekonomik istikrarın sağlanması amaçlanmıştır. Bu yeni ekonomik istikrar programı getirdiği önlemler itibariyle aşağıdaki hususları temel sorun olarak belirlemiştir:[130]

1. Ekonomik politika kararlarının alınmasında ve uygulanmasında hatalar, eksiklikler ve gecikmeler,

2. Enflasyon,

3. Petrol ve enerji yetersizliği, ulaşım darboğazı, ithal girdilerinin yokluğu ve finansman sıkıntısının neden olduğu düşük kapasite kullanımı,

4. İhracatın giderek durgunlaşması,

5. Yurtiçi tasarruflardaki azalma,

6. Dış borçlar ve özellikle kısa vadeli dış borç yükünün ağırlaşması,

7. İşsizliğin artması,

8. Vergi yükünde adaletsizliğin artması.

1. Ekonominin yönetiminde karar bütünlüğü, tutarlılık ve uyum sağlanmalıdır. Bunun için mikro düzeyde müdahaleler yerine, makro düzeyde tutarlı kararlar alınmalıdır. Bunun yanı sıra, imalat sanayiinde ve ihracatta özel sektörün potansiyelinden ve dinamizminden azami ölçüde yararlanılmalıdır.

2. Enflasyonun kontrol altına alınması birinci öncelikli sorundur. Ekonominin tekrar sağlıklı bir şekilde büyümesi, enflasyonun kontrol altına alınmasından sonra düşünülmelidir. Enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için para ve kredi politikası titizlikle izlenmeli, kamu sektörünün finansman açığı zamanla tamamen ortadan kaldırılmalı ve Hazine’nin Merkez Bankası’ndan borçlanması yakından izlenmelidir.

3. Mevcut atıl kapasitenin tam olarak kullanılması, yeni yatırımlara göre öncelik taşımalıdır.

4. İhracatın hızla artırılması gereklidir. Bunun için, diğer önlemler yanında, gerçekçi ve esnek bir kur politikası uygulanmalıdır.

5. Tasarrufların artırılması ve mali kurumlar aracılığı ile yönlendirilmesi önem taşımaktadır. Bunun için de gerçekçi bir faiz politikası uygulanmalıdır.

6. Finansman açığının kapatılması ve yatırımların istihdam artırıcı şekilde yeniden hızlandırılması bakımından özel yabancı sermayenin teşvik edilmesi gerekir.

Alınan kararları savunmak ve gerekçelerini açıklamak için Demirel üç gün art arda basın toplantıları düzenlemiştir. Kenan Evren’in anılarına göre 20 gündür hasta olduğu için evinde yatan Ecevit, basın toplantısından kısa bir süre sonra yatağından kalkarak alınan kararları eleştirmeye başlamıştır. Eleştirilerinde o denli ileri gitmiştir ki Demirel’in rejimi değiştirmeye çalıştığını öne sürerek işçilere haklarını aramaları ve yapılan değişikliklere izin vermemeleri çağrısında bulunmuştur. 24 Ocak kararları nedeniyle halkın sıkıntıya girdiği, bu durumu bazı terör örgütlerinin istismar ettiği, sıkıyönetim komutanları tarafından dile getirilmiştir. Demirel, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’a, komutanlara bir brifing verdirmiştir. Brifing sonrasında kendisi söz alarak yürürlüğe konulan uygulamaları savunmuştur.[131]

İdam Cezaları

Uyarı Mektubu

Yaşanan siyasi ve sosyal sorunlara ilişkin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görüşünü açıklayan bu mektubu kamuoyu, 2 Ocak 1980 tarihinde Hürriyet Gazetesi’ndeki Cüneyt Arcayürek’in haberinden öğrendi. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk 1 Ocak 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanını Çankaya Köşkü’nde davet ederek görüştü. 2 Ocak 1980 tarihinde Başbakan ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya Küşkü’ne davet eden Cumhurbaşkanı Korutürk, iki lidere, kendisine sunulan “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Görüşü” başlıklı uyarı mektubunun suretini verdi. Uyarı Mektubu’nun ön yazısında şu ifadelere yer verilmişti:[132]

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda Devletimizin bekası, milli birliğin sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi, terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde anayasal kuruluşların ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.

Milli Güvenlik Kurulunun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malumlarıdır.

Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu Komutam seviyesindeki general ve amirallerle görüşmelerimde milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde süratle bir sonuca ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tespiti amacı ile tüm anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün komutanlarca müştereken dile getirildi.

Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı olarak zatıalilerine sunuyorum.

Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.

Saygılarımla.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü

Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için; Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetiminde etkili ve sorumlu anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.

Kahramanmaraş olaylarının yıl dönümünde henüz ilk ve orta-öğretim çağındaki evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik olaylar ibretle müşahede edilmektedir.

Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak İstiklal Marşımız yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine, demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye, yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.

İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların şekillenmesine, himayesine; polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşların birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri; ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına bir çözüm getiremeyen, anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı gruplara tavizler veren ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarım sürdüren siyasi partileri uyarmaya karar vermiştir.

Bölgemizdeki gelişmeler Ortadoğu’da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek durumdadır. İçte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın provalarını yapmaktadırlar.

Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin Yüce Meclislerimizde en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem taşımaktadır.

Diğer yandan Meclislerin açılışından bir buçuk ay sonra komisyonların ancak teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konuların müzakere için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektedir.

Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında toplamanın; iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri; İç Hizmet Yasası ile kendisine verilen görev ve sorumluluğun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, Anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi Devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.

Evren, Uyarı Mektubunu “muhtıra” kavramıyla ifade etmektedir. Zira Zor Yıllarım 1 adlı anılarının yer aldığı kitaptaki iki ayrı anlatım başlığında bu kavramı kullanmaktadır. Evren’in kitabında yer verdiği söz konusu anlatım başlıkları sırasıyla şunlardır:[133] “Ecevit’in Muhtıra Hakkındaki Beyanatı”, “Demirel’in Muhtıraya Reaksiyonu”.

Bülent Ecevit, Uyarı Mektubu konusuna ilişkin 1987 yılında şunları ifade etmiştir:[134]Ordu, muhtıra niteliğinde açık bir tavır aldıktan sonra bu tavrını boşlukta bırakmaz. Bu tavrın ciddiye alınması gerekir. Bu tavrın uygulamaya geçmesini önlemek için de ciddi çaba göstermek gerekir. Ben bunu yapmaya çalıştım. Sürekli olarak bir büyük koalisyon hükümeti çağrısında bulundum. Eğer öyle bir hükümet kurulabilseydi ve cumhurbaşkanı seçilebilseydi öyle bir müdahale olmazdı veya kolay kolay olmazdı.” Süleyman Demirel ise yine 1987 yılında konuya ilişkin şu ifadeleri dile getirmiştir:[135]Uyarı mektubu veren komutanları nasıl sevk edeceğiz emekliye. Hükümeti aşarak Cumhurbaşkanına gitmişler. Cumhurbaşkanı da gün sayıyor. ‘Beni bu işe karıştırmayın.Nisanda günüm bitiyor. Günüm bitinceye kadar hiçbir şeye karışmak istemiyorum’ diyen bir Cumhurbaşkanıyla hangi komutanı emekliye sevk edeceksiniz? öyle bir şeyi yapmaya kalktığınız takdirde küçük düşersiniz. Korutürk dürüst bir adamdır. Korutürk’e oy verilmesini ben AP grubuna 6 Nisan 1973 tarihinde şöyle tavsiye ettim: ‘Müstamimdir. Antikomünisttir. Antimilitaristtir.’ Ama mektup olayındaki davranışı hoş bir davranış değildir. Bana mektubu verdiği anda eleştirdim. Hiç cevap alamamışımdır.

Uyarı Mektubu, kısa bir süre sonra Türkiye’nin gündeminden çıkmıştır. Hatta Ankara’da bir fıkra ağızdan ağıza dolaşmaya başlamıştır. Mektubun kime verildiği anlaşılamadığı, kimsenin kabul etmediği ve sonunda “halka verilmiş olabileceği” söylenip gülünüyordu. Siyasi liderler ise durumu kendi görüşlerine göre değerlendiriyorlardı. Yumuşak, nazik, sessiz komutanlar bu çabalardan bir şey çıkmayacağına kanaat getirmişler ve sadece en uygun zamanın gelmesini bekliyorlardı.[136]

650 bin kişi gözaltına alındı.

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi için idam cezası istendi.

517 kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i ASALA militanı).

İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci silahla öldürüldü.

Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

14 kişi açlık grevinde öldü.

16 kişi kaçarken vuruldu.

95 kişi çatışmada öldü.

73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.

43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Yapılan aramalarda 26 roketatar, 1 havan topu, 638 bin tabanca, 4 bin makineli tabanca, 48 bin tüfek, 7 bin makineli tüfek, 13 telsiz ve 6 milyon ele geçirildi.[137]

Anayasa Tanıtım Konuşmaları

Kenan Evren, “anayasayı devlet adına resmen tanıtma programı” çerçevesinde bir dizi faaliyette bulunmuştur. Tanıtma programı doğrultusunda radyo ve televizyon konuşmaları yapmış, bunun yanı sıra çeşitli illerde halka hitap ederek, anayasanın kabul edilmesi yönündeki görüşlerini ifade etmiştir.

Evren, tanıtım konuşmalarını ne şekilde planladığını anılarını kaleme aldığı kitapta şu şekilde ifade etmiştir:[138] “İlk konuşmayı radyo ve televizyonda yaptıktan sonra Trabzon’dan başlayarak sırasıyla Erzurum, Diyarbakır, Ankara, Kayseri, Adana, Antalya, İzmir, Kocaeli, Edirne, İstanbul, Eskişehir illerinde halka hitap edeceğim ve 5 Kasım günü de yine TRT’de kapanış konuşmasıyla Anayasayı tanıtma kampanyasına son vereceğim.”

Evren’in yaptığı tanıtım faaliyetlerinde yaptığı konuşmalar oldukça kapsamlı ve hacimlidir. Bu nedenle konuşmalarda değinilen başlıca temalar altında özetlemek gerekmektedir. Evren’in üzerinde durduğu başlıca temalar şunlar olmuştur: Anayasaya karşı çıkanlar ve anayasayı korumak, Vatandaş hakları, yerli ve yabancı bozguncular, cumhuriyet tarihinin en zayıf, en aciz ve istikrarsız hükümetler dönemi, işçi hakları, grev, lokavt, devletçilik ve dernekler, iş ve işçi, eğitim, toprak, sanatkâr, gençlik, sağlık ve sosyal yardım, endüstri, yabancı ülkelerdeki işçiler, tabiat ve kültür varlıklarımız, kızıl meydanlar, basın hürriyeti ve üniversiteler. Evren ayrıca halkoylaması sonucu Anayasa’nın kabulü dolayısıyla 12 Kasım 1982’de radyo ve televizyondan yayınlanan bir konuşma yapmıştır.[139]

IMF ile İlişkiler

1945’ten sonra, kısman sınıf çıkarları ve pratik zorlamalar, kısmen de bilgisizlik nedeniyle borç ve açık bütçelerle yürütülmeye gayret edilen kalkınma politikaları hep krizle noktalandı ve acı reçeteler gündeme geldi ve nihayetinde IMF ufukta görünmeye başladı. IMF kontrolü altındaki paketler kemerleri sıkmayı, borçları ödemeyi ve istikrara kavuşmayı vurgulamıştır. İktisat tarihimiz bu acı reçeteleri ilan eden kararlarla doludur. 7 Eylül Kararları, 4 Ağustos Kararları, 24 Ocak Kararları 9 Ağustos Kararları, 5 Nisan kararları bunlar arasında yer almaktadır.[140]

Türkiye IMF’ye 1947’de üye olmuştur. İlk finansal desteğini, üyeliğinin bir yıl sonrasında almıştır. İlerleyen dönemlerde IMF, Türkiye’nin ekonomik istikrar programlarına destek vermeye devam etmiştir. Türkiye, ödemeler dengesi açısından sorun yaşadığı her dönem, IMF ile iş birliğine gitmiştir. 1950’li yılların sonlarında Türkiye, giderek büyüyen bir dış ödeme güçlüğü yaşamaya başlamıştır. Piyasa düzensizlikleri ve artan enflasyon, IMF’nin desteklediği istikrar paketlerinin uygulanmasının yolunu açmıştır. Buna karşın, Türk Hükümeti ile Fon yönetimi arasında yaşanan görüş ayrılıklarından dolayı krediler askıya alınmıştır. Daha sonraki yıllarda toplam 19 Stand-By anlaşması yapılarak IMF ile olan ilişki sürdürülmüştür.[141] 

Türkiye ekonomisinin olumsuz bir görünüm içinde bulunması nedeniyle yurt dışından borçlanması giderek zorlaşmaktaydı. Batılı müttefikler ise beklenen maddi yardımı geciktirmişti. Bu gecikme, IMF tarafından öngörülen sıkı para politikasına dönük önlemler dizisinin istenilen ölçülerde yerine getirilmemesinden kaynaklanıyordu. Ecevit, bu isteklere uzun süre direnmesine karşın Mart 1978’de %29,9 oranında yapılan ve IMF tarafından yetersiz görülen devalüasyonu, Haziran 1979’da %77,7 oranında yineledi ve ücretlerin dondurulmasını kabul etti. 1979’da Ecevit’in görevden çekilen hükümetinin yerine gelen Demirel’in azınlık hükümeti, IMF’nin baskısıyla bilinen 24 Ocak kararlarını almak durumunda kaldı ve Türk ekonomisini bütünüyle liberalizme yönlendirdi.[142]

Türkiye’nin karma ekonomik politika yerine serbest piyasa ekonomisini tercih ettiği 1980’li yıllardan itibaren IMF’in Türkiye ekonomisi üzerindeki belirleyici rolü çok daha belirgin hale gelmiştir. 1985 yılında İMKB kurulmuş, borsa endeksinin seyrinde IMF ilişkileri Türkiye belirleyici olmuştur. Bir diğer deyişle borsa, söz konusu ilişkiye duyarlı hale gelmiştir. IMF ile olan bu sıkı ilişki nedeniyle IMF Türkiye masası, en aktif icra kurumlarından biri durumuna dönüşmüştür.[143] Türkiye, IMF ile olan en uzun stand-by anlaşmasını 18 Haziran 1980 tarihinde gerçekleştirdi. Anlaşma 17 Haziran 1983’te sona erdi. 1983 yılında yeni bir stand-by düzenlemesine giden Türkiye’nin anlaşma süresi bir yıl sürdü.[144]

Türkiye ekonomisinin tedrici olarak serbest piyasa ekonomisine entegre olmasını sağlayacak çalışmalar yürütülmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda enflasyon ile mücadele, enflasyonu önleme aracı olarak sıkı para politikası, bunu sağlayabilmek için de kredi tavanlarının korunması öngörülmüştür. Akaryakıt, tarım ürünleri ve KİT fiyatlarının enflasyon ile mücadeleye uygun biçimde ayarlanması amaçlanmıştır. Kamu harcamalarında kısıtlayıcı önlemler alma, faiz oranlarının artırılması ve fon piyasasında rekabet koşullarının oluşturulmasına dönük tedbirler hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ücret anlaşmazlıklarının çözümü için yürürlüğe konulacak ekonomik program kapsamında hareket edilmesi hedeflenmiştir. Döviz kurunun değişken olması öngörülmüş, dış yardımlarda serbestleşmeye geçilecek, borç yönetimi daha özenli biçimde gerçekleştirilecek, alınacak tedbirler konusunda hükümet, IMF’ye sürekli olarak danışacaktı.[145]

1980 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle alınan tedbirler, güncel koşulları gözeten (konjonktürel) ve yapısal olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Konjonktürel önlemler çerçevesinde; Türk Lirasını değerli kılacak politikalar geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda da döviz kuru rejimin kayan parite olarak belirlenmesi, fiyatların serbestçe piyasalarda belirlenmesi, kamu mallarına zam yapılması, sıkı para politikası, ihracata dönük sektörlerdeki kapasitenin artırılması, ücret düzenlemeleri ve gelir politikası uygulamaları aracılığıyla enflasyon dizginlenmeye çalışılmıştır. Yapısal içerikli önlemler kapsamında ise ithalata bağımlı sanayi yapısının ihracata dönük olacak biçime getirilebilmesi için IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların yapısal değişim önerileri hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, yeni sanayi tesislerinin devreye sokulmasından ziyade, halihazırdaki tesis kapasitelerinin artırılması ve ensantif gelişmeye bağlı yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.[146] Türkiye, 1984 ile 1994 yılları arasında stand-by anlaşması yapmadı. 8 Temmuz 1994’teki stand-by, 26 Eylül 1995’te sona erdi. 4 yıl sonra, 1999-2002 döneminde ise 17. stand-by düzenlemesi yapıldı.[147]

Darbede ABD’nin Rolü

Darbede ABD’nin rolü konusu ilk olarak Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül 04.00 adlı kitabında gündeme getirilmiştir. 12 Eylül darbesi sürecinde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze, askeri darbeyi öğrenirken, bilgiyi ona aktaran diplomatın “Your boys have done it” (Senin çocuklar işi bitirdi) anlamındaki sözleri, darbeye ilişkin ABD’nin rolü konusunda tartışmalara yol açmıştır. Henze, 2003 yılında Zaman Gazetesi’ne verdiği demeçte, bu sözlerin Mehmet Ali Birand’ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak Birand 2007’de Henze ile yaptığı görüşmenin görüntülü ve sesli kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştır.[148]

Uluslararası Konjonktür

Uluslararası konjonktürde gerçekleşen birtakım değişimler, Eylül darbesine zemin hazırlayan gerekçeler arasında yer almaktadır. Zira bu dönemde İran’da Şah rejimi yıkılarak İslam Devrimi gerçekleştirilmiştir. SSCB, Afganistan’ı işgal etmesi, güvenlik açısından Türkiye’nin Batı nazarındaki önemi artmıştır. Batı, Türkiye’den çeşitli taleplerde bulunmuş fakat seçilmiş hükümetler bu taleplere yeterli karşılığı vermemiştir. Batı’nın beklentilerine uygun iş birliğinin sağlanmasının ise ancak ve ancak askeri darbeyle işbaşına gelenler aracılığıyla gerçekleşebileceği öngörülmüştür. Zira daha önceki dönemlerde bunun çeşitli örnekleri yaşanmıştır. ABD kendi ülkesine çeşitli yollarla sokulan uyuşturucunun önemli bir kısmının Türkiye’den getirildiği kanaati taşıyordu. Bu nedenle Türkiye’den haşhaş ekiminin yasaklanması talebinde bulundu. Bu talep, ama hükümet kanadından kabul görmedi. 12 Mart Muhtırası sonrasında kurulan Nihat Erim hükümeti ise haşhaş ekimini yasaklayan kararı aldı. 1974’te Ecevit hükümeti tarafından bu yasak kaldırıldı. Takip eden dönemlerde ise ABD, Türkiye’den başka taleplerde bulundu. Bu taleplerden biri, Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesine izin verilmesi yönünde olmuştur. Hükümet bu talebi reddettiği için dış güçler tarafından darbenin yapılması için ortamın hazırlandığı yönünde ciddi iddialar gündeme gelmiştir. Nitekim ABD, Batı, IMF ve Dünya Bankası darbe yönetimine karşı olumsuz bir tavır sergilememiştir. Aksine, ilişkiler daha da yoğunlaşmıştır. Bütün bunların neticesinde Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne olanak tanındı ve Batı destekli politikalar yürürlüğe konuldu. Dolayısıyla bu dönemde Türkiye’nin Batı’ya daha da yakınlaştığını ifade etmek mümkün olmaktadır.[149]

1975-1977 yılları arasında Türkiye’de hükümet olmak oldukça zordu. Amerika Birleşik Devletleri ambargosu devam etmekteydi. 1973 Arap-İsrail savaşının İsrail lehine bitmesinden sonra petrol üreticisi Arap ülkeleri petrol arzını kısmaya başlayınca kapsamlı bir kriz başladı. Petrol fiyatlarının olağanüstü düzeyde yükselmesi nedeniyle enerjide dışa bağımlı olan Türkiye’nin döviz rezervinin bir anda erimesi tehlikesi belirdi. Bu olumsuz şartlara, dünya genelindeki ideolojik kutuplaşmanın Türkiye’ye yansıması da eklenmiştir.[150]

Amerika’da sermaye özgürdü ve 1974’ten itibaren serbestçe girip çıkabiliyordu. Buna karşın Amerika, artan ihtiyaçları doğrultusunda, daha geniş bir sermaye piyasasına ihtiyaç duymuştur. Amerika Birleşik Devletleri açısından Japonya ve Avrupa Birliği’nin de bu işleyişe dahil olması gereği hissediliyordu. Bunun yanı sıra, yükselen piyasaların da hesaba katılması gerektiği öngörülüyordu. Söz konusu gidişata ilk katılanlar, uluslararası finans piyasasında hegamonya kurma potansiyele sahip İngiltere ve Japonya olmuştur. İngiltere, 1979’da Thatcher iktidara gelince, Japonya ise bir yıl sonra sermaye hareketlerinin önündeki bütün engelleri kaldırdı.[151]

Bu dönemde Yunanistan, iç dalgalanmalar nedeniyle Batı’nın saflarına nasıl katılacağı konusunda kararsızlık yaşıyordu. Bulgaristan, bütünüyle bir Sovyet Bulgaristan’ı haline gelmişti. Tito yönetimindeki Yugoslavya, Bağımsızlar bloku görüşünden ayrılmama çabası içindeydi. Arnavutluk’ta Çin etkisi ön planda idi fakat bu etki, Sovyetler ile arasının açılmasına neden oluyordu. NATO ilişkilerinin getirdiği anlayışla Türkiye, Sovyet etkisi altındaki Suriye ila arasındaki 721 kilometre sınırın 510 kilometresine mayın döşemişti. Irak’taki Saddam rejimi ve genel olarak Orta Doğu’daki Baas hareketi, Moskova’dan besleniyordu. Amerika Birleşik Devletleri, şah döneminde İran’da nükleer programı başlattı fakat Humeyni rejimi sonrasında planları alt üst oldu. Bu yıllarda Kafkaslar diye bir şey yoktu, her şey Sovyet idi. Sovyetler ayrıca Afganistan’ı da işgal etmişti. Bu şartlar altında Amerika Birleşik Devletleri, ne pahasına olursa olsun Türkiye’de Sovyet etkisi istemiyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, iki küresel güç kendi politikaları doğrultusunda Türkiye’deki siyasi akımları desteklediler.[152]

Cumhurbaşkanı Seçimi (Seçilememesi)

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, bu süreçte iki büyük parti liderleriyle görüşerek krizin giderilmesini istedi. 5 Mayıs 1980’de Başbakan Süleyman Demirel’e “bu konunun bir an önce halledilmesi gerektiğini” söyledi. Demirel, “Evet, iş o noktaya geldi. Yugoslavya Cumhurbaşkanı Mareşal Tito’nun cenaze töreni için Belgrad’a gideceğim. Orada Ecevit’le buluşacağız. Orada kendisiyle bu konuyu konuşacağım.” yanıtını verdi. Evren, bu cevabı şu şekilde yorumlamaktadır: “Sanki Türkiye’de konuşmak mümkün değilmiş gibi Yugoslavya’da cenaze töreninde buluşacak ve bu kadar mühim bir konuyu ayaküzeri konuşacak. Belli ki bizi oyalıyor, zaman kazanmak istiyordu. Bu görüşmemizden sonra iyice kanaat getirdim ki başbakan bizi yanlış yollara sevk etmek istiyor, oyalama taktiğini kullanıyordu.”[153]

Siyasi partiler arasında bir uzlaşma sağlanamamış, Anayasa uyarınca Mart ayında başlayan seçim turları, her geçen gün artan eleştirilere neden olmuştu. Sadettin Bilgiç, Muhsin Batur, Faik Türün cumhurbaşkanlığına aday oldular fakat seçilebilmek için gerekli olan 317 oyu alamadılar. CHP’nin adayı Muhsin Batur 303 oy almasına rağmen, 20 CHP’li oylamaya katılmadığı için seçilememişti.[154]

1980 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçsuz kalmıştır. Seçim 25 Mart’ta başlamış ve 5 aydan fazla sürmüştür. 12 Eylül 1980 darbesi neticesinde sonuçsuz kalmıştır. Cumhuriyet Senatosu Dönem Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil darbeye kadar Cumhurbaşkanlığını vekâleten sürdürmüştür. Bu dönemde siyasetin çıkmaza girmesi, ülke geneline yaygın bir kaos ortamına neden olmuştur. Zemini oluşan darbe için daha da elverişli koşullar ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle mecliste grubu bulunan partilerin uzlaşmaz tavırları, söz konusu koşulları ağırlaştırarak darbeye davetiye çıkarmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimi, belirli bir aday üzerinde anlaşılamaması nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. 12 Eylül darbesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kapatılmasıyla, cumhurbaşkanlığı seçim süreci otomatik olarak son bulmuştur.[155]

Yönetime el koyan ordu, 1980 öncesi yaşanan bunalımlardan siyasi partileri ve özellikle işbirliğine yanaşmayan parti liderlerini sorumlu tutmuştur. Müdahalenin amacı; bozulan sivil ve siyasi düzeni rayına oturtmak, düzgün bir işleyişe sahip olmayan siyasi yönetim mekanizmasını tekrar işler duruma getirmek ve rejimi tehlikeye sürükleyen siyasi kamplaşma ve bölünmeye son vermek olarak açıklanmıştır.[156]

Emre Kongar, bu konuya ilişkin şöyle bir görüş öne sürmektedir:[157] “Özellikle benim savunduğum bir başka görüş ise, Türkiye’deki askerî müdahalelerin ardında tek başına ekonomik sıkıntıları aramanın doğru olmadığını öne sürer. Çünkü enflasyon, döviz darboğazı, devalüasyon gibi sıkıntılar Türkiye açısından sürekli yaşanan bir durumdur. Ayrıca askerler müdahaleden sonra dahi ekonomik kararlara karışma eğiliminde değillerdir. Benim görüşüme göre, Türkiye’de Silahlı Kuvvetler’in iktidara el koymasının temel nedeni, sivillerin rejimin esas kuralları üzerindeki anlaşmazlığıdır.”

Bkz. İhsan Sabri Çağlayangil

Silahların Teslim Edilmesi Kararı

Bayramların Kaldırılması

1 Mayıs, Bahar Bayramı olmasına rağmen kanlı olaylar meydana gelmekteydi. 27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramı olarak 1960 ihtilalinden sonra kutlanmasına karşın, büyük bir çoğunluk anayasanın kaldırılmasından yanaydı. Bu nedenle, 17 Mart 1981 tarihinde Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kanunla 1 Mayıs ve 27 Mayıs bayramları kaldırılmış, Cumhuriyet Bayramı da iki buçuk günden bir buçuk güne indirilmiştir.[158]

Askeri Darbelerin İdeolojik Kökenleri

Türkiye’de gerçekleşen askeri darbelerin ideolojik sebeplerinden biri, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının kendilerini devletin asli unsuru olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir. Böylesi bir bakış, özünde kurumsal bir yapı olan ordunun, kendisini devlet ile özdeş görmesi, siyaset de dahil olmak üzere diğer bütün kurumlara karşı güvensizliği beraberinde getirmektedir. Askerler, aldıkları eğitimin de etkisi ve yetiştirilme tarzlarından kaynaklanan nedenlerle sivil otoritenin emrinde olduklarını ifade etseler de uygulamada buna yeterince riayet etmemişlerdir. Askeri liselerden itibaren yerleşik bir anlayış olarak, vatan uğruna seve seve hayatlarını feda etme şiarıyla hareket etmeleri, modernist, pozitivist, milliyetçi ve devletçi bir eğitime tabi tutulmaları, düşünce olarak onları halktan farklı düşünmeye yöneltmiştir. Bu farklı düşünüşe, ülke yönetiminden ekonomiye, eğitimden savunmaya kadar bütün alanlarda siyaseti yönlendirme anlayışı da çoğunlukla eşlik etmiştir.[159]

Türkiye’de ordu, Osmanlı hatta onun da öncesine dayanan köklü geleneğe sahip bulunmaktadır. Nitekim Kara Kuvvetleri Komutanlığının kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkışı olan M.Ö. 209 yılı esas alınmaktadır. Yüzyıllara dayanan bu anlayış, sivil irade üzerinde belirgin bir hegemonya sağlamıştır. “Her Türk asker doğar” ve benzeri söylemler, milliyetçi yaklaşımlarla da desteklenmektedir.  Milliyetçi görüşten destek bulan zorunlu askerlik uygulamasının sağladığı destek, ordunun meşruiyetini güçlendirmiştir. Bu nedenle de sivil otoritenin altında yer alan ve yönetilen bir unsur olmaya fazla yanaşmak istememiştir. Devlet geleneği şeklinde oluşan bu yerleşik anlayış, ordunun hegemonik gücünü desteklemiş ve sivil irade üzerindeki etkisini pekiştirmiştir. Ordu, tarihsel açıdan köklü bir geçmişe sahip olduğu için toplum nezdinde güçlü bir destek bulmuştur. Bu güç sayesinde ordu, kendisini eleştirilemez ve sorgulanamaz bir konumda görmeye başlamış, değişim ve modernleşme girişimlerinde öncü rol üstlenmeye gayret etmiştir.[160]

Askerî müdahalelere yol açan bir diğer ideolojik neden, ordunun, devletin ve rejimin tehditlerle karşı karşıya olduğu görüşüne dayanmaktadır. 1960’tan itibaren yapılan her darbede, ülkenin sivil otoriteden kaynaklı sebeplerle siyasi istikrarsızlık yaşadığı ve toplumsal çatışmaların önlenemediği gerekçesi ileri sürülmüştür. Bunun yanı sıra ordu, Kemalizm’den hegemonik bir söylemsel araç olarak yararlanıp yürüttüğü faaliyetlerin meşruiyetini bu şekilde izah etme yoluna gitmiştir. Nitekim bütün darbelerde ordu, sivil iradenin Kemalizm’den saptığını öne sürmüştür. Devrim kanunlarına ihanet edildiği gerekçesine dayanarak sivil iradeyi suçlamıştır. Ayrıca İç Hizmetler Kanunu’nda yer alan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak amacının arkasına sığınarak yapılan darbeler gerekçelendirilmiştir. Böyle bir gerekçeye başvurmanın nedeni, Türk Silahlı Kuvvetleri, kendisini dönüştürücü bir kamu felsefesi olan Kemalizm’in kurucu, taşıyıcı ve yayıcı bir ajanı olarak kabul etmektedir. Bu misyon sayesinde laik, modern ve çağdaş medeniyet ile uyumlu bir rejimin temel payandalarının korunduğu farz ve kabul edilmektedir. Ordu, söz konusu payandaların korunup kollanması rolünü tarihi süreç içinde özümsemiş ve içselleştirmiştir. Kırmızı çizgi ve hassasiyet olarak belirlenen konuların payandalarının tehdit altında bulunduğu düşünüldüğü zamanlarda biçimi ne olursa olsun müdahale etmekten geri durulmamıştır. Dolayısıyla darbelerin en önde gelen ideolojik sebebi, ordunun devamlı bir biçimde körüklenen düşman fobisi içinde bulunmasına bağlı olarak, iç ve dış mihrakların tehditlerinden ülkeyi koruma iddiasına dayanmaktadır.[161]

Bir diğer retorik söylem, ordunun, halkın davet ve talebi üzerine yönetime el koyduğu iddiasına dayanmaktadır. Ordu, darbeyi yapmak istememesine rağmen zorunlu bir biçimde bunu yapmak durumunda kaldığını, buna mecbur bırakıldığını öne sürmüştür. Aksi takdirde devlet ve rejimin tehlikeye girebileceği iddiasında bulunmuştur. Darbeyi takip eden günlerde, komutanların basına verdikleri beyanatlarda, ülkenin yaşadığı kriz ortamının daha da derinleşmemesi ve ayrıca olağanüstü koşulların normale döndürülmesi amacıyla ordunun müdahalede bulunduğu iddiası öne sürülmüştür. Kenan Evren’in 2 Temmuz 1987’de basına verdiği şu beyanı, söz konusu iddialara somut bir örnek teşkil etmektedir: “Silahlı Kuvvetler akıllarına estiği için darbe yapmazlar. Milletin davet etmesi üzerine yaparlar. Millet 12 Eylül’ü istedi, (orduyu harekete geçmeye) zorladı. Darbe, büyük bir zorlamayla gerçekleştirildi. Bu olmasaydı 12 Eylül’e kadar beklemezdik.” Evren’in bu ifadeleri, topluma darbenin gerekçesini izah etme çabası olarak anlaşılmaktadır.[162]

Türkiye’de sıkça darbenin gündeme gelmesinde ideolojik bir neden daha bulunmaktadır. Zira toplumun bazı kesimleri, ülke sorunlarının çözümü hususunda sivil irade ve demokratik kurumlara güven duymamaktadır. Bunun yanı sıra, olağanüstü niteliklere sahip olduğunu düşündükleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sorunları çözebilecek en yetkin kurum olduğuna inanmaktadırlar. Yaşanan küçük çaplı krizlerde bile askerleri, yönetime el koymaya davet etmektedirler. Nitekim her dönemde, darbeleri destekleyen ve hükümet karşıtı olmaları nedeniyle askeri vesayeti arzulayan kesimler olmuştur.[163]

“Demokrasinin yeniden inşa edilmesi ve milli iradenin egemen kılınması” iddiası, darbelere ideolojik zemin olarak görülen bir söylem olarak dikkat çekmektedir. Bu tür gerekçelendirmelerin, darbe sonrasında ordu tarafından sıklıkla dile getirildiği görülebilmektedir. Aynı anlayış doğrultusunda askeri müdahalelerin, siyaseti dizayn etme ya da demokrasiyi tasfiye etme amacına hizmet etmediği, aksine demokrasinin işleyişini etkinleştirmek amacıyla gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Bu nedenle de ordunun, iktidara bekçilik yapamayacağı, asıl amacın, mümkün olan en kısa zaman içinde ülke güvenliğinin temin edilerek sükûnetle sivil hükümetin başa gelmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu anlayışın, Türk Silahlı Kuvvetleri teamüllerine ve hassasiyetlerine (Atatürk ilkeleri, laiklik, Türk milliyetçiliği vb.) daha uygun olduğu bunlara riayet etme kayıt ve şartıyla ülke yönetiminin sivil irade tarafından yürütülmesinin gerekliliği görüşü savunulmaktadır. Ordu, darbeden kendine göre makul bir süre sonra, düzenin tesis edildiğine ikna olunca yeniden demokrasiye geçmeyi amaçladığını çeşitli vesilelerle ifade etmektedir. Belli bir süre içinde bunu yapmayı istemesinin başlıca nedeni ise sürenin uzamasıyla birlikte ordunun toplum nezdindeki prestijinin zedelenmesi endişesinden kaynaklanmaktadır. Askeri müdahale dönemlerinin kısa tutulmaya çalışılması bu temel nedene dayanmaktadır. Ordunun uzun bir dönem yönetimde kalması durumunda uluslararası çevrelerdeki insan hakları ihlalleri söylemlerini artırmaktadır. Ayrıca olası siyasi, ekonomik ya da askeri başarısızlıkların faturasının, darbe yönetimine kesilmesi riski oluşabilmektedir. Böylesi riskleri üstlenmeyi arzu etmeyen ordu, müdahale sonrasında ortamın yatışmasıyla birlikte yönetimi sivillere bırakmaktadır. Dolayısıyla da kurumsal kimliğinin ve toplum gözündeki saygınlığının kaybolmasını engellemiş olmaktadır.[164]

Atatürk’ün askerî müdahale konusundaki görüşü şu şekildedir:[165]Efendiler, kumandanlar, askerlik vazifesi ve icabatını düşünürken ve tatbik ederken, dimağını siyasi siyasi mülahazaların tesirinde bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasi cihetin icabatını düşünen başka vazifedarlar olduğunu unutmamalıdırlar… Memleketin genel hayatında orduyu siyasetten tecrit etmek ilkesi, cumhuriyetin daima sözünü ettiği bir esas noktadır. Şimdiye kadar takip edilen bu yolda, cumhuriyet orduları, vatanın emin ve metin hâmisi olarak, hürmet ve kuvvet mevkiinde kalmışlardır.” Kenan Evren de benzer görüşleri 30 Eylül 1980’de Harp Okulundaki konuşmasında şu şekilde vurgulamaktadır:[166]Evlatlarım, hiçbir zaman asker olduğunuzu unutmayın. Bu yaşlarda sakın ola ki politikayla uğraşmayın… Ne zaman ki bir ordu politikanın içine girmiştir, o ordu yavaş yavaş disiplinini kaybetmeye ve yavaş yavaş çökmeye başlamıştır… Onun içindir ki, bizim yaptığımız harekâtı kendinize sakın ola ki misal olarak almayınız ve sakın ola ki politikaya karışmayınız.

Cevat Yurdakul Cinayeti

Hatay Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Ecevit hükümeti tarafından artan terör olaylarını önlemesi için Adana’ya tayin edilmiştir. Adana’da göreve başladığı gün gazetecilere şu açıklamayı yapmıştır: “Ben sağ-sol bilmem. Eline silah alan kim olursa olsun karşısında bizi bulacak. Bu kentte silahlı eylemcilere yer yok. Canım pahasına da olsa terörü önleyeceğim.” 6 ay gibi kısa bir zamanda 17 cinayeti aydınlatmış, 50’den fazla sağ ve sol eylemciyi yakalamıştır. Yurdakul, Adana’daki yağ sıkıntısının, yağ fabrikalarının stok yapmasından kaynaklandığını anlayıp baskınlar düzenlemiştir. Düzenlediği baskınlarda 500 ton margarin ve on bir ton ham yağ stoku ele geçirmiştir. Terörün yanı sıra üzerine gittiği bu tür konular nedeniyle kendisine cephe alanların sayısı artmıştır.[167]

Yurdakul ayrıca geniş çaplı bir ehliyet yolsuzluğunu ortaya çıkarmıştır. Olaya adı karışan emniyet mensupları ile Adana Belediye Başkanı CHP’li Selahattin Çolak’ın akrabalarını gözaltına almıştır. Aralarında Akın Özdemir’in katillerinin de yer aldığı MHP’lileri ve ülkücüleri yakalanmasını sağlamış, yakalanan eylemcilerin itirafları üzerine MHP Adana Merkez İlçe Başkanı Adem Eroğlu da Yurdakul tarafından tutuklanmıştır. Bu tutuklamalar nedeniyle Yurdakul, Adanalı ülkücülerin de tepkilerine maruz kalmaya başlamıştır.[168]

Cinayetin ardından olayın faillerini yakalamak için Adana emniyet birimlerinin yaptığı araştırmada şüphelilerin MHP binasına girdikleri haberi alındı. Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan parti binasının aranması için izin istendi fakat buna izin verilmedi. Adana Emniyet birimlerinde görevli polislerden bir kısmı emniyet binası önünde toplanarak “Katilleri sıkıyönetim yakalasın” diye protesto ettiler. Direnişte bulunan 191 polisten 25’i gözaltına alındı, bunlardan 14’ü Adana Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından tutuklandı.[169]

Ali Bademci, Yurdakul’un Adana’ya atandığı dönemde MHP ve Ülkücü kuruluşların, polisin yıldırma baskınları nedeniyle kapılarına kilit vurmak zorunda kaldığını belirtmekte ve şunları ifade etmektedir:[170] “Yeni geldiği günlerde Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’a Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyaret ettiği bir gün çok yanlış yapıldığını, MHP ve ülkücülerin çok üzerine gidildiğini, geldiği Kırıkhan ve Antakya’dan Adana’nın çok farklı olduğunu söylemiştim. Ama o gülerek geçiştirmiş ve hatta alay-vari bir gülümseme ile daha çok sıkıştıracaklarının sinyalini vermişti.” Darbe bile bu cinayeti tam olarak çözememiştir. Cinayette adı geçenlerin ilgisi tam olarak tespit edilememiştir. Bazı yakıştırmaların dışında konu aydınlatılamamıştır. Birçok ülkücü biraz da şan şöhret gibi görerek kendini olayın faili gibi gösterdiyse de işin sırrını en azından hukuk tespit edememiş, kamuoyu da tereddütte kalmıştır.[171] Öğretmenleri katledilen okulun 16 yaşındaki ülkücü öğrencisinin adı Cevat Yurdakul cinayetinde geçmiştir. Öğrenci 12 Eylül’de tutuklanarak 12 yıl hapiste yatmıştır.[172]

Kemal Türkler Cinayeti

Türkler’in katillerinin belirlenmesi çalışmaları esnasında bazı sağ görüşlü gazeteler çeşitli iddialar öne sürmüştür. İstanbul’da yayınlanan yerel sağ görüşlü bir gazete, Kemal Türkler’in DİSK üyeleri tarafından öldürüldüğünü yazmıştır. Gazeteye göre DİSK içindeki fraksiyon çatışmaları nedeniyle Türkler öldürülmüştür. Benzer bir iddiaya, Son Havadis gazetesinde de yerel bir gazete kaynak gösterilerek yer verilmiştir. Konuya ilişkin gazetedeki bir yorumda, polislerin katilleri farklı yerde aramamaları gerektiği, katillerin DİSK içinde olduğu ifade edilmiştir.[173]

Sıkıyönetim Komutanlığı, Türkler’in cenazesinin Aksaray Muratpaşa Camiinden kaldırılacağını açıklamış, DİSK yöneticilerinden cenazede olay çıkmaması konusunda yardımcı olmalarını istemiştir. Cenazede slogan atılmaması, taşkınlık yapılmaması gerektiği belirtildi. Cenazenin toprağa verilmesinden sonra bir grup Kozyatağı civarında slogan atınca polisle aralarında çatışma çıktı ve Ahmet Aydın adlı işçi hayatını kaybetti.[174]

Gün Sazak Cinayeti

Amerika Birleşik Devletleri’nde yayın yapan Newsweek dergisi, 10-16 Haziran 1980 sayısında Fay Willey ve Chris J. Harper’in haberinde Gün Sazak suikastine şu şekilde yer vermiştir:[175]Milliyetçi Hareket Partisi’nin 48 yaşındaki başkan yardımcısı, akşamın alacakaranlığında arabası ile evine döndüğünde, bagajdaki piknik sepetini almak için koyu yeşil renkteki yeşil Mercedes marka arabasının arka tarafına doğru yürüdü. O sırada, iki genç ellerindeki otomatik tabancaları Sazak’a yönelttiler ve dört el ateş ettiler. Birkaç dakika içinde öldü. Sazak, siyasal şiddet olayları yüzünden bir yıl içinde öldürülen 1500 kişi arasında en yüksek seviyedeki kişiydi.

Sazak’ın öldürülmesi sonrasında gelişen olayları Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir:[176]Gün Sazak’ın öldürüldüğü 27 Mayıs gününü takip eden 28 Mayıs günü Çorum’da Kahramanmaraş’takine benzer olaylar patlak verdi Evvela 100 kadar Milliyetçi Hareket Partili gencin Gün Sazak’ın öldürülmesini protesto etmek maksadıyla başlattığı olaylarda güvenlik kuvvetleri müdahale etmeyince, bazı sol görüşlü olarak bilinen kişilerin işyerlerinin taşlanması, tahrip edilmesi ve yağmalanması şekline dönüşmüş. Bu olaylarda da polis müdahale etmemiş ve ilgilenmemiştir. Olaylar 29 Mayıs akşam üzeri de devam etmiş ve çarşıdaki Alevilere ait dükkanların tahrip edilmesine başlanmıştır. Buna misilleme olarak Alevilerin bir otomobilden Sünnilerin bulunduğu sokaklara silahla rastgele ateş açıldığı ve bazı kişilerin öldürüldüğü haberi yayılınca olaylar gittikçe büyümüş… Bütün bu olaylar sonucunda iki polis şehit edilmiş, altı vatandaş öldürülmüş, pek çok vatandaş yaralanmış ve Alevi vatandaşlara ait birçok işyeri ve ev tahrip ve yağma edilmiş, bir kısmı da yakılmıştır. Çorum’da bu kanlı ve tahrip olayları cereyan ederken civar köylerde ufak çapta da olsa çatışmalar sürdürülmüştür. Bilahare ölü miktarı 33’e yükselmiştir. Bu olay da göstermiştir ki, emniyet kuvvetleri tarafsız değil taraftır. Buradaki emniyet kuvvetleri Sünni vatandaşları korumuş, Alevi vatandaşlara karşı yapılan saldırılara ve yağmalama olaylarına başlangıçta seyirci kalmıştır.

Ahmet Kenan Evren

Kenan Evren’in Genelkurmay Başkanlığına gelmemesi durumunda 12 Eylül’ün olmayacağını ifade etmek, mümkün değildir fakat her hareketin başında yer alan şahsiyetin duruşu, karakteri ve tavırları, o hareketin genel üslubunu etkilemektedir. Bazı yazarlar 12 Eylül’e ait kötü olan her şeyi Evren’e mal etme eğilimi göstermektedirler.[177]

Kenan Evren’in askeri hayatı sürekli olarak emeklilik beklentisi içinde geçmiştir. 27 Mayıs hareketi içinde yer alan albay rütbesindeki subayların çoğuyla aynı devre olan Evren’in adına, dönemi konu eden hiçbir inceleme, makale veya hatıratta yer almamaktadır. Milli Birlik Komitesi üyelerinden Osman Köksal’a yazdığı mektuplarda, arkadaşının Kore kıdemi konusundaki yardımından dolayı teşekkür etmektedir. 25 Mayıs 1961 tarihli mektubunda ise res’en emekliye ayrılması konusunda Köksal’dan yardım talep etmiştir. Buna karşın Köksal, siyaset dışında yalnızca asker olarak kalmış eski arkadaşının orduya gerekli olduğunu düşünerek bu talebine ilişkin herhangi bir girişim yapmamıştır. 27 Mayıs’ta Ordudonatım Okul Komutanıdır ve hiçbir cuntanın içinde yer almamıştır. Kara Kuvvetleri Denetleme Kurulu Başkanı olduğu dönemde, bu görevin emekliye sevk edilenlere tahsis edilen yerlerden bir olduğu düşüncesi nedeniyle burukluk yaşamıştır. Evren, Ege Ordu Komutanlığına atandığında, 1974 Kıbrıs harekâtından sonra kurulan bu ordu komutanlığının da son görev yeri olduğu kanısında olduğu için emekli olup İzmir’e yerleşmeyi düşlemiştir. Kendisi dışında gelişen olaylar onu önce Kara Kuvvetleri Komutanı, daha sonra da Genelkurmay Başkanı yapmıştır.[178]

1 Haziran 1977’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun görevden alınarak emekli edildi. 30 Ağustos’a kadar görevde kalması beklenen Ersun’un görevden alınmasının olası nedenini Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir: “1977 yılı içerisinde Başbakan Süleyman Demirel Doğu Anadolu’da bir yurt gezisine çıkmış, bu arada Elâzığ’a da uğramıştı. Elâzığ’da bulunduğu sırada 3. Ordu Komutanı Org. Ali Fethi Esener Başbakan Demirel’e hiç gereği yokken Elâzığ’da ordunun bir şildini takdim etmiş ve bu olay tabiatı ile basında yer almıştı. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Namık Kemal Ersun, bu olay üzerine Org Ali Fethi Esener’den yazı ile olay hakkında bilgi istemiş ve bu davranışı doğru bulmadığını belirtmişti. Ali Fethi Esener’e yazılan bu yazıdan Başbakan’ın haberdar olmaması mümkün değildi. Öyle zannediyorum ki, Namık Kemal Ersun’un erken görevden alınmasını gerektiren esas sebep bu olmuştur.”[179]

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na aday olan üç komutan hakkında yaygın bir dedikodu mekanizması işlemeye başlamıştır. Ersöz’ün CHP’li olduğundan, Fethi Esener’in de AP’li olduğundan söz ediliyordu. O zamana kadar kimsenin dikkat etmediği ve kıdemsizliği nedeniyle şans da vermediği bir dördüncü kişi hakkında ise kimse bir şey söylemiyordu: Evren.[180]

Kapitalizme hiç de olumlu yaklaşmayan Orgeneral Adnan Ersöz’e dönemin Başbakanı Süleyman Demirel de sempatiyle bakmamıştır. Demirel’in adayı Orgeneral Ali Fethi Esener olduğu için onun Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına dair Bakanlar Kurulu Kararnamesini Çankaya’ya gönderdi. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Ersöz’de ısrar ederek kararnameyi imzalamadı. Bu inatlaşma, 30 Ağustos’a kadar sürdüğü için hem Ersöz hem de Esener, görev sürelerinin bitmesi nedeniyle emekli oldular. Geride kalanların en kıdemlisi olan Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirildi. Çok geçmeden de emeklilik sırası gelen Genelkurmay Başkanının boşalttığı makama yükseldi.[181]

Mediokrasi

Mediokrasi, ortalama insanların yönetime hakim olduğu, vasatın/sıradanlığın egemen durumda bulunduğu yönetim biçimini tanımlamaktadır. Türkiye cumhuriyet tarihi boyunca siyasi liderlik yapanlar, toplumun kültürel ortalamasının üzerindeki bireyler olmuştur. Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes, Demirel ve Ecevit hepsi güçlü kişilikleri, zengin fikirlere sahip liderler olarak öne çıkmıştır. Fikirleri beğenilir ya da beğenilmez bu kişiliklerin çaplarını görmezden gelmek mümkün olmamaktadır. Buna karşın Kenan Evren, memleketin hangi kahvehanesine gidilse çokça benzerine rastlanabilecek bir kişilik olma özelliği taşımaktadır. Kahvehane sohbetinde “sallandıracaksın ellisini, bak bir daha yapar mı” diyen binlerce yurttaştan farklı tavrı bulunmamaktadır. Yegâne farkı, kendisinin gerçekten sallandırma olanağı bulmuş olmasından ileri gelmektedir.[182]

Kenan Evren, siyasi liderler arasında halka en yakın denilebilecek kişi görünümü vermiştir. Sokaktaki adam veya kahvehanedeki insan Atatürk’e Menderes’e Ecevit’e baktığı zaman, kendine benzemeyen bir kişilik, kendi düşünemeyeceği hususları düşünen bir zihin görebilmektedir. Bu kişilikleri sevebilmekte, öne sürdüğü düşüncelere bağlanabilmektedir. Yine de bu liderin başka türlü bir birey olduğunu görebilmektedir. Popülizmi büyük bir başarıyla uygulayan Demirel bile, sıradan insan için erişilmez biridir. Oysa Kenan Evren’e bakan sıradan vatandaş, aynaya bakmış gibi hissetmiştir. Kenan Evren çok konuşmuş, aklına geleni söylemiştir. Özgün denebilecek bir düşünce ortaya koymamıştır.[183]

Türkiye Barış Derneği

Bülent Ersoy

Bülent Ersoy 1981’de Londra’da yaptırdığı bir ameliyatla kadın oldu. Sahte pasaportla ve döviz almadan yurt dışına çıktığı gerekçesiyle Ersoy hakkında dava açıldı. 11 Haziran 1981’de diğer travesti ve transseksüel sanatçılarla birlikte sahne yasağı konuldu. Danıştay, 1983’te Ersoy’un erkek olduğuna karar verdi. Sahneye ancak erkek kıyafetiyle çıkabileceğine hükmetti. Sanatçının kadın kimliğini kazanması ise 1988’de çıkarılan bir yasayla mümkün oldu.[184]

Kürtçe’nin Yasaklanması

Kenan Evren, yaptığı bir söyleşide Kürtçe konuşma yasağının temel nedenini şu sözlerle ifade etmiştir: “Ben Devlet Başkanı’yken bir köyde ilkokula gittim. Açtım kitabı, oku şunu, dedim çocuğa. ‘Kem-küm’ çocuk okuyamıyor. Kızdım. Orada söyledim. Öğretmene döndüm; ‘Dördüncü sınıfa gelmiş Türkçeyi okuyamıyor, bu nasıl iş?’ dedim. Sonradan anlaşıldı ki, öğretmen de Kürt. Kürtçe yapıyor tedrisatı. Döndüm ve Kürtçe yasağını koyduk, Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Ama biraz ağır yasak koyduk. Sonra bu yasak kaldırıldı, ama hataydı. Hata olduğunu sonradan anladım.”[185]

Hükümet Teşkili Çalışmaları

Darbeyi gerçekleştiren üst düzey komutanlar, doğal olarak ülkenin üst düzey yönetim kadrosunu oluşturmuştur. Bu da kamuoyuna açıklanmıştır. Sonraki adımda ise hükümeti kurma girişimi başlatılmıştır. Bunun için en uygun kişi aranmaya başlanmıştır. Yeni hükümeti kurması istenen ilk kişi Güven Partisi’nden Emin Paksüt olmuştur. Evren anılarında, Emin Paksüt’ün, 70’i aşması nedeniyle aktif olarak faaliyete bulunamayacağını ifade ederek görevi kabul etmek istemediği yazmıştır. Bunun yanı sıra Paksüt’ün yaradılışı gereği emir almaya müsait olmadığı için bu görevden imtina ettiğini, kendilerinin hükümete müdahale edeceğini bildiğini belirtmiştir.[186] Paksüt’ün görevi kabul etmemesi nedeniyle hükümeti kurma görevi Turhan Feyzioğlu’na teklif edilmiştir. Görevin Feyzioğlu’na teklif edilmesinde, onun açık konuşması, memleket menfaatlerini parti ve şahsi menfaatlerinin önünde tutması, Atatürk’e olan sadakati gibi niteliklere sahip olduğu görüşündeki Evren’in tavrı belirleyici rol oynamıştır. Feyzioğlu, verilen görevi kabul ederek kabineyi oluşturma çalışmalarına başlamıştır. 12 Eylül yönetiminin önceliği ekonomi idi.[187]

Feyzioğlu ile düşünülen projenin hayata geçirilemeyeceği ilerleyen günlerde anlaşılmaya başlamıştır. Zira Feyzioğlu’nun hükümeti kurmaktan vazgeçmiştir (ya da vazgeçirilmiştir). Çünkü Feyzioğlu, hükümeti kurma görevini, Adalet Partisi ve CHP’deki ılımlı siyasetçilere de yeni hükümette yer verilmesi koşuluyla kabul etmesi, bu vazgeçme konusunda belirgin bir rol oynamıştır. Feyzioğlu, çok az bir vekil desteğine sahip olduğu için ordu görevi ona verme görüşünden geri dönmüştür.[188]

Hükümeti kurma işinde başa dönülen bu aşamada Evren, yeni bir karar alma noktasına gelmiştir. Evren, kuvvet komutanları, Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Saltık, dokuz sıkıyönetim komutanı ve dört üst düzey komutandan oluşan Yüksek Askeri Konseyi toplayarak yeni bir isim üzerinde arayışa girmiştir. 18 Eylül’de yapılan toplantıda, yeni hükümeti kurma görevinin emekli Oramiral Bülend Ulusu’ya verilmesi görüşünde uzlaşma sağlanmıştır. Zira Ulusu, 12 Eylül’ün hazırlıklarına katılmıştır. Bu nedenle de 12 Eylül yönetimi ile fikri bir uygunluk içinde bulunmasından dolayı bu görev kendisine verilmiştir. Daha sonra ordu, 12 Eylül öncesinde sürekli olarak kurulmasını istediği AP-CHP koalisyonunu hayata geçirmeye çalışmıştır. Bu çaba doğrultusunda, Adalet Partisi ve CHP’li siyasetçilere yeni hükümette yer almaları için teklif götürmüş, fakat istenilen netice alınamamıştır.[189]

Bütün siyasi parti liderleri eşleriyle birlikte Uzunada ve Çanakkale Hamzaköy’de tecrit edilmişti. Sadece Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu gözetim altına alınmamıştı. Milli Güvenlik Konseyi üyesi komutanlar, ivedilikle yeni hükümetin kurulmasını sağlayıp kendilerini eleştirilerden uzak tutabilmek kaydıyla sivil bir başbakan atamayı amaçlıyorlardı. Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi üyeleri, Genelkurmay Karargahı’nda yaptıkları toplantıda Feyzioğlu’nun başbakanlığı üzerinde mutabakata varıp, bunu basına açıklamaya hazırlandıkları sırada birdenbire fikir değiştirmişlerdi. Zira Feyzioğlu’nu, paşalar Çankaya Köşkü’ne çağırarak yeni kabineyi kurmasına ilişkin detayları bile kendisine bildirmişlerdi. Başbakan adayının Siyonist bir teşekkül olan Bilderberg üyesi olduğu bilgisi edinilince, bu konuda şaibe istemeyen bilhassa Kenan Evren ve Nurettin Ersin’in etkisiyle Feyzioğlu, ayağına kadar gelen başbakanlığın eşiğinden dönmüştü.[190]

CHP-AP destekli bir hükümet kurma girişimi sonuçsuz kalınca, Ulusu 21 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir parti ile münasebeti olmayan teknokratlardan oluşan 27 bakandan oluşan hükümetini açıklamıştır. Bu kabinede, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, Maliye Bakanı ise Kaya Erdem olmuştur. Özal tercihi, 24 Ocak Kararlarının uygulanması konusundaki kararlılık ve ısrarı göstermektedir. 24 Ocak Kararlarının uygulanmaması durumunda ekonominin kötü bir gidişatla karşı karşıya kalacağı, bu kararları Özal’dan başkasının etkinlikle uygulayamayacağı yönündeki kanaat, bu tercihte etkili olmuştur. Özal’ın Dünya Bankası ve IMF ile yakın bir ilişki içinde olması, bu tercihteki bir diğer husus olarak öne çıkmaktadır. Demirel, hiçbir partilisine yeni hükümette görev alması konusunda izin vermediği halde Özal’a izin vermiştir. Bunu durumu da şu şekilde açıklamıştır: “Şimdi bizim başladığımız ekonomik olayı devam ettiriyorsunuz. Çok iyi, başka çıkar yolu da yoktu. Doğrusu budur. Bunu devam ettirirken de Sayın Özal’a sahip çıkın, diye Kenan Evren’e haber gönderdim” Özal’ın görevlendirilmesi, bir bakıma ekonomide Demirel’in politikalarının devamını mümkün kılmıştır.[191]

Bakanlar Kurulu şu şekilde oluşturulmuştur:[192]

Başbakan: Saim Bülend Ulusu

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Zeyyat Baykara

Devlet Bakanı: İlhan Öztrak

Devlet Bakanı: Mehmet Özgüneş

Devlet Bakanı: Nimet Özdaş

Milli Savunma Bakanı: Ümit Haluk Bayülken

İçişleri Bakanı: Selahattin Çetiner

Dışişleri Bakanı: İlter Türkmen

Milli Eğitim Bakanı: Hasan Sağlam

Bayındırlık Bakanı: Tahsin Önalp

Ticaret Bakanı: Hurşit Kemal Cantürk

Tarım ve Orman Bakanı: Ahmet Sabahattin Özbek

Çalışma Bakanı: Turhan Esener

Köyişleri ve Kooperatifler Bakanı: Münir Raif Güney

Gençlik ve Spor Bakanı: Vecdi Özgül

Gençlik ve Spor Bakanı: Sadık Şide

Hasan Mutlucan

1926 yılında İzmir’de doğan Hasan Mutlucan, İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girmiştir. O dönem Konservatuarın yönetmeni Münir Nurettin Selçuk, sesinin kalitesi ve bas tınısı nedeniyle ona Faust operasına girme olanağı tanımıştır. Mutlucan, türküleri sevdiği için bu teklifi kabul etmemiştir. 1973 yılında TRT radyosundaki on beş dakikalık programlardaki davudi sesini tüm Türkiye tanımıştır. Sadi Yaver Ataman’ın ısrarıyla kahramanlık türküleri söylemiş ve bir de plak çıkarmıştır.[193]

TRT Radyosu’nda ihtilal bildirisi okunduktan sonra Mutlucan’ın kahramanlık türküleri yayınlamaya başlamıştır. Türkiye, 12 Eylül sabahına kahramanlık türküleri ve marşlarla uyanmıştır.[194] Marşlar ve kahramanlık türküleri, insanlar üzerinde duygusal bir etki uyandırmaktadır. Kahramanlık türküleriyle özdeşleştirilen Mutlucan buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Mutlucan, Türk Halk Müziği sanatçısı olmasına rağmen çoğunlukla savaş ya da ihtilal günlerinde gündeme gelmiştir. “Davudi” olarak ifade edilen sesiyle söylediği kahramanlık türkülerini işiten insanlar, savaş ya da ihtilal olduğu endişesine kapılması, bu tür müziklerin etkisiyle olmuştur.[195]

Mutlucan, siyasi bir figür gibi algılanmasına rağmen böyle bir görüşe sahip olmamıştır. 1998’de verdiği bir röportajda şunları ifade etmiştir:[196] “Milletvekili yapmayı istediler ama ben reddettim. Sanatkâr doğdum, sanatkâr öleceğim. Politikayı sevmem, yapamam. İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Halk Müziği Topluluğu üyesiydim. 27 sene devam ettim. 40 seneden fazla bu işle ilgileniyorum. Radyoda 1951’den 1962’ya kadar çalıştım, ayrıldım. Maalesef politik sebeplerden. Kolay değil. Şimdiki sanatkârların altın devri yaşadığını söyleyebilirim. Ben tiyatroya başladığımda, Anadolu’yu Muhlis Sebahattin Bey’in Operet Kumpanyası’yla geziyorduk.”

Mutlucan, “Darbelerin Sesi” olarak anılmasını üzüntüyle karşıladığını birçok kez yinelemiştir. Sokakta yürürken karşılaştığı kişilerin “Karışık bir durum var mı” şeklindeki sorularına hep benzer türden cevap vermiştir.[197] Mutlucan bu konuda şunları ifade etmiştir: “Darbe sanatçısı değilim. Halit Kıvanç attı bu sıfatı ortaya. Sanki bütün millet, hislerinin tercümanıymış gibi kabul etti. Yahu Haşan Ağabey, ortalık yine karışık, bir şey var mı diye önüme gelen soruyor. Yahu ben Genelkurmay Başkanı mıyım, ne bilirim böyle işleri?”[198] Mutlucan, 28 Aralık 2011 tarihinde 85 yaşında hayata veda etmiştir.

Siyasetçilerin Yargılanması

CHP ve Adalet Partisi liderlerine Hamzakoy’da gözetim altında bulunduruldukları sürede herhangi bir yargılama işlemi yapılmamıştır. Buna karşın, yaşamış oldukları süreç onlar açısından bir nevi şartlı tahliye olmuştur. Yaptırımlar ise daha sonraki süreçte devam etmiştir. 11 Ekim günü Esenboğa Havalimanında Milli Güvenlik Konseyi Sekreteri Haydar Saltık imzasıyla bu iki lidere tebligatta bulunulmuştur. İki liderin de tıpkı diğer liderler gibi siyasetten men edilmeleri bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Serbest bırakılmalarına karşılık olarak ise yeni yönetimi zora sokmayacaklarına dönük teminat istenmiştir. İki lider de bu tebligata imza atmışlar fakat sonraki süreçteki tutumları bakımından birbirlerinden farklı yollar izlemişlerdir. Ecevit, partilileri tarafından partinin lideri olarak görülüyor olmasına rağmen görevinden istifa etmiştir.[199]

CHP ve Adalet Partisi liderleri, mümkün olduğu ölçülerde siyasi davalarını dışarıda yürütmeye çalışmışlardır. Buna karşın MHP lideri Türkeş, 200 partilisi ile yargılanmaya başlamışlardır. Türkeş için, siyasi kargaşanın ve 600 kişinin ölümünün suçlusu olarak görüldüğü için Ekim ayında tutuklama kararı çıkmıştır. Türkeş, bozulan sağlığı nedeniyle serbest kalacağı Nisan 1985’e kadar cezaevinde kalmıştır. Terör faaliyetiyle suçlanmasa da MSP lideri Erbakan da irticai faaliyetler ile suçlanmıştır. Erbakan, 15 Ekim 1980’de 21 MSP yöneticisiyle birlikte “MSP’yi illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak” suçlamasıyla tutuklanmıştır. Erbakan, 24 Temmuz 1981’de serbest bırakılmıştır. 1983’te hakkında verilen hükmün Askerî Yargıtay tarafından bozulması sonrasında 14 Şubat 1985’te beraat etmiştir. Yargılanan bu iki lider, diğer siyasi liderler gibi siyasetten men edilmiştir.[200]

Milli Güvenlik Konseyi, partilerin kapatılmayacağına ilişkin taahhütte bulunmuştur. Buna karşın, ilerleyen zaman içinde partiler hakkında verecekleri kararlarda şu iki husus gündeme getirilmiştir:

Yukarıda sıralanan sebepleri içeren iki maddelik bildirinin ardından, 2 Haziran 1981 tarihinde alınan 52 numaralı karar yürürlüğe konulmuştur. Bu karara göre, her kademede, her türlü siyasi parti faaliyetleri yasaklanmıştır.[201] Bunu, 16 Ekim 1981’de çıkarılan, tüm siyasi partilerin fesih edildiğini ilan eden kanun takip etmiş, gerekçe olarak ise demokratik düzenin işleyişine engel olan sebeplerin ortadan kaldırıldığı ifade edilmiştir.[202]

Anayasa Hazırlama Süreci

Halkçı Parti (HP)

Düşünülen iki partili parlamentoda sağ parti olarak MDP öngörülmüş, bu partinin kuruluş işlemleri tamamlandıktan sonra sol ve sosyal demokrat oylar için aday parti kurma çalışmalarına başlanmıştır. Kurulması öngörülen parti için, İsmet İnönü’nün kalem müdürü, Bülent Ecevit’in İzmir Valisi, Konsey döneminin Başbakanlık Müsteşarı Necdet Calp’in uygun olacağı kanaati oluşmuştur. Necdet Calp bu fikre sıcak yaklaşmıştır. Niyetini Başbakan Ulusu’ya ve Evren’e açtığında olumlu yanıt alınca parti kurmak için emeklilik işlemlerine başlamıştır. Calp, parti kurma sürecinde Ecevit’ten de bir randevu talep etmiştir. Ecevit, Calp’in görüşme talebini kabul etmiş fakat görüşmenin gizli kalmasını istemiştir. Calp ise görüşmenin duyulmasında herhangi bir sakınca görmemiş ve Ecevit’i evinde ziyaret etmiştir. Bu ziyaret, Ecevit’in Calp’a desteği olarak algılandığı için Ecevit, herhangi bir parti ile ilgisinin bulunmadığı yönünde bir demeç vermiştir. Kuruluş sürecini 25 Mayıs 1983’te tamamlayan partinin kurucuları arasında, Bahriye Üçok, Mucip Ataklı gibi sol görüşlü kişiler de yer almıştır. Calp’in sıklıkla Milli Güvenlik Konseyi üyeleriyle görüşmesi ve partinin seçim öncesinde az sayıda veto ile karşılaşması, partinin icazetli olduğu görüşüne yol açmıştır. Kurulan ve kapatılan partiler olmuş, çeşitli vetolar gündeme gelmiştir. Milli Güvenlik Konseyi seçimlere katılmaya hak kazanan partileri açıkladığında ise partiler açısından yeni bir dönem başlamıştır. Seçime girecek olan partilerin asgari 30 kurucu üye tespit etmeleri gerekli kılınmıştır. Ayrıca 24 Ağustos 1983 tarihine kadar en az 34 ilde örgütlenmelerini tamamlamış olmaları mecburiyeti getirilmiştir. Bunun yanı sıra Milli Güvenlik Konseyi, seçime girmesi onaylanan partilerin milletvekili adaylarını en geç 2 Eylül 1983 tarihine kadar Yüksek Seçim Kurulu’na bildirmeleri koşulunu getirmiştir. Veto edilme olasılığı bulunan partilerin yaşadığı bir diğer sıkıntı, beşeri ve maddi kaynak sorunu olmuştur. Partiler, maddi kaynak sorunlarını bağışlar ve sırdaş hesaplarla halletmeye çalışmıştır. Milli Güvenlik Konseyi, Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden 74, Halkçı Parti’den 89 ve Anavatan Partisi’nden 81 adaya veto uygulamıştır. Bu yönüyle de tüm partilere eşit mesafede durduğunu ispatlamaya çalışmıştır. 6 Kasım 1983 seçimleri sonuçlandığında şaşkınlık, hayal kırıklığı ve sevinç birlikte yaşanmıştır. ANAP %45,1 oy oranı ile 212 milletvekili çıkararak birinci parti olmuştur. Ordunun desteğini alan MDP %23,3 ile 71 milletvekili, HP ise %30,5 oy alarak 117 milletvekilliği elde edebilmiştir.[203]

İngiliz Parlamentosunda 1983 Seçimlerine Yönelik Tartışmalar

1983 genel seçimlerinden sonra İngiliz parlamentosunda Türkiye ile ilgili çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Tartışmaların önemli bir kısmı, Türkiye’deki 1983 seçimlerinin demokratik olup olmadığına ilişkin olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin yeniden sivil yönetime geçtiği bu dönemde İngiltere’de Margaret Thatcher başbakanlığındaki Muhafazakâr Parti iktidardaydı. Muhalefetteki İşçi Partisi milletvekilleri İngiliz hükümetini Türkiye’deki demokratik olmayan uygulamalara yeterli tepki göstermediği için eleştirmiştir. 12 Mart 1984 tarihinde Avam Kamarası’ndaki görüşmelerde İşçi Partisi Milletvekili Chris Smith İngiliz hükümetini ağır bir şekilde eleştirmiş, Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle önemli bir ülke olduğunu ifade etmiştir. 1983 yılında Türkiye’ye ziyaretinde edindiği izlenimleri dile getirerek Türkiye’de anti-demokratik uygulamaların olduğunu belirtmiş ve sert eleştirilerde bulunmuştur. İşçi sendikaları üyelerinin davasını takip eden Smith, yapılan yargılamalara ilişkin eleştirilerde bulunmuştur.[204]

İngiliz parlamentosunda 1983 seçimleri ve Türkiye’deki uygulamaların ne denli demokratik olduğuna dair yapılan tartışmalar bir nevi sağ-sol mücadelesine sahne olmuştur. Seçimi sağ görüşlü Özal’ın partisi olan ANAP’ın kazanmasının İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr Thatcher hükümeti tarafından olumlu karşılandığı anlaşılmaktadır. Zira İngiliz parlamentosundaki tartışmalarda iktidar kanadının, Türkiye’deki seçim sonrası oluşan ortamı desteklediği görülmektedir. İşçi Partili vekiller, Türkiye’deki yeni sivil iktidarı, askeri yönetimin devamı olarak yansıtmaya çalışmış, Muhafazakâr Parti ise buna karşı çıkmıştır. Ayrıca Muhafazakâr Partili vekiller zaman zaman 12 Eylül yanlısı bir tutum sergilemişler ve 12 Eylül 1980 öncesindeki aşırı sol ve sağ örgütlerin terörist eylemleri sebebiyle Türkiye’de çok sayıda insanın hayatını kaybettiğini belirtmişlerdir. 12 Eylül öncesinde demokratik kurumların ve cumhuriyetin tehdit altında bulunduğunu, NATO üyesi Türkiye’nin bütünüyle çöküşe doğru sürüklendiğini öne sürmüşlerdir. Muhafazakâr Parti vekillerine göre bu hususları göz önünde bulundurmaksızın Türkiye’de demokrasinin olmadığı iddialarını ortaya atmak oldukça yanlış bir tutumdur. İşçi Partili üyeler ise Muhafazakâr Parti vekillerini Türkiye’deki cuntayı savunmakla itham etmişlerdir.[205]

TRT Yayınları

Müdahale sonrasındaki TRT yayınları, ağırlıklı olarak Milli Güvenlik Konseyi’nin açıklamaları ve onun izin verdiği haberlerden oluşmaktaydı. Müdahaleye eleştiri getiren ya da verilen kararlara muhalif beyanların hiçbirinin TRT’de yayınlanmasına müsaade edilmemekteydi. TRT’de, 12 Eylül müdahalesini tetikleyen gelişmeleri ve 12 Eylül öncesi yaşananları konu eden çeşitli programlara yer verilmiştir. “12 Eylül”, ” 12 Eylül 1980 Darbesi Dönemi Türkiye” ve “12 Eylül 1980 Dönemi’nde Arananlar” adlı belgesel programları hazırlanmıştır. Bu programlarda, 12 Eylül süreci sonrasında Türk halkının yaşadığı huzur ve sükuneti ifade eden sokak röportajlarına yer verilmişti.[206]

Genelkurmay Başkanı Krizi

1978 yılının Mart ayında, küçük çaplı bir Genelkurmay Başkanlığı krizi yaşandı. Semih Sancar’ın süresinin bir yıl uzatılabilme olasılığı bulunmaktaydı. Buna karşın, Ecevit Hükümeti’nin gönlünde, Kara Kuvvetleri Komutanı Kenan Evren yatıyordu. CHP’ye göre Evren, ideal bir komutan idi. Ecevit, Evren’e ilişkin kanaatini şu sözlerle ifade etmiştir: “Biz hükümetteyken siyasetle ilgilenmeyen bir komutan olduğu izlenimi edinmiştim. Hatta o kadar yumuşak üslubu vardı ki Genelkurmay’da, Silahlı Kuvvetler’de acaba yeterince otoritesini kurabilecek mi diye de biraz kaygı duyuyordum. Oysa o izlenimin yanlış olduğunu sonradan anladım.”[207]

Kontrgerilla İddiaları

Kontrgerilla tartışmalarını kamuoyu gündemine ilk olarak Ecevit getirmiştir. Devlet içinde yapılandığı öne sürülen bu örgütlenme, maddi sorunlar yaşıyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, para bulabileceği tek adres olan Ecevit’in kapısını çaldı. Başbakan Bülent Ecevit: “Ne için istiyorsunuz bu parayı dedim. Özel Harp Dairesi için dedi. Ben öyle kuruluş duymadım dedim ve duymamıştım. Şimdiye kadar Amerikalılar bunun masrafını karşılıyorlardı. Bu yıl kestiler. Peki bu kuruluş nerede oturur dedim. Amerikan askeri yardım binasının bir kanadında dediler… Peki ne yapar bu kuruluş dedim. Efendim dediler, bu kuruluş Türkiye’nin bazı bölgelerinin işgale uğraması durumunda bir yeraltı faaliyeti başlatabilmek için bazı vatanseverleri ömür boyu görevlendirir dediler ve birtakım gizli silah depoları bulunur bu örgütün dediler.” İşte kontrgerillanın varlığı, hükümetin en tepesindekiler tarafından bile böyle bir olay sonrasında öğrenilmişti. Aslında kontrgerilla adlı bir örgüt yoktu. Bu, başvurulan yöntemin adıydı. Söylenenlere göre, yönetenler de Genelkurmay’a bağlı olan Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantılarıydı.[208]

1970’li yılların ikinci yarısında ortaya çıkan kontrgerilla tartışmaları, ülkedeki sağ-sol çakışmasına ihtimam gösterilen “ordu yanlısı” siyasi parti ve siyasiler ile “ordu karşıtı” olanların bölünmesini gerçekleştirmeye yönelmiştir. Bu bölünmede, ordunun hakemliğini ve gözetimini sağlamaya yönelik arayışlar da ortaya çıkmıştır. MHP de doğal olarak fırsatı kaçırmayarak tartışmaya hararetle katılmıştır. MHP’ye göre Ecevit, olası bir ordu müdahalesinden çekindiği için orduyu toplum nezdinde lekeleyerek hareket edemez bir konuma getirme amacıyla kontrgerilla tartışmasını başlatmıştır. Bu nedenle de komutanların bu oyuna gelmemesi gerekmektedir.[209]

Ecevit, Özel Harp Dairesini “kontrgerilla” diye karalamaya çalışmıştır. Sovyetler Birliği’nde parti-KGB-ordu üçlüsü sisteme hâkim olduğu gibi Ecevit’e göre Türkiye’de de silahlı kuvvetler ile MİT ikilisi sistemin hâkimi durumundaydı. Ecevit bir yandan Özel Harp Dairesi’ni karalamaya gayret ederken bir yandan da Silahlı Kuvvetler bürokrasisi ile mücadeleye girişti. Orgeneral ve Korgeneral gibi üst kademelere dokunmadı. Onlar her şeye hâkim olduklarını düşünürken, sınırlı görev süreleri nedeniyle bir süre sonra yönetim kademelerinden otomatik olarak uzaklaşacakları için Ecevit albay ve tuğgeneral kademelerine dönük atamalara etkide bulunmuştur. Terfi çalışmalarını kendi beklentilerine uygun şekilde yürüten Ecevit’in ömrü/iktidarı yeterli olsaydı Sıra MİT’e gelecekti.[210]

Demirel, 11 milletvekilinin çekilip alınmasını (Güneş Motel Olayı sonrasında Ecevit’in hükümet kurmasını) bir türlü hazmedemiyordu. Türkiye çapındaki kanlı katliamların giderek artmaya başlamasıyla birlikte Demirel de eleştirilerinin dozunu artırmaya başlamıştır. Ağır eleştirilerinden biri, Ecevit’i köşeye sıkıştırdı. Zira Ecevit, 1973’ten itibaren kontrgerilla iddialarında bulunuyordu. Şayet devlet içindeki yapılanmadan bu denli emin ise, o halde başbakan olarak ortaya çıkarması ve hatta yapıyı tasfiye etmesi gerekiyordu. Ecevit, kurnazca yöneltilen bu eleştirinin arka planındaki amacın farkına varmıştı. Genelkurmay ile karşı karşıya bırakılmak istendiğini anlamıştı. Ecevit, tarihi açıklamasını Şubat ayında yaptı. Ecevit’e göre, kontrgerilla diye bir örgüt yoktu. Bazı provokatör ajanlardan söz etmişti. Bu açıklama sol çevrelerde hayal kırıklığına neden oldu ve Ecevit, ortaya attığı kontrgerilla konusunda geri adım attı.[211]

Evren, Silahlı Kuvvetlere yapılan her türlü saldırıdan, bütün ordu mensupların üzüntü duyduğunu ifade etmektedir. Bu saldırılardan biri de kontrgerilla iddialarıdır. Evren iddialar konusunda şunları dile getirmektedir: “Kontrgerilla dedikleri ise, 1952 yılında kurulmuş Özel Harp Dairesi idi. Düşman işgali karşısında yürütülecek gayri nizami harple iştigal eden bir kuruluştu. Kontrgerilla tabiri sonradan uydurulmuş bir tabir olup, Silahlı Kuvvetleri yıpratmak için ele alınmıştır. Maalesef bu maksatlı beyanlara ve yazılanlara Ecevit Hükümeti de inanmış görünüyordu.”[212]

Eğitim ve Öğretim Faaliyetlerine Yaklaşım

Darbenin Meşruiyet Kaynakları

Türkiye’de askeri darbe ya da müdahalelerden sonra askerlerin kendilerini meşru gösterme çabası içine girdikleri görülmektedir. Meşru gösterme amacıyla dayandıkları kaynak ise 211 sayılı “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu”nun 35. maddesi olmaktadır. Bu maddeye göre, “Silahlı Kuvvetler’in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır.”[213]

Yönetime müdahale yetkisini İç Hizmet Kanunu’na dayandırma anlayışı, demokratik rejime temelde bir aykırılık göstermektedir. Rejime yöneltilen müdahaleyi, kanunun bir emri olarak yorumlamak hukuk açısından tehlike oluşturmaktadır. Askerin demokrasiyi askıya alması, müdahaleyi kurumsallaştırması, ileride yapılabilecek müdahalelere de açık olunması anlamına gelmektedir. Zira dünyanın hiçbir parlamentosu, kendi varlık nedenini inkâr eden böylesi bir yasayı bizatihi hazırlamak suretiyle yetkiyi bir başkasına devretmez.[214] Siyasi partiler ve parlemento işlevini gerektiği şekilde yerine getiremiyor ve sorunlara çözüm üretememesi durumunda toplum, içinde bulunduğu olumsuz şartlara tepki geliştirmekte ve radikal bir tavır oluşturmaktadır. Bu ise otoriter çözüm meraklılarının işini kolaylaştırmaktadır.[215] Siyasi sorunların, siyasi mekanizmalarla çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Bu tür sorunları çözmek için darbe yapma yoluna gitmek, askeri yönetimden fayda beklemek, Duverger’nin deyişiyle “polaris füzeleriyle keklik avına çıkmak” olmaktadır.[216]

Askerler, birçok politikacının ve parti yetkilisinin kendilerine gelerek “Daha ne bekliyorsunuz?” şeklinde darbe teşviki ile karşılaştıklarını açıklamışlar, hatta bu konuda bazı isimler de ortaya atılmıştı. Bu, dünyada örneğine az rastlanabilecek bir durumdu çünkü halk tarafından kendilerine verilen kutsal emaneti, “Daha ne bekliyorsunuz?” diye Silahlı Kuvvetlere çağrı yapıyorlardı. Böyle bir durumu ise “Kardeş kavgasını önlemek” ya da “Bozulmuş olan milli birlik ve beraberlik ruhunu yeniden teessüs etmek” gibi ilk etapta parlak görünen gerekçelere sığınarak açıklamak mümkün olmamaktadır. Zira parlamenterlerin yeminlerinde sıkışınca parlamenter demokratik düzeni askere teslim edeceğine dair bir ibare bulunmamaktadır.[217] Dolayısıyla, bazı kesimlerden gelen darbe çağrılarını, darbenin meşruiyet kaynağı olarak kabul etmek doğru bir anlayışı yansıtmamaktadır.

Apolitikleşme

En genel anlamıyla apolitikleşme, sistem olarak arzu edilen, toplumu harekete geçirebilecek seslerin susturulması sonrasında geriye kalanların “yığın” şekline getirilmesi amaçlanan toplum türünü ifade etmektedir.[218] Apolitik bakış açısı, profesyonel bir ordunun “siyaset üstü” kalacağı yönündeki görüş, önemli ölçüde gerçeklik payı içermektedir. Buna karşın, geçmişte, son derece profesyonel olan bazı orduların da siyasete karıştıkları görülmüştür. Bu nedenle şu görüşü ortaya atmak mümkün olabilmektedir: Her profesyonel ordu apolitik olmayabilir ama her apolitik ordu mutlaka profesyoneldir. Politize olmuş ve üyeleri arasında siyasi karşıtlıklar başlamış bir ordunun savaş gücünün azalacağı yönündeki haklı endişeler, birçok ülkede ordunun siyaset dışı tutulmasına neden olmuştur.[219]

Eylül öncesinin anarşi ortamından etkilenmiş, arkadaşlarının ölüm, yaralanma ya da karşılaşılan başka türlü zararlara şahit olanlar, özellikle de gençler, ana-baba olduklarında yaşadıkları endişeli dolu günleri anımsayarak, çocuklarını en azından öğrencilik dönemleri sonlanıncaya kadar siyasete mesafeli olmalarını telkin etmişlerdir. 1980 ve 1990’lı yıllarda yetişen gençliğin siyaset ile ilk tanışmaları genellikle ailelerinin siyasete karışmamaları yönündeki telkinleri nedeniyle esas itibariyle aslında siyasete bulaşılmaması gerektiği ilkesiyle gerçekleşmiştir. 1980’lilerin ve 1990’lıların zihinlerine işlenen bu telkinler siyasallaşmaya karşı endişeli bir çekinceyi psikolojik olarak beslemiştir. Okul hayatı bitinceye kadar siyasete mesafeli durmak, siyasi bilgiden uzak durmak demek, yirmili yaşlarının ortasından sonra siyasete ilgi duymak, herhangi bir hobi edinmek kadar basit olmadığı konusu, ilerleyen yaşlarda anlaşılabilmektedir. Özellikle gençler, siyasete bulaşmanın arzu edilmeyen bir şey olduğu kanaati edinmişlerdir. Gençlerin ülkeyi kurtarma, devrim yapma hedeflerinin yerini; okuyup diploma sahibi olma, kariyer peşinde koşma, yabancı dil öğrenme, yurt dışında eğitim alma gibi bireysel hedefler almıştır. [220]

Darbe yönetiminin öncelikli amaçlarından biri, aşırı bir biçimde politize olmuş toplumu depolitize ederek siyasi istikrarı sağlamak olmuştur. 1982 Anayasası’nı, bu amaca ulaşma konusunda etkin bir araç olarak kullanmıştır. 12 Eylül yönetimi, yeni Anayasa sayesinde, toplumu siyasetten uzak tutma amacına büyük ölçüde ulaşmıştır. Basına ve sendikal faaliyetlere getirilen yasaklar ile grev yasakları aracılığıyla birçok hak ve özgürlük sınırlandırılmıştır. Siyasete bulaşmanın kötü bir eylem olduğu görüşü, gençler arasında yaygın bir kabul görmüş ve gençlik apolitikleşmeye başlamıştır.[221]

Bkz. Depolitizasyon

Abdi İpekçi Cinayeti

Abdi İpekçi, Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra bir süre hukuk fakültesine devam etmiştir. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres Gazetesi gazetelerinde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. Milliyet Gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmış daha sonra ise genel yayın müdürü olmuştur. 1961’den öldürüldüğü 1 Şubat 1979 tarihine kadar Milliyet gazetenin başyazarlığını yapmıştır. Abdi İpekçi; Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, Türkiye Gazeteciler Sendikası, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi görevlerde bulunmuştur. Yazılarında barış, Atatürkçülük, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bütünlük ve bağımsızlığını savunmuştur.[222]

Milliyet Gazetesi’nin başyazarı Abdi İpekçi, basında Ecevit’e en yakın kişiydi. Tıpkı bir sırdaşı hatta resmî olmayan bir danışmanı gibiydi. Cinayet günü, Başbakan Ecevit ile baş başa olağan görüşmelerinden birini yaptı. Ankara’dan direkt olarak gazetesine gidip yazısını yazdı. Her günkü rutininden iki saat önce ayrıldı. Nişantaşı Emlak Caddesi’ne geldiğinde trafik sıkışıklığı vardı. Evinin bulunduğu Karakol Sokağı’na dönmek üzere yavaşladığı esnada silahlı saldırıya uğradı. Katili bulana, o günün parasıyla 6 milyon ödül konuldu. Mehmet Ali Ağca beş ay sonra İstanbul’da yakalandı. İfadesinde Ağca, sağ veya sol eylemci olmadığını öne sürdü.[223]

Evren, cinayete ilişkin şu ifadeleri dile getirmektedir:[224] “Milliyet Gazetesi başyazarı ve genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi otomobili ile eve giderken öldürüldü. Bu olay hem yurt sathında ve hem de dünyada büyük yankı uyandırdı. Artık öldürme olayları basın mensuplarına da sirayet etmişti. Cani de maalesef bulunamamıştı. Cumhurbaşkanı Korutürk, üzüntüsünü dile getirmiş ve bölücülere karşı bütün partilerden ortak tavır takınmalarını istemişti Cumhurbaşkanı bu isteği dile getiredursun, Abdi İpekçi’nin İstanbul’da yapılan cenaze töreninde Başbakan Ecevit ile ana muhalefet partisi başkanı Demirel bir araya geliyorlar fakat maalesef orada dahi görüşmüyorlardı. Basın bunu, “cenaze töreninde bile Ecevit-Demirel görüşmesi olmadı” şeklinde kamuoyuna duyurdu.”

TARİŞ Olayları

1970’li yıllarda TARİŞ, siyasi partilerin rant alanına dönüşmüştür. Ülkede bunalımlar, TARİŞ’e de sirayet etmiştir. İş başına gelen her iktidar, TARİŞ’i ‘‘arpalık’’ olarak kabul etmiştir. Her yeni iktidar, kendi görüşüne yakın kişileri TARİŞ’te istihdam ederek kadrolaşmıştır. Bu nedenle de çalışanlar arasında ideolojik çatışmalar oluşmuştur. Söz konusu çatışmalar, bazı zamanlarda ise siyasi iktidarlara karşı yaşanmıştır. TARİŞ’te oluşan gergin ortamda grevler, işten çıkarmalar, kolluk güçleriyle çatışmalar ve TARİŞ işletmelerini tahrip eden olaylar meydana gelmiştir.[225]

Üçüncü Milli Cephe hükümeti kurulduğunda Demirel başbakan olmuş, bu değişim TARİŞ’e de yansımıştı. Genel Müdür Aydın Tanyel’in yerine İsmail Hakkı Gürün gelmiştir. MHP’lilerin fabrikaya yerleştirildiği söylentileri ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk silah 4 Ocak 1980’de bu sebeple patlamış, üç gün önce işe alınan Mehmet Özbek isimli ülkücü olduğu işçi öldürülmüştür.[226]

İzmir’deki TARİŞ fabrikalarında silah ve patlayıcı madde olduğu haberlerine istinaden fabrikanın beş ünitesinde arama yapan polise ateş açılmıştır. 10 polis ve 30 kişi yaralanmıştır. Olayların ertesi günü İzmir’deki bir grup öğrenci TARİŞ’teki olayları protesto etme görüntüsü altında gösterilere başlamıştır. İzinsiz gösteriyi engellemek isteyen polis ile öğrenciler arasında karşılıklı edilen ateşte çok sayıdaki kişi yaralanmıştır. Öğrenciler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni işgal etmiş ve İzmir Ankara yolunu bir süre trafiğe kapatmıştır. İstanbul’da bir grup anarşist, TARİŞ ve Ege Üniversitesi’ndeki olayları protesto etmek için Karagümrük Karakolu’nu basarak beş polis ve beş bekçiyi karakolun nezarethanesine hapsederek adeta polis ile alay etmiştir.[227]

TARİŞ olayları ve bunu bahane ederek çıkarılan anarşi olayları, 19 Şubat 1980’de İzmir’de sıkıyönetim uygulamasını başlatmıştır. İzmir’deki yerel gazeteler, sıkıyönetim uygulamasının İzmir’de uygulanmasının memnun edici olduğunu birçok kez ifade etmiştir. Ayrıca, bu gazeteler, halkın da bu uygulamayı bütünüyle desteklediğini iddia etmiştir. İzmir’deki sıkıyönetim yasakları neticesinde grev, yürüyüş, boykot, işgal gibi toplu eylemler azalmış gibi görülse de bireysel saldırılarda artış yaşanmıştır. Sıkıyönetimin başladığı tarihten 12 Eylül 1980 tarihine kadar anarşik olaylar nedeniyle 38 kişi hayatını kaybetmiştir.[228]

Çorum Olayları

Komşuluk ilişkileri içinde farklılıkları ortadan kaldırmış olan Çorum’da Alevi-Sünni zıtlaşmasının oluşturulması için Kahramanmaraş’ta kanlı olayla tertipleyen karanlık güçler fırsat kollamaya başlamıştır. Gümrük Tekel eski Bakanı ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de suikast sonucu öldürülmesi, yurdun çeşitli yerlerinde ve özellikle Çorum’daki olayların fitilini ateşlemiştir. İşlenen siyasi cinayete karşı Ülkücü gençler protesto eylemleri başlatmıştır.[229]

27 Mayıs 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak suikastının hemen ertesinde Türkiye’nin birçok bölgesinden çatışma ve ölüm haberleri gelmeye başlamıştır. Çorum’da ise çok daha büyük bir katliam yaşanmıştır. İl geneline yayılan çatışmalar üç gün sürmüştür. Emniyet kuvvetleri olayları kontrol edemeyince askeri birlikler olaylara müdahil olmuş ve kontrol ancak bu şekilde sağlanabilmiştir. Olayların sürmekte olduğu günlerde Çorum’u diğer şehirlere bağlayan yollar kesilerek barikatlar kurulmuştur. Yaşanan olayların sonrasında alınan sıkı tedbirler nedeniyle şehirde hayat belirtisi kalmamıştır.[230] Olaylar ürkütücü fakat tanıdık bir biçimde gelişmiştir. Kahramanmaraş, Malatya ve Sivas’taki senaryo Çorum’da da sahnelenmiştir. Yaşanan ilk saldırılarda dört kişi ölmüş, yüzden fazla ev ve işyeri tahrip edilmiştir. Solcu Aleviler ile sağcı Sünniler kendi bölgelerine çekilerek barikat kurmuş, olayların ikinci aşaması da tıpkı öncekiler gibi gerçekleştirilmiştir. Benzer türden söylentiler başlatılmış ve Alaaddin Camii’ne bomba atıldığı iddiası cami hoparlörüyle kente duyurulmuştur. Cihat çağrısı yapılmış, suların zehirlendiği iddiası kente yayılmıştır.[231] Alaaddin Camii’nin yakıldığı haberi, Ulu Camii’deki cemaati galeyana getirmiştir. Cemaat kontrolsüz bir biçimde saldırıya geçmiş, haberin bütün şehre hızlı şekilde yayılmasıyla olaylar önlenemez bir hâl almıştır.[232]

Çorum’daki olaylar aralıklı olarak iki kez yaşanmıştır. Çorum’daki ilk olaylar, ikincisinde sahnelenecek çatışmaların öncü provası niteliğinde gerçekleşmiştir. İlk olaylarda halkın hassasiyetleri ve nasıl yönlendirilebileceği, olayları planlayanlar açısından yol gösterici olmuştur. Olaylar yatışma emaresi göstermesine karşın, olayın halk içindeki etkisi sürmekteyken kentin güvenliği sağlamaya çalışan güvenlik kuvvetleri, olaylara katıldıkları değerlendirilen kişilere yönelik operasyonlar yapmıştır. Milönü Mahallesi’nde barikat kurdukları ve çatışmalara katıldıkları belirlenen çok sayıdaki Alevi vatandaş yakalanmış ve tutuklanmıştır.[233]

Yürütülen yargılamalarda, şehirdeki provokasyona yönelik haberin kim ya da kimler tarafından çıkarılarak yayıldığı tespit edilememiştir. Çorum olaylarına ilişkin yargılamaları yapan 3. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Askerî Mahkeme, “4 Temmuz 1980 Cuma günü camilerde halkın Cuma namazı kıldığı sırada, aynı semtte bulunan tüm camilere aynı anda gelen kimliği tespit edilemeyen bir kısım tahrikçilerin önceden planladıkları gibi “Alaattin camisini bombaladılar, cami yanıyor” şeklinde söylentiyi yaymaları üzerine bir kısım cemaatin namazı terk edip evlerine koşup silahlanmak suretiyle büyük gruplar halinde teşvikçilerin görevlendirdiği kişilerin yol göstermesi ile yine önceden tespit edilen alevi ve solcu olarak bilinen vatandaşların oturdukları mahallelere baskın şeklinde saldırılar düzenledikleri” şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur.[234]

Çorum’daki olaylar kontrol altına alındığında 57 vatandaş ölmüş, 100’den fazla kişi yaralanmıştır. İki kez yaşanan olaylar sonrası Çorum’da birçok ev ve işyeri zarar görmüştür. Zarara uğratılan yerlerin büyük çoğunluğunun Alevi vatandaşlara ait olduğu görülmüştür. Bu olaylar sonrasında Alevi vatandaşların çoğu, Kahramanmaraş’taki gibi memleketlerini terk etmiştir.[235]

Nihat Erim Cinayeti

Kenan Evren’in bu cinayete ilişkin yorumu şu şekilde olmuştur:[236] “Hainler o dönemde öldürülen, idam edilen teröristlerin sözde intikamını alıyordu. Teröristlerin hedef olarak seçtikleri kişiler dikkat edilecek olursa, makam ve mevki sahiplerine sıra geldiği açıklıkla görülecekti. Böylece şimdi görevde olanlara da bir gözdağı verilmek isteniyordu.”

Fatsa Olayları

Dev-Yol tarafından isim babalığı yapılan “Direniş Komiteleri”, 1977 seçimlerinden sonra oluşturulmuştur. Zira seçimlerden önce bu komitelerin kurulacağı ve halkın yönetime doğrudan katılacağı ilan edilmişti. Devrimci Yol topluluğuna göre, “ülkemizde demokratik halk devrimi uzun ve dolambaçlı bir halk savaşından geçerek gerçekleşecek ve iktidar bütün ülkede bir anda değil, parça parça elde edilecektir.”. Direniş komiteleri aracılığıyla ele geçirilen Fatsa ve benzeri idari yapılanmalar, model teşkil edecek biçimde Türkiye’yi kanlı ve uzun bir savaşa sürükleyenlerin üssü hâline getirilmeye çalışılıyordu.[237]

İçinde bulunduğu hâliyle Fatsa, sokakta rahatça dolaşılamayan, resmî işyerlerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullardaki küçük çocuklara bile sol yumruklar havada “enternasyonel” söyletilen, devlet güçlerine karşı barikatlarla çevrilmiş, adli ve devlet organları işletilmeyen, bütün meselelerin halk/direniş komiteleriyle çözümlenmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mülkleri istimlak edilerek göç ettirilen, gitmeyen milliyetçilerin ise katledildiği bir yere dönüştürülmüştü. Kontrol, bütünüyle SSCB adına işgali sonlandırmaya çalışanların eline geçmişti. Bu hainlerle mücadele etme gayretindeki herkes, baskı ve işkence yapmakla itham ediliyordu. Buna karşın, Ordu valisinin birkaç kez silahlı saldırıya uğramasına ise kimse ses çıkarmıyordu. O dönemlerde, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren helikopterle Fatsa üzerinden geçerken, helikopterin komünist çeteler tarafından düşürüleceği haberini alınca atış menzili dışında uçmak zorunda kalmıştır.[238]

Bkz. Fikri Sönmez (Terzi Fikri)

İşçi Bayramı (1 Mayıs 1977)

1 Mayıs 1977’nin hemen öncesinde sol gruplar arasındaki çatışmalar artmaya başlamıştır. Bu dönemdeki CHP dışı sol, özellikle Marksist-Leninist kökenli sol, uluslararası koşulların da etkisiyle kendi içinde çeşitli fraksiyonlara ayrılmıştı. Marksist sol ağırlıklı olarak Sovyetler Birliği, Çin ve Arnavutluk etkileriyle ayrışmış, bu ülkelerin etkisine bağlı olarak gruplaşmalar oluşmuştu. Bunun yanı sıra, solun ana gövdesini “bağımsız” veya o dönemdeki deyimiyle “orta yolcu” şeklinde ifade edilen gruplar oluştursa da diğer gruplarda azımsanmayacak bir taraftar ve militan kitlesi bulunuyordu. Birbirinden ayrışan bu grupların zaman zaman birbirlerine “faşist” dedikleri ve MHP’den bile daha fazla düşmanlık hissetmeye başlamışlardı. Birbirlerini karşılıklı olarak “sosyal faşist” ve “Maocu Bozkurt” olarak ifade eden fraksiyonlar, bu durumu bir fırsata çevirmek isteyen sağ unsurlara ya da provokatörlere de uygun zemin ve bahane sağlıyordu.[239]

1 Mayıs 1977’de Taksim’de İşçi Bayramı’nı kutlama amacıyla binlerce insan toplanmıştı. Kalabalık, alana sığmamaya başlamıştı. Taksim Meydanı dolduğu sıralarda, Beşiktaş’tan yola çıkma hazırlığında yeni gruplar vardı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşma yapıyordu. Konuşma esnasında birkaç el silah sesi duyuldu. Kalabalıkta panik ve dehşete kapıldı. Sular İdaresi’nin çatısı ve Intercontinental Oteli’nin çatısından kalabalığa ateş ediliyordu.[240] Ateş edildiği esnada korkuya kapılan kalabalık kitle, sokak ve caddelere panik halinde akın etmeye başladı. Çıkış için en müsait yer olan Kazancı Yokuşu araçlarla kapatılmış olduğu için çok sayıdaki kişi burada ezilerek hayatını kaybetti.[241]

470 kişi gözaltına alındı fakat olayla ilgileri kurulamadı. Ateşi kimin açtığı belirlenemedi ve olay aydınlatılamadı. Sular İdaresi’nin çatısından ve otel odalarından ateş açanlar tespit edilemedi. Resmî olarak ispatlanamayan bilgilere göre, olayın planlayıcısı CIA, Intercontinental Oteli’ni (ismi daha sonra The Marmara Oteli oldu) bir gün önceden boşaltıp buraya Amerika’dan getirilen CIA ajanları yerleştirilmiştir. Olaydan sonra ajanlar ülke dışına çıkarılmış, otel kayıtları da yok edilmiştir. Sol gruplar, yaşanan olayları kendilerine göre değerlendirdi. Moskova yanlıları, 1 Mayıs olaylarının sorumlusunun Maocular olduğunu ileri sürüyordu. Maocu gruplar ise “Sovyet sosyal emperyalizminin uşağı DİSK ve TKP’li sosyal faşistlerdi”. Bağımsızlar olarak isimlendirilen önemli bir grubu Devrimci Yol ise “CIA, MİT, Kontrgerilla gibi güçleri” sorumlu tutuyor, Moskova yanlısı grupların provokasyonlara alet olarak kanlı olaylara zemin hazırlamıştı.[242]

1 Mayıs olayları ile ilgili bir rapor, Kenan Evren’e ulaşmıştı. 1. Ordu Komutanlığı tarafından yaklaşık 300 kişi gözaltına alınmıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Behice Boran da tutuklananlar arasında yer alıyordu. Kenan Evren’i arayan 1. Ordu Komutanı Necdet Üruğ, kendisini Başbakan Ecevit’in aradığını ve Behice Boran’ın bırakılmasını rica ettiğini bildirdi. Evren’in cevabı, “Siz yasaları uyguladınız. Dinleme! Hep böyle oluyor. Sıkıyönetim birini tutukluyor; bakanlar, milletvekilleri telefon edip bırakılmaları için rica ediyor. Böyle görev yapılır mı?”[243]

1 Mayıs’ta yaşanan olaylarla ufuktaki bir darbe için dönülmez yola girilmiştir. Taksim’deki olayların ardından dış basında da sıklıkla 1 Mayıs Olayının askerî darbeye neden olabileceği yorumları yapılmıştır. Fransız Le Figaro gazetesi, “Eylemlerin amacı orduyu harekete geçirmek” şeklinde başlık atmıştır. Financial Times ise “şiddet eylemlerinin askerî bir müdahaleye yol açabileceğini” öne sürmüş ve “1 Mayıs Olayına belki tahrikçi ajanlar olarak görev alan aşırı sağcılar, belki de kendi aralarında büyük bir kavgaya tutuşan aşırı sol gruplar yol açmış olabilir. Ancak 1 Mayıs Olaylarının ortaya çıkardığı şu tablo bir gerçektir: Türkiye’deki şiddet eylemleri dozunu artırmıştır” diyerek, Türkiye’deki huzursuzluğun sadece Türkler için olmadığını, “fakat Avrupa, Batı ittifakı ve belki de belirli bir ekonomik kalkınma kavramı için de çok ciddi sonuçlar meydana getirebilecektir” yorumunu yapmıştır.[244] 1978-1980 aralığındaki üç yıl içinde Türkiye’nin kaderi değişmeye başlamıştır. Türkiye bu üç yılda faili meçhul cinayetler, kitlesel saldırılar ve bir dizi suikastlarla askerî darbenin eşiğine gelmiştir.[245]

Kurtarılmış Bölge İlan Edilen Yerler

1977 yılına damga vuran önemli olaylardan biri, İstanbul Ümraniye’de yaşandı. Sol görüşlü gruplar, hazine arazisini işgal ederek parselleyip hakla bedelsiz bir şekilde dağıtmaya başladı. Köyden kent merkezlerine olan göçün artış gösterdiği bu günlerde, edinilen küçük araziler, üzerine gecekondu inşa edebilme olanağı sağlıyordu. Devrimciler bu bölgeye 1 Mayıs Mahallesi ismini verdiler. Özlemini duydukları yönetim biçimini, bu “kurtarılmış bölge” içinde hayata geçirmeye başladılar. Bunu da halk komiteleri aracılığıyla yürütmeye başladılar.[246]

Bkz. Ümraniye Katliamı

Sekine Evren (Evlilik Öncesi Soyadı Kankotan)

Sekine Evren, 1922’de Manisa Alaşehir’de dünyaya geldi. 1944’te komşularının oğlu olan Kenan Evren ile evlendi. Bu izdivaçtan Şenay, Gülay ve Miray adında üç kız çocuğu oldu. Hayatının büyük bir bölümünde sağlık sorunları yaşayan Sekine Hanım, Ailece Genelkurmay Başkanlığı lojmanında oturuyorlardı. Yürüme zorluğu çektiği için Kenan Evren, daha düz ayak olduğu için eşine Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne taşınmayı teklif etti. Sekine Hanım “Hayır, bunu kabul edemem. Biliyorsun yönetime darbeyle gelindi. Referandum yapılmadan, halk Cumhurbaşkanı seçmeden oraya gitmem mümkün değil” diyerek büyük bir özveride bulundu. Kenan Evren, böyle önemli mesajlar içeren eşinin görüşüne saygı duyarak konunun üzerine gitmedi. Devlet başkanı eşi olmanın imtiyazını önemsemeyen Sekine Evren, 3 Mart 1982’de hayata veda etti. Cenazesinin defnedilmesi, mütevazılık dersi verircesine olabildiğince sade bir şekilde gerçekleşti.[247]

Darbenin Türk Sinema Sektörüne Etkisi

Darbe sonrasında sıkıyönetim uygulamaları genişletilmiştir. Bu kapsamda çok sayıdaki sinema filmi ve kitap suç unsuru olarak kabul edilmiştir. Toplam 39 ton ağırlığındaki kitap, dergi ve gazete yakılarak imha edilmiştir. Toplamda 937 sinema filmi sakıncalı oldukları öne sürülerek yasaklanmıştır. Sinema filmlerinin yanı sıra, Halit Refiğ tarafından TRT için hazırlanan “Yorgun Savaşçı” dizisi de imha edilmiştir. 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü alan Yılmaz Güney’in “Yol” filmi ve 1983 Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Ödülü’nü kazanan Erden Kıral’ın “Hakkâri’de Dört Mevsim” filmi yasaklanmıştır. 12 Eylül’den sonra sol görüşlü sinemacıların ürettiği bazı sinema filmleri devlet organları tarafından sakıncalı görülerek bu sinemacıların çalışma olanakları sınırlanmıştır. Milli Sinemacılar ise TRT için çalışma olanağı daha rahat bir biçimde bulabilmiştir. Yücel Çakmaklı, Mesut Uçakan ve Salih Diriklik 1975 yılından itibaren TRT’de çalışmaya başlamış dizi çalışmaları yapmışlardır. Bu yönetmenlerin TRT’de edindiği konum, 1987’de Cem Duna’nın TRT genel müdürü olarak atanmasıyla sarsılmaya başlamıştır. Aynı yıl Özal hükümeti, Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu’nu çıkarmış ve Avrupa Topluluğu’na müracaat yenilemiştir. 1988 yılında TRT’ye, milli kültürden ziyade Batı kültürüne dönük programlar yapma anlayışına sahip bir yönetim kurulu tayin edilmiştir. Bunun neticesinde ise Milli Sinemacıların TRT içindeki etkinlikleri sonlanmıştır.[248]

1939 tarihli “Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname” yürürlüğe konulmuştur. Bu nizamname, 1977 yılına kadar küçük değişikliklerle yürürlükte kalmıştır. 1977 yılında “Filmlerin ve Film Senaryolarının Denetlenmesi Hakkında Tüzük” yürürlüğe girmiştir. Bu tüzüğün bir gereği olarak “Film Denetleme Kurulu” ve “Film Denetleme Yüksek Kurulu” oluşturulmuştur. Film Denetleme Kurulu, önceki dönemdeki İl Kontrol Komisyonları’nın yapmakta olduğu faaliyetleri yürütmüştür. Bu kurulun verdiği kararlara yöneltilecek itirazlar konusunda ise Film Denetleme Yüksek Kurulu yetkili kılınan merci olmuştur. 1982 Anayasası’nda düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü 26. Madde ile düzenlenmiştir. Bu maddede söz konusu özgürlük kabul edildikten sonra yer verilen “Bu fıkra hükmü radyo, televizyon sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.” ifadesi ise film sansürüne olanak tanımıştır.[249]

1982 Anayasası dayanak kabul edilerek 1983 yılında “Filmlerin ve Film Senaryolarının Denetlenmesine İlişkin Tüzük” yürürlüğe girmiştir. Bu tüzük de de esasa ilişkin bir değişiklik yapılmamıştır. 1977 tarihli tüzükte yer verilen “Film Denetleme Kurulu” ve “Film Denetleme Üst Kurulu” fiili varlığını sürdürmüştür.  Kurulların yapısı ve denetimlerde göz önünde bulundurulacak hususlar ise hemen hemen tamamıyla değişmeden kalmıştır. 1983 tarihli tüzüğe göre, gösterimine izin verilen filmlere ne şekilde işlem yapılabileceği açıklanmıştır. Buna göre, gösterimine izin verilen filmler, gösterime başladığı süreçte, film ile daha önce denetime tabi tutulmuş hali arasında fark tespit edilirse ya da gösterimin sakıncalı olduğu kanaati edinilirse kaymakam, vali ya da İçişleri Bakanlığı tarafından gösterimi yasaklanabilmekteydi. 1986 yılına kadar olan süreçte film denetimi amacıyla tanzim edilen mevzuat (nizamname ve tüzükler), yasal dayanak olarak 14 Temmuz 1934 tarih ve 2559 sayılı “Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu”nun 6. maddesi esas alınmıştır. 1986 yılında yürürlüğe giren 3257 sayılı “Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu” ile birlikte Türk sineması kendi alanıyla ilgili müstakil bir kanun çerçevesine alınmıştır. Kanun, yalnızca sinema filmleri için bir denetim öngörmenin yanı sıra ilave düzenlemeler de getirmiştir. Sinema ve müzik sanatçılarının teşvik edilmesi ve sanatçıların ürettikleri eserler ile ilgili hakların korunmasını da bu yasayla düzenlenmiştir.[250]

TÜSİAD’ın Tutumu

1960 sonrasında gücü ve etkinliği artan sanayiciler, 1971’de TÜSİAD’ı kurmuşlardır. İlerleyen zaman içinde TÜSİAD, meslek örgütü olmanın ötesine geçerek ülke siyasetinde etkin bir aktör rolü üstlenme amacına yönelmiştir. TÜSİAD’ın kuruluş protokolünde şu ifadelere yer verilmiştir: “…sanayi ve hizmet alanlarında çalışan meslek ve iş adamlarının bilgi, tecrübe ve faaliyetlerini ahenkleştirerek değerlendirmek suretiyle, Türkiye’nin demokratik ve planlı yollarla kalkınmasına ve Batı uygarlık seviyesine çıkarılmasına yardımcı olmak amacıyla kurulan Türk Sanayicileri ve İşadamları Birliği…” TÜSİAD, çıkar bakımından amaç birliği içinde olduğunu düşünen büyük tüccarların da desteğini alarak siyasi hayatta aktif bir rol almaya başlamıştır. 12 Eylül’ün destekleyen bu sınıflar, 24 Ocak kararlarının da arkasında yer alan önemli bir güç olmuştur.[251]

Özel sektörün 1970’li yıllardan itibaren önemli bir güç olmaya başlamasının bir sonucu olarak TÜSİAD ortaya çıkmıştır. 1980’lerin başında özel sektör gelişim göstermeye başlamış, büyük iş adamlarının toplumsal konumları da yükselmiştir. Büyük iş adamları, kısa dönemli çıkarlarından ziyade uzun dönemli ekonomik stratejilerin oluşturulmasını ön plana çıkarmaya başlamıştır. Dolayısıyla da kamu politikalarının belirlenmesinde etkin bir biçimde yer almaya çaba göstermişlerdir. Zaten büyük iş çevreleri 1960’lı yıllardan itibaren kendilerini, özel sektörün diğer kesimlerindeki kuruluşlardan uzaklaştırarak soyutlanmaya başlamıştır. Hatta büyük iş çevreleri, talepleri hükümete önceki zamanlardaki gibi odalar aracılığıyla değil önde gelen iş adamlarının yaptığı kişisel görüşmelerle aktarılıyordu. 1980’li yıllarda, Ömer Dinçkök’ün başkanlığından itibaren dernek ile hükümet arasında sürtüşmeler başlamıştır.[252]

TÜSİAD kurulduğu 1971 yılından itibaren kamunun asgari seviyeye indirgenmesini, yabancı sermayenin desteklenmesini ve ihracata dönük serbest ekonomi modelinin oluşturulması anlayışının benimsenmesi yönünde çaba sarf etmiştir. 1970’li yıllarda dünya genelinde küresel bir ekonomik düzenin oluşturulma çabaları artmıştır. Bu dönemde TÜSİAD, iktidardaki hükümetlere rapor, görüş ve kamuoyu açıklamaları aracılığıyla tavsiyelerde bulunmuştur. 1980’li yıllardan önceki tavsiyeler çoğunlukla ekonomi ile ilgili olmuştur. TÜSİAD’ın sosyopolitik etkililiğinin 1990’larda arttığı kabul edilmektedir. Buna karşın, 1980’lerin başında Ecevit Hükümetine karşı sosyopolitik tavır dikkate değer görünmektedir. 1978 yılında ikinci Ecevit hükümetinin düşürülmesine kaynaklık eden gelişmelerde TÜSİAD etkin bir rol üstlenmeye çalışmıştır. Zira bu dönemde liberal politikaların, dünya genelindeki etkisi giderek artmaktaydı. Böyle bir ortamda TÜSİAD, Türkiye’nin serbestleşmesinin önünde engel teşkil ettiği düşünülen ekonomik anlayıştaki hükümetleri eleştirmeye başlamıştır. TÜSİAD, 12 Eylül öncesinde, liberal ekonomiye geçişe yönelik raporlar yayınlayarak kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Bu nedenle de TÜSİAD, 12 Eylül darbesini, 24 Ocak kararlarının uygulanması için bir fırsat olarak görmüştür. Bütün bunlara rağmen TÜSİAD’ın siyasi ve sosyal konulardaki tavrı 1980’lerde nispeten düşük seviyelerde seyretmiştir. Buradaki temel faktör, sahip olduğu “güç” ile açıklanabilmektedir. TÜSİAD, söz konusu dönemde henüz bir varlığını ispatlama dönemindedir çünkü özel sektörün, ekonomi içindeki payı kısıtlı bir düzeyde bulunmaktaydı.[253]

TÜSİAD’ın hükümet aleyhtarı basın ilanları vermesi, içinde bulunulan sürecin zirve noktasını oluşturmuştur. TİSK, TOBB, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Hür teşebbüs Konseyi gibi gayri resmî ve resmî kuruluşlar da yürütülen kampanyalarda TÜSİAD’ı yalnız bırakmamıştır. Yıkıcı ve ağır eleştirileriyle Ecevit hükümetini yıpratmaya çalışmışlardır. Ayrıca 1979’un ikinci yarısında, bir TÜSİAD heyeti ABD’de, IMF, DB, finans ve hükümet çevreleriyle Ecevit hükümetinin gidişatına ilişkin fikir teatisinde bulunmuşlardır. Ecevit bu konuyu şu şekilde yorumlamıştır:[254] “Bize IMF ya da ABD değil, iş adamlarımız oyun oynadı.”

Mahsur Kalanlar

Havaalanları ve gümrük kapıları gibi yerlerde mahsur kalanlar olmuştur. Hatta cenazelerin kaldırılmasında bile sorunlar yaşanmıştır. Bunun en hazin örneklerinden biri, 12 Eylül gecesi askerî müdahaleye dayanamayarak kalp krizi geçiren Süleyman Demirel’in Özel Kalem Müdürü Kemal Güçyener olmuştur. O gün hayatını kaybeden Güçyener’in cenazesi ancak 18 Eylül’de kaldırılabilmiştir.[255]

Devlet Başkanı Kupası

İlki 1939 yılında koşulan Cumhurbaşkanlığı Koşusu, ilk kez 1960 yılındaki askerî müdahalede koşunun adı “Devlet Başkanı Kupası” olarak değiştirildi. 12 Eylül döneminde 1980, 1981, 1982 yıllarında da aynı adla “Devlet Başkanı Kupası” olarak düzenlenmiştir. Spora ilgili olan Evren, 1. Lig’de temsilcisi olmayan Ankara’nın o yıl federasyon kupası maçlarında Türkiye’nin üç büyük takımını eleyen MKE Ankaragücü futbol takımını emirle 1. Lig’e çıkarmıştır.[256] O dönem 2. Lig takımı olan MKE Ankaragücü, Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi İstanbul takımlarını elediği 13 maçlık mücadelenin sonrasında kupanın sahibi olmuştur. Ankaragücü, çift maçlı eleme usulüne göre oynanan kupa maçlarında finalde Boluspor’u 2-1 ve 0-0’lık skorlarla geçmiş ve Kenan Evren tarafından ödüllendirilmiştir. Evren, dönemin Spor Bakanı’na yaptığı baskıyla yeni bir yasa çıkarttırmıştır. Yasaya göre, Türkiye Kupası’nı (federasyon kupasını) kazanan takım 1. Lig’de oynamaya hak kazanacaktır. Nitekim Ankaragücü kupayı kazandı ve 1. Lig’e yükseldi. Evren, Ankaragücü’nün Trabzonspor ile yapacağı Devlet Başkanlığı Kupası’nı da kazanmasını murat ediyordu. Ona göre böyle bir galibiyet 1. Lig’e yükseltilme kararını sağlama alacaktı. Ankaragücü, o dönemlerde üstün performans sergileyen Trabzonspor’u mağlup ederek Devlet Başkanı Kupası’nı da kazandı.[257]

Siyasi Yasak ve Mahkûmiyetler

Darbe yönetimi, siyasi parti liderlerini göz hapsine aldı, milletvekillerini ise evlerine gönderdi. Belediye başkanları görevden alındı ve belediye meclisleri feshedildi. İlerleyen günlerde siyasi partiler kapatıldı ve parti liderlerine siyaset yasağı getirildi. Sıkıyönetim ilanı sonrasında siyasi parti liderlerinin tutuklanarak bir süreliğine ikamet edecekleri yerlere getirildiler. Milli Güvenlik Konseyi’nin konu ile ilgili tebliğinde, Demirel ve Ecevit’in Gelibolu-Hamzakoy’da, Erbakan’ın İzmir-Uzunada’da geçici olarak ikamet edeceği belirtilmişti. Alparslan Türkeş, evinde bulunamadığı için tutuklanamadı.[258] Bunun üzerine Milli Güvenlik Konseyi, Alparslan Türkeş’in yakalanması için 13 numaralı kararı çıkardı. 13 numaralı kararda Türkeş’in bulunduğu yerdeki en yakın garnizon komutanlığına müracaatta bulunmaması durumunda, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı kararına ve Milli Güvenlik Konseyi emirlerine uymadığı için suçlu duruma düşeceği belirtiliyordu. Karar sonrasında Türkeş, kendisine tanınan süre dolmadan, 14 Eylül 1980’de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na teslim oldu. Türkeş, uçakla İzmir’e oradan da Erbakan’ın da bulunduğu Uzunada’ya gönderildi.[259]

Siyasi parti liderlerinin tutuklanmasını müteakiben Milli Güvenlik Konseyi 7 numaralı kararıyla, siyasi parti faaliyetlerini yasaklamıştır. Parti bina ve tesisleri askerî kontrol altına alındı. Kamu düzeni ve genel asayiş sağlamak adına sendikal faaliyetler durduruldu. Milli Güvenlik Konseyi, sivil kurumları da denetim altına aldı. Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay hariç bütün sivil dernek ve kuruluşların faaliyetleri ikinci bir emre kadar durduruldu.[260]

Milli Güvenlik Konseyi, çıkardığı 52 nolu karar ile siyasetçileri, ülkeyi 12 Eylül öncesi ortama sürüklemekle itham etmiştir. Karar ile ayrıca siyasi içerikli olarak verilecek her türlü demeç, yorum, yayın ve siyasi gösteri mahiyetindeki toplantılar yasaklanmıştır. Partililerin ülkenin siyasî durumu veya geleceği hakkında sözlü ya da yazılı açıklama yapmaları, toplantı düzenlemeleri yasaklanmıştır. Sıkıyönetim komutanlıklarının her türlü eylem ve işleminin tartışmaya açılması, haklarında muhakeme süreci devam eden davalar bulunan gerçek veya tüzel kişiler hakkında olumlu veya olumsuz yorum yapmak da yasaklanmıştır. [261]

Devlet Sanatçıları

Meslekten İhraçlar

Milli Güvenlik Konseyi, 1402 sayılı sıkıyönetim kanununa eklenen bir fırkaya dayanılarak (4.891 kişiden 95’i akademisyen, 2.515’i öğretmen, 1.298’i memur, 317’si işçi, 30 kişi de diğer meslek gruplarından ve yaklaşık 1.500 ilâ 2.000 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli) kamu personeli meslekten ihraç edilmiştir. Daha sonra bunlara 9.400 kişi daha eklenmiştir. “1402’likler” olarak anılacak ihraçlar kapsamında 73’ü öğretim üyesi olan 300’den fazla akademisyen üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Siyasal şiddetin odağı olarak addedilen üniversitelere “nizam” getirecek ve denetleyecek 2547 sayılı kanunla Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kurulmuştur.[262]

Eski bir Çin bedduasında kötülüğü istenen kişiye “inşallah ilginç zamanlarda yaşayasın!” denilirmiş. Çünkü adalet, ilginç zamanlarda yoldan sapmaktadır. İlginç zamanlarda kanunun gücü yerine gücün kanunu hüküm sürmektedir. Türkiye’de 12 Eylül ile 28 Şubat darbeleri arası da böyle bir ilginç zaman dilimini oluşturmaktadır. “İlginçlik” bedduasına uğrayan birçok silahlı kuvvetler personeli, hukuk devleti ile bağdaşmayan bir biçimde görevden uzaklaştırılmıştır. Yüksek Askerî Şûrâ kararlarıyla “disiplinsizlik” gerekçe gösterilerek ihraç edilmiştir. Atatürkçülüğün arkasına sığınan 12 Eylül ile budanmış sol ideoloji davası güdenler, kendilerinden olmayanlara dönük haksız uygulamalar gerçekleştirmiştir. Demokrasinin zihinlerde ipotek edildiği bu ilginç zamanlarda, özünde kutsal ve mübarek olan Türk ordusunun yasaları, bazı kişilerin şahsi menfaatlerine uygun kullanımına alet olmuş ve masum Türk Silahlı Kuvvetler personelini üniformalarından soyundurmuş, ordudan uzaklaştırmıştır.[263]

Siyasi Faaliyetlere İzin Verilmesi

Turgut Sunalp’in başkanlığını yaptığı Milliyetçi Demokrasi Partisi, ilk siyasi parti olarak 16 Mayıs 1983 tarihinde kurulmuştur. 20 Mayıs tarihinde ise Ali Fethi Esener liderliğinde Büyük Türkiye Partisi (BTP), Turgut Özal liderliğinde Anavatan Partisi (ANAP) ve Necdet Calp’in liderliğinde Halkçı Parti (HP) kuruldu. Büyük Türkiye Partisi, kuruluşunun arka planında eski Başbakan Süleyman Demirel’in yer aldığı gerekçesiyle Milli Güvenlik Konseyi’nin 79 sayılı kararıyla 31 Mayıs tarihinde kapatıldı. Kapatılma gerekçesi olarak ise Büyük Türkiye Partisi kurucularının, feshedilen bir partinin felsefesini ve varlığını sürdürmeye teşebbüs edecekleri, vatandaşlar arasında yeniden nifak tohumları ekebilecekleri ifade edilmişti. Milli Güvenlik Konseyi’nin yanı sıra Yüksek Askerî Şura üyelerinin de görüşleri alınarak bu karara varılmıştır.[264]

Büyük Türkiye Partisi’nin kapatılmasından sonra 23 Haziran 1983’te Doğru Yol Partisi kuruldu. 6 Haziran 1983’te Erdal İnönü Genel Başkanlığındaki SODEP, kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na sundu. 1983 yılı Mayıs ayından itibaren kurulan partilerin, seçimlere katılabilmesi için 30 kişilik kurucu üyelerinin Milli Güvenlik Konseyi’nden onay alması gerekmekteydi. 24 Ağustos tarihi itibariyle Milli Güvenlik Konseyi’nden sadece üç parti izin alabilmiştir. HP, MDP ve ANAP seçime katılabilecekti zira kurulan diğer partilerin kurucu üyeleri çeşitli nedenlerle Milli Güvenlik Konseyi tarafından veto edilmiş, seçime katılma hakkı elde edememişti. 2 Eylül tarihinde parti aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu’na sunuldu. 1983 seçimleri öncesi Milli Güvenlik Konseyi, partiler tarafından milletvekili adayı olarak gösterilen 1683 kişiden 672’sini veto etmişti. MDP’den 74, Anavatan’dan 81, HP’den 89 aday veto edilmişti. Ayrıca 428 bağımsız aday da veto edilenler arasında yer almıştı. Veto edilen adayların oranı, sayısı partilerin aday listelerinin yaklaşık yüzde yirmisini oluşturuyordu. Erdal İnönü, Sosyal Demokrat Partisi’nin veto edilmesinin beklenmedik bir karar olduğunu belirtmiştir. Partisine yapılan haksızlığı dile getirerek bunu kamuoyu ile paylaşma ihtiyacı hisseden İnönü, veto kararı karşısında sessiz kalmamış ve 19 Ağustos 1983 tarihinde bir açıklama yapmıştır. Açıklamada askerî yönetimin partiler ve siyasetçilere getirdiği yasaklar ve veto kararı eleştirilmiştir. Siyasi baskı ve yasaklara dönük bu açıklama, basında yankı uyandırsa da İnönü için beklenenden farklı olmuştu. Sıkıyönetim merkezine çağrılan İnönü, yapılanların yanlış olduğunu, partisinin seçime girmemesi durumunda daha büyük zorluklar çıkacağını belirtmişti. Söz konusu endişesinin yanı sıra İnönü, darbenin yapılışının asıl amacının demokrasiye geçmek olduğuna göre, siyasilerin önüne bu tür doğal olmayan engellerin konulmaması gerektiğini ifade ediyordu. Buna rağmen hakkında soruşturma açıldı. Siyasetin normalleşmeye başlaması sonrasında, ilk seçim 6 Kasım 1983’te yapıldı ve seçimde üç parti yer aldı. Bunlar içinde öne çıkan ve aktif bir siyasi rol üstlenen Anavatan Partisi oldu. Eski siyasetçilere mesafeli duran ANAP, demokratik düzene geçişle birlikte 1983 seçimleri ile iktidarı ele aldı.[265]

Darbe sonrası politika sahasındaki parti tabanları değişmiştir. 12 Eylül’e gidilen süreçte parti tabanları saygınlıklarını kaybetmiştir. Darbe sonrasında, politika gündem olmaktan uzaklaşmış, bir kısım politikacılar yargılanarak, tutuklanarak ve mahkûm edilmişlerdir. Bu suretle de politikacı tipi karalanmıştır. Söz konusu durum, insanları politikadan uzaklaştırmıştır. Fiilen politikanın içinde yer alanları ise endişeye sevk etmiştir. Yeni partileşme döneminde, eskiye ait bütün unsurlar değiştirilmeye çalışılmıştır.[266] Buna karşın, seçmenin ve eski fikirlerin yerine yenisinin konulmasının mümkün olamayacağını bilen Milli Güvenlik Konseyi, Türkiye’yi yeni düşünceler üzerine tam anlamıyla inşa edememiştir. Demokrasiye geçiş süreci ve sonrasında görülen siyasi gelişmelerde eski partilerin tekrar kurulduğu görülmüştür. Eski partilerin yeniden iktidara geçmeleri, Milli Güvenlik Konseyi’nin Türkiye’yi yeni fikirler doğrultusunda kurgulayamadığını göstermektedir.[267]

Danışma Meclisi

Danışma Meclisi’nin oluşturulması öncesindeki yasal düzenleme, önemli ölçüde 28 Ekim 1980’de Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanuna dayanmaktadır. Bu kanun, giriş cümlelerinden itibaren, hukukun temel kaidelerinin başta gelenleri arasında yer alan normlar hiyerarşisine riayet etmemektedir. Normlar hiyerarşisine uymadığı gibi, yıllarca darbelere yasal dayanak olarak öne sürülen Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine atıfta bulunmaktadır. Yapılan müdahalenin Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesi kapsamında gerçekleştirildiği tekrar vurgulanmaktadır.[268]

Danışma Meclisi’nin hayata geçirilebilmesi için üyelerinin belirlenmesi gerekmekteydi. Danışma Meclisi’ne üye olmak için yapılan başvurular beklentinin çok üzerinde gerçekleşmiştir. 15 Ekim 1981 tarihi itibarıyla illeri temsilen 120, Milli Güvenlik Kurulu’nun doğrudan atadığı 40 kişiden oluşan toplam 160 üye atanmıştır. Yasal gereklilik olarak, yükseköğrenim görme şartı getirilmiştir. Bu şart, Milli Güvenlik Konseyi tarafından ataması yapılacaklar için geçerli olmamasına rağmen Milli Güvenlik Kurulu, ağırlıklı olarak yükseköğrenimini yapanlardan yana tercihte bulunmuştur. Atanan 40 üyenin 37’sini yükseköğrenimliler arasından seçmiştir. Dolayısıyla da Danışma Meclisi 157 yükseköğrenimli, 3 yükseköğrenim görmemiş üyeden oluşturulmuştur. Üyelerin yarısını devlet memurları oluşturuyordu. Asker kökenliler ise meclisin beşte birini teşkil ediyordu. Meclis, dörtte üçü 50 üzeri yaştakilerden oluşturulmuştu.[269]

Devlet Bakanı İlhan Öztrak başkanlığındaki bir ekip tarafından bir tasarı hazırlanmıştı. Tasarıda, on yıldır 16 bin köylü ailesine tahsis edilen toprağın zilyetlik süresinin uzatılması gündeme getirilmiştir. Tasarının, kutsal mülkiyet hakkını ihlâl ettiği görüşünde olanlar, bu tasarıya karşı çıkılıyordu. Danışma Meclisinde Orhan Aldıkaçtı ile Şener Akyol’un başını çektiği bir grup, tasarıya karşıt görüşte yer alıyorlardı. İsim okunarak yapılan oylamada tasarı, 25 oy farkla kanunlaşıyordu. Tasarıya ret oyu verenler meclisin sağ çekirdeğini oluştururken, kabul oyu verenler sol çekirdeğini oluşturmuşlardır.[270]

Orhan Aldıkaçtı, bu oylama sayesinde karşı görüşteki grubun belirginleştiği kanaatine ulaşmıştır. Kendi görüşündeki üyelerin toparlanması gerektiğini öne sürerek “Atatürkçü Liberaller” ismi verdikleri bir grubun ilk toplantısını düzenlemeye önayak oldu. Düzenlenen toplantıda Aldıkaçtı, fevri bir düşünceye kapılarak, sürekli olarak düzenlemeye niyetli olduğu toplantıların, ileride kuracakları bir partinin çekirdeği olabileceği görüşünü ortaya atmıştır. Bu düşünce, gelecekte istemeyerek de olsa Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına getirilecek olan Yıldırım Avcı’yı endişelendirdi. Avcı, böyle bir girişimden Milli Güvenlik Konseyi’nin haberdar olması durumunda, bir gece yarısı evlerinden toplanmalarının söz konusu olacağını öne sürüyordu. Atatürkçü Liberaller, bir dizi toplantı sonrasında meclisin dörtte birini teşkil eden yaklaşık 40 kişilik bir grup haline geldiler. Partileşme konusunda ısrarlı bir tutum sergileyen Aldıkaçtı’nın bu çabaları, birçok üye tarafından hayalî olarak nitelenmiştir. Bazı üyeler ise, Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun’un, partilerin kapısına kilit vursa da, mallarını hazineye irat kaydetse de, partilerin ve partililerin dimdik ayakta oldukları vurgusunu yapmışlardır. Partileşmenin ise ancak ve ancak tabanı peşlerinden sürükleyen liderlerin münasip görmesiyle gerçekleşebileceğini, aksi bir anlayışla kurulan partilerin bir tabela partisi olacaklarını öne sürmüşlerdir. Öne sürülen kanaat de kabul görmüş, bu doğrultuda çalışma kararı alınmıştır. Atatürkçü Liberaller grubunun toplantılarına katılan üyelerin sayısı 70’e ulaşmıştır.[271]

Danışma Meclisi üyeleri hakkında Milli Güvenlik Konseyi üyeleri ve onlar adına ve meclis başkanlık divanı bilgi ediniyordu. Bir diğer deyişle istihbarat alıyordu. Kapatılan Adalet Partisi’nin genel başkanı Süleyman Demirel de bilgi edinme gayreti içindeydi. Demirel, kurmaylarından, üyeler hakkında bilgi toplamalarını istiyordu. Demirel, siyasetin tadını alarak siyasi hırsın ne olduğunu hisseden bu kişilerin, ilerleyen günlerde kendisine müracaat edeceklerini düşünüyordu. Nitekim bu kişiler, Demirel’in tahmininden de erken geldiler. Demirel’den beklentileri vardı fakat taleplerini dile getirmekte zorlanıyorlardı. Siyasete girmek istediklerini, partinin tabanına muhtaç olduklarını, onların lehine bir işaret vermelerini bekliyorlardı fakat açık bir biçimde ifade edemiyorlardı. Demirel, olanları anlıyor ve kendilerine “şimdilik size verilen görevle meşgul olunuz göreviniz yeni bir anayasa yapmaktır” yanıtını veriyordu. Demirel, ilkesel olarak temkinli hareket etmeyi benimsemiş bir siyasetçiydi. Mevcut ortamın 27 Mayıs ya da 12 Mart olmadığının farkındaydı. Bir yandan örgütünü etrafında tutuyor, diğer yandan ise askeri tahrik edecek davranışlardan uzak duruyordu.[272]

Bkz. Kurucu Meclis

Ali Haydar Saltık

Haydar Saltık, 1974’te korgeneral olmuştur. Korgeneral rütbesinde Genelkurmay Harekat Başkanlığı ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı görevlerini yapmıştır. 1978’de orgeneral olmuş, Genelkurmay 2. Başkanlığı ve Ege Ordusu Komutanlığı yapmıştır. 12 Eylül Darbesinde “Devlet Başkanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri” olmuştur.[273] 12 Eylül darbesinin “beyni”, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Haydar Saltık idi. Milli Güvenlik Genel Konseyi Sekreterliği’ne getirilen Saltık, cuntanın içinde Amerika Birleşik Devletleri darbecilik okulunu bitiren tek orgeneraldi. Saltık, darbe planlarını daha 1979 yılında hazırlamaya başlamıştı.[274] Turgut Özal ve Semra Özal, Milli Güvenlik Konseyi’nin ilk genel sekreteri olan Haydar Saltık’dan oldukça hoşnut kalmışlardır. Gazetecilere bile “Haydar Paşa bize iyi davrandı. Üruğ çok sertti. Onu hiç sevmedik, o da bizi hiç sevmedi” demiştirler. Özal başbakan olduktan sonra Haydar Saltık’ı Bern Büyükelçisi yapmıştır.[275] Haydar Saltık, 1985’te emekliye ayrılmış, 2011’de vefat etmiştir.

Özal, Orgeneral Saltık hakkında şunları ifade etmiştir: “Ekonomide etkisi yoktu ama Saltık Paşa medeni, usul, yordam bilen bir askerdi… Bütün askerler sağdadır ama Saltık biraz daha soldaydı galiba… Ama askere göre sol bu… Onların hepsi sağdadır ama onların da bir sağı solu vardır. Ben Haydar Saltık Paşa’nın sosyalist demeyeceğim ama o tarafa yatkın olduğunu zannediyorum. Sosyal meselelere ağırlık veren bir yatkınlıktı bu.”[276]

Anarşi ve Terör

Süregelen siyasal istikrarsızlık zemininde şiddet hareketleri artırmıştır. Milliyetçi ya da solcularla kentlerde, Maocu gerillalarla köylerde endişe verici düzeye ulaşarak devlet örgütünün istikrarını çöküşe sürüklemiştir. Sanayi merkezlerinde büyük krizler yaşandı, gençlik ve işçi hareketleri içinde güçlü bir Amerikan karşıtı devrimci akım oluştu. Türkiye, sağcı ve solcu militanlar arasındaki yıkıcı bir iç savaşa doğru sürüklenmekte, meclisteki partiler ise kalıcı bir koalisyon kurmayı başaramıyordu.[277]

Devamlı bir surette gerçekleşen silahlı soygun, adam kaçırma ve benzeri olaylar meydana gelmekteydi. Halkın üzerine sinen işlek caddelerdeki kafeterya gibi işyerleri akşam vakitlerinde bomboş kalıyordu. Siyasi haydutların toplumu yöne sürüklediğine dair bir kaygı oluşmuştu. Bu koşullar altında pek çok insan, kanun ve düzenin sağlanmasının bedeli olarak parlamenter sistemi ve faziletlerini en azından geçici olarak feda etmeye hazır görünüyordu.[278]

Partiler Arası Diyalog

Türkiye’nin huzuru, geleceği ve toprak bütünlüğünü ciddi biçimde tehdit eden tehlikelere karşı iki büyük siyasi partinin bir asgari müşterekte birleşememiştir. Aydınlar da siyasi partileri Türkiye’nin gerçeklerine uygun bir görüş üzerinde birleşmeye zorlayamamış olmaları, memleket için çok zararlı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlar ise kamuoyunda şüphe ve tereddütlere neden olarak anarşinin işini kolaylaştırmıştır. İki büyük siyasi partinin temel görüş ayrılığı da zaten bu hususa dayanıyor, anarşinin kaynakları hakkında ortak bir görüşe varamayan siyasi partiler ortak bir tedbir üzerinde uzlaşamıyorlardı.[279]

Partiler arasında geliştirilmesi arzu edilen diyalog konusunda Evren şunları ifade etmektedir:[280] “Biz de zaman zaman aramızda yaptığımız değerlendirmelerde artık iki büyük parti olan Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet Partisinin bir araya gelerek koalisyon kurmalarının ve böylece bu ağır sorunların altından kalkmalarının doğru olacağını dile getirdik. Bu kanı, yavaş yavaş kamuoyunda da belirmeye başladı. Bunu evvela 28 Ekim’de Türk İş dile getirdi ve “Cumhuriyet Halk Partisi Adalet Partisi ortak hükümet kurmalıdır” şeklinde basına aksettirdi. Cumhurbaşkanı Korutürk de 29 Ekim’de “Partilerin bir araya gelmesi gerekir” demek suretiyle bu birleşmeyi ima yoluyla kamuoyuna duyurdu.”

Ecevit, MHP ve MSP’nin kerhen desteklediklerini beyan ettikleri Demirel’in Adalet Partisi’ni kendilerinin seve seve destekleyeceklerini ancak bunun için iki partinin bir araya gelerek bir koalisyon kurmaları gerektiğini belirtmiştir. Ecevit bu konuda gerekirse kendisinin başbakanlıktan feragat edebileceğini ifade etmiştir. Demirel’in yanıtı ise oldukça sert olmuştur. Ortada bir hükümet varken hükümet tartışması açmanın iyi niyetle çeliştiği düşüncesindeydi. Son seçimlerde CHP’nin millet tarafından adeta kovalandığını belirten Demirel, CHP’nin destek olmak gibi bir niyeti varsa, meclis gündemindeki yasaları desteklemesi gerektiğini ifade ediyordu. CHP-AP koalisyonuna sıcak bakan ordu, böyle bir ihtimal gerçekleşse bile çözüm olamayacağı kanaati edinmişti.[281]

Dava neticesinde Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almıştır. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın iki ay arayla ölmüş, Yargıtay aşamasındaki dava da düşmüş, kararlar kesinleşmemiştir. 15 Temmuz darbesi sonrasında, Kenan Evren’in ifadesini alan dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya dava açan dönemin Ankara Cumhuriyet Savcısı, açılan davaya ilk bakan hâkimler ve iddia makamındaki savcılar, “Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması” kapsamında meslekten ihraç edilmiştir.[282]

Cem Karaca

Karaca’nın vatandaşlıktan çıkarılmasına kaynaklık eden iki olay bulunmaktadır. Birincisi, sol görüş için sembolikleşen 1 Mayıs Marşı’nın Cem Karaca ve Dervişan Grubu’nun 1977’de çıkardığı plakta yer almasıdır. Dönemin siyasi ikliminde 1 Mayıs Marşı, “devrimci gençlerin slogan türküsü” olarak algılanmaktadır. Karaca’nın vatandaşlıktan çıkarılmasının bir diğer nedeni ise 12 Eylül darbesinden bir yıl önce konser vermek için gittiği Federal Almanya’da Selda Bağcan ile katıldığı 1 Mayıs yürüyüşü olmuştur. Basında, Karaca’nın bu yürüyüşte göstericilere liderlik yaptığı yönünde haber yapılmış ve fotoğraflarına yer verilmiştir. Bu iki olay, Karaca’nın muhalif duruşunun uç noktalarda yer aldığı yönünde kanaat oluşturmuş, askerî bakış açısı da bu yönde değerlendirmelerde bulunmuştur. Nitekim darbe sonrasında, plakta yer alan “1 Mayıs Marşı” gerekçe gösterilerek sıkıyönetim mahkemesi tarafından Karaca’ya dava açılmıştır. Dava açıldığında Almanya’da konser turnesi olan Karaca, yurda dönmediği ve Türkiye aleyhine eylemlerde bulunabileceği öne sürülerek 6 Ocak 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.[283]

Almanya’da geçirdiği yıllardan sonra Karaca’nın Türkiye’ye dönüşü, dönemin Başbakanı Turgut Özal ile yaptığı görüşmeler sonrası mümkün olmuştur. 9 Ağustos 1985’te Almanya’da yapılan görüşmede Karaca, Özal’ın olumlu tepkisiyle karşılaşmış ve yaklaşık iki yıl sonra 27 Haziran 1987’de Türkiye’ye dönmüştür. Karaca, bir gün sonra Fethiye Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve hakkındaki tutuklama kararı kaldırılmıştır.[284]

İşkence İddiaları

İddialara göre işkencelerin boyutu öyle bir boyuta taşınmıştı ki, 13 yaşındaki bir kız çocuğuna bile dayısının yerini öğrenmek amacıyla işkence uygulanmıştı.[285] Fişlenenler uygulanan şiddetin yanı sıra vücutlarına elektrik verme, vücutlarında sigara söndürme, tazyikli suya maruz bırakma, Filistin askısı, soğuk suda bekletme gibi çeşitli fiziksel işkencelerde bulunulmuştur.[286] Bunların yanı sıra cezaevlerinde “disiplini sağlamak” amacıyla psikolojik şiddete de başvurulmuştur. Taciz, tecavüz ve başka türden çeşitli işkencelerle mahkûmlar şiddete maruz bırakılmıştır.[287]

Avrupa basınında Türkiye’de işkence yapıldığı yönünde çıkan yayınlara ilişkin Kenan Evren şunları ifade etmektedir:[288]DİSK’in Genel Başkanı Abdullah Baştürk’e tutuklu bulunduğu hapishanede işkence yapıldığı iddia edilince, daha evvel Ahmet İsvan’a yapıldığı gibi, sıkıyönetim savcısı Baştürk’ü hastaneye sevk etmiş ve neticede böyle bir durumun olmadığı ortaya çıktı. Federal Almanya Parlamentosu’ndan Türkiye’ye yine iki parlamenter gelmişti. Bunlardan birisi Hans Burdens, diğeri Karsten Voigt idi. Bunların yaptıkları temaslar sonunda verdikleri beyanatta ‘… insan haklarının ihlal edildiği ve işkence yapıldığı yolunda zaman zaman bazı iddialar ortaya atılıyorsa da, bu iddialara katılmadıklarını, gerek hükümetin, gerek sıkıyönetim komutanlıklarının suçlulara işkence yapılmasını tasvip edeceğine ve herhangi bir yetkili makamın işkence için talimat verebileceğine inanmadıklarını’ söylemişler. Bu da gösteriyor ki, gelip Türkiye’yi görenler hakikati anlayıp doğruyu buluyorlar.

Ali Bademci, işkence iddialarına ilişkin şu görüşü öne sürmektedir:[289]12 Eylül sorgulamaları için 100 kişi elden geçirilmişse, doğrudur ki 90’ı sol 10’u ülkücüdür. Ama hemen veya kısa sürede bırakılanların 99’u solcu ancak 1’i ülkücüdür. İşkence için de aynı yoldan gitmemiz lazımdır. Yani 12 Eylül gözaltı ve tutuklamalarında işkence görenlerin %100’ü ülkücü çok az bir kısmı da solcu veya DDKO diye bilinen ‘Kürd’ ayrılıkçılarıdır.”

Başkanlık Tartışmaları

Özal hem başbakanlığı hem de cumhurbaşkanlığı döneminde tek başına verdiği kararlar ve izlediği politikalarla de facto olarak başkanlık sistemini uygulamaya çalışmıştır. Devleti ilgilendiren birçok konuda tek başına karar vermeye çalışmış, benmerkezci tutumunu sürdürürken hükümet ve muhalefetten gelen eleştirilere kulak tıkamıştır. Onun başkanlık sistemi önerisi, bürokratik ve hukuki engelleri aşamamıştır. Karşı çıkanlar ve ciddiye almayanların da etkisiyle onun bu önerisi retorik/polemik konusu olmanın ötesine geçememiştir.[290] Türkiye’nin parlamenter sistemle yönetim anlayışının değiştirilerek yerine başkanlık sisteminin getirilmesi gerektiğini savunan Özal, heterojen bir toplum yapısına sahip Türkiye’nin parlamenter sistemle yönetilmesinin zor olduğunu düşünmüştür. Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanlık, Fransa’nın yarı başkanlık sistemiyle daha iyi yönetildiğini, Türkiye’nin de bu sisteme geçmesi gerektiğine inanmıştır.[291]

Ekonomik Durum

En sert şekliyle yaşanan partiler arası mücadele ve bunun neden olduğu sorunlara rağmen 1960-1980 dönemi tümüyle olumsuz değerlendirilemez. Karma ekonomi olarak ifade edilen, özel girişim ile kamu yatırımının kombinasyonu sayesinde özellikle 1963-1976 yılları arasında hızlı bir ekonomik büyüme ve sanayileşme sağlanmıştır. Buna karşın, 1976’dan sonra eski liderler güç kaybedince Türkiye anarşi ve terörün kucağına düşmüştür.[292]

1970’li yılların sonlarında ekonomi, tümüyle iflas noktasına gelip dayanmıştı. En temel tüketim mallarının bulunmasında sıkıntı yaşanıyor, döviz yokluğu nedeniyle ithalat yapılamıyor, biriken dış borçların faizleri bile ödenemiyordu.[293] 1977 seçimleri istikrar ve etkili bir hükümet sağlayamadı. Sonraki üç yıl boyunca siyasi, ekonomik ve toplumsal ortam nedeniyle neredeyse topyekûn bir çöküş gerçekleşti. Sorunlar gittikçe kötüleştiği için birçok kişi, seçilmiş hükümetin bunları çözebileceğinden kuşku duymaya başlamıştı. Enflasyon oranı 1978’de yüzde 44’e, 1979’da yüzde 68’e, 1980’de yüzde 107’ye yükseldi. Dış ticarette ödemeler dengesi açığı 1979’da 1.4 milyar dolara, 1980’de 3.4 milyar dolara yükseldi. Bu açıkların kapanması için ise çok yüksek faizli kredilerle dış borç almak zorunda kalındı.[294]

1977-80 döneminde, Demirel’in liderliğinde, MHP’nin ağırlıkta olduğu bir sağ koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak bu hükümet, kendi içindeki anlaşmazlıklar ve ekonomik durgunluk nedeniyle zayıfladı. Ekonomik büyümeyi hızlandırmak için mantıksız bir şekilde yabancı kredi kullanımına gidildi. Yaşanan siyasi istikrarsızılığa bağlı olarak ekonomik büyüme de sağlanamadı. Ecevit, Adalet Partisi içindeki yeter sayıdaki milletvekilini şahsen ikna etmeyi başararak, kıl payı farkla CHP çoğunluğu elde etti. Dönek davranan Adalet Partisi milletvekillerine, getirildikleri makamlar için gerekli niteliklere sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın ulufe dağıtır gibi bakanlıklar verildi. Bu Ecevit hükümeti, kapsamlı ve uzun vadeli bir millileştirme programını yürürlüğe koydu. Ekonomiye ciddi darbeler vurarak yabancı bankaları Türkiye’den uzaklaştırdı. Ecevit’in programı, esas itibariyle “sosyalizm” etiketi taşıyan eski tipte bir devlet kapitalizmiydi. Bu politikalar sonucunda yakıt sıkıntısı yaşandı, okullar kapatıldı, hastaneler ısıtılamadı ve ekonomi hızla çöküşe geçti. Bitmeyen grevler ve hükümet tarafından desteklenen cömert toplu sözleşmeler, enflasyon oranını üç misline kadar artırdı. Siyasi cinayetler ve banka soygunları arttı, yaygın terör eylemleri nedeniyle, ülke güvensiz hâle geldi.[295]

1980’li yıllar yalnızca Türkiye için değil, Batı dünyası için de milat sayılmaktadır. 70’li yıllarda başlayan petrol krizi, sosyal refah devlet anlayışının, kapitalizm ile çelişen yönlerinden dolayı sürdürülebilirliğinin zora girmesiyle birlikte, Batı dünyası Keynesçi iktisat anlayışına dayalı ekonomi modelinde belirgin bir eksen kayması yaşamaya başladı. Genel ekonomik durum, 1970’li yılların ortalarından itibaren düzeltilmesi giderek zorlaşan bir biçimde bozulmuştur. 24 Ocak Kararları, kartopu gibi büyüyen ekonomik sorunlarla baş etmekte zorlanan Türkiye ekonomisini köklü bir değişime tâbi tutmayı amaçlamıştır. Bu program, uzun bir dönemdir uygulanan ithal ikameci kalkınma anlayışı yerine, ihracata dönük dışa açık kalkınma modeline geçişi dikte ettirmiştir. Bu değişim ise yakın dönem Türkiye tarihi açısından ciddi bir kopuşu temsil etmektedir. 24 Ocak Kararlarının salt bir ekonomik politika değişikliği olarak algılanması gerçeği yansıtmamaktadır zira bu iktisadi anlayış, toplumsal yapının bütün katmanlarındaki köklü bir değişimi ifade etmektedir.[296]

1980 yılında, 1960’tan itibaren sürdürülen sosyal refah devleti anlayışına olanak tanıyan ithal ikameci sanayileşme modelinden vazgeçilmiştir.  Bazılarına göre ise, 1930’lara kadar geri götürülebilecek devletçi kalkınma modeli uygulamaları terk edilmiştir. Daha uzun vadede değerlendirildiğinde, Türkiye’deki milli iktisat düşüncesinin başlangıcı olan 1908’de meşrutiyetin ilanından itibaren süregelen ulusal kalkınmacı iktisat politikalarının sonunu ifade etmektedir. Başka bir deyişle, 1908-1980 bir dönem, 1980 sonrası ise başka bir dönem olacak niteliklere sahip bulunmaktadır.[297]

Silahlı kuvvetlerinin beklenti ve amacı yalnızca ekonomik istikrar ile iktisadi düzen değişikliğinin sağlanmasından ibaret olmamıştır. Ordu aynı zamanda siyasi sistemin de işlevsiz kaldığı kanaatini taşımakta, siyasal iflastan, fazla özgürlükçü bulunan 1961 Anayasasını sorumlu tutmaktadır.[298] 12 Eylül’ün ekonomik yaklaşımı, 24 Ocak Kararlarının etkinlikle uygulanmasına odaklanmıştır. Bunun için Danışma Meclisi’nin haricinde bir de yürütme organı teşkil edilmiştir. Başbakan Ulusu’nun kabinesi, küçük değişikliklerle 1983 yılının sonuna kadar görevini sürdürdü. Kabine, sivillerin çoğunluğu teşkil ettiği yüksek bürokratların kuruluydu. Kabinede çok sayıda seçkin isim bulunmakla birlikte, ilerleyen zaman içinde ön plana çıkan kişi, 24 Ocak Kararlarının mimarı, darbe öncesindeki son hükümet döneminde Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapan ve aynı zamanda Başbakanlık Müsteşarlığına atanan Turgut Özal olmuştur. 24 Ocak Kararlarını, dünyadaki finansal serbestleşme, devletin iktisadi hayattan mümkün olduğu ölçüde çekilmesi, bir diğer deyişle küçülmesi, mal dolaşımının serbestleşmesi gibi yükselen iktisadi anlayışlarla birlikte anlaşılması gerekmektedir. 24 Ocak süreci, 12 Eylül öncesinde başlamış olmasına karşın, asıl istikrarlı uygulama 12 Eylül sonrası gerçekleşmiştir. Kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi ekonomik tedbirlerin alınması öngörülmüş fakat bunların uygulamaya geçirilmesi için, darbe gibi olağanüstü bir döneme ihtiyaç duyulmaktaydı. Verimlilik artışı ve ekonominin rekabet gücünü artırma amacıyla, piyasa ekonomisinin kurumsal hâle getirilmesine dönük icraatlar gerçekleştirilmiş, bunların hayata geçirilmesi ise 80’li yılların sonlarına kadar sürdürülmüştür.[299]

1980’li yıllarda Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini sağlayacak yönde atılan adımlar, istenmeyen sonuçlarının öngörülebilmesine rağmen atıldı. Yüksek faiz, banker skandalları, iflaslar “sermayenin merkezileşmesi” amacıyla uyumluydu. Sermayenin güçlendirilmesi çabaları, genel anlamda sermaye dışı sınıflar aleyhine gelişmelere kaynaklık etmiştir.[300] Buna karşın, 24 Ocak kararları kapsamında alınan ekonomik tedbirlerin olumlu etkisi, enflasyonun 1980-83 arasında yüzde 130’dan yüzde 35’e düşmesiyle görülebilmektedir. Bunun yanı sıra ihracatın artması ve genel olarak ekonominin büyümesi sağlanmıştır. Söz konusu ekonomik başarı, en azından başlangıçta ordunun disiplin ve otorite politikasının prestijini artırmıştır.[301]

Fethullah Gülen’in Kenan Evren’e ilgi ve övgüsü yıllarca süregelmiştir. Gülen, bir mülakatta din eğitimi ile ilgili bir soruya verdiği cevapta din eğitiminin öneminden bahsederken sözü Evren’e getirerek ondan övgüyle bahsetmiş, hatta onun cennete gidebileceğini ifade etmiştir: – Sizin önemli gördüğünüz bu yaklaşımın laikliğe ters olduğunu düşünen çok insan var? – Evet var. Ama ben eğitimde dinin çok önemli olduğunu bir kere daha tekrar edeceğim. Müsaadenizle bu konuyla ilgili antiparantez bir mülahazamı arz edeceğim: Evren Paşa demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.[302]

Bülent Ecevit

Amerikan ambargosu, Ecevit ve diğer liderleri rahatsız etmiş ve genel anlamda Türk halkının milli gururunu incitmiştir. Türk liderler, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı sadık bir müttefik olduğunu, Amerikan yardımının kesilmesinin ise Türk-Amerikan ilişkilerine zarar vereceğini ifade etmişlerdir. Amerikan raporundaki dikkate şayan hususlardan biri, Ecevit’in yeniden hükümete geldiğinde Kıbrıs sorununa çözüm bulabileceğini Kissinger’a söylediğinin ve Ecevit’in bu konuda desteklenmesi gerektiğinin belirtilmesidir. Kissinger’ın Ecevit ile bu derece yakın olmasının sebebi, Ecevit’in Rockefeller bursuyla gittiği Harvard Üniversitesi’nde Kissinger’ın öğrencisi olması ve aralarındaki ilişkinin daha sonra da devam etmesidir.[303]

Ecevit, 1977 seçimlerinde de CHP’yi sandıktan birinci parti olarak çıkarmayı başarmıştır. 1973 seçimlerine nispetle oy oranı ve milletvekili sayısını artırmasına rağmen tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu elde edememiştir. Seçimden sonra Cumhurbaşkanı Korutürk, hükümet kurma görevini Ecevit’e vermiştir. Ecevit, 21 Haziran’da azınlık hükümeti kurmuş fakat meclisten güvenoyu alamamıştır. Bunun üzerine Adalet Partisi lideri Demirel II. Milliyetçi Cephe hükümetini kurmuş fakat bu hükümet de uzun sürmemiştir. 31 Aralık’ta II. Milliyetçi Cephe hükümetinin düşürülmesi sonrasında Ecevit, tarihte Güneş Motel Olayı olarak anılan skandal ile AP’den 11 milletvekili transfer etmiştir. Bu milletvekillerinin desteği sayesinde 5 Ocak 1978’de azınlık hükümeti kurmuş ve bu hükümet 12 Kasım 1979’a kadar ülkeyi yönetmiştir.[304]

Ecevit, 1979’daki azınlık hükümeti döneminde birçok ülkeden (Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Federal Almanya, Fransa, Libya, Suudi Arabistan) kredi/borç talebinde bulundu. Kredi talebinde bulunduğu ülkelerin hepsi, verecekleri parayı bir nevi garanti altına alabilmek için Türkiye’nin IMF denetimine girmesi koşulunu öne sürüyordu. Çare olarak uluslararası tefeci piyasaya başvuruldu. Ecevit hükümeti, cumhuriyet tarihinin en ağır anlaşmasını yaptı. Türkiye’nin en önemli varlığı olan silolarındaki tarım ürünleri, 150 milyon dolarlık kredi karşılığında Amerika’nın Wells Fargo adlı bankasına rehin edildi. Bu durum kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Türkiye için manevi bir yıkımdı zira Türkiye’nin geliri, toprağa bağımlı idi. Halkın rızkının el âleme ipotek edilmesi anlamına gelen bu durum, hükümeti karıştırdı. Zaten derme çatma olan azınlık hükümeti ve CHP sarsıldı. Parti içi hizipler başladı, başına buyruk hareketler arttı, hükümette uyum kayboldu.[305] Yamayı andıran bağımsız bakanlardan istifa tehditleri gelmeye başladı. Bizzat yardımcısı olan Faruk Sükân tarafından, kabinenin iki bakanı hakkında hazırlanan yolsuzluk dosyaları, her an verilebilecek bir gensoruyla güvenoyu almak zorunda kalabilecek durumdaki hükümeti sarsmıştır.[306]

Dış ilişkiler açısından da Ecevit’in yürüttüğü politikalar, Amerika Birleşik Devletleri tarafından benimsenmemekteydi. ABD Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Carter’ın başdanışmanı Zbigniew Brezinski’nin tepkileri oldukça sertti. Brezinski, Carter en sağdaki ve en sertlerinden biriydi, aynı zamanda da etkisi olan bir unsuruydu. Ecevit hakkında Washington’a giden bir işadamları grubuyla yaptığı konuşmada, Ecevit’in liderliğini oldukça ağır ve açık bir biçimde eleştirmiş ve sonunda “Bu adam ile Türkiye bir yere ulaşamaz” demiş, ilişkiler bu denli gerginleşmiştir.[307]

Adalet Partisinden ayrılarak Ecevit azınlık hükümetine geçen 11 milletvekili arasında yer alarak Bayındırlık ve İskân Bakanı yapılan Şerafettin Elçi, 1979 Nisan ayında “Türkiye’de Kürtler var, ben de Kürdüm” diyerek Kürt meselesinin varlığından söz etmesi, o dönemde siyasi anlamda bir sarsıntıya neden oldu. Zira Güneydoğu’da endişe verici olaylar yaşanıyordu. “Apocular” denilen örgüt Güneydoğu’da şiddet ortamı oluşturmuştu. 1979 yılının Temmuz ayında iftar yemeğine davetli Adalet Partisi Urfa Milletvekili Mehmet Celal Bucak, yaklaşık 300 kişilik Apocu grubun silahlı saldırısında hayatını kaybetti. 5 kişinin öldüğü, 11 kişinin yaralandığı saldırının ertesi günü Hilvan’daki cenaze töreninde silahlı militanlar gösteriler yapıp devlet dairelerini tatil ettirdiler.[308] 12 Kasım 1979’a kadar olan bu dönemde Türkiye’deki ekonomik sorunlar giderek tırmanmış, kıtlık ve karaborsa gibi ilave sorunlar ortaya çıkmıştır. Şiddeti her geçen gün artan sağ-sol çatışmalarında Bahçelievler Katliamı, Maraş Katliamı, Abdi İpekçi suikastı gibi olaylar yaşanmıştır. Yaşanan bu olaylar neticesinde ülkenin çeşitli bölgelerinde sıkıyönetim uygulaması başlamıştır. Ecevit liderliğindeki CHP, 1979’daki ara seçimleri AP’ye karşı kaybetmiş ve Ecevit dönemi sona ermiştir.[309]

Milli Selamet Partisi (MSP)

İslam Konferansı Örgütü

Müslümanlar için kutsal bir mabet olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa, 21 Ağustos 1969’da Avustralyalı radikal bir Yahudi tarafından kundaklanmıştır. Bu olay sonrasında İslam dünyasında tepkiler oluşmuştur. İslam Konferansı Örgütü, 22–25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas’ın başkenti Rabat’ta düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan kararla kurulmuştur. 25 İslam ülkesinin Kralları, Devlet ve Hükümet Başkanları, toplantının ardından bir bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiride, İslam’ın ebedi ilkelerine dayanarak iktisadi, ilmî, kültürel ve sosyal alanlarda yakın iş birliği ve karşılıklı yardımlaşma sağlamanın kararlaştırdığı açıklanmıştır. İslam ülkeleri arasındaki kültürel yakınlıklar ve ortak yönler, İslam Konferansı Örgütü’nün oluşturulmasına katkı sağlayan unsurlar olmuştur. 1970’te Cidde’de Genel Sekreterliği’nin kurulmasıyla yapılanmasını gerçekleştiren örgütün başlıca amacı, dayanışma ve iş birliğinin gerçekleştirilmesi olmuştur. İslam Konferansı Örgütü’nün ekonomik alanda attığı ilk somut adım, 1973 yılı sonunda Cidde’de toplanan İslam Ülkeleri Maliye Bakanları toplantısı olmuştur. Burada alınan karara göre, 1975’te faaliyete geçen İslam Kalkınma Bankası kurulmuştur. İslam Kalkınma Bankası’na üye olabilmek için, teşkilata üye olma şartı getirilmiştir. İslâm Konferansı Örgütü ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Mayıs 1976’da İstanbul’da yapılan VII. Dışişleri Bakanları Konferansında daha da gelişmiştir. Bu tarihe kadar Türkiye, Dışişleri Bakanları ile Devlet ve Hükümet Başkanları toplantılarına resmen katılmıştır. Zirve konferanslarına Dışişleri bakanını, diğerlerine ise büyükelçilerini göndermiştir. 1976’da hükümet tarafından Türkiye’nin teşkilata tam üyelik başvurusu açıklanmış, bu karar konferansta kabul edilmiştir.[310]

Partileri Merkezde Toplama Çabası

Sosyolojik açıdan bu kavramlaştırmayı, Tanzimat’a kadar geri götürebilmek mümkündür. Söz konusu kavrama, tarihi süreç içinde belirginleşen ana akımı anlayışları ifade veya temsil ederken başvurulmaktadır. Tanzimat’tan itibaren “Batılılaşma” ve “sekülerleşme” gibi payandalara dayandırılan anlayış, özellikle Cumhuriyet sonrasında daha görünür bir hâl almaya başlamıştır. Toplumda üstten aşağıya doğru gerçekleştirilmeye gayret edilen “kültür devrimi”, ağırlıklı olarak şehirli üst ve orta sınıf tarafından benimsenmiştir. Bunun haricinde kalan ve çoğunluğu oluşturan başka kesimler de bulunmaktadır. Söz konusu kavram işte bu kesimler arasındaki ayrımı ifade ederken kullanılan terimler arasında yer almaktadır. Başlangıç noktası olarak Cumhuriyet kabul edildiğinde, “devletin resmî ideolojisinin temsilcisi Cumhuriyetçi CHP”, ana akımlardan birini temsil etmekte ve Merkez Sağ’ın karşısında konumlanmaktadır. “Milletin, sivil siyasetin, demokrasinin temsilcisi Demokrat Parti” ise yukarıda ifade edilen geniş kesimi tanımlayan Merkez Sağ’ı ifade etmektedir. Diğer bir söyleyişle Merkez Sağ’ın başlangıcı Demokrat Parti geleneğine dayanmaktadır. Demokrat Parti’nin başlangıç sayılması, çok partili hayatın başlangıç döneminde ortaya çıkmış olmasından kaynaklanmaktadır. Daha sonraki ardıl partiler, kendilerini DP’nin mirasçısı olarak görmeleri de bu öncü rolü desteklemektedir. CHP, tarihinin bütün dönemlerinde kültürel açıdan dönüştürücü bir yöne sahip olduğu görüşünü benimsediği için, toplumdaki dini değer ve sembollerle belirlenen değerlerine karşıt olarak algılanmıştır. DP, söz konusu toplumsal değerlere yaslandığı için, Merkez Sağ’ın öncüsü olarak öne çıkmaktadır. Oysa Demokrat Parti ve Merkez Sağ, karşıt görüşten memnun olmayan bütün kesimlere ve toplumsal tabana bütünüyle hitap edememektedir. Çünkü Merkez Sağ’daki lider kadroları ile toplum tabanı arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen Demokrat Parti ile başladığı kabul edilen Merkez Sağ çizgi, CHP ile temsil edilen ve toplumu kültürel olarak kökten bir biçimde dönüştürmeyi amaçlayan akımdan, toplumu “fazla üzerine gitmeden modernleştirme” diye ifade edilebilecek bir yaklaşımla siyasi temsil zemininde farklılaşmaktadır.[311]

Soğuk Savaş Koşulları

Kenan Evren’in Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde soğuk savaşın en üst seviyelere tırmanmıştı. Doğu ile Batı bloku arasında yer alan bir cephe durumunda olan Türkiye, ciddi bir istikrarsızlaştırma ile karşı karşıya kalmıştır. 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmiş, İran’daki Şahı rejimi devrilerek dinî bir yönetim iktidara gelmişti. Bu süreçte Evren, kuvvet komutanlarıyla yaptığı görüşmelerde ülkenin 12 Mart döneminden daha sıkıntılı bir durumda olduğunu ifade etmiştir. Bunun da ötesinde, alt rütbelilerden gelebilecek 27 Mayıs benzeri bir hareketin yaşanma olasılığının gerçekleşebileceğini ifade ederek, devlet yönetimine doğrudan müdahaleyi ilk kez gündeme getirmiştir. Bu konuda komutanlar ile görüş birliğine varan Evren, Eylül 1979’da Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ali Haydar Saltık’a darbe hazırlıklarına başlaması talimatı vermiştir.[312]

Carter’dan sonra Amerika Birleşik Devletleri Başkanı seçilen Ronald Reagan, 1981’in Ocak ayında göreve gelmiştir. Reagan göreve geldiğinde CENTO dağılmış, SSCB Afganistan’ı işgal etmiş, İran’da İslami rejim hâkim olmuş, Yunanistan’da Amerikan karşıtı söylemleri olan PASOK iktidara gelmiş bulunmaktaydı. Bu şartlar altında askerî rejimle yönetilen Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri açısından istikrarlı bir müttefik tablosu sergilemekteydi.[313]

Olağanüstü Hâl Kanunu

Olağanüstü yönetim uygulamaları, devletin hukuk düzeninin olağan kurallarıyla üstesinden gelinmesine olanak bulunmayan bir tehdit ya da tehlike karşısında başvurduğu usulleri kapsamaktadır. 2935 numaralı Olağanüstü Hâl Kanunu, 25.10.1983 tarihinde kabul edilmiştir. Bu kanunun amaç, kapsam ve olağanüstü hal ilan edilmesi şu şekilde açıklanmaktadır: Amaç: Madde 1 – Bu Kanunun amacı, a) Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım, b) Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması, durumlarında olağanüstü hal ilan edilmesi ve usulleriyle olağanüstü hallerde uygulanacak hükümleri belirlemektir. Kapsam: Madde 2 – Bu Kanun; olağanüstü hal ilanına tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde ilan edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağına, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağına, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceğine, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağına ve olağanüstü yönetim usullerine ilişkin hükümleri kapsar. Olağanüstü halin ilanı: Madde 3 – Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu: Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinden birinin veya birden fazlasının görülmesi durumunda, Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde, Milli Güvenlik Kurulunun görüşünü de aldıktan sonra; Yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir. (T.C. Resmî Gazete, 2935 Numaralı Olağanüstü Hâl Kanunu, 25.10.1983, Yay.Tar. 27.10.1983, S. 18204) Olağanüstü hal ilan edilmesinin başlıca üç sonucu bulunmaktadır. Bunlar: (1) Vatandaşlar için para, mal ve çalışma yükümlülükleri getirilebilmektedir. (2) Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen ya da tamamen durdurulabilmektedir. (3) Olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi çıkarılabilmektedir.[314]

Kanun Hükmünde Kararname (KHK)

Kanun Hükmünde Kararname tanımı şu şekilde yapılmaktadır: “Yasama organının konu, süre ve amacı belirleyen bir yetki kanunu ile verdiği yetkiye veya doğrudan doğruya anayasadan aldığı yetkiye dayanarak, hükümetin çıkardığı, maddi anlamda kanun gücüne sahip, parlamentonun tasdiki ile şekli ve organik anlamda kanun gücünü kazanacak olan kararnamelerdir”. 1982 Anayasasının 87. maddesi, “Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri kapsamında yer almaktadır. Anayasanın 91. maddesinde, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verme konusunda dair ilave hususlara yer verilmiştir. Bu madde daha sonra yürürlükten kaldırılmıştır (Mülga: 21/1/2017-6771/16 md.). Söz konusu madde şöyledir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” Kanun hükmünde kararnameler, olağan ve olağanüstü olarak ikiye ayrılmaktadır. Olağan Kanun Hükmünde Kararnameler, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılmaktadır. Bakanlar Kurulu’na bu yetki, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yetki kanunu ile verilmektedir. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri ile siyasî hak ve ödevlere ilişkin düzenleme yapılamamaktadır. Olağanüstü Kanun Hükmünde Kararnameler ise Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılabilmekte, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki kanunu vermesine gerek bulunmamaktadır. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülükler yerine getirildiği müddetçe, her alanda düzenleme yapılabilmektedir. Anayasanın 148. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetlemektedir. Buna karşın, olağanüstü hallerde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla AYM’de dava açılamamaktadır.[315]

CIA’nin Türkiye’de bir darbenin yaklaşmakta olduğu yönündeki erişilebilen ilk raporu 27 Aralık 1978 tarihlidir. Bu raporda, sıkıyönetim uygulamalarına rağmen sağ ve sol gruplar arasında çatışmaların sürmesi durumunda Ecevit’in itibarının kısa zamanda zedeleneceği belirtilmektedir. Parti içi ve parti dışı eleştirilerin şiddetinin artacağı, 1971’dekine benzer bir şekilde ordunun yönetime el koyabileceği belirtilmektedir (United States Department of State [USDS], 2014:394-396). Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyükelçiliği de benzer içerikli raporları Washington’a sunmuştur. 20 Nisan 1978’de Ankara’dan Washington’a çekilen telgrafta Ecevit hükümetinin ilk 100 günü değerlendirilmektedir. Ekonomi ve dış politika dahil olmak üzere birçok konunun değerlendirmeye tabi tutulduğu raporda siyasal şiddetin devam etmesi durumunda, Ecevit’in askerî bir darbe ile devrilebileceği ifade edilmektedir (NA, RG59, 1978 Ankara 03044). Ankara Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği’nde Politik Danışman olarak görev yapan Dennis Cox, Türkiye’nin bütün bölgelerinde güvenlik sorunu yaşanmakta olduğunu ifade etmektedir. Buna karşın, ülkede yaşananların, Amerika Birleşik Devletleri çıkarları açısından uygun bir biçimde geliştiğini belirtmektedir (Association For Diplomatic Studies and Training [ADST], 1998). New York Times gazetesinden Richard Burt, 1979 Ocak ayında kaleme aldığı makalede, Carter yönetiminin istihbarat servislerinin faaliyetlerini ele almıştır. İstihbarat servislerinin; Türkiye, Mısır gibi stratejik önem taşıyan ülkelerdeki etkisini artıracağını öne sürmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyükelçisi Spiers, 19 Temmuz 1979’daki telgrafında siyasi ve iktisadi durumun kötüleşmeye devam etmesi durumunda ordunun yönetime üçüncü defa el koyabileceğini belirtmektedir. Buna karşın, olası darbenin, 1979 Ekim ayında yapılacak olan seçimlerden önce gerçekleşmesini beklemediğini ifade etmektedir. Spiers, üst düzey askerî bürokratların, darbe olasılığını kendi aralarında ve Türk siyasilerinden bazıları ile tartışıldığını bildiğini belirtmektedir (USDS, 2014: 434). Ordunun darbe yapmadan önce, askerî müdahalenin halk nezdinde kabul edilebilir olmasını arzu ettiğini, bu nedenle de biraz daha beklediğini belirtmektedir (“Military Says”, 1980: 8).[316]

Türkiye’nin darbe ortamına doğru gitmekte olduğu, ABD basınında geniş bir yer bulmuştur. 3 Ocak 1980 tarihli gazetelerin birçoğu Türkiye’de bir askerî darbe olabileceği haberi vermiştir (“Turkish Military”, 1980: A1A). Askerî yetkililerin istikrar çağrısı, Mayıs ayında Brüksel’deki NATO toplantısından dönen Kenan Evren tarafından yapılmıştır. Evren, bu açıklamasında artmakta olan anarşik olaylara dikkat çekmiş ve “sabrın da bir sonu var” demiştir (Howe, 1980: 1). Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Konseyi Üyesi Paul Henze, 20 Şubat 1980 tarihli raporunda Demirel’in kamu düzenini sağlamaya dönük tedbirler aldığını fakat askerî müdahale olasılığının varlığını devam ettiğini ifade etmektedir (National Security Council [NSC] Report, 1980: 1) 9 Mart 1980 tarihli CIA raporunda ise Demirel liderliğindeki azınlık hükümetinin Türkiye’nin siyasi ve ekonomik sorunlarının üstesinden gelemediğini, siyasi şiddetin artmaya devam ettiğini bildirmektedir. Türkiye’nin yabancı fonlara hızlı bir biçimde erişemediği takdirde sanayi ve tarımını yeniden harekete geçirmeyeceğini, ordunun da var olan sorunları çözme amacıyla yönetimi ele geçireceğini belirtmektedir (USDS, 2014:453).[317]

Sosyal ve Ekonomik İstikrarsızlık

1973 sonrasındaki yıllarda Türkiye, istikrarlı bir yön tayin edemeyen zayıf ve kararsız hükümetler tarafından yönetilmiştir. Tarihinin en kötü yönetim dönemlerinin yaşandığı bu yıllarda ülkedeki tek sorun, 1973 petrol şoku değildi. Petrol krizi ayrıca, Avrupa’nın Türk işçisi talebini sonlandırmasına neden olduğu için, ilave birtakım ekonomik sorunlar da ortaya çıkarmaya başlamıştır. 1960’larda Avrupa, ekonomik bir mucize yaşamış, işçi tasarrufları sayesinde Türkiye’ye sermaye sağlamıştır. İşgücü ihracatı sayesinde Türkiye’deki işsizlik azalmış, bu da ülke ekonomisine destek sağlamıştır. Siyasi iradesi zayıf hükümetler, petrol kriziyle birlikte, sermaye yetersizliği ve işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmışlardı. Kıbrıs harekâtının sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, 5 Şubat 1975’te silah ambargosu başlatmıştır. Avrupa ise ekonomik yaptırımlarda bulunmaya başlamıştır. Bütün bu etkenler, zaten kötü durumda bulunan şartları daha da zorlaştırmıştır. Türkiye, uzun dönemli borçlanmaya gitmek yerine, nakit ödemeler aracılığıyla asgari zorunluluk olan ekipmanı satın almak durumunda kaldı. Kıbrıs sorununda gelişme sağlanmadığı müddetçe, Avrupa yaptırımlarını geri çekmiyor ve her türlü krediyi engelliyordu. Hükümetler, tasarrufu teşvik etmeye çalışıyor, buna karşın, yüksek istihdam ve yatırımlar aracılığıyla ekonomik büyümeyi amaçlıyordu. Mart 1975’te iktidara geldiğinde Demirel’in ilk icraatlarından biri, gübre fiyatlarını önemli ölçüde indirmek ve çiftçilere 33 milyar dolar teşvik uygulamak oldu. Hükümetler, tahılı destekleme fiyatı uygulamalarına ve büyüme politikasına yönelmelerine rağmen ekonomi her geçen gün artan işgücü karşısında işsizlik, artan bir sorun olmaya devam etti. Büyük ideal ve beklentilerle okul bitiren gençler arasındaki işsizlik oranı yükseldi. İşsizliğin de etkisiyle bu grup, aşırı sağ ve aşırı sol örgütlere katılmaya başlamıştı.[318]

Milli gelir, miktarı askerî darbeler açısından gösterge niteliği taşımaktadır. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile askerî müdahale ihtimali ya da ne sıklıkta gerçekleştiği ile sürecin normale dönmesi arasında yüksek bir korelasyon söz konusu olmaktadır. Huntington, orduların siyasete müdahalesi ile ülkelerin gelişmişlik düzeyi arasında yakın bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Yapılan araştırmalar, kişi başı millî geliri 6 bin dolar ve üstü gelire sahip ülkelerde darbe girişiminin ortaya çıkmadığını göstermektedir. 1980 öncesinde kişi başı milli geliri 2,876 Dolar civarında olan Türkiye, söz konusu gösterge olan 6.000 Dolar seviyesinin oldukça altında yer almıştır. 1980 öncesi dönemdeki büyüme ve kişi başına düşen milli gelir miktarları düşük düzeyde seyretmiştir.[319]

İşsizlik, toplum içindeki çatışma ve gerginlikleri artıran bir etkiye sahip bulunmaktadır. İşsizlik, küçük olayların büyümesini kolaylaştırmakta, grupların ve kitlelerin hedef alınmasına yol açabilmektedir. Bu nedenlerden dolayı, askerî darbelerin yaşandığı dönemlerde işsizlik oranları önem arz eden bir gösterge olmaktadır. 1980 yılında Türkiye’deki işsizlik oranı %8,09 olarak gerçekleşmiştir.[320] 12 Eylül darbesinin yaklaşmakta olduğu süreçte Türkiye’deki enflasyon, yüzde yüzün biraz üzerine çıkmıştır. 12 Eylül darbesine gidilen süreçte enflasyonda hızlı bir yükseliş meydana gelmiştir. 1980 yılı enflasyonun tavan yaptığı yıllardan biri olmuştur. Enflasyon oranının sert bir biçimde yükseliş göstermesi, toplumun tüm kesimlerini etkilemiştir. Bu durum ise ekonomik tablonun ve krizin birtakım sosyal ve psikolojik sorunlar oluşturma olasılığını artırmıştır. Nitekim, yaşanılan dönem, ekonomik istikrarsızlığı tetiklemiş, giderek ağırlaşan koşullar ise askerî müdahalenin “bir çıkar yol” olarak görülmesine zemin hazırlamıştır.[321]

Sendikal Hareketler (MESS ve TİSK)

MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) ve TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu), Türkiye’de gönüllülük esasına dayalı ilk işveren örgütleri arasında yer almaktadır. 1959’da kurulan MESS, metal işkolundaki kayıtlı işverenleri bir araya getirerek ve bu işverenlerin ortak menfaatlerini savunmayı amaçlamaktadır. Çeşitli işkollarında yakın tarihlerde kurulan işveren sendikaları 1962’de bir araya gelmiştir. Konfederasyon şeklindeki çatı bir örgüt yapılanmasıyla TİSK’i oluşturmuşlardı. 1963’te yürürlüğe giren 274 Sayılı Sendikalar Yasası uyarınca, işveren ve işçi sendikaları mevzuata uygun bir statü elde etmiştir. Toplu sözleşme, grev ve lokavt uygulamalarında ilgili tarafları hukuki olarak temsil hakkını elde etmişlerdir. Bu tarihten itibaren Türkiye’de TİSK ve MESS, endüstriyel ilişkiler alanında etkili olmaya başlamıştır. Özellikle orta ve büyük ölçekli sanayicilerin çoğunluğu oluşturduğu örgütsel yapılar açısından etkili bir işveren kuruluşu haline gelmişlerdir. Yasal statülerinin bir gereği olarak endüstriyel ilişkiler alanına odaklanmışlardır. Buna karşın, faaliyetleri bu alan ile sınırlı tutmamışlardır. Türkiye’deki sermaye sınıfının önde gelen kolektif aktörleri haline gelerek doğrudan siyasi ve ideolojik faaliyetlerde de girişmişlerdir. Bu iki örgüt, sınıf mücadelesinin derinleştiği 1970’li yıllarda işveren kesiminin bir nevi siyasi karargâhı biçimine dönüşmüştür. Bu iki örgüt, emek örgütlenmelerinin taleplerine karşı katı ve taviz vermeyen bir tutum sergilemişlerdir. Bilhassa MESS, ödün vermeyen katı tutumuyla nam salmış ve dönemin emek örgütlerinden büyük tepki almıştır. DİSK’e bağlı işçiler tarafından yaygın bir şekilde kullanılan “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te” sloganı, MESS’in kendi alanındaki olumsuz şöhretini gösteren bir kanıt niteliği taşımaktadır. 12 Eylül darbesinden sonra yöneticilerinden bazıları çeşitli hükümetlerde bakanlık ve hatta başbakanlık yapmıştır. Bu sayede siyasi nüfuzlarını belirgin bir biçimde arttırmışlardır. 1980’li yıllarda TİSK’in genel başkanlığını yapan Halit Narin, sermaye sınıfının kamuoyundaki en bilinen simalarından biri olmuştur. Emek hareketi, neoliberal dönemde güç kaybına uğramıştır. Endüstriyel ilişkiler, öncelikli bir gündem olmaktan uzaklaştığı ölçüde, TİSK ve MESS’in sermaye sınıfını temsil eden örgütler içindeki etkisi ve ağırlığı da azalmıştır.[322]

MESS ve TİSK’in yayınlarında görülen en belirgin vurgulama, geleceğe ilişkin teyakkuz hali içinde olma, bu teyakkuza uygun bir savunma hattı inşa etme çabasıdır. İki örgüt, Türkiye’nin en önemli sorunun radikalleşmekte olan işçi hareketi ve artan “komünizm tehdidi” olduğu hususunda fikir birliği içinde bulunmuşlardır. Krizin başlangıç aşaması olan 1975 yılında, TİSK işveren örgütlerine çağrıda bulunmuş ve kendi aralarındaki problemleri bir tarafa bırakarak birlikte hareket etmelerini sağlamaya çalışmıştır. Bu çaba ise Hür Teşebbüs Konseyi adlı bir üst örgüt kurulmasına önayak olmuştur. Başkanı Halit Narin, konseyin açılış konuşmasını yapmıştır. Narin’in bu konuşması, işveren örgütlerinin o günlerdeki bakış açısını kavrama bakımından zengin ipuçları sağlamaktadır. “Ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın devlet otoritesini zayıflattığını ve iş barışını tehdit eder hale geldiği” yönünde ifadeler kullanan Narin, ülkenin en önde gelen sorununun “hür teşebbüs ve onun destekçilerine karşı sistematik yıpratma hareketlerini destekleyen bir düşünce yapısının ortaya çıkması” olduğu yönünde bir tespitte bulunmuştur. Bu nedenle de işverenlerin “yekpare bir bütün olarak hareket etmeleri gerektiğini” belirtmiştir. MESS ve TİSK’in teyakkuzda bulunma tavrı, sonraki yıllarda daha da artmıştır. 1978 ve 1979 yıllarında MESS İşveren dergisindeki yazılarında “komünizm ve sosyalizm tehdidi nedeniyle özel sektörün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya” olduğu ifade edilmiştir. Devlet yetkililerine “aşırı akımlara ve militan-siyasal sendikacılığa karşı önlem alma” çağrısı dile getirilmiştir. Ayrıca TİSK genel sekreteri “artan terör olaylarının birincil sorumlusu olarak siyasal ve ideolojik sendikacılığı” işaret etmiştir. “Bu tür sendikacılığın önlenmesi için acil ve kesin önlemler alınması” yönünde çağrılarda bulunmuştur. Özetle ifade etmek gerekirse, 1970’li yıllarda MESS ve TİSK, ülkenin en önde gelen sorununu olarak yükselen işçi sınıfı hareketi ve komünizm tehdidini dile getirmişlerdir. Bu tespitlerine dayanarak da bu türden hareketler karşısında savunmacı bir konum edinmiş ve toplumda belirli bir karşılık bulan sermaye karşıtı fikirlere ilişkin rahatsızlıklarını ifade etmişlerdir.[323]

Turgut Özal, 1976 yılında Türkiye’nin en güçlü işveren örgütlerinden olan MESS’in üyesi olmuştur. MESS’e girdikten kısa bir süre sonra bu kuruluşun genel sekreterliğine seçilmiştir. Bu sırada zengin iş adamlarının kulübü olan TÜSİAD’a da sık sık uğramaya başlamıştır. Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışma deneyiminin yanı sıra AP’ye, MSP’ye ve MHP’ye yakındır. Kardeşi Korkut Özal da hükümette bakan olarak görev yapmaktadır. Toplu iş sözleşmeleri metal sektöründe kıran kırana geçmiştir. Grevler ve lokavtlar olmuştur. Özal, işçilere asgari düzeyde ücret vermenin yollarını işverenler adına araştırmış ve toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sendikaların karşısında işveren temsilcisi olarak yer almıştır. Kendileri açısından haklı gerekçeler öne süren raporlar hazırlamıştır. İşçi ve memurun fazla ücret alması, ekonomi açısından enflasyonu artıracağı görüşünü öne sürmüştür.[324]

Basın Kanunu

Bkz. Düzenlenen Kanunlar

Süleyman Demirel

Süleyman Sami Demirel, 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun olmuş, İnşaat Yüksek Mühendisi unvanını almıştır. 1949-1955 yılları arasında Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde yüksek mühendis olarak görev yapmıştır. Demirel, “Eisenhower Exchange Fellowship” bursu kapsamında Ekim 1954 ile Temmuz 1955 arasında Amerika’daki bazı kuruluşlarda araştırmalarda bulunmuştur. 1955-1960 yılları arasında Devlet Su İşleri Genel Müdürü olarak görev yapmıştır. 1960-1961 arasında DPT’de askerlik görevini tamamlamıştır. Demirel, DSİ Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde, Demokrat Parti Bakanlar Kurulu toplantılarına sıklıkla çağrılmıştır. Bu toplantılarda Demirel’den ülkedeki su ve elektrik konularına ilişkin görüşleri soruluyordu. Bir toplantı sonrasında Adnan Menderes, bakan arkadaşlarına şunu söylemiştir: “Bu çocuğa dikkat edin, geleceğin Başvekilidir.” Demirel, 1962-1964 yılları arasında ODTÜ’de Mühendislik Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. “Asker olmasam AP’nin kuruluşunu ben gerçekleştirirdim” diyen Demirel, 1962 yılında yapılan Adalet Partisi I. Büyük Kongresi’nde GİK üyeliğine seçildi ve Teşkilat Başkanlığı görevini üstlendi. Celal Bayar’ın Kayseri Cezaevi’nden çıktığı 23 Mart 1963’te, Adalet Partisi Genel Merkezi taşlandı. Bu sırada genel merkezde olan Demirel, Adalet Partisi GİK üyeliğinden istifa ederek siyasete ara verdi. 6 Haziran 1964’te Adalet Partisi Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala hayatını kaybetti. Gümüşpala’nın ölümü nedeniyle 27 Kasım 1964’te yapılan Adalet Partisi 2. Büyük Kongresi’nde genel başkanlığa aday oldu.[325] Kongrede Genel Başkanlığa Süleyman Demirel seçildi. 1669 delegenin 1072’sinin oyunu Demirel aldı. Ona en yakın oyu alan Saadettin Bilgiç ise 552 oyda kaldı.[326]

Süleyman Demirel, şivesi ve köylülüğünü kamusal alana ifade etmekten kaçınmayan bir kişiliğe sahipti. Burjuvazi ile paylaştığı kentli görünümüyle muhafazakâr bir sentez ortaya koymaktaydı. Bu haliyle Demirel, hem “barajlar kralı”, “medeniyetçi”, hem de “çoban Sülü” olarak anılıyordu. Demirel, Isparta İslamköy’de “çoban”lıkla başladığı, Amerika Birleşik Devletleri’nde aldığı üniversite sonrası eğitimle kendini geliştiren, DSİ genel müdürlüğü, Adalet Partisi genel başkanlığı ve başbakanlık (1993’te cumhurbaşkanı olmuştur) görevlerinde bulunduğu bir “başarı öyküsü” yazmıştır.[327]

Bazı kesimlere göre Demirel, Cumhurbaşkanlığı döneminde tartışmalı kararlar vermiştir. Çiller, Erbakan ve Muhsin Yazıcıoğlu Çiller’in Başbakanlığı’nda yeni bir hükümet kurulma konusunda anlaşmaya vardılar. Bu anlaşmaya, Refahyol hükümetindeki Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde varıldı. Anlaşmaya istinaden Erbakan istifasını sundu. Erbakan’ın istifasını müteakiben Cumhurbaşkanı Demirel’in, hükümeti kurma görevini Çiller’e vermesi bekleniyordu. Bu olağan beklenti gerçekleşmedi ve Demirel, hükümeti kurma görevini Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. Çiller, bu durumu bir “Çankaya darbesi” olarak nitelendirdi. Doğru Yol Partisi, Refah Partisi ve Büyük Birlik Partisi liderleri düzenledikleri basın toplantısında 278 milletvekilinin Yılmaz hükümetine ret oyu vereceklerini ifade ettiler. Buna karşın, Doğru Yol Partisi’ndeki istifalar neticesinde Yılmaz’ın başbakanlığında kurulan ANASOL-D hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güvenoyu aldı.[328] Demirel, 17 Haziran 2015’te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Milli Güvenlik Konseyi

Kenan Evren, 1980 yılında ülkenin durumu giderek kötüleşmekte olduğu kanaati edinerek olası bir darbe için hazırlıklar yapması için Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Haydar Saltık’a gerekli hazırlıklara başlaması emrini vermiştir. Şubat 1980’de emri alan Orgeneral Saltık, çalışmalarını Mart ayında çalışmalarını Orgeneral Kenan Evren’e arz etmiştir. Darbe için bir müddet daha beklemek gerektiğini düşünen Evren, Mart 1980’de, oluşturmayı öngördüğü Milli Güvenlik Konseyi’ni şu şekilde oluşturmayı tasarlamıştır:[329] “Müdahaleden sonra yasama görevini yapacak olan bir teşkilata ihtiyaç olacak. Kurulacak bu kurulun adı Milli Güvenlik Konseyi olmalıdır. Konsey, Genelkurmay Başkanı’nın başkanlığında Yüksek Askerî Şura üyelerinden teşkil edilmeli ve Anayasal Kuruluşlar olan üniversite, basın, işçi ve işveren, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, milletvekilleri gibi organlardan da temsilcileri dâhil edilmeli dedim. Bu hususta daha evvel aramızda yaptığımız görüşmelerde Milli Güvenlik Konseyi’nin böyle bir yapıda olmasını düşünmüştük. Hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kapatmayı da düşünmüyor, onları izinli kabul ederiz diyorduk. Fakat ileride anlatacağım sebeplerden dolayı sonradan bu düşüncemizden vazgeçtik.”

1982’de yapılan Anayasa Referandumunda anayasa %91,37 oranla kabul edilmiştir. Kabul edilen anayasanın geçici 1. maddesi gereğince Kenan Evren yedi yıllığına cumhurbaşkanı seçilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi, 6 Kasım 1983 genel seçimleri sonrasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşturulmasıyla 7 Aralık 1983’te sona ermiştir. Anayasanın geçici 2. maddesi gereğince Milli Güvenlik Konseyi üyeleri, 6 yıl süreyle Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi sıfatını almıştır.[330]

Yeniden Millî Mücadele Hareketi

Yeniden Millî Mücadele Hareketi Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun, Mehmet Çetin, Yılmaz Karaoğlu, Taha Akyol, Necmettin Erişen, Mevlüt İslamoğlu, Mevlüt Baltacı, İrfan Küçükköy ve Hasan Elmas öncülüğünde “Mücadele Birliği” adı altındaki dernek ile başlamıştır. Konya’da kurulan derneğin yönetim kurulunun başkanı Mevlüt İslamoğlu olmuştur. Kemal Yaman sekreter, Mevlüt Baltacı da muhasip olarak görev yapmıştır. Yeniden Millî Mücadele Hareketi, dernek çatısı altında teşkilatlanma öncesinde Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun, Mehmet Çetin, Kemal Yaman ve Necmettin Erişen ev sohbetlerinde bulunmuşlardır. 1964’ten itibaren derneğin kuruluşuna dönük çalışmalara başlamışlardır. Teşkilatlanma, Konya ve Afyon merkezlerindeki ekiplerin bir araya gelmesiyle sağlanmıştır. Konya’da başlayan çalışmaların yanı sıra Aykut Edibali’nin memleketi olan Afyon’da başlayan düşünsel faaliyetler, hareketin hız kazanmasına katkıda bulunmuştur. Örgütlenme çabaları doğrultusunda ve ilerleyen zaman içinde teşkilata yeni üyeler katılmaya başlamıştır. Hem düşünce düzleminde hem de sosyal içerikli faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Samimi ve duyarlı mücadeleciler, topluma önemli mesajlar vermek ve eski düzeni yeniden kurmak niyetiyle bir araya geldiklerini ifade etmişlerdir.[331]

Yeniden Millî Mücadele Hareketi, Türkiye ve dünyada öğrenci hareketlerinin hızla arttığı 1960’larda faaliyetlerine başlamıştır. Bu dönem, uluslararası siyaset açısından soğuk savaşın sürdüğü çift kutuplu bir sistem egemen bulunmaktaydı. Yeniden Millî Mücadele Hareketinin çekirdeğini oluşturan derneğin kuruluşu, etkin duruma gelmesi ve dağılması süreçleri bu zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Bu süreçte teşkilat, sağ eğilimli gençlere hitap etmiştir. 1960’larda Türkiye’de komünizmle mücadele dernekleri başta olmak üzere çok sayıda düşünce kuruluşu teşkilatlanmış, sağ siyaset açısından antikomünizm anlayışı, ortak payda hâline gelmiştir. Teşkilatın genel felsefesi, daha yerli ve millî bir devlet politikası üretilmesine ve bu tür politikaların hayata geçirilmesine duyulan ihtiyaca dayandırılmaktadır.[332]

Aktif çalışmalar yürüttükleri dönemde mücadeleciler, ülkenin içinde bulunduğu süreci “buhran” olarak nitelendirmişlerdir. Teşkilat üyelerine göre buhrandan kurtulmanın yegâne yolu ise millî devletin gereklerini yerine getirmektir. Mücadelecilerin bakış açısına göre, Türkiye’nin başlıca meselelerinin nedeni siyonist, komünist ve kapitalist sistemlerden kaynaklanmaktadır. Teşkilat mensuplarına göre ülke, soğuk savaş döneminde kapitalist ve komünist blok arasında kalmıştır. Bu durumun ise dünyada sermaye ve teknik alanda kaydedilen gelişmelerin izlenemeyişi, Batı kültürünün toplumdaki olumsuz etkisi, aydın kesim ile halk arasındaki iletişimin açık olmayışı, İslami değerlerden uzaklaşılması gibi temel nedenlerden kaynaklanan buhranı ortaya çıkardığı görüşünü savunmuşlardır.[333]

Teşkilat mensupları; antisiyonist, antikapitalist ve antikomünist olduklarını ifade etmiş, millî değerlere bağlı ve İslam esaslarına saygılı olmayı şiar edinmişlerdir. Teşkilat amaçlarına ulaşabilmek için “ilmî sağ”, “inkılap ilmi”, “buhranlarımız” ve “yeniden millî mücadelenin stratejisi” gibi kavramlardan yola çıkan bir metodolojik altyapı kurmaya çalışmışlardır. Mücadeleciler, Necmettin Erbakan gibi açık bir İslamcı söylemden kaçınmışlardır. Hareketin eksen kavramını, “millîlik veya millî kültür” olarak ifade edebilmek mümkündür. Mücadeleciler, devletin bütün kurumlarıyla millî bir nitelik kazanması amacını gütmüşlerdir. Mücadelecilere göre; iktisadi, sosyal ve ahlaki bütün sorunların, ancak ve ancak bu anlayış sayesinde çözüme kavuşturulması mümkündür. Başlıca kavram olarak belirlenen “millîlik”, zaman içinde daha muğlak bir niteliğe bürünmüştür. Buna rağmen Mücadeleciler, fikrî temeldeki çalışmalarını hayata geçirmeye gayret etmiş ve çağdaşları olan diğer sağ gruplardan farklı entelektüel bir yaklaşım ortaya koymaya özen göstermişlerdir.[334]

Teşkilat, çalışmalarına 1978 yılına kadar aktif ve yoğun bir şekilde devam etmiştir. 1978 yılından itibaren teşkilattan kopuşlar başlamıştır. 12 Eylül darbesiyle siyasi partiler feshedilmiş, dernek faaliyetleri durdurulmuştur. Darbeden sonra, teşkilat ile ilişkisi olanların çoğunluğu hareketten ayrılmıştır. Geride kalan üyeler, Millet Partisi bünyesinde siyasi faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir.[335]

Şavşat Katliamı

Sıkıyönetim uygulamalarının yapılmadığı Artvin’in Şavşat ilçesine 1979 Temmuz ayında Giresun’dan bir komando alayı getirildi. Bu tarihten sonra halk üzerindeki baskılar artmaya başladı. 23 Temmuz 1979’da artan baskıları protesto etmek amacıyla izinli bir miting tertip edildi. Mitinge çevre ilçelerden de binlerce katılım oldu. Mitinge katılmak için yola çıkan Ardanuçlular yolda beş kez durduruldukları için mitinge geç kaldılar. Ardanuçlular, miting dağıldığı için TÖB-DER binasının önünde toplandı. Yapılan bir konuşmanın ardından dağılmaya başladılar.[336] Mitingin dağılmaya başladığı sırada halkın üzerine ateş açıldı. 5 ölü 40’a yakın yaralanan oldu.[337]

TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu, jandarmanın savunmasız halka ateş açtığını, Adalet Partisi Artvin Milletvekili Hasan Ekinci ise 13 Ağustos 1979’da verdiği meclis araştırma önergesinde TÖB-DER binasından askere ateş açıldığını iddia etmiştir.[338]

Bahçelievler katliamı, Ankara’nın Bahçelievler semtinde yaşandı. Ülkücü Gençlik Derneği bağlantılı, silahlı bir grup, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gençlerin yaşadığı bir evi bastı. Baskını yapan grup, evdeki beş genci yüz üstü yatırarak eterle bayılttı. Katliamın dava dosyasındaki bilgilere göre Abdullah Çatlı, evin yakınındaki bir otomobilde bekliyordu. Baskın sırasında eve iki TİP’li genç daha geldi. Bu gençler silah zoruyla, otomobilde bekleyen Çatlı’nın yanına götürüldü. Bu iki genç daha sonra Çatlı’nın kullandığı otomobil ile Ankara kent merkezinin dışına götürülerek yol kenarındaki bir tarlada, başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Otomobil Bahçelievler’e geri döndü ve grup bu defa evde baygın yatan beş genci öldürmeye başladı. Önce, gençlerden birini boğarak öldürdüler. Boğmanın zaman aldığı görülünce diğer dört genç silahla katledildi. Öldüğü düşünülen gençlerden Serdar Alten, yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Alten, ağır yaralı olmasına rağmen savcılığa ifade verebildi. Alten de sekiz gün sonra hayatını kaybetti.[339]

Cezaevlerinden Firarlar

Çuval Cinayetleri

1970’lerin sonunda cinayetler vahşi biçimlerde işlenmeye başlamıştı. Uygulanan yöntemlerden biri de kaçırılıp işkence edilerek öldürülen insanların cesetlerini çuvala koyup rastgele yerlere ya da kalabalık yerlere bırakmaktı. Çuval cinayetleri olarak anılan bu yöntemle 1980’in ilk yarısında 40’a yakın genç katledilmiştir.[340]

Tarsus Olayları

Tarsus’ta örgütlü yasadışı sol eylemciler, bir çocuğun araba çarpması nedeniyle ölümünü protesto etme amacıyla halkı toplamış ve 9 kişinin ölümü 20 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan olayları başlatmıştır. Yaşanan otorite boşluğu nedeniyle, ülkede gerçekleşen küçük çaplı hadiselerin kısa sürede yasadışı eylemlere yol açmıştır. Medyaya yansıyan görüntülerde, Tarsus Olayları’nın terör örgütlerinin Türkiye’ye karşı eylem gerçekleştirdikleri konusu vurgulanmıştır.[341]

Darbe Öncesi Genel Seçimler

1 Mayıs 1977’deki kanlı olaylar sonrasında erken seçime gitme kararı alınmıştır. 5 Haziran 1977’de gerçekleştirilen seçimlerde yaklaşık 21 milyon seçmen oy kullanmıştır. Adalet Partisi eski ortaklarını toplamasına rağmen birinci parti olamamıştı. 213 temsilci ile CHP en yüksek milletvekili sayısına sahip olmuştur. Adalet Partisi 189, Milli Selamet Partisi 24, Milliyetçi Hareket Partisi 16, CGP 3, DP 1 milletvekilli ile Meclis’te yer almıştır. Seçim sonrası kurulan CHP azınlık hükümeti güvenoyu alamamıştır. Bunun üzerine Süleyman Demirel MSP ve MHP ile birlikte II. Milliyetçi Cephe hükümetini kurmuştur. CHP, AP’den istifa edenlerle temas kurmaya başlamıştır. 12 eski AP’li ile Ecevit arasındaki görüşmeler ilk olarak 22 Aralık tarihinde Darıca’ya Bayramoğlu’ndaki bir otelde gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler gizli yürütülmesine rağmen basına sızmıştır. Bunu üzerine görüşmelerin devamı CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Aytekin Kotil’in organizasyonunda belediyeye ait Florya’daki Güneş Moteller’de yapılmıştır.[342]

Bkz. Güneş Motel Olayı

Kıbrıs Barış Harekâtı

1968’den itibaren Kıbrıs’ın huzur ve refahı için yapılan çalışmalar, 1974 yılına kadar olumlu bir sonuç vermemiştir. Sorunların giderilememesi, Kıbrıs Rum lideri ve Cumhurbaşkanı Makarios’un Atina ile ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir. Makarios’un iddiasına göre, Kıbrıs’taki Yunan askeri, halkı kendisine karşı kışkırtmıştır. Makarios, Yunanistan Cumhurbaşkanı Fedon Kizikis’e bir mektup yazarak şikâyette bulunmuştur. Bu şekilde Makarios, aleni bir biçimde Atina’yı da karşısına almıştır. 15 Temmuz 1974’te EOKA’cı Nikos Sampson’un önderliğinde, Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek amacıyla bir darbe gerçekleştirilmiştir. Darbe ile Makarios’un Kıbrıs Rum liderliği düşürülmüş, Sampson’un da “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin cumhurbaşkanı olduğu ilan edilmiştir.

Kıbrıs’taki bu gelişmeler sonrasında Milli Güvenlik Kurulu, darbenin Kıbrıs’ta var olan anayasal düzeni ortadan kaldırması nedeniyle 11 Şubat 1959’da Zürih’te imzalanan Garanti Anlaşması’ndaki yetkiye dayanarak müdahale etmeye karar vermiştir. Ecevit, 17 Temmuz 1974’te Londra’ya giderek Başbakan Wilson ile görüşmüştür. Görüşmede, İngiltere ve Türkiye’nin Kıbrıs’a ortak bir müdahale gerçekleştirmesi yönünde teklik öne sürmüştür. İngiltere Başbakanı Wilson, Ecevit’in bu teklifine sıcak yaklaşmamıştır. Kıbrıs’a dönük ortak bir çözüm bulunamadığı için Ecevit, Londra’dan ayrılmıştır. Ecevit, yaptığı basın toplantısında Kıbrıs’taki darbenin, aynı zamanda Türkiye’ye de bir saldırı olduğunu belirtmiştir. Kıbrıs’taki durumun düzeltilmesi için darbecilere 24 saat süre tanındığını bildirmiştir. Diplomatik çabalardan sonuç elde edemeyen Türkiye, Ecevit’in ifadesiyle “Türk Silahlı Kuvvetleri, barışı sağlamak ve özgürlüğü getirmek” amacıyla Kıbrıs’a tek başına müdahalede bulunma kararı almıştır. Alınan kararın gereği olarak 20 Temmuz 1974’te harekât başlamıştır. Sabaha karşı saat 5’te Türk paraşütçüleri Kıbrıs’a indirilerek resmî olarak harekete geçilmiştir.[343]

Sadi Irmak Hükümeti ve Milliyetçi Cephe Fikri

Sadi Irmak Hükümeti’nin meclise sunduğu program, meclis oylamasında 17 kabul oyu alabilmiştir. Bu sonucun ardından Sadi Irmak, 29 Kasım 1974’te istifasını vermiştir. Hükümetin kim tarafından kurulacağı konusu büyük bir krize dönüşmüştür. Bunun üzerine CGP Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu, “Milliyetçi Cephe” fikrini ortaya atmıştır. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turhan Feyzioğlu ve Alparslan Türkeş’i aynı çatı altında birleştiren bu oluşum, Ecevit’e karşı çoğunluğu teşkil ederek Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni kurmuştur.[344]

Bkz. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri

Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri

İlgili literatür incelendiğinde Türk siyasetinin en karmaşık ve çatışmacı hale geldiği dönemlerden biri olarak 1975-1977 yıllarında kurulan Birinci Milliyetçi Cephe hükümeti döneminin kabul edildiği görülebilmektedir. Bu dönemin karakteristik özelliği, iç ve dış koşulların kaynaklık ettiği darboğazın körüklediği toplumsal çatışmaların artarak devam etmesidir. Bu döneme ilişkin, MHP’nin elde ettiği iki bakanlıkta kadrolaşarak devletin içine sirayet eden çatışmanın ana unsuru olduğunu öne süren görüşler, genel anlamda sol şiddeti ihmal etme temayülü göstermektedir.[345]

Evren, kurulan MC Hükümetleri hakkındaki kanaatini şu şekilde ifade etmektedir:[346] “Bu gibi çirkin ve devlet yönetiminde yapılmaması gereken işlerin yapıldığı, bizim gibi vatandaşların da kulağına elbette geliyordu. Başbakan Demirel ise, koalisyonun bozulmaması pahasına bütün bu çirkin oyunlara göz yumuyor ve tabi kamuoyu karşısında kendisine, dolayısıyla da partisine puan kaybettiriyordu. Bu durumdan Cumhuriyetçi Halk Partisi faydalanmaya çalışıyor ve seçimlerde en fazla milletvekilliğine sahip olmasına rağmen, hükümet kuramamasının ezikliğini giderebilmek için çeşitli yollar arıyordu.”

Demokrasinin Sonbaharı 1977-1978 adlı kitabında Cüneyt Arcayürek şunları aktarmaktadır: “Demirel’in sürekli incelediği tabloya göre, 1968 ile 1977 yılları arasında ölenlerin sayısı şöyleydi: 1968’de 2, 1969’da 10, 1970’de 19, 1971’de 19, 1972’de 19, 1973’te 14, 1974’te 4, 1975’te 35, 1976’da 104, 1977’de 292”. Terör 1977’den sonra katlanarak arttı. Sıralanan rakamlar, 1978-1979’da aylık hatta haftalık hale geldi. MC hükümetleri ne yazık ki terör sorununun çözücüsü değil, sorunun parçası oldular.[347]

Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti (AP-MSP-MHP-CGP)

Milliyetçi Cephe Hükümeti, yükselen solu durdurmayı hedefleri arasına koymuş ve sokaklardaki anarşinin önüne geçebilmek için ülkücü gençleri seçmiştir. Türkiye’yi içinde bulunduğu durumdan kurtarmayı vazife edinmiş ülkücü gençler, Milliyetçi Cephe Hükümeti tarafından verilecek görevler için elverişli kişiler olarak görülmektedir. Sol görüş ekseninde bir araya gelen devrimci gençler de ülkücü gençler gibi Türkiye’yi kurtarma amacı içinde olmuştur. Dönemin iki büyük düşünce kampında yer alan ve ortak gaye olarak Türkiye’yi kurtarmayı hedefleyen bu gençler, farklı görüşler etrafında yer almaları nedeniyle sokak olaylarının giderek tırmanmasına yol açmışlardır.[348]

5 Haziran 1977’de yapılan genel seçimlerde Ecevit’in önderliğindeki CHP 213 milletvekili çıkararak birinci parti olmuştu fakat salt çoğunluğu alabilmesi için 13 milletvekili daha gerekiyordu. Ecevit, 21 Haziran 1977’de tek başına azınlık hükümeti kurdu. Güvenoyu alamayan Ecevit hükümeti ilk genel kurul oylamasında düşürüldü. Yalnızca otuz gün süren ve 21 Temmuz 1977’de çekilen Ecevit kabinesinden sonra Demirel, Erbakan ve Türkeş birleşerek ikinci MC hükümetini kurdu. Tıpkı birinci MC’deki gibi bu hükümetin amacı da ülkeyi salimen seçimlere götürmekti. Arka arkaya kurulan bu asansör kabineler, ülke insanını ümitsizliğe sevk ediyor, askerin ise iştahını kabartıyordu.[349]

Bkz. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri

İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti (AP-MSP-MHP)

İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin ilk günlerinde yurdun yurt sathındaki sağ-sol çatışmaları daha da artmaya başlamıştır. Askerlerin üniformalarından tanınması gibi, sağcı ve solcu kesim de kılık ve kıyafetlerinden kendilerini belli etmeye başlamışlardır. Birbirleriyle karşılaştıklarında kavga eder hale gelmişlerdir. Hükümetin henüz ilk 15 gününde 26 kişi hayatını kaybetmiştir.

Hükümetin tırmanmakta olan şiddet olaylarını bastırmadaki yetersizliği ve 5 Haziran seçimleri sonrasında 11 Aralık 1977’deki yerel seçimlerde de AP’nin, CHP’nin gerisinde kalması AP içinde kırılmaya yol açmıştır. Bu sorunlara ilave olarak Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’a verilen yetkileri içine sindiremeyen 9 vekil, Adalet Partisi’nden istifa etmiştir.[350]

Yaşanan gelişmeleri fırsata çevirmek isteyen muhalefet kanadı, iyi yönetilmeyen ekonomi ve karşılıklı misilleme şekline dönüşen anarşi ortamını gerekçe göstererek meclise gensoru vermiştir. Gensoru verilmesi sonrasında Başbakan Demirel, 31 Aralık 1977’de güvenoyuna başvurmuştur. 228 ret oyu, 218 kabul oyu alan hükümet düşmüştür. Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanmış ve görevdeki hükümet gensoru ile düşürülmüştür. Bunun üzerine Demirel, istifasını Korutürk’e sunmuştur.[351]

Bkz. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri

Türkiye’de Konuşlu ABD Üslerinin Kapatılması

Birinci Milliyetçi Cephe dönemindeki en önemli konulardan biri, Amerika ile ilişkilerindeki genel seyrin değişmesi olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu yürürlükten kaldırılmadığı için Demirel, Türkiye’deki ABD imtiyazlarını kaldırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri üslerinin Türk Silahlı Kuvvetlerine devredilmesi kararını almıştır.[352]

Birinci Ecevit Hükümeti (CHP-MSP)

1973 genel seçimleri sonrasında 115 gün hükümetsiz olarak geçirilmiştir. Bu süre sonrasında 25 Ocak 1974’te CHP ve MSP iş birliğinde bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Koalisyon protokolünde hükümetin iki tarafı da kendi görüşlerinden belirli ödünler vereceklerini ve fedakâr davranacaklarını belirtmiş olmalarına karşın, hükümetin kurulmasının ardından, uygulamalar, belirtilen biçimde gerçekleşmemiştir. Zıt kutupları temsil eden iki görüşten oluşan bu koalisyon, henüz ilk aylarda kendi içinde ayrışmaya başlamıştır.

İkinci Ecevit Hükümeti

5 Haziran 1977’deki genel seçimlere halkın katılım oranı %70 olarak gerçekleşmiştir. Seçimde CHP 213, AP 189, MSP 24, MHP 16, bağımsızlar 4, CGP 3, DP de 1 milletvekili ile meclise girebilmişlerdir. 1973 seçimlerinden olduğu gibi, 1977 seçimlerinde de herhangi bir parti tek başına iktidar olabilecek temsiliyeti elde edememiştir. 1960’lı yıllardan başlayarak teamül olarak hükümet kurma görevi, en yüksek oy oranına sahip partiye verilmiştir. Söz konusu teamül, bu dönemde de devam etmiştir. Ecevit, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından hükümet kurma görevini üstlenince, azınlık hükümeti kurarak tek başına bir iktidar olabilmenin yollarını aramıştır. CHP’nin azınlık hükümeti kurarak güvenoyu alabilmesi için kendi milletvekillerine ilave olarak 13 milletvekilinin daha desteğini alabilmesi gerekmektedir. Ecevit, bu doğrultudaki çalışmalarını Korutürk’e aktardığında, Korutürk’ten “AP Genel Başkanı ile görüştünüz mü?” şeklindeki ısrarlı bir karşılık alması nedeniyle, kuracağı azınlık hükümeti konusunda Korutürk’ün onay vermeyeceğinin sinyalini almıştır.[353] Bu gelişmeler sonrasında 3 Temmuz 1977’de meclisteki güven oylamasında Ecevit Hükümeti, 217 kabul, 229 ret ve 2 de çekimser oy alarak düşmüştür.[354]

Üçüncü Ecevit Hükümeti

Ecevit, “önce can güvenliği” parolasıyla yeni bir hükümet kurmak üzere girişimlere başlamıştır. Güneş Motel’de Ecevit ile görüşen bağımsız vekiller, “Ülkenin bugün içinde bulunduğu çok ağır iç ve dış koşullar karşısında uzun sürecek bir hükümet bunalımına tahammülümüz olmadığından kurulacak bu yeni hükümette görev almamız ve hükümeti desteklememiz hususunda görüş birliğine varılmıştır.” şeklinde bir açıklama yapmışlardır. Yapılan görüşmeler ve yapılan bu açıklama, kurulacak olan Ecevit hükümetine destek verileceği ortaya çıkmıştır. Bağımsızların desteğini alan Ecevit, 5 Ocak 1978’de üçüncü Ecevit Hükümeti’ni kurmuştur. 35 bakandan oluşan kabinenin 22’si CHP, 10’u bağımsız, 2’si CGP ve 1’i de DP’li bakan ile teşkil edilmiştir. Bağımsızlar, Adalet Partisi’nden ayrılan vekiller olması, CGP’den Turhan Feyzioğlu ve Salih Yıldız, DP’den de Faruk Sükan gibi muhafazakâr vekillerin kabinede bulunması nedeniyle bu hükümet, Ecevit’in kendi programını yürürlüğe koyma konusunda zorluklar yaşamıştır. Kurulan bu hükümet, 17 Ocak’ta yapılan meclis oylamasında 228 kabul, 218 ret oyu ile güvenoyu almıştır.[355]

Anarşinin her gün onlarca can aldığı bu dönemde hükümet kuran Ecevit, öncelikli olarak yaşanan anarşinin sonlandırılmasına dönük çabalara girişmeyi amaçlamıştır. Buna karşın, alınması öngörülen tedbirler yeterli olmamıştır. Önce Malatya’da daha sonra Sivas ve Kahramanmaraş’ta sağ-sol kavgası şeklinde başlayan olaylar giderek büyümüş ve Alevi-Sünni kavgasına dönüşmüştür. Çatışmalar sonucunda yüzlerce yurttaş yaşamını kaybetmiş ve binlerce işyeri zarar görmüştür. Asayişin sağlanamaması nedeniyle 26 Aralık 1978’de saat 07:00’dan geçerli olmak üzere sıkıyönetim ilan edilmiş ve hükümet, 13 ilde idareyi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmiştir.[356]

Ekonomik sorunlar, anarşi ve terörden olumsuz etkilenen halk, Senato ve boşta bulunan 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde Adalet Partisi’ne meyletmiştir. Adalet Partisi’nin başarı kazandığı seçimde CHP’nin oyları %41’den, %29’a kadar gerilemiştir. Milletvekili seçimlerinde 5 milletvekilliğini Adalet Partisi kazanmıştır. Ara seçim sonuçlarının ardından Başbakan Ecevit istifa etmiş ve kanlı olayların yaşandığı 649 günlük hükümet iktidardan çekilmiştir.[357]

Bkz. Güneş Motel Olayı

Güneş Motel Olayı

Milletvekili transferlerinin yaşandığı ve Türkiye siyaset tarihinde Güneş Motel Olayı olarak anılmaktadır. Ecevit’in kurduğu CHP azınlık hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güvenoyu alamadı. Ecevit’in mecliste salt çoğunluğu elde ederek güvenoyu alabilmesi için 11 milletvekiline daha ihtiyacı vardı. Bu nedenle, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, ikinci Milliyetçi Cephe hükümetini kurdu. Bu hükümetin kurulmasından kısa bir süre sonra CHP, AP’den 12 milletvekilini transfer etti. Gensoru verilmek suretiyle de ikinci Milliyetçi Cephe hükümeti düşürüldü. Bu sayede CHP, tek başına hükümeti kurdu fakat AP’den transfer edilen milletvekillerinin 11’ine hükümette bakanlık verildi. Adalet Partisi milletvekilinin transferiyle ilgili görüşme ve pazarlıklar İstanbul Florya’daki Güneş Motel’de gerçekleştirildiği için bu konu, otelin adıyla anılmaya başlandı.[358]

Bu kuşkulu müttefiklik konusunda acaba Ecevit neden “Tavukçuluk Bakanlığı” ya da “Meteoroloji” bakanlığı ihdas etmedi nüktesine meydan verecek şekilde cülus dağıtırcasına bakanlıklar oluşturulması ve bunun da pazarlığa konu edilmesi hem bakanlık sayısını artırdı hem de sistemi hantallaştırdı.[359]

Evren, bu konuya ilişkin görüşünü şu şekilde ifade etmektedir:[360] “Adalet Partisi’nden istifa eden 12 milletvekilinden 11’ine bakanlık verilmesini hemen hemen hiç kimse tasvip etmedi. Bu durum, istifa edenlerin bir menfaat karşılığında partilerinden istifa ettiklerini, memlekete hizmet aşkıyla bunu yapmadıklarını açıkça gösteriyordu ki, sonucundan aklı başında herkes şüpheliydi.”

Bkz. Üçüncü Ecevit Hükümeti

Demirel’in Azınlık Hükümeti

İhsan Sabri Çağlayangil

Cumhurbaşkanı Korutürk, 1973’te göreve başlamıştır. 7 yıllık görev süresinin sona ereceği ve 22 Mart’ta seçim yapılacağının belirlenmiş olmasına rağmen buna dönük herhangi bir hazırlık yapılmamıştır. Adalet Partisi, göstereceği adayın yeterli çoğunluğu sağlayamayacağını öngördüğü için Korutürk’ün görev süresi sonlanınca, cumhurbaşkanlığına vekâlet eden kişinin İhsan Sabri Çağlayangil olması nedeniyle işleri ağırdan almıştır. Çağlayangil, Demirel hükümetlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış ve Adalet Partisi yıllarında Demirel ile yakın bir ilişki içinde bulunmuştur.[361]

İlerleyen günlerde adaylığını açıklayanlar çıkmış (örneğin Mardin Bağımsız Milletvekili Nurettin Yılmaz, CHP Bingöl Milletvekili Hasan Celalettin Ezman) fakat yeterli oyu alamamıştır. Seçimin sürecinin uzayacağı anlaşılınca görev süresinin sonuna gelen Korutürk’ün yerine Senato Başkanı ve Adalet Partisi kökenli olan İhsan Sabri Çağlayangil, 6 Nisan 1980 tarihinden geçerli olmak üzere, 12 Eylül darbesine kadar cumhurbaşkanlığına vekâlet etmiştir.[362]

Bkz. Cumhurbaşkanı Seçimi (Seçilememesi)

Fikri Sönmez (Terzi Fikri)

Ordu’nun Fatsa ilçesi, 1970’li yıllarda Türkiye çapında şöhrete ulaşmıştır. 14 Ekim 1979’daki belediye seçimlerini bağımsız aday Fikri Sönmez kazanmıştır. Yeni başkan ilçede “Terzi Fikri” lakabıyla tanınıyordu. Fikri Sönmez’in 1979’da başkan seçilme başarısının arkasında 1960’lı yıllara kadar geriye giden titiz bir halk çalışması bulunmaktadır. Zira 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin Fatsa örgütlenmesi Fikri Sönmez ve arkadaşları tarafından yapılmıştır. 1968’deki Devrimci Gençlik hareketi, üniversitelerden Anadolu’ya doğru uzanmaya başlamıştır. DEV-GENÇ’in liderleri ile Fatsa arasında yakın ilişkiler geliştirilmiştir. Fikri Sönmez gibi Fatsalı olan Ziya Yılmaz’ın DEV-GENÇ ile olan üst düzey ilişkiler, 1972’deki Kızıldere Olayına kadar dayanmaktadır.

Bkz. Fatsa Olayları

Petrol-İş Toplantısı (Tribünlerden Sahaya İnme Çağrısı)

CHP Genel Başkanı Ecevit İstanbul’daki Petrol-İş Sendikası’nın 17’nci Merkez Genel Kurul toplantısına katılmıştı. Burada yaptığı konuşma, 7 Eylül 1980 tarihli gazetelerde şu şekilde yer almıştır:[363] “Türkiye’de sanki bir maç oynanıyor. Bu maçta sahada siyasal partiler ve siyaset adamları vardır. Toplumun büyük bir kesimi ise tribünlerde seyirci durumundadır… Şimdi ben Petrol-iş Kongresi’nde tribünlerdeki işçileri sahaya çağırmak için geldim… Yalnız petrol-iş değil, demokrasiyi benimsemiş tüm Türk işçilerini çağırmaya geldim.”

İnciraltı Katliamı (12 Haziran 1980)

Üniversite sınavına girmek için İzmir’e il dışından öğrenciler gelmişti. Üniversite sınavı büyük kentlerde yapıldığı için farklı şehirlerden gelen öğrenciler vardı. Öğrenciler Basmane’deki İzmir garajında Yurt Kur tarafından oluşturulan masalara başvurmuş, İnciraltı Yurdu’nda kalabilecekleri bilgisini almışlar ve ön kayıtları burada yapılmıştır. Toplu taşıma araçlarıyla yurda gelerek kesin kayıtlarını yaptırarak yurda giriş belgelerini almıştırlar. Sıkıyönetim uygulanan İzmir’de 12 Haziran 1980 gecesi İnciraltı yurtlarında arama yapmak isteyen güvenlik güçleri ile öğrenciler arasında çatışma çıkmıştır. Çatışmada 5 öğrenci silahla öldürülmüş, 30 öğrenci yaralanmıştır.[364]

Yaşanan olayların üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra Ege 78’liler Dayanışma ve Demokrasi Derneği Başkanı Servet Ali Çınar, 12 Eylül darbesi öncesinde gerçekleşen olaylara ilişkin açıklamalarda bulunmuştur. Çına, CHP’nin 12 Eylül darbesi konusunda çelişkili bir tutum sergilediğini belirtmiştir. Çınar, bu konuda şunları ifade etmiştir:[365]İzmir’de darbenin acı izlerinden biri de İnciraltı Katliamı’dır. Burada 5 genç öldürüldü. İnciraltı’na anıt yapılsın diye soru önergesi veren CHP, o dönemin sıkıyönetim komutanı olan Faik Tütüncüoğlu’na 4 dönem belediye başkanlığı yaptırdı. O katliamda ateş edenlerin başında Tütüncüoğlu vardı. Bu ne yaman çelişki. Her yıl dönümde bu ikiyüzlülük içimizi acıtıyor.

Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na üye olan ve Giresun’dan gelen 5 işçinin (Salih Ulug, Ömer Bayraktar, Cevat Koca, Bahri Bilgin ve Sinan Koca) cesetleri birkaç gün sonra ortaya çıktı. Katliam sonrasında 17 Mart 1978’de Karaman Çiftliği yolundaki taş ocaklarına moloz dökmek için giden kamyon şoförü cesetleri görmüştür. Kamyon şoförünün İçerenköy Karakoluna haber vermesi üzerine karakol polisi, çevrede yaptıkları araştırmada işçilerin cesetlerini buldu. Karakol polisi, 2. Şube’den yardım talebinde bulundu. 2. Şube’den gelen polis ekibi çevrede araştırma yaparken üstlerine otomatik tüfekle ateş açıldı. Polise yaklaşık 500 metre mesafedeki gecekondulardan ateş açanların, karanlıktan faydalanarak kaçtıkları belirtildi. Olay sonrasında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Tarık Göksu “Olayın nedenlerinin henüz saptanmadığını, sanıklar hakkında daha bir ipucu elde edilmediğini, bu yüzden olayın siyasi yönü olup olmadığını söyleyemeyeceğini” ifade etti. Failler cinayet zanlısı olarak tutuklanan TİKKO’cular, 1991 Affı’nda serbest kaldılar.[366]

Bkz. Kurtarılmış Bölge İlan Edilen Yerler

Polis Teşkilatındaki Düzenlemeler

Teşkilatında sağ iktidarlar döneminde -özellikle koalisyon hükümetleri- sadece sağ görüşlü insanların kadrolaştığı iddialarına karşın, solcu polislerin üye olduğu POL-DER’in üye sayısının ülkücü polislerin üye olduğu POL-BİR’den çok daha fazla olması ilginç bir görüntü ortaya çıkarmaktadır. AP hükümetinin İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil’e göre, 111 47.662 olan toplam polis sayısının yaklaşık 17.000’i POL-DER, 2.000 kadarı da POL-BİR üyesiydi. Pol-Der’in eski Genel Sekreteri Sıtkı Öner, polis teşkilatındaki bu kompozisyonu şu şekilde izah etmektedir:[367] “1960 askerî yönetimi sırasında ve sonrasında bir süre, polis-asker ve polis-halk ilişkilerini düzeltme arayışı içinde, polis alımında daha demokrat ve CHP’ye yakın bilinen ailelerin gençlerine öncelik tanınmıştı. Böyle bir kuşağın varlığı 1975-80 döneminde polis bünyesinde sol, demokratik bir polis hareketinin oluşumunda rol oynayan etkenlerden biri olmuştur.”[368]

İki derneğe mensup polisler birbirlerine dostça bakmıyorlar, sanki ayrı kampların insanları gibi davranıyorlardı. İşin acı tarafı ise cereyan eden herhangi bir terör olayını gerçekleştirenler sola mensup teröristler ise ve bu olaya POL-DER’li polisler müdahale etmişlerse, genellikle olayı örtbas etme çabası içinde olurlardı. Örneğin tutulan zaptı yanlış tanzim ederler veya olay yerinde ele geçen delilleri yok etmeye çalışırlardı. Bunun aksi olmuş, sol teröristlerin işlediği olaya sağ tandanslı POL-BİR’li polisler müdahale etmişler ise, bu sefer de olayı büyütmek için her türlü çabayı gösterirlerdi. Bu durumu sıkıyönetim koordinasyon toplantılarında veya Millî Güvenlik Kurulu toplantılarında çeşitli defalar dile getirmemize, emniyet kuvvetlerinde dernek olmaz, nasıl ki silahlı kuvvetler ve jandarmada dernek yoksa, bu derneklerin kapatılması için gerekli kanunların çıkarılması şarttır dememize rağmen maalesef bu istekler yerine getirilememişti. 12 Eylül’den sonra ilk iş olarak bu iki derneğin kapatılması kararını aldık ve şimdiye kadar disiplinsizlikleri sabit olmuş polislerin temizlenmesi talimatını verdik. Bereket versin ki polisin büyük bir bölümü bozulmamıştı.[369]

Kenan Evren, polislerin sosyal imkânlarının artırılmasına yönelik olarak kullandığı inisiyatifi şu sözlerle ifade etmektedir:[370] “1982 bütçesi önüme geldiğinde, polis lojmanları için İçişleri Bakanlığı bütçesine az bir ödenek ayrıldığını gördüm ve bunun çoğaltılmasını istedim. İlgililer gelir bütçesi ile gider bütçesi arasındaki açığın daha da çoğalacağını ifade ettiler ve çeşitli mazeretler ileri sürmeye başladılar. Bunun üzerine ben de Millî Savunma Bakanlığı bütçesinden 6 milyar liranın tasarruf edilerek bu paranın polis lojmanı yapımına tahsis edilmesini istedim. Böylece polis lojmanlarına ayrılan meblağ bir hayli yükseltilmiş oldu.”

Bombalı Pankart Eylemleri

ODTÜ Açılış Töreni

Sıkıyönetim Uygulaması

Abdurrahman Köksaloğlu Cinayeti

Köksaloğlu 1956 yılında CHP’ye girmiştir. CHP Şişli örgütünde çeşitli kademelerinde görev almıştır. 1963 ile 1973 yılları arasında İstanbul Belediye Meclis üyeliği yapmıştır. 1973’te İstanbul CHP Milletvekili seçilmiştir. Köksaloğlu, 15 Temmuz 1980’de silahlı iki eylemci tarafından öldürülmüştür. Evli ve iki çocuklu Köksaloğlu’nun öldürülmesiyle ilgili basın toplantısı düzenleyen CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit “İlk kez bir TBMM üyesi de teröristlerin kurşunlarına hedef olarak yaşamını yitirmiştir” ifadelerini kullanmış, bu cinayetin “Parlamenter demokrasiye karşı olan oyunların yeni bir aşamasını teşkil ettiğini” belirtmiştir. Ecevit, sözlerini şu şekilde sürdürmüştür: “İlk kez bir TBMM üyesi de teröristlerin kurşunlarına hedef olarak yaşamını yitirmiştir. Başbakan’ın son zamanlarda CHP’ye yönelttiği çirkin iftiralardan ve terörizmi kışkırtıcı beyanlarından sonra bu cinayetin işlenmesi, durumun vahametini büsbütün artırmaktadır. İçişleri Bakanı’nın “Anarşi önlendi” müjdesini vermesinden iki gün sonra bir milletvekilimizin öldürülmesi ülkemizdeki kara gerçeği tüm acılığıyla ortaya koymaktadır.”[371]

Kahvehane Katliamları

O dönemlerde kahvehaneler, başlıca buluşma mekânlarıydı. 10 Ağustos 1978’de Ankara’nın Balgat semtinde gece saat 21.30’da ayrı yerlerdeki dört kahvehane eşzamanlı olarak basıldı. Çoğunlukla devrimci insanların gittiği bu mekânlara yöneltilen saldırılarda beş kişi öldürüldü, ikisi ağır 11 kişi yaralandı. 16 Mayıs 1979’da Ankara Etlik-Piyangotepe Refik Saydam Caddesi’ndeki genellikle sol görüşlülerin gittiği Çelik kahvehanesine düzenlenen saldırıda yedi kişi katledildi. Yüzlerine çorap geçiren üç kişi saat 22.45 sıralarında kahvehanedeki insanları yere yatırarak ateş açtı. Altı kişi olay yerinde, biri ise hastanede yaşamını kaybetti. 8 Kasım 1979’da ise Kayseri Mimar Sinan Mahallesi’nde çoğunlukla solcuların gittiği bir kahvehaneye düzenlenen baskında beş kişi öldürüldü, yedi kişi de yaralandı.[372]

Beşiktaş’taki Barbaros Kahvehanesine sol görüşlü öğrenciler yoğun olarak giderdi. Barbaros Kahvehanesinde 16 Aralık 1979’da büyük bir patlama meydana geldi ve saldırıda 5 öğrenci yaşamını kaybetti.[373] Barbaros kahvehanesi, öğrencilerin yoğun olduğu bir saatte, önceden yerleştirilen bombanın patlama­sı sonucunda beş ölünün yanı sıra çoğu ağır 22 kişi yaralandı. Bu saldırı, Barbaros katliamı olarak da anılmaktadır.

Bkz. Balgat Olayları

Sol İdeoloji

Sol düşünce Osmanlı İmparatorluğunda ilk olarak II. Abdülhamit döneminde görülmeye başlamıştır. Eğitim almak amacıyla yurt dışına giden öğrencilerde sol düşünce görülmeye başlamıştır. Bu dönemde “sosyalist” kavramı ile ifade edilen fırkalar (partiler) kurulmuş olmasına karşın, bu oluşumların sosyalizm ile tam anlamıyla bir ilgisinin olduğunu ileri sürmek oldukça zordur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de sosyalist düşünce, başlıca üç ana grup şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu gruplardan birincisi, Dr. Şefik Hüsnü (Değmer) liderliğindeki Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF)’dır. Bu grup, Kurtuluş adlı bir gazete çıkarmıştır fakat bu gazete etkin bir konum elde edememiştir. Mustafa Suphi liderliğindeki grup Marksist-Leninist görüşü uygulamaya çalışan ilk yapılanma olarak ortaya çıkmıştır. Üçüncü büyük grup ise büyük şehirlerde ikamet eden fakat aralarında yeterince örgütlenemeyen ve 1917 Ekim Devrimi’nden etkilenerek sosyalist görüşe eğilim gösterenlerden oluşmuştur. Bu sol görüşlü grupların bir araya gelmesi sonucunda 14 Temmuz 1920’de Türkiye Komünist Partisi (TKP) kurulmuştur. TKP, Bakü’de gerçekleştirilen 1. Genel Türk Komünistleri Kongresi ile teşkilatlanmaya başlamıştır. Mustafa Suphi başkanlığındaki kongrede, faaliyetleri Anadolu’da gerçekleştirme kararı alınmıştır.

Mustafa Suphi ve arkadaşları ilk önce Anadolu’ya gelerek komünist hareketi başlatmaya dönük faaliyetleri başlatmak istemişlerdir. Ülkenin içinde bulunduğu koşulların uygun olmamasının da etkisiyle amaçlarını anlatamamışlardır. Bindikleri geminin Karadeniz’de batması sonrasında bu oluşum son bulmuştur. Bu oluşumun ilk sosyalist hareket olması, sonradan ortaya çıkan sol düşünceye yakın terör örgütlerinin fikir bağlamındaki temelini teşkil etmesi bakımından dikkat çekmektedir. TKP, Mustafa Suphi’nin çizgisinden uzaklaşmış ve Şefik Hüsnü liderliğinde yeniden teşkilatlanmış fakat 1925 yılındaki Şeyh Sait Ayaklanması sonrasında Takrir-i Sükûn Yasası’nın yürürlüğe konması ve 1927 yılındaki tutuklamalarda büyük darbe almıştır. Türk sol düşüncesi 1927-1946 arasında durgun bir süreç geçirmiştir. Çok partili hayatın başlaması sonrasında birkaç sosyalist partinin kurulmuş ve sol düşünce hareketlenmeye başlamış fakat kurulan hu partiler kapatılmıştır.

1961 Anayasası’nın oluşturduğu özgürlükçü ortam sayesinde Marksist yaklaşımlar yasal bir zeminde yürütülmeye başlamıştır. Söz konusu özgürlükçü koşullar, Marksist anlayış ve söylemleri suç unsuru olmaktan çıkarmıştır. Daha önceki dönemlerde Marksist görüş ve söylemler, ağır müeyyideler nedeniyle ifade edilemiyordu. Ayrıca dernek kurma özgürlüğüne dönük yasal mevzuat düzenlemeleri, 1960 sonrasında fikirlerin geniş kitlelere yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu sayede sol ideolojinin faaliyet olanakları artmıştır. Hak ve özgürlüklerin çerçevesinin geniş tutulması, sol birikimin oluşma ve ifade edilme olanaklarını artırmıştır.[374]

1950-1971 yılları arası, Türkiye’deki sol hareketin gelişimi ve olgunlaşması bakımından açısından önem taşımaktadır. Çok partili bu dönemde, DP’nin tek başına iktidar olmuş ve maddi yönden büyük değişim yaşanmaya başlamıştır. Yaşanan değişim, halkın manevi değerleriyle yeterince uyuşmadığı için maddi ve manevi bütünleşme gerçekleştirilememiştir. Köy ve kasabalardan şehirlere yoğun göçten kaynaklanan gecekondu yapılaşması, yeni bir kültürel oluşumu ortaya çıkarmıştır. Üniversitelerde ve toplumun duyarlı bir kesimi olan gençler arasında ideolojik şartlanmalar sonucunda sosyalist görüş hızlı bir şekilde yayılmaya başlamıştır. İlk kitlesel gençlik eylemleri de bu dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır.[375] 12 Eylül öncesinde sol ideoloji, tıpkı karşıt görüşler gibi uçlara kayma eğilimi göstermiş ve yurt genelinde silahlı eylemler düzenlemiştir.

Bkz. Sağ İdeoloji

Sağ İdeoloji

Türkiye’de çok partili sisteme geçildikten sonra Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşısında konumlanmıştır. Demokrat Parti’nin merkez sağ siyaseti ekseninde konumlanmasıyla birlikte ülke siyasetindeki sağ-sol ayrımı belirginleşmeye başlamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasına gelindiğinde sağ görüşler genel itibariyle antikomünizm çatısı altında yer almaya başlamıştır. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi kendisini DP’nin devamı şeklinde görmüş ve benzer bir çizgide siyaset yapmıştır.[376]

Turgut Sunalp, Alparslan Türkeş’in Harp Okulu’ndan yakın bir arkadaşıydı. Öğrencilik yılları birlikte geçmişti. O günlere ait anılarını anlatırken, Türkeş gibi kendisinin de “Turancı” olduğunu belirtip şunları ifade etmiştir:[377] “Sonra Turan’ı filan unuttum. Anlarsınız ya, dünyanın diğer işlerine daldım. Türkeş ise hiç rotasından şaşmayan bir gemi gibi yoluna devam etti.” Yeni Delhi Büyükelçisi olan Alparslan Türkeş 1963’te yurda döndükten sonra etkin bir siyasi rol üstlenme gayretine girişmiştir. Adalet Partisi Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala 1964 yılında ölünce onun yerine Alparslan Türkeş yanlısı birinin geçmesinden endişe edilmiştir. Bu nedenle parti kongresinde Süleyman Demirel, Adalet Partisi’nin ikinci genel başkanı olarak seçilmiştir.[378] 1965 seçimlerinde CHP, kendisini sol parti olarak tanımlayınca Adalet Partisi genel Başkanı Süleyman Demirel mukabil hamle olarak partisini sağ muhafazakâr bir konumda ifade etmiştir. Bu karşılıklı konumlanmalar sonrasında siyaset alanındaki ayrımlar daha belirgin bir biçimde şekillenmeye başlamıştır.[379]

1980’li yıllara gelinceye kadar bir kısım zümreler sağ meselesini kendilerine mal etmeye çalışmışlardır. Sağ meselesini, böylesi bir ideolojik bağlamın dışında değerlendiren Ahmet Kabaklı’ya göre sağ; iman, sağduyu ve gelenekleri ifade etmektedir. Bu unsurların birleşmesiyle oluşan düşünce ve davranışlar, sağ görüşü ifade etmektedir.[380]

Uğur Mumcu’ya göre ise sağ görüş genel itibariyle kurulu (müesses) düzeni savunmaktadır. Söz konusu kurulu düzen, kapitalizme dayandığı için belli ayrıcalıklar ön plana çıkmaktadır. Sağ ideoloji için din, kapitalizmin halk kitleleri tarafından genel kabul görmesi amacıyla kullanılan bir propaganda unsuru ve malzemesi olma niteliği taşımaktadır. Sağ ideoloji açısından pratikte insan hakları diye bir husus söz konusu değildir.[381]

Bkz. Sol İdeoloji

Milli Türk Talebe Birliği

1926-1936 yılları arasında da MTTB, cumhuriyetin resmî görüşü ekseninde ve devlet destekli faaliyetler yürütmüştür. Turancı bir çizgi benimseyerek kozmopolitliği reddetmiş, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlatmıştır. Bunun yanı sıra ülke sorunlarına karşı sessiz kalmamış, Hatay’ın Türkiye’ye ilhakında, Suriye ile Türkiye arasındaki sorunlara ilişkin izinsiz miting düzenlemiştir. 22 Kasım 1936 da kapatılmıştır. Nitekim bu dönemde MTTB’nin yanı sıra çok sayıdaki sivil toplum örgütü STK da kapatılmış yalnızca halkevleri açık kalmıştır.

MTTB’nin 1946 yılında yeniden faaliyete geçmesiyle başlayan dönemi kendi içinde iki farklı devre şeklinde değerlendirmek gerekmektedir. Zira 1946-1965 yıllarında MTTB, sol ideolojilerin etkisinde kalmış, 1965-1980 arasında ise milliyetçi ve muhafazakâr etkiler daha ön plana çıkmıştır. 1946’da çok partili siyasal yaşama geçilmesi sonrasında yeniden kurulan MTTB, 1965 yılına kadar Atatürk inkılaplarının anlatıldığı sol görüş eğilimli olarak faaliyet yürütmüştür. 1965 sonrasında ise sağ eksenli bir anlayış benimseyerek milliyetçi ve muhafazakâr doğrultuda faaliyetler gerçekleştirmiştir. Bu süreçte, sol görüşlü öğrencilere karşıt çeşitli eylemlerde bulunmuşlardır. Kuruluş döneminden itibaren kullanılan “Bozkurt” sembolü değiştirilerek kitap sembolü kullanılmaya başlanmıştır. Kitap sembolü kullanımıyla birlikte, İslami bir anlayış doğrultusunda faaliyet yürütüldüğü görülmeye başlamıştır. 1980 darbesinde MTTB, diğer sivil toplum örgütleri gibi kapatılmıştır. 90. yıl kutlamaları kapsamında 2006 yılında “Talebe Birliği Federasyonu” adı altında yeniden kuruluştur. Faaliyetlerine yeniden başlamasıyla birlikte sekiz üniversitedeki talebe birliklerinin katılımıyla etkinlik düzenlenmiş, etkinliğe üst düzey bürokratlar da katılım sağlamıştır. Bir yıl sonraki etkinliklerde Çanakkale Şehitliği ziyaret edilmiş, 27 Mart 2008 tarihinde ise talebe birliği yeniden kurulmuştur.[382]

Türk Ocağı

Dr. Fuat Sabit (Ağacık) başkanlığında yapılan toplantıda, Türkçülük düşüncesini yayma amacı taşıyan bir derneğin kurulması kararlaştırılmıştır. 3 Temmuz 1911’deki bu toplantıda derneğin adının “Türk Ocağı” olması uygun görülmüştür. Toplantının yapıldığı tarih, Türk Ocağı’nın fiili anlamdaki kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Zira bu toplantıda, kuruluş sürecini yürütmek üzere bir “geçici yönetim kurulu” teşkil edilmiştir.

Derneğin “Esas Nizamname”si ve çalışma programı hazırlıkları oldukça zaman almıştır. Kuruluş sürecine ilişkin işlemlerin tamamlanması ve Türk Ocağı’nın faaliyete geçmesi 25 Mart 1912’de mümkün olabilmiştir. Ocağın amacı, 1912’de yayımlanan Türk Ocağı Esas Nizamnamesi’nede şu şekilde ifade edilmiştir: “Akvam-ı İslamiyenin bir rükn-i mühimmi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin terakki ve i’lasıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmak”.

Dernek, amacını gerçekleştirebilmek amacıyla, “Türk Ocağı adı ile kulüpler açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip, kitaplar ve risaleler neşir edecek, mektepler açmaya çalışacak” ifadelerine uygun faaliyetler yürütmeyi öngörmüştür. Söz konusu amaca ulaşmaya çalışılırken “sırf milli ve içtimai bir vaziyette” kalınacağı vurgulanmış, “Asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir vakit siyasi fırkalara hadim bulunmayacaktır” ifadesi kullanılmıştır.

Türk Ocağı, İstanbul’daki merkezinde faaliyetlerini sürdürürken, aynı zamanda başta İzmir’de olmak üzere, diğer şehirlerde de şubeler açarak çalışmalarını yaymayı hedeflemiştir. 1916’da şube sayısı 25’e, 1919’da ise 35’e ulaşmıştır. 1919 yılından itibaren, Sevr Antlaşması hükümlerini öne sürerek Osmanlı topraklarını işgale girişen istilacı devlet ve unsurlar, halkı onlara karşı gelmeye teşvik eden, açık alanlarda toplantılar (Fatih ve Sultanahmet mitingleri) tertip eden ve benzeri faaliyetler yürüterek halkın milli duygularını harekete geçirmeye çabalayan Türk Ocaklarını basmaya ve kapatmaya başlamıştır. Bu baskın ve kapatmalar, İstanbul başta olmak üzere tüm ilgili birimlere yöneltilmiş, üst yöneticilerin bir kısmı Malta’ya sürgün edilmiştir. Ocağın genç üyelerinin çoğunluğu halihazırda istilacılara karşı başlatılan kurtuluş savaşına katıldığı için Türk Ocağı çalışmaları, kurtuluş mücadelesi süresince askıya alınmıştır.

Türk Ocakları, cumhuriyet döneminde faaliyetlerine yeniden başlamış fakat 1931 yılında kapatılmıştır. 1949 yılından itibaren yeniden faaliyetlerine başlayan Türk Ocakları, 1960 darbesi sonrasında çalışmalarını sürdürmüştür. 1980 darbesinden sonra tüm derneklerin kapatılma kararının alınmasıyla faaliyetleri sonlandırılan Türk Ocakları, 15 Nisan 1984’te tekrar faaliyetlerine başlamıştır.[383]

Kendilerini Türk-İslam ülkücüleri olarak ifade eden ülkücüler tabanda yayılmaya başlamışlardı. Bu grubun önderliğini Muhsin Yazıcıoğlu yapıyordu. Türk-İslam ülkücüleri, 12 Eylül sonrasında MHP’nin mirasçısı olarak kurulan Muhafazakâr Parti’ye çok fazla ilgi göstermeyerek parti dışında kalmayı tercih etmiştir. Muhafazakâr Parti’nin ismi 1985’te ismini Milliyetçi Çalışma Partisi olarak değiştirildi. 1988’deki kongreye kadar Türk-İslam ülkücüleri, Milliyetçi Çalışma Partisi saflarına katılmadı. 1988 kongresinde partiye katılan Yazıcıoğlu liderliğindeki Türk-İslam ülkücüleri parti içinde etkin bir konum edinmeye başladı. Yazıcıoğlu’nun, ekibiyle birlikte partiye katılması fikir ayrılıklarının baş göstermesine neden olmuştur. Ülkücü harekette bir ilk yaşanmış ve iki listeli kongreler yapılmıştır. Parti içindeki zıtlaşmalarda Türkeş muhalifleri etkili olmaya başlaması nedeniyle gerginlik yükselmiştir. Yaşanan gerginlik sonrasında Türk-İslam ülkücülerinin yayınladığı Bizim Dergâh dergisi Türkeş yanlıları tarafından basılmıştır. Bu son gelişmeye tahammül edemeyen Yazıcıoğlu ve ekibi partiden istifa etmiştir. Yeni bir partileşme yoluna gidilerek 1993’te Büyük Birlik Partisi (BBP) kurulmuştur.[384]

Ülkü Ocakları

Alparslan Türkeş, 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi genel başkanı olduktan sonra gençlik faaliyetlerini ön plana çıkarmış ve CKMP Gençlik Kolları’nın teşkilatlanmasına hız vermiştir. 1968 yılından itibaren yıkıcı ve bölücü eylemlerin artmasıyla birlikte milliyetçi gençler, ülkücü kuruluşlar şeklinde teşkilatlanmaya başlamıştır. 29 Şubat 1968’de kurulan Genç Ülkücüler Teşkilatı, “ülkücü” adı altındaki ilk yapılanma olmuştur. Bu oluşum, CKMP Gençlik Kolları’nın propaganda faaliyetlerini yürütecek bir gençlik yapılanması olarak teşkil edilmiştir. Genç Ülkücüler Teşkilatı ağırlıklı olarak ortaöğretim çağındaki genç kitleye dönük faaliyetler yürütmüştür. Ülkü Ocakları, “Ülkü Ocağı” adı altında ilk olarak Ankara Üniversitesi Hukuk, Dil, Tarih ve Coğrafya ve Ziraat Fakültelerinde milliyetçi gençlerin kurduğu bir fikir kulübü olarak ortaya çıkmıştır. İlk Ülkü Ocağı, Ankara’da Çanakkale Zaferinin yıl dönümü olan 18 Mart 1966’da CKMP Gençlik Kolları tarafından kurularak kamuoyuna duyurulmuştur. 1968’den itibaren bütün üniversitelerde Ülkü Ocağı şubesi oluşturulmaya başlanmıştır. CKMP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer, Ülkü Ocaklarının kuruluş ve teşkilatlanma aşamalarındaki çalışmaları yakından takip etmiştir. CKMP Gençlik Kolları’na söz konusu kuruluş ve teşkilatlanma faaliyetlerini yürütme çalışmalarına katkı sağlama görevini vermiştir. Ülkü Ocakları, kısa bir zaman içinde Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerinde kurulmuştur.

Alpaslan Türkeş parti başkanı olduktan CKMP’nin ismini 1969 yılında Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmiştir. Gençlik kollarını ise Ülkü Ocakları altında birleştirmiştir. 12 Mart 1971 muhtırası ile Ülkü Ocakları Birliği’nin ve Genç Ülkücüler Teşkilatı kapatılmıştır. 15 Şubat 1972’de Çankırı’da Türk Ülkücüler Teşkilatı kurulmuştur. 23 Aralık 1973’te Ülkü Ocakları Derneği kurulunca, bu derneğin faaliyetleri sonlandırılarak bütün şubeleriyle birlikte Ülkü Ocakları Derneği’ne katılmıştır. Ülkü Ocakları, 12 Eylül darbesi öncesinde yurt sathında görülen sokak eylemlerinde ve sağ-sol çatışması içinde yer almıştır. 9 mensubu, 12 Eylül sonrasında idam edilmiştir.[385]

Akıncılar Derneği

Kapatılmadan önce Akıncılar Derneğinin 600 civarında şubesi faaliyet göstermekteydi. Gençlik derneğinin yanı sıra Akıncı Memurlar, Akıncı İşçiler ve Akıncı Sporcular dernekleri de kurularak faaliyet göstermiştir. Derneklerin toplam şube sayısı yaklaşık 1200’ ulaşmıştır. Örneğin İstanbul Kasımpaşa’da Akıncılar Kültür Spor Derneği kurulmuş, benzer nitelikteki dernekler farklı semtlerde açılmıştır. Akıncılar Derneği 27 Kasım 1979’da basılmış, 13 Aralık 1979’de ise Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılmıştır. 12 Eylül sonrasında Akıncılar Ana Davası kapsamında Mamak’ta 140 kişi yargılanmıştır.[386]

İlerici Gençler Derneği (İGD)

1940’lı yıllarda Turancılık karşıtı gençler Mihri Belli liderliğinde bir araya gelmeye başlamıştır. İlerici Gençler Derneği, 1944’te Atatürk ilke ve inkılaplarını korumak amacıyla, Türk Talebe Birliğinin misyonunu yerine getiremediği ve öğrencilerin yaşadığı problemlere çözüm üretemediği gerekçeleriyle kurulmuştur. Buna karşın, birliğin faaliyetleri yasa dışı eylemlere yönelik olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. Derneğin faaliyetleri, daha sonra Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşüyle sol anlayışın ülke gençliği arasında yer edinmesine kaynaklık etmiş ve bu yöndeki oluşumların içinde bulunan gençleri etkilemiştir. 5 Ocak 1976’da İlerici Gençler Derneği, Harun Karadeniz’in görüşleri doğrultusunda ve işçilerin yanında yer alarak mücadelede bulunma amacıyla kurulmuş fakat 6 Kasım 1979’da Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılmıştır.[387]

Fikir Kulüpleri Federasyonu

Fikir Kulüpleri Federasyonu, üniversitelerde sosyalist görüş eksenindeki gençlerin üniversite yönetimlerine ilişkin isteklerini ifade etmek ve buna dönük eylemlerde bulunmak amacıyla kurulmuştur. Beş üniversitenin fikir kulüplerinin birleşmesiyle 17 Aralık 1965’te Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulmuştur. Fikir Kulüpleri Federasyonu tüzüğünde ise kuruluş amacı şu şekilde ifade edilmiştir: “Fikir Kulüpleri Federasyonu; gençlik, yurt ve dünya olaylarını bir bütün olarak ele alır. Gençlerin mutluluğunu, insanın kendini yetiştirebileceği olanakların var olduğu bir düzende görür. Bu ileri düzene ulaşabilmek için gençlere ödevler düştüğü kanısındadır. Gençlerin ödevlerini yerine getirebilecek olgunluğa erişmesi, bilinçlenmesi, eşgüdümlü ve örgütlü eylemlere girişerek yurda ve dünyaya yön verebilmesi amaçlanır.[388]

Fikir Kulüpler Federasyonu, seçkin bir öğrenci grubu tarafından kültürel politik bir hareketi hüviyetinde ortaya çıkmıştır. Kemalizm’in, gençlik için öngördüğü rolden uzaklaşmadan, kendilerini daha iyi yetiştirmeye, bunun yanı sıra ülke meselelerini gerektiğinde resmî tezleri sorgulamak, tartışmak, yorumlamak ve dönüştürmek suretiyle katkı sağlamayı amaçlamışlardır. 1960’lı yılların sonlarında öğrenci dernekleri, öğrenci sorunlarına eğilmek yerine sosyalist devrimin ne şekilde gerçekleştirileceğine dönük tartışmaların yapıldığı ve söz konusu amaca yönelik eylem planlarının hazırlandığı ortamlara dönüşmüştür. Fikir Kulüpler Federasyonu’nun 1968 yılında DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik’in kısaltması) adını alması bu değişimi gösteren çarpıcı örnekler arasında yer almaktadır. Bu dernekteki öğrenciler, yasal nitelikteki bütün sosyalist örgütlenmelere dahil olmalarının yanı sıra, yasa dışı sosyalist hareketin önde gelen kadrolarını da kendi bünyelerinden çıkarmıştır.[389]

Devrimci Gençlik (DEV-GENÇ)

Fikir Kulüpleri Federasyonu, çok da uzun sayılmayacak bir zaman içinde üniversite gençliğinin düşünsel ve mücadele mantığında ortaya çıkan değişimlerle birlikte DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik) adı altındaki yeni bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Devrimci gençlik örgütlenmesinin artık eylemsel düzlemde faaliyete geçmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun tüzüğü değiştirilmiştir. DEV-GENÇ, ilerleyen süreçte sol görüşlü gençler tarafından kurulacak olan yeni örgütlenmelere kaynaklık etmiştir.[390]

1960’lı yılların sonlarında öğrenci dernekleri, öğrencilerin sorunlarına dönük fikir ve eylem üretmek yerine sosyalist devrimin nasıl yapılacağının tartışıldığı, eylem planlarının yapıldığı ortamlara dönüşmüştür. Kuruluşunda Fikir Kulüpleri Federasyonu olan öğrenci örgütlenmesinin, 1968 yılında DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik’in kısaltması) olarak isim değiştirmesi ve sosyalist devrime dönük söylem ve eylemlerin tartışılarak planlandığı yapıya bürünmesi, bu değişimi sembolize eden dikkat çekici bir örnek olarak görünmektedir.[391]

İlerleyen zamanla birlikte bu örgütlenme; boykot, işgal, gösteri/nümayiş gibi görece yumuşak eylemlerden ateşsiz silahların (sopa, bıçak) daha sonra ise silahlı kavgalara geçmiştir. Üniversitelerde karşıt görüşteki öğrenci gruplarının arasında süregelen şiddet, sokaklara da sirayet etmeye başlamıştır. Bu şekilde öğrenci olaylarıyla başlayan şiddet, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin en önde gelen gerekçesi olmuştur. Dolayısıyla şiddet olaylarının başat aktörleri olarak öğrenciler ön plana çıkmıştır.[392]

Türk Halk Kurtuluş Cephesi Partisi (THKP/C)

Milli Demokratik Devrim anlayışını benimseyen Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve arkadaşları tarafından Marksist Leninist düşünce doğrultusundaki silahlı mücadeleyi ön plana çıkarmışlardır. Bu görüşü savunanlar, 1969 yılında DEV-GENÇ grubundan ayrılarak kendi grubunu kurmuştur. Kızıldere olayında Mahir Çayan ve arkadaşlarının ölü olarak ele geçirilmesiyle bu grup dağılmıştır. Buna karşın, daha sonraki süreçte Mahir Çayan’ın fikirleri doğrultusunda oluşturulan gruplar görülmüştür.[393]

Türkiye Komünist Partisi Marksist-Leninist (TKP-ML)

İbrahim Kaypakkaya liderliğindeki Maoist bir oluşumdur. Mao’nun fikirler doğrultusunda bir araya gelerek silahlı mücadeleyle iktidarı ele geçirmeyi, bu suretle de halk devrimi gerçekleştirmeyi amaçlayan bir sol örgütlenmedir. Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Türkiye İşçi Partisi içinden çıkan bir oluşum olma özelliği taşımaktadır. Öncelikli hedef olarak halk devriminin sağlaması, kendilerine ait bölgeler oluşturulması, bunun sonrasında da şehirlerin ele geçirilmesiyle sosyalizmden komünizme geçmeyi amaçlamışlardır.[394]

Devrimci Yol (DEV-YOL)

Türk Halk Kurtuluş Cephesi Partisi’nin dağılması sonrasında benzer görüşler doğrultusundaki Devrimci Yol dergisinde yayın yapanlar yeni bir grup oluşturmuştur. Oluşturulan bu grup silahlı eylemlerde fikir düzlemindeki faaliyetlerinin yanı sıra silahlı eylemlerde de bulunmuş fakat 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle dağılmışlardır.[395]

Devrimci Sol (DEV-SOL)

Dursun Karataş önderliğinde ve Mahir Çayan’ın fikirleri çerçevesinde şekillenen bu örgütlenme, 1978 yılında DEV-YOL grubundan ayrılarak kendi yapısını oluşturmuştur. Amaç olarak ülkede demokratik halk devriminin gerçekleşmesi benimsenmiştir. Bu amacın ise emperyalizmin etkisinden kurtulmayı sağlayan PASS (Politikleşmiş Askerî Savaş Stratejisi) silahlı mücadele sayesinde gerçekleşebileceğini savunan Devrimci Sol grubu kurulmuştur. Bu grup, 12 Eylül darbesi sonrasında DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi) adı altında yasa dışı eylemlerine devam etmiştir.[396]

Savcı Doğan Öz’ün Öldürülmesi

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Doğan Öz, çeşitli il ve ilçelerde Cumhuriyet savcı yardımcısı ve savcı olarak görev yapmıştır. Öz, 1970’te Türk Hukuk Kurumu tarafından yılın hukukçusu olarak seçilmiştir. Öz, aynı yıl, idam cezalarının kaldırılması yönündeki dilekçeye imza attığı için idari soruşturma geçirmiştir. İnebolu’da görev yaptığı 1973 yılında Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş kanununa karşı adalet teşkilatında imza kampanyası başlatmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin doğal yargıya aykırı olduğunu iddia ediyor, hukukçuları da karşı çıkmaya davet ediyordu. Bu daveti o dönemde fazla destek bulmadı.

1978 yılında, imkânsızlığı son yirmi yıl içinde iyice anlaşılan bir davaya girişmiştir. Öz, birçok insanın adını anmaktan bile çekindiği kontrgerilla konusunu soruşturmaya başladı. Karşılaştığı olayları, Türkiye’nin mevcut şartlarıyla birlikte ele alarak kendisine görev addettiği bir çalışmanın içine girdi. Edindiği bilgileri iki sayfalık bir rapor haline getirdi. Düzenlediği raporun bir sureti öldürülmesi sonrasında çekmecesinde çıktı. Sezen Öz, eşinin bu araştırmaları nedeniyle öldürüldüğünü düşünerek raporu dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ulaştırdı.

Bedri Karafakioğlu, 1932 yılında İstanbul Mühendis Mektebine girdi. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için PTT’den aldığı burs ile 1937 yılında Fransa’daki Ecole Nationale Superievre Des Telecommunications’da iki yıl öğrenim gördü. Türkiye’ye döndükten sonra 1939’da elektrik mühendisliğinde okuyan meslektaşlarıyla birlikte İTÜ Elektrik Fakültesi’ni kurdu. 1939 ile 1947 yılları arasında Yüksek Mühendis Mektebi’ndeki görevlerinin yanı sıra PTT’de Fen Müfettişliği ve Telsiz Mühendisliği yaptı. 1939’da doçent 1948 yılında profesör oldu. 1948-1954 yıllarında Telgraf-Telefon Tekniği Kürsüsü’nde, 1954-1960 arasında ise Telekomünikasyon Tekniği Kürsüsü’nde profesörlük yaptı. 1954-1957 arasında ise İTÜ Teknik Okulu Müdürlüğü görevini yürüttü. İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi’ne dönüştürülen bu birimde ders vermeye devam etti. 1964-65 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi Dekanlığı, 1965-69 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörlüğü yaptı. 1960-1961 yıllarında 27 Mayıs sonrasındaki Kurucu Meclis’te İstanbul Teknik Üniversitesi temsilciliğini yaptı. 1963-68 yılları arasında OECD Bilimsel Araştırma Komitesi Türkiye temsilcisi, 1963-1968 TRT yönetim kurulu üyeliği, 1970-1975 Avrupa Rektörler Konferansı Türkiye temsilciliği, 1973-1976 arası Üniversite Denetim Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Rektörlüğü sırasında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin açılmasına destek vererek, 1972-1976 yılları arasında bu üniversitede öğretim üyesi olarak eş zamanlı çalıştı.[397]

Karafakıoğlu cinayeti toplumda tepki uyandırmış ve üniversitelerdeki gerginliği tırmandırmıştır. Ord. Prof. Bedri Karafakioğlu’nun silahlı saldırıyla öldürülmesi sonrası üniversite senatosu tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi’nin süresiz olarak kapatılmasına karar verilmiştir. 30 Ekim 1978’de verilen önerge ile Cumhuriyet Senatosu üyesi Zeyyat Baykara ve arkadaşlarının toplumda meydana gelen şiddet eylemlerine ilişkin yapılan genel görüşme teklifine istinaden 7 Kasım 1978’de görüşmeler başlanmıştır. Yapılan görüşmelerdeki şu tespitler dikkat çekmektedir: “Bugün ülkemiz yaygın bir anarşi ortamı içindedir. Hızlı bir tırmanma dönemine girmiş olan silahlı şiddet eylemlerini, bölücülük hareketlerini, mezhep ayrılığı kışkırtmalarını her gün artan bir kaygı ile hep beraber izliyoruz. Bütün bu eylemlerin, hareketlerin ve kışkırtmaların; devletimizin vatanı ve milleti ile bütünlüğünü, özgürlükçü demokratik rejimimize yöneltilmiş olduğundan artık hiç kimsenin kuşkusu kalmamıştır. Vatan bütünlüğü tehlikededir, rejim tehdit altındadır. Bu ortamda, mal ve can güvensizliği içindeki vatandaşlarımız bunalıma ve yılgınlığa düşmüşlerdir”[398]

İstanbul Hukuk Fakültesi’ni 1953’te bitiren Ümit Doğanay, doktora eğitimini Almanya’da tamamladıktan sonra 1956’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nin Medeni Hukuk Kürsüsü asistanlığına atandı. Doğanay 1968’de TMGT’de çalıştı, TÜMÖD’nde yöneticilik yaptı. 1969 tarihinde profesör olan Doğanay, 1976 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine atandı.[399]

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ümit Doğanay, uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. 20 Kasım 1979’da sabah üniversiteye gitmek üzere bindiği araçta öldürüldü. Aynı apartmanda ikamet eden İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi Dekanı Fikret Baykurt’un makam otomobilinde, Baykurt`un gelmesini beklerken saldırıya uğradı. Biri kadın olan dört saldırganın Doğanay’ı katletmesi üzerine silah seslerini duyarak cinayet mahalline gelen sitenin kalorifercisi ile makam şoförü de canilerin saldırısına uğradı ve ağır yaralandı. Özgürlükçü ve ilerici fikirleriyle bilinen Doğanay’ın davasında çok sayıdaki görgü tanığının ifadesine başvuruldu. Buna rağmen eşkâlleri belirlenen zanlılar bulunamadı. 1983’te İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından, Doğanay cinayetine ilişkin dava açtı. Savcılık makamı, İddianamede Doğanay’a Cihat Sever ve Ahmet Sefa Kırlı adlı kişilerin ateş ettiği, saldırı emrinin Recep Öztürk tarafından verildiği, olay yerine gelen aracın ise Ahmet Sefa Kırlı tarafından kullandığı bilgilerine yer vermiş ve tetikçilerin idamlarını istemiştir. Görgü tanıklarının ifadelerine göre üç kişi ateş etmiş, bir kişi ise arabada beklemişti. 28 Haziran 1986’da mahkeme, yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle sanıkların beraatlarına karar verdi.[400]

Cavit Orhan Tütengil Cinayeti

Cavit Orhan Tütengil, akademik kariyerine 1953 yılında asistan olarak başladı. 1960’ta doçent, 1970’de profesör oldu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’nde dersler yürüttü. Çok sayıda yayın ve araştırma yaptı.[401]

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Başkanı olan Profesör Cavit Orhan Tütengil, 7 Aralık 1979 sabahı üniversiteye gitmek için otobüs durağında beklerken uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. Saldırganlar “Ne Amerika ne Rusya, Bağımsız Türkiye-Anti Terör Birliği” yazılı notu cesedin üzerine bırakarak 34 VY 681 plakalı araca binerek uzaklaştılar.[402]  İstanbul Üniversitesi, bu saldırı sonrasında öğrenime ara verme kararı aldı.[403]

Olay yerinde ilk incelemeyi yapan emniyet yetkilileri, ceset üzerine bırakılan Anti Terör Birliği imzalı pusulanın şaşırtmaca olduğunu ifade ederek “Böyle bir örgütün varlığı hakkında bugüne kadar hiçbir istihbaratımız olmadı” şeklinde açıklamada bulunmuştur. Polisin ifade ettiği bir başka husus ise “Profesör Tütengil’e yapılan saldırıyla Profesör Doğanay’a yapılan saldırının aynı kaynaklı olduğunu sanıyoruz. Her iki cinayette de yöntemler aynı. Soruşturmayı bu yönde yürüteceğiz”.[404] Resmî kayıtlara göre, kimliği bilinmeyen dört şahıs cinayet sonrasında olay yerine “Ne Amerika, Ne Rusya, Herşey Bağımsız Demokratik Türkiye İçin. Savaşımız Sürecektir. Anti-Terör Birliği” yazılı bir kâğıt bırakmış ve çalıntı bir araçla kaçmıştı. Araç sahibinin ve olaya tanık olanların ifadelerine başvuran polis, birçok şüpheliye ulaştı. Yapılan yüzleştirmeler sonunda, faillerin kesin olarak tespit edilemediği bildirildi.[405]

Tütengil cinayetinden 13 gün önce güvenoyu alan Başbakan Süleyman Demirel, paniğe kapılmamak gerektiğini ifade ederek, muhalefette iken sıklıkla öne sürdüğü iddiasını gazetecilere yinelemiştir: “Anarşinin devletten, belediyelerden ve çeşitli kuruluşlardan himaye gördüğü gerçektir. Anarşi içinde bulunan pek çok kişinin devletten maaş aldığı da bir gerçektir.”[406]

Bedrettin Cömert Cinayeti

Necdet Bulut Cinayeti

Necdet Bulut, 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümünden mezun oldu. 1963-1969 yılları arasında IBM firmasında sistem mühendisi olarak çalıştı. 1969’da ODTÜ Elektronik Hesap Bilimleri Bölümünde programcı olarak çalışmaya başladı. Bu yılın Kasım ayında öğretim görevlisi unvanıyla ataması yapıldı. 1970’te ABD Purdue Üniversitesinde doktora öğrenimine başladı. 1972’de bilgisayar bilimleri alanında yüksek lisans, 1973’te ise doktora öğrenimini tamamladı. Bulut, Türkiye’nin bilgisayar alanında doktora yapan ilk bilim insanı oldu. Bir süre Purdue’da yardımcı profesör olarak çalıştıktan sonra 1974’te ODTÜ’ye döndü ve yardımcı profesörlüğe atandı. 1975’te Türkiye Bilişim Derneği Genel Başkanı seçildi. Tüm Öğretim Üyeleri Derneğinde (TÜMÖD’de) genel yazmanlık ve Tüm Teknik Elemanlar Derneğinde yönetim kurulu üyeliği görevlerini yürüttü. 1977’de ODTÜ Bilgisayar Merkezi Yönetmenliğinden kendi isteğiyle ayrıldı. Hasan Tan’ın ODTÜ rektörlüğüne getirilmesiyle başlayan mücadele döneminde ön saflarda yer aldı. 1977 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi listesinden İzmir’den milletvekili adayı oldu. 26 Kasım 1978’de Trabzon’daki lojmanına aracıyla giderken silahlı saldırıya uğradı. Çapraz ateşte oğlu ve eşi hafif yaralandı. Ağır yaralanan Bulut, Genelkurmay Başkanlığının özel uçağıyla Ankara’ya getirildi fakat 8 Aralık 1978’de Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde yaşamını yitirdi. Bulut’a ateş açan (mahkeme dosyasında “Ülkü Ocakları üyesi” olarak geçen) üç tetikçi 15’er yıl, tetikçileri azmettiren üç Ülkü Ocakları üyesi de müebbet hapse mahkûm edildiler. Askerî Yargıtay, Bulut’un ölümünde “tıbbi hata” ve (tıp açısından) “meslek ve sanatta acemilik” saptadığı gerekçesiyle bu kararlar bozuldu ve yargılama, kanıt yetersizliği nedeniyle 1985’te beraatla sonuçlandı.[407]

Orhan Yavuz Cinayeti

1941 Sarıkamış doğumlu olan Orhan Yavuz katledildiğinde Atatürk Üniversitesi Kimya Bölüm Başkanı görevini yürütüyordu. 15 Haziran 1977 tarihinde Dr. Halil Çivi ile birlikte yürüyerek üniversiteye gidiyordu. Zorla bir otomobile bindirildi ve üniversite fidanlığında bıçaklandı. Vücudunun sekiz yerinden aldığı bıçak darbeleri nedeniyle hayatını kaybetti. Hekimler, “Bu tür cinayetleri eğitilmiş kimselerin yaptıkları görülüyor” şeklinde değerlendirmede bulundu. 36 yaşındaki Yavuz’u öldüren katilleri bulmaya yönelik gözaltılar ve tutuklamalar olsa da katiller bulunamadı. Katil zanlısı olarak yakalananlar, düzenlenen çeşitli raporlara dayanarak serbest bırakıldılar. Resmî kayıtlara göre cinayet sırasında başka yerlerde bulunmalarından dolayı cezalandırılan kimse olmadı.[408]

Ali İhsan Özgür Cinayeti

1954 Sinop-Ayancık doğumlu olan Ali İhsan Özgür, Galatasaray Lisesi’nde okudu ve 1973 sonrasında İstanbul İktisat Fakültesine devam etti.[409] 1973 yılından itibaren İktisat Fakültesi’nde öğrenciyken Eyüp Halkevi’nde, Gaziosmanpaşa’da çalıştı. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nde Genç Sosyalistler Birliği üyesi oldu. “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm Kavgasında Öncü” gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. Bunların yanı sıra İlerici Gençler Derneği’ne üye oldu ve Türkiye Komünist Partisi saflarına katıldı. Halkevindeki faaliyetlerini devamlı bir biçimde sürdüren Özgür, öldürüldüğünde Halkevleri İstanbul İl Koordinasyonu’nda görevliydi. DİSK tarafından yayınlanan, daha sonra ise DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası tarafından yayınlanan Türkiye Komünist Partisi yanlısı bir çizgideki günlük siyasal gazete olan Politika gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmış daha sonra ise haftalık yayınlanan Savaş Yolu gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmıştır. Buna karşın Özgür, Savaş Yolu gazetesinin ilk sayısını göremeden öldürülmüştür. Özgür’ün cesedi, 21 Kasım 197’de Fenerbahçe’de bir arabanın içinde battaniyeye sarılı olarak bulundu.[410]

İlhan Egemen Darendelioğlu Cinayeti

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1948’de Yeni Bozkurt dergisini yayımladı. Beyazıt’ta Toprak Matbaası’nı kurarak basın hayatına atıldı. 1954 yılında Toprak adlı mecmuayı yayımlamaya başladı ve öldürüldüğü yıl olan 1979’a kadar yayımladı. Öğrenciliğinden itibaren milliyetçi oluşumların içinde yer almış, 1965’te Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği genel başkanlığına seçilmiştir. 1969 seçimlerinde Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekili olmuştur. Adalet Partisi’nde milliyetçi görüşte olanların tasfiye edilmesi sonrasında tasfiye edilenler, Ferruh Bozbeyli başkanlığında Demokratik partiyi kurmuş, Darendelioğlu da bu partinin kurucuları arasında yer almıştır. Bu parti, Adalet Partisi’nin içine çekilmesi nedeniyle Milliyetçi Hareket Partisi’ne katılmıştır. Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul il teşkilatında görev alarak aktif siyaset hayatını sürdürmüştür. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazarlık yapan Darendelioğlu, Bizim Anadolu gazetesinin başyazarı olmuştur. 19 Kasım 1979’da yayınladığı Toprak dergisinden çıkıp arabasına bindiği esnada birden fazla kişi tarafından düzenlenen suikastta öldürülmüştür.[411]

Kemal Fedai Coşkuner Cinayeti

Kemal Fedai Coşkuner, 1927 yılında Antalya’nın Akseki ilçesi Mahmutlu köyünde doğdu. 1945’te Antalya Aksu Köy Enstitüsü’nden mezun oldu. Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı, bir süre İzmir Halk Eğitimi Merkezi müdürlüğünde bulundu. Hayatı dernek faaliyetleriyle geçti. 1951-1952’de Milliyetçiler Derneği’nin Tire şubesi başkanlığını yaptı. Bu dernek, 1952’de laikliğe aykırı faaliyetler yaptığı gerekçesiyle kapatıldı. 1961-1965 arasında İzmir Türk Ocağı’nın başkanlığını yaptı. 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nden milletvekili adayı oldu fakat kazanamadı. 1969’da Demokratik Parti’nin İzmir’deki kurucuları arasında yer aldı. Bu tarihlerde kendi gayretiyle genel merkezi İzmir’de olan Siyonizmle Mücadele Derneği’ni kurdu ve genel başkan seçildi. Milliyetçi Hareket Partisi’nde yer aldıktan sonra 1973 ve 1977 seçimlerinde bu partiden aday oldu fakat seçilemedi. “Fedai” adlı dergiyi yayınlamaya başladı. 3 Aralık 1979’da semt pazarında alışveriş yaptıktan sonra evine dönerken katledildi.[412]

Sevinç Özgüner Cinayeti

1928 yılında Tarsus’ta doğdu. 1946 yılında Millî Eğitim Bakanlığı Tıp Fakültesi sınavını kazanan Özgüner, üniversitenin ilk yıllarından itibaren ülke sorunlarıyla aktif bir biçimde ilgilenmeye başladı. 1948’de İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneğine katıldı ve yöneticilik yapmaya başladı. Bu dönemde; üniversitenin paralı olmasına karşı başlatılan kampanyada, Nazım Hikmet’e özgürlük kampanyasında, Kore’ye asker gönderilmesine karşı başlatılan kampanyada aktif rol üstlendi. Bu kampanyalardan dolayı birçok kez tutuklandı. 1951 Tevkifatında yeniden tutuklandı ve iki yıl sonra serbest bırakıldı. 1960 Nisan olaylarında üniversiteli gençlerin yanında yer aldı. 27 Mayıs sonrasında Türkiye İşçi Partisinde çalıştı. Daha sonra ise Türk Solu ve Demokratik Devrim dergilerinde çalıştı. 23 Mayıs 1980’de eşi Vecdi Özgüner ile birlikte evlerine yapılan saldırıda kurşun yağmuruna tutuldular. Eşi ağır yaralandı, kendisi ise hayatını kaybetti.[413]

Necdetler Operasyonu

“Sivil darbe” olarak nitelendirilebilecek olan bu olayda hükûmet, askerlerin terfisinde varlığını etkin bir biçimde hissettirmiştir. ANAP iktidarında etkili bir konumda bulunan eski Bakan Ekrem Pakdemirli bu olayı şu şekilde anlatmıştır: “Necdet Üruğ Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığından ayrılma süreci başlamıştı. Kendi vaktinden önce Haziran ayında emekliliğini istedi. Normal emeklilik döneminin biteceği güne kadar görevde kalsa, Necdet Öztorun da emekli oluyordu. Kendince Öztorun Paşa’nın önünü açıyordu. Eğer hükûmet Necdet Öztorun’u tayin etmezse emekli olacaktı. Bu sırada Necdet Üruğ ile Necdet Öztorun görev teslim davetiyelerini dağıtmışlardı. Turgut Bey bu süreçte Cumhurbaşkanı’na (Kenan Evren) çıktı. Bu süreci anlattı. Bakanlar Kurulu toplantısı vardı. Herkes toplantı salonunda kendi arasında konuşuyordu. Turgut Bey geldi. Özel kaleminin TRT’yi çağırmasını istedi. Bize de, ‘Vermem gereken bir beyanat var, onu verelim, haberlere yetişsin, sonra biz toplantıya devam ederiz’ dedi. Benim bu ortamda hiçbir şeyden haberim yoktu. Biraz sonra TRT geldi. Özal, TRT’ye, ‘Hükûmetimiz Genelkurmay Başkanlığına Necdet Öztorun’u düşünmemektedir’ diye demeç verdi. Ben böyle bir demeç beklemiyordum. Ben Özal’a, ‘Ağabey biz ne yaptık?’ dedim. Bana davetiyeyi uzattı. Altında Öztorun’un Genelkurmay Başkanı olarak ilân edildiğini gördüm. Özal bana dönerek, ‘Bize rağmen Genelkurmay Başkanı mı olacaktı?’ dedi.”

Terörü Destekleyen Dış Güçler

Huzur ve Güven Ortamı

Operasyon, baskın, çatışma, tutuklama gibi uygulamalar neticesinde 12 Eylül darbesi, yıllardır akan kanı birdenbire sonlandırmıştır. Olayla tümüyle yatışmamakla birlikte, 1980 öncesindeki gibi her gün 20-25 kişi öldürülmüyordu. Girilen yeni döneme 12 Eylül yönetimi, “huzur ve güven ortamı” adını vermiştir.[414]

18 Mayıs 1982’de Financial Times gazetesinin Türkiye hakkında yayınladığı 16 sayfalık ilavesinden yapılan alıntıları Kenan Evren şu şekilde aktarmaktadır:[415]Türkiye’de iş başında bulunan generaller kendi saptadıkları takvime göre, görev süresinin şu anda tam yarısında bulunuyorlar. Şu sıralarda işlerinin kolaylaşmaya başlayacağını umuyor olmalılar. Kısa vadeli hedeflerinin büyük bir kısmını gerçekleştirdiler. Anarşi ezildi. Devlet otoritesi yeniden kuruldu. Ekonomik gidiş tersine döndürüldü., ekonomik büyüme yeniden başladı. Bu yıl gayri safi milli hasıla reel rakamlarla 4,5 artacak. Taşrada Devlet Başkanı Orgeneral Evren’e tezahürat yapmak için büyük kalabalıklar toplanıyor. Şehirlerde birçok kişi askerî yönetimin gerçekleştirdiği barış ve huzuru övüyor.

Düzenlenen Kanunlar

Sermaye Piyasası Kanunu: Sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını düzenlemek ve denetlemek üzere düzenlenen bu kanun 1981 yılı içinde kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur.[416]

“Danıştay Kanunu” ve “Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkındaki Kanun”: Bu iki kanun, 6 Ocak 1982’de kabul edilmiştir. Bütün idari davaların Danıştay’da görülmesinden dolayı davaların iki yıldan erken sonuçlandırılamadığı için bu durumu ortadan kaldırmak için kurulması uygun görülen Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri için gerekli kanun düzenlenmiştir. Kurulacak olan bu mahkemelerle Danıştay’ın görevlerini hafifletecek, bu sayede davaların birikmesi, senelerce beklemesini önleyecek bir düzenlemeye gidilmiştir.[417]

Devlet Memurları Kanunu: 657 sayılı bu kanun, 12 Mayıs 1982 tarihinde değiştirilmiştir. Yapılan değişiklikler ordunun, akademisyen ve öğrencilerin yanı sıra memurların da herhangi bir siyasal görüşe sahip olmaması gerektiği inancını taşıdığını yansıtmaktadır. Ordu, bütün toplum kesimlerini tek tip ve herhangi bir siyasal görüş ve ideolojiden uzak görmek istemektedir.[418]

Nüfus Planlaması Hakkında Kanun: Askerî yönetim uzun yıllardır uygulanan kürtaj yasağını kaldırdı. 27 Mayıs 1983’te çıkarılan yasa, kürtajı yasal hâle getirdi.[419]

Milletvekili Seçim Kanunu: 10 Haziran 1983’te kabul edildi. Uzun süredir üzerinde görüşme yapılan bu kanun yürürlüğe konulmuştur. Türkiye’de koalisyonlardan çekilen sıkıntı dikkate alınarak, çeşitli ülkelerin kanunları incelenerek ve birçok kişinin görüşü alınarak kanun hazırlanmıştır. Partilere bir seçim barajı getirilmesi zarureti kanaatine ulaşılmıştır. Uzmanların bir kısmı yüzde 10, bir kısmı yüzde 8, yüzde 7 ve hatta yüzde 5’i yeterli bulanlar vardı. Uzun tartışmalar sonrasında yüzde 10 üzerine karar kılınmıştır.[420]

Çocuk Yuvaları ve Yetiştirme Yurtları

Korunmaya muhtaç durumdaki çocukların bir sorun olarak görülerek kanun çerçevesine alınması ilk olarak 1926 yılında gerçekleşmiştir. Bu sorun, uzun yıllardan beri ülke kanunlarında yer verilen hükümlerle çözülmeye çalışılmıştır. Buna karşın, toplumda ağırlığını hissettiren bu konunun yeterli bir biçimde ele alınamamıştır. Gerçekten korunmaya muhtaç durumdaki kesimlere gereken hizmetler tam anlamıyla götürülememiştir. Birleşmiş Milletler, 1979’u “Çocuk Yılı” ilan ederek konunun dünya çapında ele alınmasına katkı sağlamış, dünya kamuoyunun bu konudaki dikkatini çekilmiştir. Türkiye’de de konuyla ilgili örgütlenmeler oluşturulmuş, konferans ve seminer gibi etkinlikler düzenlenmiş, TRT tarafından özel programlar hazırlanmış, yazılı medyada makaleler yayınlanmıştır. Buna karşın konu, 1979 yılının hemen sonrasında unutulmaya başlamıştır. 1982 yılında Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in konuya bizzat özel bir ilgiyle yaklaşması nedeniyle korunmaya muhtaç çocuklar meselesi yeniden ele alınarak ilgili müesseseler revizyona tabi tutulmuştur. Bu yöndeki çalışmalar kapsamında Çocuk Esirgeme Kurumu kaldırılmıştır. 2828 sayılı kanun gereğince Başbakanlığa bağlı kamu tüzel kişiliğine haiz Çocuk Esirgeme ve Sosyal Hizmetler Kurumu’na devredilmiştir. Bu sayede korunmaya muhtaç çocuklar alanında yeni bir teşkilatlanma yoluna gidilmiştir. O tarihe kadar farklı teşkilatların görev ve sorumluluğu altında yürütülmeye çalışılan işleyiş devlet eliyle ve tek bir çatı altında toplanmıştır.[421]

Çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları konusunda gösterdiği hassasiyeti Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir:[422]Esasen çocuklara karşı evvelden beri bir sevgim vardı. Kimsesiz çocuklara karşı olan sevgim ise daha da fazla idi. Bu yavruların perişan halini görünce üzülüyor ve her gittiğim şehir ve kasabada varsa çocuk yuvası ile yetiştirme yurtlarını ziyaret etmek suretiyle noksanlıklarının giderilmesi emrini veriyorum. Böylece günden güne bu kuruluşlar eski perişan hallerinden kurtuluyorlar. Demek ki üzerinde durunca olabiliyormuş. Ayrıca yalnız kimsesiz çocuklar için tesis edilmiş bu yuva ve yurtlarla değil, yaşlanmış ve bakacak kimseleri kalmamış vatandaşlarımız için yaptırılan huzurevlerinin de ele alınmasını ve oraların da ismine yaraşır bir duruma getirilmesi emrini ilgililere ilettim. Onlar üzerinde de çalışmalar başlatıldı. Yurt sathında yaptığım bu tür tetkikler sonucunda anladım ki, çocuk yuvaları veya yetiştirme yurtları bazı şehirlerde Çocuk Esirgeme Kurumu yönetiminde, bazı şehirlerde belediyelerin ve bazı şehirlerimizde ise derneklerin elinde faaliyet gösteriyorlar. Keza huzurevleri de aynı durumda. Böyle olunca bu kurumlar aynı statü içerisinde olamamış. Kimisi iyi işletiliyor kimisi kötü. Bu mahzuru gidermek için; çıkaracağımız bir kanunla bunların bir başa bağlanmasını ve devlet himayesine alınmalarını uygun bulduk.

Bunların hepsinin devletin kontrolünde bir makama bağlanması direktifini ilgiliere ulaştırdım ve bunun üzerine bir kanunla çocuk yuvaları ile yetiştirme yurtlarını Sağlık Bakanlığı bünyesinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Genel Müdürlüğü’ne bağlanmasını sağladım. Ayrıca hangi il ve ilçeye gittiysem o şehirde çocuk yuvası veya yetiştirme yurdu varsa, onları muhakkak denetledim. İyi olmayan, bakımsız gördüğüm yuva ve yurtların müdürlerini görevden aldırdım. Böylece Türkiye’nin her yerinde bu yuva ve yurtlar iyi bir duruma gelmiş oldu… Aldığım bilgi ve haberlerden, bu tür denetlemelerin yapılmadığını ve yavaş yavaş 12 Eylül’den evvelki durumlara düşmeye başladığını görüyor ve tabii çok üzüntü duyuyorum.[423]

Fay Willey ve Chris Harper tarafından kaleme alınan ve Haziran 1980’de Newsweek’de yayımlanan makalede, İran ve Afganistan’ın kaybedilmesi sonrasında Türkiye’nin en önemli müttefik haline geldiği belirtilmektedir. NATO’nun güney kesiminin savunucusu olduğu vurgulanmış, buna karşın, Türkiye’deki istikrarsızlığın en üst seviyeye tırmandığı belirtilmiştir. Şiddet olaylarının Türkiye’de artık normalleştiği, enflasyonun önüne geçilemediği, cumhurbaşkanlığı seçimi bunalımının aşılamaması durumunda askeri bir yönetimin iktidarı ele geçirmeye mecbur olduğu ifade edilmiştir.[424] Yine 1980 yılı Haziran ayında Washington US Armed Forces (ABD Silahlı Kuvvetleri Dergisi) şu ifadelere yer vermiştir: “Türkiye’deki gelişmeler öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesinden başka bir çıkış noktası görülmemektedir… Türk Silahlı Kuvvetleri müdahale edecek, ancak gelişmeleri uzun vadede ordu da düzeltemeyecektir.”[425]

Parlamenter sistemi ve demokrasiyi, her fırsatta savunan, bu kavramlar/mefhumlar için sivil ya da askeri müdahale dahil her türlü girişimi yapmaktan geri durmayan Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’deki darbeyi sempatiyle karşılamıştır. 12 Eylül darbesinden yaklaşık bir yıl sonra Polonya’da yapılan darbeye şiddetli bir biçimde karşı çıkan Amerika, Türkiye’deki darbede olumlu bir tavır sergilemiştir. Darbe günü Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından düzenlenen rapor, yönetime el koyan askerlerin, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü ve Ege sorunlarının çözümü konularında işbirliği yanlısı olduğunu belirtmektedir. Raporu hazırlayan konseyin üyesi Henze, darbenin olumlu bir gelişme olduğunu belirtmiştir. Amerika veya NATO karşıtı bir hareket olmaması nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nin, darbeyi açık bir biçimde eleştirmemesi gerektiğini ifade etmiştir.[426]

Darbeye ilişkin genel anlamdaki ılımlı yaklaşım, ABD basınında da belirgin bir şekilde dikkat çekmektedir. 13 Eylül tarihli Los Angeles Times, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Trattner’ın sözlerini aktarmıştır.  Trattner, açıklamasında “darbe” kelimesini kullanmaktan kaçınmıştır. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve politik zorluklara bağlı olarak askerlerin harekete geçtiğini, demokratik sistemin devamlılığını sağlamayı amaçladıklarını belirtmiştir. New York Times’daki bir haber ise darbeyi yapanların Batı tarafından iyi bilinen ve güvenilir generaller olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Carter yönetiminin darbeye şaşırmadığı ifade edilmektedir. Esas itibariyle Türkiye, İran Devrimi sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki en büyük müttefiki olarak kabul edilmekteydi. Darbe günü yayınlanan New York Times, Carter yönetiminin, Türkiye’deki siyasal sistemin işleyişinde sorunlar yaşayan Türkiye’deki terör olaylarını endişeyle takip etmekte olduğu yönündeki haberlere yer vermiştir. Darbenin ertesi günü New York Times’da yer verilen makalelerde ise basının Türkiye’deki darbeye karşı tutumu açık bir biçimde görülmüştür. “Batıya Dost, Türk Teröristlere Düşman: Kenan Evren” başlıklı makale, Evren’in ayrıntılı bir hayat hikayesini vermiştir. Evren’in misyonunun terörü sonlandırmak ve Türkiye’nin NATO’daki konumunu güçlendirmek olduğu ifade edilmiştir. Aynı gün New York Times yazarı Nicholas Gage makalesinde, darbenin Türk-Yunan ilişkilerini iyileştireceği beklentisi oluşturduğunu, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü ve Kıbrıs sorununu konularında yeni yönetimle iş birliğine gidilebileceğini yazmıştır.[427]

Türkiye’nin siyasi görünüşüne ilişkin haberlere de dış basında yer verilmiştir. Guardian Gazetesi’ndeki 13 Eylül tarihli haberde Türk ordusunun, siyaset ve toplumu Atatürk’ün yarım yüzyıl önce belirlediği yola bir kez daha çekme çabasına giriştiğini yazmıştır. Gazete, Demirel’in başarısızlık nedenini, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve hatta anayasal bağlamda yönetilemez bir duruma gelmiş olmasına bağlamıştır.[428]

Türkiye’nin yaşadığı siyasi krizin, askerlerin yönetiminde düzeleceğine dönük anlatılara da İngiliz basınında yer verilmiştir. 17 Eylül tarihli Guardian gazetesi, askerlerin güce dikkatli bir biçimde başvurduğu, terör ortamı oluşmamasına gayret ettiklerini belirtmektedir. Ordunun, radikal hareketleri bastırmaya çalışırken merkez sağ ve sol ile birlikte çalışma olanaklarını değerlendirmeye çalıştığını ifade etmiştir. İngiliz basını, AET’nin de Türkiye’deki darbeye dair görüşlerini aktarmıştır. Gazete, Brüksel’de toplanacak liderlerin darbeye ilişkin açıklamaları ile şahsi görüşleri arasındaki farkı vurgulamıştır. Habere göre liderler, kamuoyu açıklamalarında demokratik seçimlerle gelmiş hükümetin düşürülmesini eleştirmektedirler. Özel görüşmelerde ise askeri yönetimin, Türkiye’de istikrarlı hükümetlerin kurulabilmesi için gerekli anayasa altyapısını sağlayacaklarını belirtmişlerdir. Gazetelerde yer verilen bu yöndeki haberler incelendiğinde, İngiliz basınının Türkiye’deki darbeye eleştiri getirmediği, tam aksine gelişmeleri anlayışla karşıladığı görülmektedir. Türkiye’nin yönetilemez bir durumda bulunduğu, darbenin ise daha istikrarlı bir ülke kuracağı, askerlerin sivil liderler ile görüşmeler yaptığı, dış politika ve ekonomi politikasında değişiklik beklenmediği yönünde haberlere yer verilmiştir.[429]

The New York Times’daki John Kifner tarafından kaleme alınan yazı, dikkat çekici yönler içermektedir. 16 Eylül tarihli yazısında Kifner, Orgeneral Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’nden övgüyle bahsetmektedir. Türkiye’nin müdahale öncesi durumunun ne denli olumsuz olduğunu yurt içinden biri gibi anlatmıştır. Kifner, yazısının sonunda şu ifadeleri kullanmıştır:[430] “Devlet Başkanı ilan edilen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’ndeki beş arkadaşı, iktidardaki ilk günlerinde ihtiyatlı hareket etmişlerdir… Ordu, bilinçli şekilde Atatürkçüdür. Batılı, laik, milliyetçi ama modernlik yanlısı olup, sanayileşmiş devlet ekonomisinden yanadır.”

Fransa’daki haftalık Paris-Match dergisinde, Türkiye’deki darbenin Güney Amerika’dakilere benzemediği ifade edilmiştir. Türkiye’deki darbede halkın talepte bulunduğu belirtilmiş, halkın müdahaleden duyduğu memnuniyet vurgulanmıştır. Yazıda halkın, terör ve korku bakımından rahatladığı, şimdilik tek sorununun karaborsa ve ekonomik zorluk olduğu belirtilmiştir.[431]

Ülke içindeki yayın baskılarının da etkisiyle, yazılı basın ağırlıklı olarak darbe yönetimini desteklemiştir. Tiraj açısından önde gelen gazeteler olan Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Tercüman gazeteleri kendi hedef kitlelerine dönük manşet, haber ve makalelere yer vermişlerdir. Söz konusu gazete içerikleri genel itibariyle darbeye karşı açık ve karşıt bir tavır almaktan kaçınmışlardır. Bu gazeteler içinde Hürriyet, darbeye karşı en açık desteği vermiştir.[432] Basın, devlet basını biçimine dönüşmüştür. Önemli konularda muhalif ses çıkarmamıştır. Önemli konularda resmî politikayı uygulayanların yankısı şeklinde bir işlev üstlenmiştir. Basın, kenid arasında bir dayanışma ortaya koyamamıştır. Örneğin filan olayın haberi alındı fakat heberi yayınlanamadı çünkü söz gelimi beş gazete aralarında anlaşıp “ne olursa olsun biz bu haberi yapacağız” diyamadiler. “Aman bizi kapatmasınlar da…” tavrı ağır basmıştır.[433]

Medyanın ideolojik bir üretim aracı olduğu göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Medya içerik kontrolünün doğrudan sahibin veya bazı dönemlerde iktidarın elinde olabildiğinin dikkatten kaçırılmaması gerekmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde 12 Eylül dönemi basını, bütün toplum kesimlerinin sesi olmak yerine 12 Eylül yönetiminin sesi olmuştur. 12 Eylül yönetimi her ne kadar baskı uygulamış olsa da, dönemin basını ve gazetecileri, yaşadıkları baskılara karşı yeterince iyi bir sınav verememiştir. Bu nedenle de toplumun haber alma hakkı olumsuz etkilenmiş ve gazetecilik mesleği, üstesinden gelinmesi zor bir sürece girmiştir.[434]

Darbe öncesi dönemdeki Cumhuriyet gazetesinin; başlık, spot ve kelime analizleri yapıldığında, sol siyasi görüşü savunan bir eksende hareket ettiği görülebilmektedir. Darbe öncesi süreçte gazete, sıklıkla gerilimi artırmaya dönük seçim ve tercihlerde bulunarak katı bir ideolojik yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur. Sağ siyasal ideolojiye ilişkin haber metinleri, olumsuz yönleriyle irdelenirken, benzer tutum sol ideolojiye karşı sergilenmemiştir. Bu dönemdeki haberler incelendiğinde, haberlerin hemen hemen tamamında, sol görüş yanlısı kişi ya da kuruluşların genel olarak “mağdur” yönleri haberlere konu edilmiştir. Sağ siyasal görüşün ve temsilcileri ise çeşitli suçlamalar ve olumsuz yönleriyle haberlere konu edilmişlerdir. Darbe günü ve sonrasındaki ilk birkaç gün gazete, sert tutumundan ödünler verdiği görülmüştür. Bu dönemde ilk günlerden itibaren, gerilimi artırabilecek (faşist, terörist gibi) kelimeler geri plana atılmıştır. Söz konusu duruma ilişkin bir diğer örnek olarak gazete, 12 Eylül öncesinde siyasi iktidar eleştirisi içeren haberler sıklıkla yer verirken, darbe sonrasında, iktidarı ele alan ordu ve Kenan Evren’i eleştirmemiştir. Gazete, olası olumsuzluklar karşısında tedbirli davranarak ve savunma mekanizması geliştirerek bu tutumu benimsemiştir.[435]

Tercüman gazetesi, Cumhuriyet gazetesinin tam karşısında yer alan bir ideolojik görüşü savunan bir medya organı olarak görünmektedir. Tercüman, Cumhuriyet gazetesinin, sağ siyasal unsurlara karşı geliştirdiği olumsuz haber ve yorumları, sol siyasal görüşün temsilcileri üzerinden gerçekleştirmiştir. Tercüman, ülkedeki anarşi olaylarını artıran bütün kesimlere karşı olumsuz bir yaklaşım göstermiştir. Bunun yanı sıra, genel itibariyle siyasal iktidar yanlısı bir yaklaşımla haber yayınları yapmıştır. Tercüman, güç dengeleri bakımından daha güçlü bir konumda bulunan unsur olan siyasi iktidar tarafında yer almayı yeğlemiş, bu yaklaşımıyla da iktidarı zora düşürecek söylemlerden kaçınmaya gayret etmiştir. İdeolojik açıdan sağ siyasete yakınlığı bulunan gazete, darbe sonrasında, kullandığı dilde sadeleşmeye gitmiştir. Yönetim değişikliği, Tercüman’ın daha dengeli bir dil kullanmasında etkili olmuştur. Yönetime geçen askerlere dönük olumsuz haberlerden uzak durulmuş, gazetenin ideolojisi ve genel yaklaşımı, darbeyle birlikte net bir biçimde değişmeye başlamıştır. Zira gazete artık askerî iktidarın savunuculuğunu yapan bir yerde kendini konumlandırmıştır.[436]

Yeni Asır gazetesi, darbeyi ve sonrasında oluşan bütün şartlar altında yönetimi savunan bir eksende hareket etmiştir. Darbe öncesi yayın hayatında gazetenin, hem sol siyasi düşünceyi hem de sağda yer alan görüşleri de sert bir biçimde eleştirdiği görülmektedir. Anarşik olaylarda, iktidarı zora sokmama adına, kışkırtıcı ifadelerden uzak duran Yeni Asır, benzer bir tutumu muhalefete karşı yeterince göstermemiştir. Bu dönemde gazete, iktidarın en büyük rakipleri olan CHP ve MSP eleştirilerine çokça yer verirken, iktidarı olumsuz yansıtacak haberlerden uzak durmuştur. Siyasi iktidara ilişkin haberler çoğunlukla doğrudan anlatım şeklinde ve tırnak içinde verilerek, iktidara atfedilen önem belirgin bir biçimde öne çıkmıştır. 12 Eylül darbesinden sonra ise yönetimde bulunanlara, iktidar sahiplerine karşı da benzer bir tutumu sergilemiş, Kenan Evren ve orduya dönük yaklaşım, geçmişteki iktidar yanlısı tavrın devamı şeklinde gerçekleşmiştir.[437]

Hürriyet gazetesi, yukarıda sırasıyla açıklanan örneklerin aksine, doğrudan doğruya belirli bir siyasal düşüncenin savunusunu yapmamıştır. Darbe öncesi ve sonrası incelendiğinde, söz konusu dönemlerde, göreli olarak daha dengeli bir tutum göstermeye gayret edildiği görülebilmektedir. 12 Eylül öncesinde haberlerin aktarımında olay örgüsü ve ayrıntılar bakımından herhangi bir siyasi görüşü kışkırtacak söylem kullanılmamaya özen gösterilmiştir. Söz konusu tutum, işin içine magazin unsurları katılarak, bazı zamanlarda suiistimal edilse de bu durum, genel eğilimi değiştirmemektedir. Gazete, darbe sonrasında da benzer bir tutum sergilemeye devam etmiştir. 12 Eylül sabahından itibaren Kenan Evren ve orduyu eleştiren içeriklerden uzak ve magazin nitelikli haberler yapılmaya başlanmıştır.[438]

Milliyet gazetesi, dengeli siyasi yaklaşımın en belirgin temsilcisi olarak dikkat çekmektedir. Gazetede yer verilen haber, başlık, spot ve kelime seçimleri incelendiğinde genel bir kanı olarak “denge” unsurunun ne denli gözetildiği açıkça görülebilmektedir. Bütün görüşlere ilişkin haberlere sayfalarında yer veren gazete, bu haberlere dönük yorum yapmaktan özellikle kaçınmıştır. Söylemlerinde, herhangi bir görüş ile ters düşecek ifadelerden uzak durmuştur. Anarşik olaylar de dahil olmak üzere hiçbir haber metninde, belirli bir görüş ne yüceltilmiş ne de olumsuz bir biçimde yansıtılmıştır. Gazetenin bu genel tutumu, 12 Eylül sonrasında da benzer bir biçimde devam etmiştir. Diğer gazetelerden farklı olarak, darbe sonrasında, yeni iktidara en az yaklaşan bir konumda yer almıştır. Bunun en önde gelen sebebi ise gazetenin olayları olduğu gibi ele almasından ileri gelmektedir. Gazeteler içinde, darbe öncesinde ve sonrasındaki tutumu bakımından en az sapma gösteren gazete Milliyet olmuştur. Bu durumun asli nedeni, gazetenin gözettiği denge tutumunu her dönemde devam ettirmesinden kaynaklanmaktadır.[439]

ASALA Terör Saldırıları

1973 ile 1986 yılları arasında 13 yıl boyunca birçok Ermeni terörist örgütü Türk diplomatik ve diplomatik olmayan kuruluşlara dönük yaklaşık 200 saldırının sorumluluğunu üstlenmiştir. 34’ü diplomat olan 58 Türk ve 16 başka uyruktan kişi bu saldırılarda hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Ermeni terör örgütleri ayrıca Ermeni terörüne maddi yardımda bulunmak istemeyen kendi halkından kişileri de hedef almıştır.[440]

1979’da Lübnan’ın Sayra şehrinde ASALA ve PKK terör örgütü anlaşma yapmak için ilk kez bir araya geldiler. Nisan 1980’de Lübnan/Sidon’da ASALA ile PKK arasında ortak eylem deklarasyonu yapılmasıyla ilişkiler daha da ilerlemiştir. Deklarasyonda Ermeni Kürt Federe devleti üzerinde mutabakata varılmıştır. 21-28 Nisan tarihleri PKK tarafından Kızıl Halka günü olarak kabul edilmiştir. ASALA ve PKK militanları bundan böyle Bekaa vadisinde askeri akademi adını verdikleri eğitim kamplarında birlikte eğitim görmeye ve bir nevi Türkiye Cumhuriyeti’ne savaş açmışlardı. 24 Eylül 1980’de Kürt ve Türk halklarına hitaben hazırlanan bildiride ASALA’nın, PKK’ya her türlü desteği vereceği ifade edilmiştir. ASALA, 10 Kasım 1980’deki Strasbourg Türk Konsolosluğuna yapılan saldırıyı ve 11 Kasım 1980’da Roma’daki Türk Hava Yolları’na düzenlenen terör saldırılarını PKK ile birlikte gerçekleştirdiğini açıklamıştır. 1987’de PKK ile ASALA terör örgütleri arasında bir anlaşma yapılmıştır. Anlaşmanın içeriği kısaca şu şekildedir:[441]

1. Ermeniler (ASALA örgüt militanları) PKK içinde askeri eğitim görecekler. Bu askeri eğitim Lübnan’ın Beka vadisinde yapılacak. Kampın ismi PKK, ASALA askeri kampı olarak değiştirilecektir.

2. ASALA her yıl eğitim gördüğü militanları için kişi başına 5000 dolar PKK’ya ödeme yapacaktır.

3. Ermeniler (ASALA örgüt militanları) PKK’nın Türkiye’de yapacağı küçük eylemlere katılma hakkına sahiptir.

Aşağıdaki liste, terör örgütü ASALA’nın kurulduğu 1975 yılı ile 1984 yılı arasında gerçekleştirdiği eylemlerin tarih ve yerlerini sıralamaktadır:[442]

Ermeni terör örgütü ASALA’nın artan saldırıları sonrasında alınması öngörülen tedbirler konusunda Kenan Evren şu hususları ifade etmiştir:[443]Ermeni teröristlerin Lübnan’da eğitildikleri ve orada kampları bulunduğuna dair elimizde kat’i deliller vardı. Buna mâni olunması için Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e bir mektup yazarak, bugün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’le Emin Cemayel’e gönderdim. Bakalım bir etkisi olacak mı? Zaman zaman bu konuyu konuşuyor ve İsrail’in yaptığı gibi uçaklarla teröristlerin eğitildikleri kampları bombardıman etmeyi bile düşünüyorduk. Fakat kampların bulunduğu yerlerde kadın ve çocukların da olduğu söylenince, bombardıman fikrinden vazgeçiyorduk… Ermeni terörü konusunda diğer ülkeler nezdinde de girişimlerimizi sürdüreceğiz. NATO’yu da Ermeni terörüne karşı göreve çağıracağız. NATO toplantısı için Lizbon’a giden Milli Savunma Bakanı Haluk Bayülken, orada bu konuyu dile getirecek ve bu mücadelenin bildirilerle önlenmesinin mümkün olmayacağını ve daha aktif davranılması gerektiğini anlatacak.

5 Mayıs 1982’de Evren, ASALA tarafından gerçekleştirilen bir diğer terör eylemlerine ilişkin şunları ifade etmiştir:[444]Amerika Boston’daki Fahri Konsolosumuz Orhan Gündüz’ün Ermeni teröristlerce şehit edildiğini öğrendik. Reagan Ermenilere ödün verilmeyecek diye bir beyanda bulunmuş. Ancak Ermeni terörünün durdurulmasına bu gibi beyanlar kâfi gelmiyor.” 7 Haziran 1982’deki saldırıya ilişkin olarak ise şunları ifade etmiştir:[445] “Bugün Ermeni teröristlerin Lizbon’daki İdari Ataşemiz Erkut Akbay’ı şehit ettikleri haberini aldım. Tabii ki çok üzüldüm ve bir şey yapamamanın üzüntüsünü yaşadım.” Evren, Ottawa’daki Hava Ataşe albayımızın şehit edilmesini 27 Ağustos 1982’de öğrendiğini ifade etmekte,[446] katillerin kendilerine müsait ülkelerde bu gibi saldırıları rahatlıkla yapıp kaybolduklarını vurgulamaktadır. 10 Eylül 1982’de ise Bulgaristan’ın Burgaz şehrindeki Konsolosluğumuzdaki idari ataşemiz Bora Süelkan Ermeni teröristler tarafından katledilmiş fakat teröristler yakalanamamıştır.[447]

Diyarbakır Cezaevi

Diyarbakır Cezaevi, 1980’de Adalet Bakanlığı tarafından inşa edilmiştir. 12 Eylül darbesinden sonra askeri cezaevi olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu cezaevinde tutuklulara ağır işkencelerde bulunulmuştur. Burada uygulanan insanlık dışı muameleler, “Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu” başlıklı raporda ele alınmıştır. Resmî rakamlara göre 1981 ile 1984 yılları arasında cezaevinde 34 kişi hayatını kaybetmiş, onlarca kişi sakat kalmıştır. Diyarbakır Cezaevi, dünyadaki en kötü şöhrete sahip 10 cezaevi arasında yer almaktadır.[448]

Cezaevindeki uygulamalar, mahkûmların güvenlik duygularını zedelemiştir. İstek ve ihtiyaçları, tek taraflı bağımlılık ilişkisine dönüştürülmüştür. Bu suretle de cezaevine hükmeden güce angaje olmuşlar, cezaevi iktidarının, mahkumların bedenleri üzerindeki tahakkümü güçlendirilmiştir. Açlık, susuzluk, uyku ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlar kısıtlanarak mahkûmların cezaevi idaresine mutlak itaat etmeleri sağlanmıştır. Fizyolojik gereksinimler ve bedensel güdüler düzenlenmiş, mahkûmlar için elem verici bir şartlanmaya dönüşmüştür.  Baskı ve zorlamalar neticesinde tutuklular boyun eğdirildikleri için serbest bırakıldıktan sonra bile öznellik ve bireyselliklerine kavuşacakları bir kimlik oluşturmakta zorlanmışlardır. Diyarbakır Askeri Cezaevi, disipline dayalı güç sergilemenin en görünür hâle geldiği ve kristalize olduğu kurumsal mekânlardan birine dönüşmüştür. Diyarbakır Cezaevi’nde 1981’de işletilen uygulama, müeyyide ve mahkûmlardan istenenler genel itibariyle şunlar olmuştur: • Koğuşta konuşmak yasaktır. • Koğuşta gezinirken eller iki yanda yapışık olacaktır. • Komutanla konuşmak, bir şey istemek yasaktır. • Koğuş sorumluları ve diğer herkes çağrıldığında canlı tekmil verecektir. • Sabah 05:30’da herkes uyanacaktır, 20:30’da ise yatmış olacaklardır. • Yatış sırtüstü ve nizami olacaktır, esas duruş uykuda bile bozulmayacaktır. • Akşam 7:30’dan sonra tuvalete gitmek yasaktır. • Görüşmeler, on iki kişilik postalar halinde gerçekleştirilecek, kapıdan tekmil verilecek, sayı sayılarak çıkartılacaktır. [449]

Raci Tetik

1931 Tokat Erbaa doğumlu olan Tetik, Mamak Askeri Cezaevi Komutanı görevine Temmuz 1980’de atandı. 12 Eylül darbesi döneminde cezaevinde 4 yıl idarecilik yaptı. Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılması sonrasında 12 Eylül döneminde yaşanan işkencelere ilişkin soruşturma açılmıştır. Bu soruşturmanın bir ayağını Mamak Askeri Cezaevi oluşturmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla 20 Şubat 2013 tarihinde Raci Tetik’in ifadesi alınmıştır. İfadesinde Tetik, “Cezaevinde görev yaptığım sürede Askeri Cezaevi Yönetmeliğinin gereklerini yerine getirdim, disiplini sağladım” demiştir. Görevi süresince cezaevine 31 bin tutuklunun girip çıktığını belirten Tetik, kimseye işkence yapmadığını ve personeline işkence yapılması yönünde talimat vermediğini ifade etmiştir.[450]

Tetik, Milliyet gazetesine 1988’de verdiği röportajda şunları ifade etmiştir:[451] “Ben bir işkenceciyim. Beni pohpohlayarak kullandılar” itirafında bulunan Tetik, “Orası cezaeviydi. Geldiğimde görev yapılmıyordu. Başa geçtim, örnek oldum. Talimatnameleri, kanunları uygulamaya başladım. Bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz. Lafla hizaya gelmiyorlardı. Saklamıyorum, oldu. Peki onlar niye direniyorlar?” Cezaevinde görev yaptığı süreçte emrinde yüzlerce personelin bulunduğunu belirten Tetik, hepsinin tek tek ne yaptıklarını bilemeyeceğini öne sürmüştür. Soruşturma neticesinde savcılık, 30 yıllık zaman aşımı nedeniyle Tetik hakkında takipsizlik kararı vermiş ve dosyayı kapatmıştır.[452] İşkence iddialarının odağında yer alan Albay Raci Tetik, İstanbul’da TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezinde uzun yıllar kaldıktan sonra 26 Nisan 2019’da ölmüştür.[453]

Mamak Askeri Cezaevi

Mamak Askeri Cezaevi, 1971 yılında asker tutuklular için inşa edilmiştir. 1971-1974 yılları arasında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamının gerçekleştiği yer olmuştur. O dönemde baskı ve dayak elbette ki vardı fakat örneğin cezaevindeki mahkûmların dövülerek öldürülmesi söz konusu değildi. Sistemli ve sürekli bir dayağın/zulmün olduğu söylenemezdi.[454] Buna karşın, 12 Eylül döneminde Mamak Cezaevi’nin farklı bir biçim aldığı birçok kaynakta yer almıştır. Mamak Cezaevi’ne has “kafes” adı verilen uygulamada mahkûm ve tutuklular kafes içinde 24 saat süresince kıpırdamadan tutulurdu. Duramadıkları için de cop ile dövülürlerdi.[455]

Mamak’taki uygulamaları Eski Bakan Yaşar Okuyan şu şekilde ifade etmektedir:[456] “Ankara Mamak’ta 29 gün hücrede kaldım. O hücrede elime yarım jilet parçası geçse rahatlıkla canıma kıyardım. Su yok, tükürüğünüzle tıraş olursunuz. Kafeste 24 saat kıpırdamadan durmanız istenir, her hareketiniz artık cop ya da sopadır. Bir kişinin sığabileceği içi talaş dolu yatakta 3 ay Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek ve ben yattık. Zeybek sığmadığımız için ayak ucumuza doğru yatardı ama yine sığmazdık. 3 ay uyuyamadık.”

Mamak Askeri Cezaevi’ne getirilen dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, “C-5” adı verilen işkence bölümünde işkenceye uğramış, 13 Şubat 1981 tarihli ilk muayene kaydında, “dirseklerinde yara, parmaklarında yanık izleri ve idrarında kan” belirlendiği bilgisine yer verilmiştir. Ülkücü olarak bilinen Hasan Alemlioğlu, Bekir Bağ ve Hüseyin Kurumahmutoğlu Mamak Askeri Cezaevi’nde işkence nedeniyle ölenler arasında yer almışlardır.[457]

Mamak Askeri Cezaevi müdürü Raci Tetik’in imzasını taşıyan talimatta şu ifadelere yer verilmiştir:[458] • Askere karşı gelmek yasaktır. • Koğuş içinde yüksek sesle konuşmak, sesli gülmek bir araya gelmek yasaktır. • Tekmilsiz yemek alınamaz, duasız yemeğe başlanamaz. • Kalk saatinden sonra kimse yatağında yatamaz, uyuyamaz. • Sayım düzeninde ve esnasında konuşmak yasaktır. Gözler tavanda olmalı, hiçbir şekilde askere bakılmamalıdır. • Nazari ve bedeni eğitim sırasında konuşmak yasaktır. Koridordan geçerken sağa sola bakmak yasaktır. • Görüşme yerinde görüşe gelenlere cezaevi hakkında bilgi vermek yasaktır. • Mektuplarda cezaevinden söz etmek yasaktır. • Karşıt görüşlülerin bir koğuşta kalmalarını düzenleyen koğuş içi nizamnamesine her tutuklu veya hükümlü uymakla mükelleftir.

Metris Cezaevi

Metris Cezaevi mahkûmiyet yaşayan Özlem Türkmen, cezaeviyle ilgili olarak verdiği röportajda şunları ifade etmiştir:[459] “Benim olduğum dönemde yaklaşık 200 kadar kadındık. Tabii birileri gidip birileri geliyordu. Mamak, Diyarbakır ve diğerleri gibi Metris’te de planlı, kurgulanmış işkencenin, politikaların uygulandığı zamanlardı. Onurunuzu kırmaya, aşağılamaya dönük davranıyorlardı. Sizi kişiliksizleştirme politikası. Sonra başka bir aşama, örneğin “soyun” diyorlar. Karşı koyduğunuzda üstünüz, iç çamaşırlarınıza kadar yırtılıyor. Bedeninize saldırılıyor. Sonra askerlerin önüne atılıyorsunuz. Kış aylarında koğuşlara operasyon düzenlendiğinde ellerimizi arkadan kelepçeler, ağızlarımızı bantlarlardı ve bizi o şekilde havalandırmaya atarlardı. Yedi-sekiz saat karın altında, arkadan kelepçeli ve ağzımız kapalı bekletilirdik.”

Karıştır Barıştır Yöntemi

Devrimci ve ülkücü mahkûmların aynı koğuşa konulması, darbe döneminde “karıştır barıştır” yöntemi olarak anılırdı. Bu uygulamayla darbe yönetimi, “geçmişte birbirini vuranlar artık aynı ranzada kardeş kardeş yaşıyor” mesajını vermeyi amaçlıyordu. Koğuşlarda çıkan şiddetli kavgaların ardından tepki çeken bu uygulamaya son verildi.[460]

Esat Oktay Yıldıran

Yıldıran’a yapılan saldırıyı PKK üstlenmiştir.[461] Yıldıran’ın Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Diyarbakır Cezaevi’ne bizzat Kenan Evren tarafından gönderildiği iddiası fazla makul görünmemektedir. Zira Yıldıran, Kıbrıs Harekâtından 7 yıl sonra cezaevine atanmış olup, 32 yaşında olan ve üst rütbeli olmayan birinin atamasını dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından yaptırılmış olması mantıklı bir iddia gibi görünmemektedir.

Eğitim Sistemiyle İlgili Değişiklikler

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda yapılan değişiklikle, ilköğretime başlama yaşı 7’den 6’ya indirilmiştir. İlköğretime başlama yaşının 6’ya indirilmesi, “ülkemizin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeyinin yükselmesi, imkânların artması” ifadeleriyle izah edilmiştir. Milli Eğitim Bakanı, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, okulların altyapı yetersizliği nedeniyle bu maddenin her okulda uygulanmasının zor olduğunu belirtmiştir. Ancak uygun kapasiteye sahip okulların 6 yaş uygulamasını yapabileceklerini ifade etmiştir. Bu kanunda yapılan diğer bir değişiklik ise laiklikle ilgili 12. madde olmuştur. 1982 Anayasasındaki “Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” (madde 24) hükmü doğrultusunda söz konusu 12. madde değiştirilmiştir. 12. maddenin ilk şekli olan “din eğitimi ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteği ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlı olarak verilir” hükmü, “din kültürü ve ahlâk öğretimi ilkokul ve ortaokullar ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” şekline dönüştürülmüştür. Bu değişikliğin gerekçesinde, “son yıllarda gözlendiği üzere; gizli ve kontrolsüz din öğretimi girişimleri devleti bu konuda daha etkin olmaya” yönlendirdiği, din öğretimini “devlet kontrolüne alabilmek” amacıyla bu değişikliğin yapıldığı ifade edilmiştir.[462]

Askerî yönetim açısından eğitim sistemindeki öncelik, disiplin ve otoritenin sağlanması olmuştur. Askerî disiplin sistemi içinde veya askerî okullarda kabul edilebilecek bazı yazılı kuralların, sivil eğitim kurumlarında da uygulamaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Katı ve ayrıntılı kurallar silsilesiyle öğretmen ve öğrencilerin kılık ve kıyafetini düzenleyen Kılık Kıyafet Yönetmeliği bu uygulamalardan birini teşkil etmektedir. B yönetmeliğin hazırlanma amacının, “yönetici, öğretmen ve diğer görevlilerle, öğrencilerin, Atatürk inkılâp ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılıklara kaçmayan ve sade bir kılık kıyafette olmalarını” sağlamak olduğu belirtilmiştir. Kılık Kıyafet Yönetmeliğinde öğrencilerin, kadın ve erkek personelin ne tür kıyafet giymesi gerektiği, saç, sakal biçimleri gibi hususlar ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Kurallara uymayanlar hakkında disiplin yönetmeliği hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir.[463]

Yükseköğretim Kurulu (YÖK)

1982 Anayasası, devletin hemen hemen tüm alanlardaki pederşahi (patrimonyal) üstünlüğünü teyit ve tasdik etmektedir. Bu durum, pratikte bürokrasinin üstünlüğü ele geçirmesi anlamına gelmektedir. 1982 Anayasası, sıkı denetim ve disiplinin, modernleşmeyle ilerlemenin yegâne yolu olduğu yönündeki yanlış yönler barındıran bir anlayışa dayanmaktadır. Dolayısıyla bu anayasa, bütün faaliyet alanlarında sıradüzene (hiyerarşiye) ve merkeziyetçiliğe dayalı sistemler oluşturma yönünde aşırı bir eğilim göstermektedir. Bu bağlamda YÖK, çok sayıdaki nitelikli öğretim üyesini üniversitelerden ayrılmaya mecbur bırakarak daha önceki dönemlerdeki Türk üniversite sistemini sekteye uğratmıştır.[464]

Üniversitelerin tabi olacağı mevzuat, 1982 Anayasası’nın (yükseköğretim başlığı altında) 130. maddesi hükmüne uygun olarak düzenlenmiştir. Aşağıda, 130 maddenin bazı bölümler aktarılmış olup, yapılan aktarımlardan da görülebileceği üzere üniversiteler, 12 Eylül yönetiminden itibaren belirgin ölçüde devlet kontrolüne tabi olmuş ve özerkliği azaltılmıştır. 1982 Anayasası’nda üniversitelerin sadece bilimsel yönden özerk olabilecekleri belirtilmiş; kuruluş, işleyiş, iç yapı gibi yönlerden ise yasama organı tarafından kanun ile düzenleneceğine hükmedilmiştir. Kanunun ilgili bazı bölümleri aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:[465]

YÖK’ün kurulmasının üniversitelerdeki özerk yapıyı olumsuz etkilediği eleştirisine Kenan Evren şu şekilde karşılık vermektedir:[466]Eğer kendi yöneticilerini kendileri seçen kuruluşlar en demokratik ve dolayısıyla da en mükemmel kuruluşlar olsaydı; 12 Eylül 1980’den önceki üniversitelerimizin de en mükemmel kuruluşlar arasında yer alması gerekirdi. Kendi öğretim üyelerinin oylarıyla göreve gelmiş birçok dekan ve rektörlerin seçimde evvel yaptıkları kulis faaliyetleri, seçildiği takdirde öğretim üyelerine sağlayacağı menfaat vaatleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Sonunda ne oluyordu biliyor musunuz? Profesörlerden birçoğu derslere girmiyor, doçent ve asistanları derse gönderiyor, kandisi üniversite dışındaki özel bürosunda çalışıyordu. bir sene içerisinde bir veya iki defa derse girmiş üniversite profesörlerinin bulunduğu şikâyetleri bize kadar geliyordu. Bu profesörlere, neden derse girmediklerini dekan veya rektör soramıyordu. Çünkü tekrar seçilebilmek için oya ihtiyacı vardı.

Yüzüncü Yıl Etkinlikleri

1981 yılı, resî ideoloji açısından Kemalizm ya da Atatürkçülüğün yeni bir içerik çerçevesinde üretilmesinin miladına işaret etmektedir. 1981, Atatürk’ün doğumunun 100. yılına karşılık geldiği için bu yılın gereğine uygun kutlanarak çeşitli etkinliklerle anılması doğal karşılanacak bir durumdur. O yıl, UNESCO da Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümünü, “1981 Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri” kapsamına almıştır. Buna karşın 12 Eylül idaresi, 100. yıl kutlamalarını toplumda her geçen zaman artmakta olan ve rahatsızlık uyandıran baskıcı uygulamalarını daha az görünür kılmak için kullanarak toplum genelindeki algısını olumlu yönde değiştirmeye çalışmıştır. Anarşi ve terör nedeniyle başlangıçta 12 Eylül darbesine karşı iyimser bir algı oluşmuştu. Askerî idarenin gittikçe sertleşmeye başlayan uygulamaları, söz konusu iyimser algının gittikçe azalmasına ve toplum genelindeki bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına yol açmaya başlamıştır. 12 Eylül idaresi ise bu kötüye gidişi engellemek, kamuoyunun gündemini farklı bir tarafa çekmek, toplumu Atatürkçülük ortak paydasında toplamak amacıyla 100. yıl kutlamalarını bir fırsata dönüştürme çabasına girişmiştir. Bu hususta, üst düzey bir subay şu ifadeleri kullanmıştır: “Allah’tan bu yıl Atatürk’ün 100’üncü Doğum Yılı’na rast geldi. Yoksa ne yapardık bilmem.” Darbeden sonraki ilk MGK toplantısında “Atatürk’ün Doğumunun Yüzüncü Yılının Kutlanması ve Atatürk Kültür Merkezi Kurulması Hakkında Kanun Teklifini” ele alınmıştır. Bu, MGK’nın ele aldığı ilk kanun teklifi olmuştur. Kanunda, 1981 yılının “Atatürk Yılı” olarak kutlanması ve Atatürk anısına Ankara’da Atatürk Kültür Merkezi kurulması öngörülmüştür. Kutlama ve anma etkinliklerinin denetimi ve desteklenmesi için “Kutlama Koordinasyon Kurulu” oluşturulmuştur. 1981 yılı süresince okul, fabrika, işyeri ortamlarında köylerde, çeşitli kurum ve kuruluşlarda Atatürk temalı toplantı, tören, seminer, konferans ve sergiler tertip edilmiş, köşeler ve her ordu bölgesinde tatbikatlar düzenlenmiştir. Atatürk dönemine çağrışım yapan bir dizi etkinlik düzenlenmiştir. MGK üyeleriyle birlikte Kenan Evren 19 Mayıs’ta Samsun’u, Amasya Tamiminin yapıldığı 22 Haziran günü Amasya’yı, Erzurum Kongresinin gerçekleştirildiği 23 Temmuz günü Erzurum’u, Sivas Kongresinin yapıldığı 4 Eylül günü Sivas’ı ziyaret etmiştir. 1923 yılındakine benzer şekilde İzmir’de iktisat kongresinin toplanması ve kongrede Türkiye ekonomisinin ele alınması etkinliği düzenlenmiştir. Atatürk dönemini andıran etkinlikleri, baston ve fötr şapka ile dolaşması nedeniyle Kenan Evren’in, Atatürk’ün rolünü üstlendiği öne sürülmüştür. 12 Eylül yönetimi, 100. yıl etkinlikleri kapsamında kapsamlı bir Atatürk anıtı yapımı başlatmıştır. Kamu kurum ve kuruluşları ile okulların önüne Atatürk büstleri yapılmış, şehir meydanlarına ve milli mücadelede sembolik anlamı olan yerlere anıtlar dikilmiştir. Kenan Evren 5 Ocak 1981 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi önüne konulacak olan Atatürk anıtının temelini atmıştır. 16 Ocak 1981’de ise İskenderun’daki Atatürk heykelinin açılışını yapmıştır. Evren, Atatürk’ün Samsun’a çıkışında rıhtıma ilk adım attığı yeri temsil eden ve adı “İlk Adım” olan Atatürk anıtının temelini atmıştır. 12 Haziran’da Amasya’daki Atatürk anıtının temelini atmış, 9 Ağustos’ta ise Çanakkale’deki 100. Yıl vesilesiyle yapılan anıtın açılışını yapmıştır ve bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. 1930’lu yıllarda Atatürk ve cumhuriyet temalı semboller kamusal alanlarda görünür kılınmaya çalışılmıştır. Bu çaba ile, yeni rejimin kitlelere kök salarak inkılâpların toplum tarafından benimsenmesini sağlamak amaçlanmıştır. 12 Eylül yönetimi döneminde ise Atatürk anıtları üzerinden topluma, devletin her yerde olduğu mesajının aktarılmaya çalışıldığı görülmektedir.[467]

Yasak Yayınlar

Yazar, yayıncı, kitapçı ve okuyuculardan oluşan paydaşlar, darbenin kaynaklık ettiği ekonomik, siyasi ve toplumsal bağlamdan da belirgin bir biçimde etkilenmiştir. Yayıncılık süreçleri, 12 Eylül yönetiminin baskıcı uygulamaları nedeniyle derin yaralar almıştır. Yayınevleri, sıkıyönetim nedeniyle yürürlüğe konulan yasak ve sınırlamalar, duruşmalar, hapis cezaları, kitabın suç unsuru olarak algılanması gibi zorluklarla başa çıkmaya çalışmışlardır. 12 Eylül öncesi dönemde kitap baskı sayısı genellikle 5 bin olarak gerçekleşmekteydi. Hangi yayınların hangi kesimler tarafından satın alınacağı da yaklaşık olarak öngörülebilmekteydi. Dağıtım ve satış kanalları gibi temel unsurlar bakımından kurulu bir düzen ve işleyişe sahip yayın ortamı bulunmaktaydı. Darbe nedeniyle yayıncılık çevrimi içinde yer alan dağıtım ve satış kanallarında belirsizlik ortamı oluşmuştur. Öngörülebilirlik ortadan kalktığı için kitap tirajları sert bir biçimde düşüş kaydederek 2 bin civarına çekilmiş ve yayıncılık gerileme kaydetmiştir. Nüfus artışı olmasına rağmen okur sayısında belirgin bir azalma gerçekleşmiştir. Kitabın suç unsuru olarak algılanmasının sonucu olarak kitap satışları gerilemiş, kitapçı sayısı da azalmıştır. Yayınevleri, 12 Eylül yönetiminin okurlar ve kitapçılar üzerindeki baskıları sebebiyle yaşanan satış durgunlukları sonrasında varlıklarını sürdürmekte zorlandılar. Bazı yayınevleri, 12 Eylül sonrasında oluşan piyasa şartlarına uzun süre direndikten sonra kapandı. Öte yandan, kurulan birçok yeni yayınevlerinin bir kısmı ise varlığını sürdürmeyi başardı.[468]

Üniversitelerden Tasfiyeler

1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası gerekçe gösterilerek birçok üniversite çalışanının görevlerine son verilmiştir. 12 Eylülcülerin belirttiğine göre bu üniversite çalışanları, anarşik olaylara karışan, 12 Eylül öncesi ortamın oluşmasında sorumluluğu bulunan ve Atatürk ilke ve inkılaplarına karşıt görüşler besleyenlerdi. Görevlerine son verilmeyenler ise böyle olmayanlardı.[469] Sıkıyönetim dönemi süresince 1402 sayılı kanun gereği işine son verilen öğretim elemanı, öğretmen, memur, işçi ve diğer çalışanların toplam sayısı 4891 olmuştur. Söz konusu toplam sayının içinde 1402’den alınan yetkiyle üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim elemanı sayısı; tek tek isimler bazında yapılan bir çalışmada 73, sıkıyönetim belgelerine dayanılarak yürütülen bir çalışmada 95, diğer bir çalışmada ise 90 olarak belirlenmiştir. Buradan da anlaşılabileceği üzere, tasfiye edilen öğretim elemanları “1402’lik” olarak anılan kitlenin sınırlı bir kısmını teşkil etmektedir. Üniversitelerdeki öğretim elemanlarının asıl ihraç edilişi, 1402 haricindeki üç farklı biçimde gerçekleştirilmiştir. Birincisi Yükseköğretim Kurulu ve üniversite yönetimleri, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından verilen yetkiye dayanarak yapılmıştır. Bazı öğretim elemanlarının sözleşmeleri uzatılmamış ve görevlerine son verilmiştir. 2547 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten (6 Kasım 1981) yaklaşık bir yıl sonraki (Kasım 1982) süre zarfında 192 öğretim üyesinin kadroları yenilenmemiştir. Öğretim elemanının dersini açmamak, programdan kaldırmak, öğretim elemanını dersinin okutulmadığı öğretim kurumlarında görevlendirmek, uzmanlık alanı dışındaki öğretim elemanlarına ders verdirmek, sıkıyönetim komutanlıklarına ihbar içerikli resmî yazılar göndermek gibi işlemler aracılığıyla, sakıncalı görülen öğretim elemanları üniversitelerden uzaklaştırılmıştır. Yaklaşık 400 civarında öğretim elemanının, direkt olarak üniversitelerin kararlarıyla görevden uzaklaştırıldığı ifade edilmektedir.[470]

Ali Rıza Altınok ile Eşi ve Kızının Öldürülmesi

25 Haziran 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı emekli Binbaşı Ali Rıza Altınok, eşi ve bir kızı silahlı bir saldırıyla katledildi. Olayda, Ali Rıza Bey’in kapısını çalan biri kız, dört DHKP-C militanı, “Biz Tıp fakültesi öğrencileriyiz. Size ait daireyi kiralamak istiyoruz” dediler. Ali Rıza Bey’in eşi Fahriye Hanım, gelenlere daireyi gezdirdikten sonra sofralarına buyur etti. Karınları doyduktan sonra militanlar, silahlarını çekerek Ali Rıza Bey, Fahriye Hanım ve 16 yaşındaki kızları Nilgün’ü öldürdü. Kâtil Ayşe Hülya Özzümrüt 11 yıl hapis yattıktan sonra 1991’de şartlı olarak tahliye edildi. Olayın faillerinden üçü, 1981’deki bir çatışmada ele geçirildi. Polis, bir grubun İsrail Başkonsolosluğu’na yönelik eylem hazırlığında olduğu istihbaratını aldı. Gözaltına alınan bir kişi, itirafta bulunarak hücre evi ve eylemciler ile ilgili bilgiler verdi. Edinilen bilgiler doğrultusunda polis, Maltepe İnönü Caddesi’ndeki bir evi kuşattı. Polis ile üç MLSPB’li arasında çıkan çatışmada iki katil öldü, Ayşe Hülya Özzümrüt ise yaralı ele geçirildi. Parmak izi tespitine göre, kuşatılan evdeki üç kişinin, Altınok ailesinin katilleri olduğu ortaya çıktı.[471]

Din Derslerinin Anayasaya Girmesi

Din dersleri konusundaki düzenleme, Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren nezdindeki girişimiyle başlamıştır. Atay, 12 Eylül darbesinden iki ay sonra 19 Aralık 1980 tarihinde Kenan Evren’e, “Din Öğretimi ve Eğitiminin Bir Bütünlük İçinde Ele Alınmasına Dair Rapor” başlıklı bir rapor sunmuştur. Bu raporda Atay, düzenlenecek olan yeni Anayasaya din dersi ile ilgili bir içerik konulması gerektiği görüşünü öne sürmüştür. Raporda, dinî inanç ile din bilgisi arasındaki ayrıma dikkat çekilerek şu görüşe yer verilmiştir: “Dini bilmek zihin ve akıl işi, dine inanmak ise vicdan işidir”. Yazıcıoğlu’na göre, hazırlandığı dönemde kimse sahiplenmek istemediği için raporu Atay, kendi imzasıyla Milli Güvenlik Konseyi’ne sunmuştur. Bu süreçte konuya mesafeli yaklaşanlar, din dersi Anayasaya ithal edildikten sonra, başarıyı sahiplenmeye çalışmak istemiştir. Derslerle ilgili kararın asıl merciin Kenan Evren olduğu anlaşılmaktadır. Konunun, Milli Eğitim Bakanlığının gündeminde olmadığı, Bakan Hasan Sağlam’ın beyanından anlaşılmıştır. Din derslerinin zorunlu hale getirilmesinin ve programa konulmasının düşünülmediği sonucu ortaya çıkmıştır.

Din derslerine, okul programlarındaki zorunlu dersler arasına yer verilmesi, dönemin atmosferinde dinî hassasiyeti olan kesimler tarafından desteklenmiştir. Bunun yanı sıra, 12 Eylül yönetiminin daha ziyade laik yönü üzerinde duran kesimler tarafından da destek görmüştür. 6 Ağustos 1981 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında Burhan Felek, Kenan Evren’in 23 Temmuz 1981’deki din derslerine ilişkin kararını halka duyuran sözlerine atıfta bulunmuştur. Felek, bu kararı verenlere dua ettiğini belirtmiş ve derslerin “yobaz” yetiştireceğinden korkanlara “saltanat devrinde İslami bilgileri; fıkıha kadar, Mecelleye kadar okumuş” bizzat kendi gibilerin içinden geçtiği dinî eğitim sürecini emsal göstermiştir.

24. maddenin Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan nihai şeklinde, din dersleri şu ifadelerle anayasal hüviyet kazanmıştır: “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteklerine, küçüklerin de kanunî temsilcilerinin talebine bağlıdır” (MGKTD, C VII, 18/10/1982, s. 339-340). Okullarda isteğe bağlı okutulan Din Dersi ve 1974-1975 yılından itibaren zorunlu olarak okutulmakta olan Ahlak dersleri, “Din ve Ahlak Bilgisi” adı altında birleştirilerek temel eğitimin dördüncü sınıftan başlamak üzere tüm kademelerinde 2’şer saat, tüm orta öğretim kurumlarının 3 sınıfında da haftada 1’er saat olacak şekilde okutulmaya başlanmıştır.[472]

Okullarda Başörtüsü Yasağı

Türkiye’de İmam Hatip okulları ve yüksek öğretim kurumları başta olmak üzere kadınların başörtüsü kullanması, 1960’lı yıllardan itibaren bir sorun olarak görülmeye başlamıştır. Bir giyim tercihi olarak başörtüsü kullanımı, dinî yönelimin yanı sıra kültürel ve toplumsal nedenlerden de etkilenmektedir. Söz konusu etkilerin ön plana çıktığı bu yıllarda, başörtüsünün giyilme oranı, önceki döneme göre kentleşme ve kadının toplumsal rolleriyle ilgili faktörlere bağlı olarak artış göstermiştir. 1960’lardan sonra İmam Hatip okulları açılmış ve bu dönemden itibaren kız öğrenciler bu okullara gitmeye başlamıştır. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra 1972’de İmam Hatip okulları ile ilgili yönetmelikte, bu okullardaki eğitim öğretimin yalnızca erkek öğrencilere verileceği kuralı getirilmiştir. Okullara kaydı sürmekte olan mevcut öğrenciler haricinde kız öğrenciler İmam Hatip Okullarına girememiştir. Bu kısıtlamanın kaldırıldığı 1976’dan sonra okullardaki kız öğrenci sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Başörtüsü kullanımında çeşitli kısıtlama ve engellerle karşılaşılmıştır. Bu gerçeklik, kız öğrencilerin İmam Hatip okullarına gitmeye başladığı dönemden itibaren yaşanan pek çok örnekle de pekişmiştir. Bu konu, yasağı savunan ve karşıtı konumunda yer alan kesimlerin kitleselleşme potansiyeli barındıran tepkileri nedeniyle çözülmesi gereken bir sorun olarak görülmeye başlamıştır. Bu süreçte, İmam Hatip okullarındaki örtülü öğrencilere dönük sözlü ve fiili taciz, disiplin cezası ve okuldan uzaklaştırma gibi yıldırma olayları, köken açısından örtüye yönelik “irtica” odaklı endişelerden kaynaklanmıştır. Yaşanan olumsuzluklar ise genellikle okul idarelerinin yasal dayanaktan yoksun uygulamaları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Yüksek öğretim alanındaki ilk olumsuz vaka 1964’te bir Tıp Fakültesi öğrencisinin uğradığı haksızlık şeklinde gerçekleşmiştir. Başörtüsü nedeniyle yüksek din eğitiminden dışlanmanın ilk örneği ise 1967’deki Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan olayı ile başlamıştır. Bu olay sonrasında, üniversitelerdeki benzer türden mağduriyetler devam etmiştir. Okullarda başörtüsüne yönelik yasakçı uygulamalar getirilmiş, örtü aracılığıyla dışa vuran dinî anlayışın, görünür olması engellenmeye çalışılmıştır. Kamusal alandaki bu görünürlük, bazı çevreler tarafından laik düzene yönetilmiş bir tehdit olarak algılanmıştır.[473]

Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Türkiye İlişkileri

Türkiye’nin, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) başvuru ve anlaşma görüşmelerine başladığı dönemde, bu konuya tam anlamıyla eğilmemiştir. Bu nedenle de müzakere sürecinde, yol gösterici bir AET politikası oluşturulmamıştır. Bu konuya ciddi bir biçimde yaklaşan siyasetçi ve bürokratlar sınırlı sayıda kalmıştır. Türkiye’nin, 1975-1979 yıllarında AET ile çok da olumlu bir havada seyretmeyen ilişkilerini şu şekilde özetleyebilmek mümkündür: Öncelikle Kıbrıs Harekâtı nedeniyle ABD ile ilişkilerin zedelenmesi, AET görüşmelerine olumsuz bir biçimde yansımıştır. Türkiye, AET ile büyüyen ticaret açığını tarım ve tekstil ürünleriyle kapatılmaya çalışmıştır. Bu ise ilişkilerin gerginleşmesini beraberinde getirmiştir. Bunun yanı sıra, Türk işçilerin serbest dolaşım hakları konusundaki belirsizlikler, Almanya’nın serbest dolaşım maddesinin kaldırılması talepleri, Türkiye’nin ise bu talebe olumlu yaklaşmaması, bu dönemde yaşanan başlıca sorunları oluşturmuştur. Kısıtlamaya konu edilen bir diğer husus, İngiltere’nin Türkiye’den ithal ettiği pamuk ipliği olmuştur. Bu hususta ortaya çıkan olumsuzluklar, Türkiye ile İngiltere arasındaki ticareti sekteye uğratmıştır. AET ile ilişkilerin seyri açısından Türkiye için en önde gelen konulardan biri de Yunanistan’ın topluluğa tam üye başvurusu yapması olmuştur. Türkiye ile AET arasında gerginlikler yaşandığı için bu dönem, Yunanistan açısından doğru bir zamanlama olmuştur. Türkiye, Yunanistan ile yarıştığı bu aşamada Yunanistan topluluğa üye yapılmıştır. Ege ve Kıbrıs konuları, asıl konu olmaya devam etmiş, Yunanistan’ın AET üyeliği sonrasında Türkiye bu konuda yalnız kalmıştır. Türkiye’nin AET’ye başvuru süreci, bazı zamanlarda askıya alınmış, sonra yeniden gündeme alınmış fakat sonuca bağlanmamıştır. 1979’da iktidara gelen MHP ve MSP desteğindeki Demirel hükümeti, AET ile olan ilişkileri gündemine almamıştır. Demirel hükümeti, Ecevit’e nazaran AET üyeliği konusuna eğilim gösterme niyetinde olmuştur. İstikrarsızlıkların yaşandığı bu dönemin en başta gelen endişesi, Yunanistan’ın tam üye olmuştur. Zira bu durumda, Türkiye’nin üyeliği, tıpkı diğer üyeler gibi Yunanistan’ın da onayına sunuluyordu. Nitekim 12 Eylül darbesi sonrasında bu süreç bütünüyle sekteye uğramıştır.[474]

Sovyetler Birliği ile Türkiye İlişkileri

Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ekonomik ve teknik ilişkiler genel itibariyle, projeler kapsamında gerçekleştirilmiştir. 1976’de hükümetler arasındaki ekonomik teknik işbirliği projeleri, ortak olarak kurulan komisyonlar aracılığıyla yürütülmüştür. 1977’de, on yıl süreceği öngörülen 1.300 milyon dolar değerindeki bir yardım anlaşması imzalanmıştır. 1978’de Sovyet Rusya, gelişmekte olan ülkeler kapsamında gerçekleştirdiği yardımı Türkiye’ye yapmıştır. 1979’da, Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler en yüksek düzeye yükselmiştir. 5 Haziran 1979’da yapılan anlaşmayla, Türkiye’de nükleer santral kurulması öngörülmüştür. Ayrıca, demir ve alüminyum tesislerinin geliştirilmesi kapsamında sekiz milyar dolarlık bir kredi yardım anlaşması üzerinde durulmuştur.[475]

​​​​NATO ve Türkiye İlişkileri

1960-1979 dönemi incelendiğinde, NATO bünyesinde gerçekleşen strateji değişikliği ve örgütsel yapılanma tartışmalarında, Türkiye’nin konumu veya öncekilerinin gerektiği ölçülerde dikkate alınmadığı ifade edilebilmektedir. Yoğun çabalar sergilemesine rağmen Türkiye; Almanya, Fransa ve İngiltere gibi devletlerin NATO içindeki ağırlığına ulaşamamıştır. NATO ve genel olarak güvenlik stratejileri, ABD ile Sovyetler Birliği’nin yanı sıra, ABD ile Batı Avrupa ilişkilerindeki dinamikler çerçevesinde belirlenmiştir. Türkiye, bu stratejilerin uygulanmasındaki rolüne ilişkin yeterince söz sahibi olamamıştır. Bu dönemde yaşananlardan yola çıkıldığında, bloklar arasındaki çatışmalarda, Türkiye’ye gerektiğinde feda edilebilecek bir rol biçildiği anlaşılmaktadır. Bu durum ise dış politikada bütünüyle Batı’ya entegre olmak haricinde Türkiye’yi yeni ve çeşitliliği daha fazla olan arayışlara yönlendirmiştir.

Türkiye’nin Asya ve Avrupa arasında yer alan köprü konumunda olması, Orta Doğu ülkelerine yakın olması, Kore Savaşı’nda üstün başarı sergilemesi, güçlü ordulara sahip bulunması, Batı ile yakın ilişkiler geliştirerek uluslararası platformlarda birlikte hareket etmesi, ABD’nin Türkiye ile yakınlaşmasını hızlandırmıştır. Bütün bu nedenlerden dolayı ABD, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini desteklemiştir. Buna karşın, Türkiye’nin Rusya’ya yakın olması ve Ortadoğu ile de yakınlığının bulunması, NATO üyelerini savaşa sürükleyebileceği endişesi nedeniyle Avrupalı ülkeler, Türkiye’nin NATO üyeliğini desteklememiştir. Bütün bu gelişmelere rağmen, 1960 ile 1979 yılları arasında Türkiye-NATO ve Türkiye-ABD ilişkileri kopmamıştır. Askerî yapılanması bakımından tarihteki kurumsallaşmış ilk ittifak olan NATO’nun, Avrupa ve dünya güvenliğine sağladığı katkıdan Türkiye, doğrudan veya dolaylı olarak yararlanmıştır.[476]

Yunanistan ile Türkiye İlişkileri

1974’te gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk-Yunan ilişkileri açısından ve Kıbrıs sorunu yönünden dönüm noktası olmuştur. Garantörlük hakkını kullanan Türkiye, Kore dışında ilk kez kendi sınırlarının ötesine asker göndermiştir. Kısa bir süre sonra Türkiye, Batılı müttefiklerden tepki görmeye başlamıştır. ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde artarak devam eden bir Kıbrıs sorunu ortaya çıkmıştır. Kıbrıs konusu, Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde de odak noktası hâline gelmiştir. Ulusal çıkarlar açısından iki ülke arasındaki temel sorun, 1970’li yıllarda ortaya çıkan Ege’nin paylaşımı olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Kıbrıs, Yunanistan tarafından bir sorun olarak öne çıkarılmaya başlamıştır. Bu nedenle de Kıbrıs, Ege’ye ilişkin konulardaki her türlü girişimin önündeki engel olarak gösterilmiştir. Tehdit altında bulunduğunu öne süren Yunanistan, Ege adalarını hızlı bir biçimde silahlandırmıştır. Buna karşılık Türkiye, Batı’da bölgesinde oluşan bu tehdit nedeniyle İzmir’de Dördüncü Ordu’yu kurmuştur.[477]

Kıta Sahanlığı Meselesi

Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler, kıta sahanlığı meselesinde gerginleşmiştir. Yunanistan, bazı adaların karasularına mayın döşemiş, Türk sınırına yakın adalara ise askeri unsurlar yerleştirmiştir. Türkiye, bu hususta ihtiyatlı hareker ederek gerekli tedbirlerini almıştır. 1975’te ikili ilişkiler sert bir biçimde sürmüş, Yunanistan kıta sahanlığı meselesini milletlerarası adalet divanına taşıma konusunda ısrarcı olmuştur. Türkiye ise meseleyi müzakere ve barış yoluyla çözmekten yana tavır geliştirmiştir. 1975’te Başbakan Demirel ile Yunan Başbakanı Karamanlis, meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi hususunda prensip anlaşmasına varmıştır. Buna karşın, iki taraf hukukçuları, müracaat hazırlığında anlaşmazlığa düştükleri için somut bir neticeye ulaşılamamıştır. İlişkiler bu boyuta ulaşmışken Yunanistan’ın Ege adalarını silahlandırması, buna karşılık olarak ise Türkiye’nin de İzmir’de NATO’ya bağlı olmayan tamamen Türkiye’ye ait IV. Ordu’yu kurması, her iki tarafı da tedirgin etmiştir.

Türkiye, kıta sahanlığı haklarını korumak amacıyla 1976 yılında Hora (daha sonra adı Sismik-I oldu) adlı gemiyi Ege’ye çıkarmıştır. Yunanistan, Hora’nın Ege’ye çıkışını engelleme girişimlerinde bulunmak istemiştir. Türkiye, Sismik-I’e herhangi bir müdahalede bulunulması durumunda Yunanistan’a sert bir şekilde karşılık verileceğini bildirmiştir. Sismik-I’in Ege’ye çıkması nedeniyle Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulunarak Türkiye’nin, Ege’deki barış ortamını ve ayrıca ulusal güvenliklerini tehlikeye atacak biçimde Yunan kıta sahanlığını ihlal ettiğini öne sürmüştür. Yunanistan, Milletlerarası Adalet Divanı’na da başvurmuş ve Sismik-I gemisi aracılığıyla yürütülen faaliyetlerin, Ege’de telafisi mümkün olmayan sorunlara neden olabileceğini belirtmiştir. Yunanistan, Milletlerarası Adalet Divanı’ndan Türkiye’nin söz konusu faaliyetlerinin durdurulması yönünde talepte bulunmuştur. Yunanistan tarafının yaptığı söz konusu iki başvuruya ilişkin olarak Güvenlik Konseyi, sorunun taraflar arasındaki ikili görüşme ve uzlaşma aracılığıyla çözülmesini tavsiye etmiştir. Adalet Divanı ise Sismik-I tarafından yürütülen faaliyetlerin büyük bir zarara neden olmayacağını beyan etmiştir. Kıta sahanlığı anlaşmazlığına ilişkin olarak karar verme yetkisine sahip bulunmadığını belirterek Yunanistan tarafının başvurusunu kabul etmemiştir.

Güvenlik Konseyi’nin kararı, taraflar arasında bir yumuşama getirmiştir. Kıbrıs Harekâtı sonrasında 1976 yılının Ağustos ayında Sismik-I’in Ege’ye açılması nedeniyle Türkiye ile Yunanistan ikinci kez savaşın eşiğine gelmiştir. İki tarafın uzmanları, İsviçre’nin başkenti Bern’de on gün süren bir müzakere sürecinde bulunmuştur. 11 Kasım 1976’da Bern Deklarasyonu olarak ifade edilen on maddelik bir belge üzerinde uzlaşmaya varılarak imzalanmıştır. Bu belge, 20 Kasım 1976’da Ankara ve Atina’da açıklanmıştır.

​​Bern’de varılan antlaşmanın gereği olarak Türkiye ve Yunanistan, sınır ihlali oluşturacak girişimlerden kaçınma konusunda ve kıta sahanlığı meselesinde sorun yaşanmaması için riayet edilmesi gereken kurallar belirlenmiştir. Mevcut sorunların samimi, dostça ve egemen devlet anlayışına uygun biçimde çözülmesi anlayışı benimsenmiştir. Bunun yanı sıra, yürütülen görüşmelerin basına yansıtılmaması ve tam anlamıyla gizlilik içinde gerçekleştirilmesi, müzakereler süresince her iki tarafın Ege’de herhangi bir girişimden ve gerginliği artırıcı faaliyetlerden uzak durması konusunda karara varılmıştır. Taraflar arasında yaşanan Ege’deki sorunlar, Bern Deklarasyonu ile başlatılan müzakereler sayesinde ulaşılan bir mutabakat ile sonuçlanmış olmasına karşın, kalıcı bir çözüme kavuşturulamamıştır.[478]

Karasuları Meselesi

Lozan Antlaşması ile 3 mil kabul edilen karasularını Yunanistan 1936’da, Türkiye ise 1964’te 6 mile çıkarmıştır. Yunanistan’ın, karasularını 12 mile çıkarması durumunda Ege Denizi %63.9 oranında Yunan karasularına dönüşmektedir. Türkiye’nin karasuları %8.3 oranına gerilemekte uluslararası sular (açık deniz) ise %26.1 olmaktadır. 6 ile 12 mil arasındaki fark, Yunanistan açısından çok belirgin avantaj sağlamaktadır. Buna karşın Türk karasuları oranı çok az bir oranda değişmektedir. Bunun temel nedeni, Türk kıyılarının oldukça yakınında bulunan çok sayıdaki Ege adasından kaynaklanmaktadır. Bu adalar ile Türk kıyıları arasındaki sınır, orta hattı teşkil etmektedir. ​​Yunanistan’ın iddia ettiği 12 mil, Lozan Antlaşması ile oluşturulan dengeyi alt üst etmektedir. Böylesi bir durumun kabul edilmesi durumunda Ege Denizi, Yunanistan’ın adeta bir iç denizi hâline gelmektedir. Bu kabul edilemez durum nedeniyle Türkiye, sert tepkiler ortaya koymuştur. Söz konusu türden bir oldu bittinin, Türkiye açısından bir savaş sebebi sayılabileceği, birçok kez ifade edilmiştir. Türkiye’nin sert tepkisi karşısında Yunanistan 12 mil iddiasını dile getirmesine rağmen bunu uygulamaya koyma cesaretinde bulunmamıştır. Yunanistan bu konuda cesaretli adımlar atmaktan çekinmiştir çünkü ABD ve Sovyet Rusya gibi devletler de böyle bir duruma karşı çıkmıştır. Sovyet Rusya’nın 12 mil meselesine olumlu yaklaşmama nedeni, Sovyet Rusya’nın Ege’yi kat etmek istemesi durumunda Yunanistan’dan izin alma gerekliliğine tabi olmak istemeyişinden kaynaklanmaktadır. Aynı durum, ABD için de geçerli olmaktadır. Zira Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarınca kısıtlı da olsa Karadeniz’e açılması olasılığının ortaya çıkması durumunda Ege’den geçmesi gerektiğinde olası bir Yunanistan engeli ile karşılaşma riski nedeniyle 12 mil meselesine karşı çıkmaktadır. [479]

Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye’nin ABD ile belirli bir eksende yürümekte olan ilişkilerde 1980 yılından itibaren yeni hatlar belirmeye başlamıştır. Türkiye ve ABD’nin iç politikasında ortaya çıkan gelişmelerin yanı sıra uluslararası bağlamda görülmeye başlayan değişimler, doğal olarak Türkiye-ABD ilişkilerinde yansımıştır. Söz konusu yansımalar, önceki dönemler ile benzerlikler gösterse bile farklı unsurları da içeren nitelikler kazandırmıştır. ​​1980’den itibaren ABD, 10 yıllık politikalar hazırladığı bir döneme girmiştir. Soğuk Savaş gerginliği sürmesine karşın ABD, karşı bloku çökertme güdüsüyle 10 yıllık bir plan öngörüsünde bulunmuştur. İç karışıklıklar ve istikrarsızlığın dış politikaya olumsuz yansımaları nedeniyle Türkiye, dünyadaki politik gelişmeleri aynı hızda izleme fırsatını elde edememiştir. ABD’nin politika yaklaşımları bağlamında değerlendirildiğinde Türkiye’yi konumlandırdığı nokta ortaya çıkmaktadır. Türkiye, Orta Doğu’ya komşu olması nedeniyle ABD dış politikası bakımından konumunu belli etmeye başlamıştır. Türkiye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya köprü işlevi üstlenen ülke değil, bizzat Orta Doğu ülkesi olarak görülmeye başlanmıştır. Türkiye ile ABD ilişkileri, Yunanistan ile yaşanan Ege suları sorunu, Kıbrıs Harekâtı sonrasındaki bir geçiş aşaması olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla 1980’li yıllar, ABD ile ilişkiler açısından yakın geçmişteki sorunların gölgesinde geçmiştir. Bu dönem, ABD açısından, Soğuk Savaş’ın ikinci perdesi olarak nitelendirilmiştir. Jimmy Carter söz konusu durumu, kendi adıyla anılan açıklamayla 23 Ocak 1980’de ilan etmiştir. Carter Doktrini olarak anılan bu ilanda, Orta ve Doğu ve Körfez’de tehdit unsuru olarak görülen bütün olaylara karşı mücadele edeceği ifade edilmiştir. Bu mücadele kapsamında ABD, sahibi olduğu bütün olanaklarının yanı sıra askerî harekâtlar da dâhil olmak üzere bütün yolların denenebileceği deklare edilmiştir. Türkiye, konum olarak Orta Doğu ile komşu olduğu için ve aynı zamanda ABD’nin yanında NATO üyesi olması nedeniyle yaşanan gelişmelerden doğrudan doğruya etkilenmiştir.

ABD, Sovyet Rusya’nın Orta Doğu ülkeleri üzerindeki baskısını azaltmaya dönük stratejiler geliştirmeye çalışmıştır. Rusya’nın bölgede aktif siyaset yürütmesini önlemeye gayret etmiştir. ABD Başkanı Jimy Carter, “Yeşil Kuşak” adlı proje aracılığıyla Sovyet Rusya’yı Orta Doğu’da durdurmayı, körfez petrolünü Batı’ya sorunsuz bir biçimde satışını sağlamayı amaçlamıştır. Yeşil Kuşak projesinin hayata geçirebilmek için ABD, bölgedeki İslami grupları desteklemeye başlamıştır. Bu sayede ABD, 1979-1980 yıllarında Körfez petrolünü güvence altına almayı ve Rusya’ya karşı bir set oluşturmayı hedeflemiştir. ABD bu projedeki hedefine tam anlamıyla ulaşamamıştır. Zira söz konusu İslami gruplar, sınırları içinde yer aldıkları devletlerden ayrılmamıştır. Hatta bu İslami gruplar, söz konusu durumun bir sonucu olarak radikalleşme eğilimine girmiştir.

​​ABD, Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunu 1978 yılının Eylül ayında kaldırmıştır. Buna karşın, söz konusu tarihten 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen süre zarfında Türkiye’de yaşanan olaylar ABD’de tedirginliğe neden olmuştur. Türkiye’deki anarşi ortamının arkasında komünist düşüncenin olabileceği varsayımı, ABD açısından rahatsızlık uyandırmıştır. Bunun yanı sıra ABD, 1979’daki İran İslam devrimine benzer bir sürecin Türkiye’de de etkili olabileceği endişesi de yaşamıştır. 1979’da Sovyet Rusya tarafından Afganistan’ın işgal edilmesi de bu duruma eklenince, Amerika açısından daha da karmaşık bir görüntü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla da Ortadoğu stratejisi altüst olmuştur. Böylesi bir bağlam içinde Türkiye’nin önemi daha da artmıştır. ABD’ye, istikrarlı ve güçlü bir Türkiye her zamankinden daha fazla gerekli olmasına karşın, tam aksine İran ve Afganistan’daki gelişmelerden sonra Türkiye’nin de müttefiklikten “düşme” tehlikesi endişeye neden olmuştur. Bütün bu nedenlerden dolayı Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi ABD tarafından memnuniyetle karşılanmıştır çünkü bu sayede Türkiye’ye istikrarın yeniden gelebileceği düşünülmeye başlamıştır. 1980 Kasım ayındaki ABD başkanlık seçimini Ronald Reagan kazanmıştır. Reagan tarafından benimsenen dış politika neticesinde, Türkiye ile ABD arasında yeni bir yaklaşma dönemi başlamıştır.

1980 yılında Türkiye-ABD ilişkileri bağlamında önem taşıyan Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Türkiye’nin serbest pazar girişimlerinin desteklenmesi amacıyla maddi destekte bulunulmuştur. IMF kredileri, borç ertelemeleri ve askeri yardımlar gibi konularda destek sağlanmıştır.

Yerel Yönetimde Asker İktidarı

Daha önceki kanunda da sıkıyönetim komutanının isteğine bağlı olarak belediye başkanı atanabilmekteydi. 12 Eylül sonrasındaki yasal düzenlemelerde ise sıkıyönetim komutanının isteği üzerine belediye birliklerinin ortadan kaldırılabilmesi mümkün hâle getirilmiştir. Ayrıca sıkıyönetim komutanları, belediye birliklerinin faaliyetlerini durdurma ve gerekli gördüğü zaman yürürlükten kaldırdığı organın yerine istediği kişiyi atama yetkisine sahip kılınmıştır. Belediye meclislerinin kaldırılmasını öngören bu yasal düzenlemeyle, ülkedeki bütün il genel meclisleri de feshedilmiştir.[480]

Vatandaşlıktan Çıkarma

Devlet Denetleme Kurulu’nun Oluşturulması

Kenan Evren, Devlet Denetleme Kurulu’nun kurulmasının gerekçelerini şu şekilde ifade etmektedir:[481] “Cumhurbaşkanına çeşitli kişi ve kuruluşlardan zaman zaman usulsüz yapılan işlemlerden, suiistimallerden bahseden mektuplar geldiği gibi, buna benzer haberler basında da yer alıyor. Evvelce Cumhurbaşkanları kendilerine gelen bu tür ihbarları hükümete intikal ettirir ve ihbar sahibine ya ‘başvurunuz … makamına iletilmiştir’ şeklinde bilgi verilir ya da ilgili bakanlıktan veya Başbakanlıktan gelen cevap kendisine ulaştırılırdı. Cumhurbaşkanına bağlı bir denetleme makamı olmadığından, Cumhurbaşkanları ancak bunları yapabilirdi. Ayrıca Cumhurbaşkanı olarak devletin çeşitli sektörlerini zaman zaman denetleyebilmeli ve aksaklıklar olursa düzeltme yollarını göstermeliydi. Bunu düşünerek Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Devlet Denetleme Kurulu’nun kurulması direktifini verdim. Bu kurul kısa zamanda kuruldu ve kurulun kuruluş şekli Anayasa’ya da girdi.”

Belediyeler Kanununda Yapılan Düzenlemeler

Kenan Evren, bu alanda yapılan düzenlemeleri şu şekilde ifade etmektedir:[482]Belediye Başkanları, birkaç ayda bir Ankara’ya gelip, ya başbakanın veya maliye bakanının kapısına dayanırlar, tabir caiz ise, para dilenirlerdi. İktidardaki partiye mensup belediye başkanları bazen bir miktar ödenek koparabilirler, diğer belediye başkanları ise hava alır, elleri boş dönelerdi. Her iktidara gelen parti bu acı durumu yaşadıkları hâlde hiçbirisi kanunlarda gerekli değişikliği yapma gücünü kendinde bulamaz ve bu hâl senelerce böyle devam edip giderdi. Bunu bildiğimiz içindir ki, ilk ele aldığımız kanunlar arasında bu husus da yer alıyordu. 2.02.1981 tarihinde kabul ettiğimiz bir kanunla Genel Bütçe Gelirleri tahsilatı toplamı üzerinden belediyelere %5, İl Özel İdarelerine de %1 nispetinde pay verilmesi sağlanmıştır. Her ay sonunda İçişleri Bakanlığınca bildirilecek son genel nüfus sayımı sonuçlarına göre bu para İller Bankası’nca ilgili belediyelere gönderilmeye başlandı ve böylece belediye başkanlarının ikide birde Ankara’ya gelip para dilenmeleri önlenmiş oldu. Ama bugün birçok belediye başkanının iktidar partisine mensup olmanın verdiği avantajı kullanarak yine eskiden olduğu gibi daha fazla para koparmak için aynı yolu kullanmaya başladıklarını görüyor ve bu partizanca tutumdan hepimiz üzüntü duyuyoruz. Döndük dolaştık yine aynı noktaya geldik. Belediyelerin büyük bir bölümü borç içerisinde kıvranıyor ve hükümetten yardım bekliyorlar.

Askerlik Kanununda Yapılan Düzenlemeler

Kenan Evren, bu alanda yapılan düzenlemeleri şu şekilde ifade etmektedir:[483]Silahlı Kuvvetler’in her sene yedek subay ihtiyacı muayyendi. Onun üzerinde yedek subayı silah altına alması imkânı yoktu. İhtiyacın on misli genç, hatta daha fazlası mezun oluyordu. Mezun olanların hepsini silah altına almayıp muayyen bir miktarını alınca, seneler geçtikçe askere gitmek için bekleyen gençlerimizin adedi de çoğalmaya devam ediyordu. Bunun neticesinde üniversiteyi bitiren gençler kolay kolay devlet sektöründe olsun, özel sektörde olsun görev de alamıyorlardı. Bu çarpık durumun önlenmesi için hükümete çeşitli tarihlerde müracaat edilerek, üniversite mezunlarının bir testten geçirilmek suretiyle bu testte başarılı olanların yedek subay olması, başarılı olamayanların askerliklerini er olarak yapmaları teklif edildi. Fakat hiçbir hükümet döneminde bu teklifler dikkate alınmadı ve tabii asker olmayı bekleyen genç üniversite mezunlarının miktarı altından kalkılamayacak rakamlara ulaştı. Yapılan tekliflerin makul olduğunu hükümetler de kabul ediyor fakat kanunu TBMM’ye gönderip kanunlaştıramıyordu. Sebebi: Her milletvekilinin ya oğlu, ya kardeşi veya akrabası üniversitede okuyordu. Kimse çocuğunun, kardeşinin veya akrabasının er olarak askerlik yapmasını kabullenemiyordu… Yurt dışına gitmiş vatandaşlarımızın askerlik zamanı geldiği ve askere çağrıldığı hâlde gelmeyenlerin vatandaşlık hakkı ellerinden alınıyordu. Gelenler ise bir buçuk yıllık askerlik süresince askerlik görevinden uzak kaldığından dış ülkedeki görevini kaybediyordu. Bu konunun hâlli yolunda çalışmalarımız sonunda, yurt dışındaki bu vatandaşlarımızın iki aylık temel askerlik hizmetini yurt içinde yapmak ve muayyen bir parayı döviz olarak millî savunma hizmetlerinde kullanılmak üzere yatırmaları hâlinde askerlik hizmetini yapmış sayılacaklarını hükme bağlayan kanunu yürürlüğe koyduk.

Sahne Sanatçılarının Yaşam Şartlarının İyileştirilmesi

Kenan Evren, bu alandaki çabalarını şu şekilde ifade etmektedir:[484]12 Eylül’ü takip eden günlerde sahne sanatkârlarımızın kendilerine gereği kadar önem verilmediği, geçim sıkıntısından serbest piyasada barlarda, gece kulüplerinde çalışmak zorunda kaldıkları, böyle devam ederse konservatuara öğrenci bulmakta güçlük çekileceği, buna el atılması gereği bana ulaştırıldı. Şikâyetlerinde haklıydılar. Sanatkarlarımıza el atmamız, keza bestekârlarımızn da problemlerine eğilmek ve onlara yapılan haksızlıkları önlemek gerektiğine inandım. Bu konuda ilgililere gerekli direktifleri vererek, sanatın çeşitli dallarında çalışan bu sanatkârlarımızın ekonomik durumlarının iyileştirilmesini, emekliliklerinin garanti altınaalınmasını, bestekârlarımızın besteledikleri eserlerin telif haklarının tanınmasını sağladım. Konserlere, temsillere, baleye mümkün oldukça sık sık gitmek suretiyle onları teşvik ettim ve konuşmalarımla moral verdim.

130/1: ‘’Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.’’

130/2: ‘’Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.’’

130/5: ‘’Üniversiteler ve bunlara bağlı birimler, Devletin gözetimi ve denetimi altında olup, güvenlik hizmetleri Devletçe sağlanır.’’

130/6: ‘’Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır.’’

Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları 12 Eylül 1980 ile 25 Ekim 1981 tarihleri arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde, 25 Ekim ile 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde, 6 Kasım 1983 sonrasında ise Türkiye Büyük Millet Meclisi döneminde verilmiştir.[485] 12 Eylül döneminde sağ görüşlü, sol görüşlü, adli suçlu ve ASALA terör örgütüne mensup oldukları gerekçesiyle ölüm cezası infaz edilenlerin idam tarih ve yerlerinin listesi şu şekildedir:[486]

25 Mart 1882’de Halkevlerinin kapatılması isteği ile savcılık tarafından dava açılmıştır. Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nı açtığı davada savcı iddianamesinde Halkevleri Genel Merkezi’nde komünizm propagandası niteliğinde yayınlar bulunduğu, derneğin CHP ve DİSK’in yanı sıra yasadışı sol örgütlerle bağlantısının tespit edildiği belirtilmektedir. Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız ile CHP eski milletvekilleri Erol Saracoğlu ve Ferhat Aslantaş’ın çeşitli hapis cezalarına çarptırılması istenmiştir.[487]

Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), 14 Aralık 1916 yılında kurulmuş ve uzun seneler yüksek öğrenim gençliğine hitap etmiştir. Gençliğin değerinin farkında olan devlet yönetim kadrosu, resmî görüş doğrultusunda MTTB’yi örgütlemiş ve devlet desteği sağlamış, millete hedef tayinini bakımından gençlere yönelmiştir. MTTB, İttihat ve Terakki iktidarında kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne sebep olan, dışarıdan destek alan, dönme ve mason idaresindeki İttihat Terakki, Pan Türkist bir akım geliştirmiştir. Bu amaçla kurulan teşkilatlardan biri de Milli Türk Talebe Birliği olmuştur. 1916-1920 arasındaki erken dönemde gençlik, siyasal çekişmelerin içinde yer almıştır.

1 Mayıs 1940 tarihinde Deniz Harp Okulu’na girdi. 15 Ekim 1941 tarihinde Asteğmen rütbesiyle mezun oldu. Kıta görevine muhriplerde branş subayı olarak başladı. Bölüm amirliği ve çeşitli karargâh görevleri yaptı. 1955 yılında Deniz Harp Akademisi’nden mezun oldu. TCG Gaziantep Komutanlığı yaptı. Karargâh görevleri ve II. Muharip Filotilla Komodorluğu görevlerinde bulundu. 1964 yılında Tuğamiral oldu. Deniz Kuvvetleri Harekât Daire Başkanlığı, Mayın Filosu Komutan Vekilliği görevlerinde bulundu. 1967 yılında tümamiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Harp Filosu Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Harekât Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında koramiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve Donanma Komutanlığı görevlerini yürüttü. 1974 yılında oramiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Yüksek Askeri Şura üyeliği, Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. 1977-1980 yılları arasında Deniz kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. 1980 yılı Ağustos ayında emekli oldu. 12 Eylül 1980 darbesiyle yönetime el koyan ordu, Milli Güvenlik Konseyi kararıyla hükûmeti kurma görevini Ulusu’ya verdi. Ulusu, 21 Eylül 1980 tarihinde kabinesini aşağıdaki gibi açıkladı:[488]

Necdet Üruğ, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında 1972’nin Ağustos atamalarında Genelkurmay Başkanlığına atanan ve 1973 cumhurbaşkanlığı seçimine adaylığını koyan fakat seçilemeyen eski Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in yeğenidir. 12 Eylül yönetiminde Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulunan Genelkurmay Başkanı Üruğ, kendisinden sonra Genelkurmay Başkanlığını teyzesinin oğluna bırakmak istiyordu. Özal ve Evren’in karşı duruşları, Üruğ’un bu planını bozmuştur. Dolayısıyla Özal ve Evren, Üruğ’un “teamül” adı altında yapmaya çalıştığı oldubittiyi engellemişlerdir.[489]

20 Ocak 1973’te, Türkiye Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir’e terör saldırısında bulunulmuştur. Saldırı, JCAG adlı terör örgütü tarafından üstlenilmiştir. Bu saldırı, ASALA terör örgütünün kurulmasından önce gerçekleşmiş olmakla birlikte, saldırının planlama ve uygulama aşamalarında ASALA terör örgütünün kurucu üyeleri de yer almıştır. Saldırıyı düzenleyen JCAG’ın birkaç yıl içinde destek olacağı en büyük örgüt ASALA olmaya başlamıştır.[490]

14 Ekim 1973 seçimleri, müteakip yedi yılda ortaya çıkan genel siyasi görünümü de betimleyecek bir biçimde sonuçlanmıştır. CHP 185, Adalet Partisi 149, Demokrat Parti 45, Milli Selamet Partisi 48, Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) 13, Milliyetçi Hareket Partisi 3, Türkiye Birlik Partisi 6, Bağımsızlar ise 6 milletvekilliği almıştır. Bu sonuçlar, hiçbir partiye tek başına iktidar olabilme olanağı sağlamamıştır. CHP; AP, MSP ya da DP ile hükümet kurabilecek vekil sayısına ulaşabilmektedir. Başka bir olasılık ise AP, MSP ve DP’nin hükümet kurması olarak görünmektedir. Buna karşın, söz konusu partiler arasında derin görüş farklılıkları bulunmaktadır. Dolayısıyla, Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki bu üç partinin ortak bir çatı altında yer almaları mümkün olmamıştır.[491]

20 Temmuz 1974’de gerçekleştirilen Kıbrıs başarısı sonrasında halk tarafından muteber karşılanan Ecevit, koalisyonu daha fazla sürdürmek istemeyip, erken seçimi gözüne kestirmeye başlamıştır. 13 Eylül 1974’te Ecevit’in, İskandinavya ziyaretinde Orhan Eyüboğlu’na vekalet vereceğini açıklaması, Erbakan ile yaptığı koalisyondaki ipleri koparan bir gelişme olmuştur. Ecevit, bu durum sonrasında erken seçime gidileceği beklentisiyle 18 Eylül 1974’te istifa ederek bu koalisyonu sona erdirmiştir.[492]

18 Eylül 1974’te istifa ederek erken seçime gidileceği öngörüsünde bulunan Ecevit, ilerleyen günlerde umduğunu bulamamıştır. Zira mecliste yer alan ve çoğunluğu teşkil eden sağ partiler erken seçime gitmek istememiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle popülaritesi artan Ecevit’in tek başına hükümet kurmasına vesile olacak bir şekildeki bir siyasi hatayı kendi partileri adına yapmak istemiyorlardı. CHP ile MSP arasında kurulan koalisyonunun dağılması sonrasında Demirel ve Ecevit hükümet kurma çabasına girişmişler fakat bu çabalardan bir sonuç çıkmamıştır. 1973 seçimlerinin ardından oluşan siyasi boşluğa benzer bir durumun meydana gelmemesi amacıyla Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Sadi Irmak’ı kendi hükümetini kurmakla görevlendirmiştir. Sadi Irmak, 12 Kasım 1974’te Kontenjan Senatörü olarak partiler üstü bir hükümet kurmuştur. [493]

MSP, Bülent Ecevit Başkanlığındaki (Ocak-Kasım 1974) koalisyon hükümetinde yer almış, bu sayede de yürütme organındaki etkinliği artmıştır. Söz konusu durum, dış politika tercihlerinde alışılmışın dışında ve daha öncekilerin aksine birtakım uygulamalar görülmesine neden olmuştur. Ecevit Hükümeti’nin dışında MSP, daha sonra kurulan sağ partilerden oluşan Milliyetçi Cephe (MC) koalisyonlarında da yer almıştır. Hem sağ hem de sağ koalisyon hükümetlerindeki diğer ortaklarıyla zaman zaman anlaşmazlıklar yaşamıştır. Görev aldığı hükümetlerde Dışişleri Bakanlığı kendisinde olmamasına rağmen, dış politika konularına müdahil olmasını, hükümette yer almasının bir gereği olarak kabul etmiştir. MSP, ekonomik faktörleri de göz önünde bulundurarak, ideolojisiyle de uyumlu bir biçimde, İslam Konferansı Örgütü faaliyetlerine özel önem vermiştir.[494]

1975 şubat ayından geçerli olarak ABD tarafından Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu, Türkiye açısından güvenlik sorunları yaşanmasına neden olmuştur. Bu sebepten dolayı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 9 Eylül 1975’tre Rus Büyükelçi Rodionov’u makamında kabul etmiştir. Yapılan görüşmede, ülkelerin karşılıklı olumlu ilişkileri ele alınmıştır. Bülent Ecevit, 10 Aralık 1975 tarihinde yaptığı konuşmasında Türkiye’nin, komşu ülkelerle saldırmazlık antlaşmaları imzalayabileceğini belirtmiştir. Bu açıklama sonrasında Sovyet Rusya Başbakanı Kosigin, Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Kosigin, İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın açılışına katılmış ve Türkiye ile işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği vurgusunu yapmıştır. 1976’da Türkiye ile Sovyet Rusya ilişkileri, askeri alana da yansımaya başlamıştır. Sovyet Rusya, Ocak-Şubat 1976’da Kafkasya bölgesinde “Kafkas” adlı tatbikat düzenlemiş ve bu tatbikata Türkiye’den de askeri uzmanları davet etmiştir. Bu davet sonrasında Türk komutanları, Moskova’ya giderek Savunma Bakanı Grecko ile görüşmüştür. 1976 yılında ayrıca, Kenan Evren başkanlığındaki bir askeri heyet, Sovyet Rusya’yı ziyaret etmiştir. Dışişleri Bakanı Çağlayangil, 13-18 Mart 1977 tarihleri arasında SSCB’ye ziyarette bulunmuştur. Bu ziyarette, SSCB’den silah yardımı alma konusu gündeme gelmesine karşın, Ankara bundan kaçınmıştır. Ziyarette, Türk-Sovyet ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine ilişkin bir anlaşma imzalanmıştır. Bunun yanı sıra, “Bilimsel ve Teknik İşbirliği Anlaşması” ile “Sivil Hava Gemisi Kaçırma Olaylarının Önlenmesine İlişkin Anlaşma” imzalanmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, ikili ilişkilerin düzeyini belirleyecek bir politik belge imzalanması üzerinde mutabakata varılmıştır. 1975’ten itibaren ABD tarafından Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu, Sovyet Rusya ile ilişkilerin gelişebileceği bir koşulları oluşturmuştur. İlişkilerin gelişebilme potansiyeli olmasına rağmen, Türkiye’nin yürüttüğü Kıbrıs Barış Harekâtı, Sovyet Rusya’yı kaygılandırmıştır. Ayrıca iktidardaki Milliyetçi Cephe Hükümetleri, Sovyet Rusya karşıtı bir çizgide oluşu da buna engel olmuştur. Silah ambargosunun sonlandırmasıyla birlikte ABD askerî üsleri yeniden kullanıma açılmıştır. Bundan sonra Sovyet Rusya, güç dengeleri açısından ve kendi çıkarları doğrultusunda 1979’da Afganistan’ı işgali etmiştir. Türkiye, bu işgale en sert biçimde tepki veren ülkeler arasında yer almış eve çok sayıdaki Afgan mülteciye kapılarını açmıştır. Afganistan’ın işgali, ABD ile Sovyet Rusya’yı karşı karşıya getirmiş, Türkiye ise durumdan tedirgin olmuştur. 1970’li yıllarda Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki oluşmaya başlayan yumuşak hava, giderek değişmiş ve olumsuza dönmüştür. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki soğumaya neden olan en belirgin unsur, Yunanistan ile ilgili gelişmeler olmuştur. Amerikan Kongresi 1978’de Türkiye’ye uygulanan ambargoyu kaldırma kararı almasının hemen sonrasında Yunanistan bu duruma itiraz etmiştir. Söz konusu duruma karşı gelen ikinci ülke Sovyet Rusya olmuştur. Sovyet Rusya’yı asıl rahatsız eden konu, Türkiye’nin silahlanması ve ABD ile yakın ilişkiler geliştirmesi olmuştur. Nitekim Sovyet Rusya bu konuyu açık bir biçimde ifade etmiştir. Sovyet Rusya, silah ambargosunun kaldırılarak Türkiye’ye silah verilmesini, barış ortamı açısından bir tehdit olarak algılamıştır. Akdeniz’in doğusu ile Ege’deki dengelerin değiştirilmeye çalışıldığını öne sürmüştür. Bu tepki ise Türkiye tarafından olumlu karşılanmamıştır.[495]

Süleyman Demirel, 31 Mart 1975’te birinci Milliyetçi Cephe Hükümetini (39. Hükümet) kurarak, yaşanan dört buçuk aylık kaosa son verirken, “Bir daha başbakan olamaz” diyen muhtıracılara karşı da 12 Mart’ın rövanşını almış oluyordu. Demirel’in; Milli Selamet Partisi, Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte kurduğu birinci MC hükümeti, ülkeyi salimen seçimlere götürmeyi taahhüt etmişti. Bu durum aslında Ecevit’in de işine geliyordu. Halkın gözünde prestiji azalmış Demirel’in biraz daha yıpranması durumunda iktidara rahat bir şekilde gelebileceği düşüncesini taşıyordu. Çeşitli gelişmelerle süregelen kitlesel süreçler, giderek içinden çıkılamaz duruma gelmeye başlamıştı. 1 Mayıs 1977 günü İstanbul Taksim’deki kanlı olaylarda dördü polis 34 kişinin hayatını kaybetmesi, 126 vatandaşın da yaralanması ülkeyi büyük bir zorluğa sürüklemişti. Bu şartlar ise mevcut koalisyon hükümetindeki çatlakları artırmış, anarşiyi yaygınlaştırmıştı.[496]

22 Ekim 1975’te Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, 3 Ermeni militan tarafından öldürüldü. Katiller, 1915’te 60 yıl önce yapıldığını öne sürdükleri Ermeni katliamının intikamını aldıklarını dünyaya duyurdular. Ermeni Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu ifade eden ASALA örgütü bu şekilde duyurulmuş oldu. İki gün sonra ise Paris Büyükelçisi İsmail Erez de aynı şekilde katledildi. 40 Türk diplomatın hayatına mal olan suikastler dizisi bu şekilde başladı. Saldırılar, 7 Ağustos 1982’deki Esenboğa Havaalandaki terör saldırısına kadar devam etti.[497]

23 Ocak 1976 yılında Tevfik Rıza Çavuşoğlu başkanlığındaki bir grup İslamcı öğrenci tarafından kurulmuştur. Akıncılar 1960 ve 1980 döneminde bazı görüş ayrılıkları olsa da MTTB ile müşterek hareket etmiştir. Sağ-sol görüşler karşı olarak İslami çizgiyi savunan bir duruş ortaya koymuştur. Ağırlıklı olarak İmam Hatipler ve İlahiyat Fakültelerinde örgütlenmişlerdir. Öne çıkan yayın organı olan Akıncı Dergisi 1977’de yayın hayatına başlamıştır. Akıncıların savunduğu görüşler, yetmişli yıllarda olgunlaşarak evrenselleşen bir İslam anlayışı olarak belirginlik kazanmıştır. Akıncılara göre dünyada uygulamaya konulan sosyalist, komünist, liberalist-kapitalist, faşist ve Siyonist gibi anlayışa sahip birçok devlet bulunmaktadır. Akıncılar, İslam dışı zihniyetin hâkim olduğu devletleri küfür devletleri olarak tanımlamıştır. Küfür devletleri ve kâfirlerin ortak düşmanı ve hedefi Müslümanlardır. Buna karşın Müslümanların dünya üzerinde herhangi bir devlete bulunmamaktadır. Müslüman toplulukların yaşadığı ve “İslam Ülkeleri” olarak adlandırılan ülkeler de Batı ölçülerine uygun devlet tipleri olma özelliği taşımaktadır. İslam ülkelerini diğer küfür devletlerinden ayıran husus, sınırları içinde yaşayanlarının Müslüman olmasından ileri gelmektedir. Akıncılar, ülke genelinde yankı uyandıran kitlesel eylemlerde bulunmuştur. Bu eylemlerden başlıcaları şunlar olmuştur: 24 Kasım 79 Kayseri Mitingi, 1 Nisan 1979 Sakarya Mitingi, 6 Eylül Konya Kudüs’ü Kurtarma Mitingi Bu eylemlere ilave olarak Of, Turgutlu ve Tatvan’da, yurdun üç ayrı noktasında, toplumu sahiplenen tebliğ amaçlı mitingler tertip edilmiştir. Erzurum’da Hicret yürüyüşü, Bursa’da Mescidi Haram’ın işgalinin protesto edildiği mitingler düzenlenmiştir.

Rektör Tan, 23 Şubat 1977 günü öğrencilerin derse girmeleri için gazetelere ilan verdi. Aynı gün üniversiteyi 15 gün kapattığını duyurdu. Tan’ın duyurusu üzerine jandarma ODTÜ’ye öğrenci sokmadı, yurtlarda kalan öğrencileri de dışarı çıkarttı. Tan’ın uygulamasını öğrenciler protesto ederek gösteri yaptılar. “Hasan Tan Üniversiteye rektör olamaz”, “Süngüsüz Eğitim”, “Özerk ODTÜ” şeklinde slogan attılar. Rektöre tepkiler öğrenci velilerinden, Çağdaş Hukukçulardan, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden, Öğretim Üyeleri Derneği’nden, ODTÜ Üniversite Konseyinden, Danıştay Kanun sözcüsünden geldi.[498]

3 Temmuz 1977’deki güven oylamasında Ecevit Hükümeti, yeterince oy alamayıp düşünce Ecevit, Korutürk’e istifasını sunmuştur. Hükümet kurma görevi verilen Demirel, ikinci kez Milliyetçi Cephe Hükümetini kurma amacıyla görüşmeler yürütmüştür. 22 Temmuz 1977’de AP, MSP ve MHP ortaklığındaki İkinci Milliyetçi Cephe Hükümetini kurulmuş ve 229 güvenoyu alarak göreve başlamıştır.

Ümraniye Katliamı (17 Mart 1978)

Öz, Ankara’da evinden işine giderken 24 Mart 1978’de uğradığı saldırıda öldürüldü. Cinayet zanlısı olarak yargılanan İbrahim Çiftçi beraat etti ve serbest bırakıldı. Ölümünden önce Kontrgerilla ile ilgili bir dava açma hazırlığına başlayan Öz, başlatacağı kapsamlı soruşturmanın ön çalışması olarak kısa bir rapor kaleme almıştı. Raporda kontrgerilla iddialarına ilişkin şunları ifade etmiştir: “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

Malatya Olayları (17 Nisan 1978)

18 Nisan 1978 günü Malatya’ya çevre il ve ilçelerden, sayıları 20.000’i bini bulan ve ellerinde taş, uzun sopa, zincir olan gençler geldiler. Şehrin değişik mahalle, cadde ile sokaklarında yürüyüşe başlayan bu topluluk; sağın çeşitli sloganlarını, “Kahrolsun Komünizm, Katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya İntikam.” biçimindeki sağ sloganları atarak her yere saldırdılar. Göstericilerden bir grup 11 Aralık seçimlerinde CHP başkan adayı olan Mehmet Kırçuval’ın Kışla caddesindeki işyerini daha sonra çeşitli yerleri de yaktılar. Bu yakılanlar arasında TÖB-DER, TÜM-DER, CHP gibi demokratik kitle örgütleri de vardı. Eylemciler ayrıca Güneş, Baydağı, Ekspres, Gayret, Görüş Gazeteleri’nin binalarıyla matbaalarını ateşe verdiler. Bu süreçte, göstericiler gazete muhabirlerine de zor anlar yaşattılar. 11 gazeteci göstericilerin saldırısından kurtulmak için Görüş Matbaasının üst katına sığındılar. Bir odada mahsur kalan gazetecileri korumaya gelen ekip otosunu yakan göstericiler polisle çatışmaktan kaçınarak Görüş Matbaasının deposunu ateşe verdiler. Göstericilerin bu eylemle gazetecilerin yanmasını planladıklarını ileri sürüldü.”

3-4 Eylül 1978 tarihlerinde Sivas’ın Alibaba Mahallesi’nde meydana gelmiş, 12 kişinin ölümü, 200’den fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır. Alevilere yönelik saldırıların düzenlendiği olaylarda 100’ün üzerinde işyeri ve konut tahrip edilmiş 75 kişi tutuklanmıştır.[499] Yakın tarihin elim olayları arasında yer alan bu olay, Sivas Kongresi’nin 59. yıl dönümüne karşılık gelen Ramazan Bayramı’nın birinci günü yaşanmıştır. Bu terör eylemi, çocuk kavgasından çıkmış görünmekle birlikte, yıllardır barış içinde yaşayan halkın provokasyon sonucu karşı karşıya getirilmesini amaçlamıştır. Çocuk kavgası, mahallelere sıçramış ve giderek il çapındaki bir kargaşaya dönüştürülmüştür. Olayların başında iki kadın ölmüştür.[500]

Bahçelievler Katliamı (8 Ekim 1978)

Bedri Karafakioğlu Cinayeti (20 Ekim 1978)

Karafakıoğlu 20 Ekim 1978’de Bakırköy Gençler Caddesi’nde kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından tabancayla yaylım ateşine tutularak öldürüldü. Tanıklarının ifadeleri doğrultusunda sanıkların temsili resimleri çizildi, birçok kişi gözaltına alındı, birçoğu da aranmaya başlandı fakat katiller yakalanamadı. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’ndaki soruşturma dosyası, 12 Eylül darbesinden sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılığı’na aktarıldı. İstanbul’daki sıkıyönetim kaldırıldıktan sonra ise soruşturma dosyaları Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na devredildi. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nda bekledikten sonra, 1986 yılında yeniden Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na döndü. Dosya burada, yıllarca bekledikten sonra zaman aşımından dolayı kapatıldı.[501]

Kahramanmaraş olaylarının başladığı tarih olan 22 Aralık 1978’den bir hafta kadar önce görevli olduklarını ileri süren bir grup şahıs, solcuların ve Alevilerin yaşadığı mahallelerde, bir çeşit nüfus sayımı yaptıkları söylemiştir. Ev ev dolaşarak her bir evde kaç kişi yaşadığını sormuş ve evlere yeni numara verdiklerini öne sürerek evlerin kapılarına kırmızı boyalarla işaret koymuşlardır. Başka bir bölgede diğer bir grup insan ise kendilerinin PTT görevlisi olduklarını ve mektupların kaybolmaması için bir çalışma yaptıklarını söyleyerek evlerin kapılarına işaretler koymuşlardır. Sovyetler Birliği karşıtı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı bir sinema filmi, “Esir Türkler Haftası” vesilesiyle bütün Türkiye’de aynı anda gösterime girmiştir. Ülkücü Gençlik Derneği tarafından şehre getirilen film, 16 Aralık 1978 tarihinde gösterime başlamıştır. 19 Aralık gecesi, filmin 20:00 seansının izlenmekte olduğu sırada Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atılmıştır. Bunun üzerine bir grup Ülkücü, “Müslüman Türkiye!” sloganlarıyla CHP İl Binası’na saldırmıştır. 20 Aralık’ta ise Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne de bomba atılmıştır. 21 Aralık’ta öldürülen iki solcu öğretmenin cenazesi sonrasında bir grup solcu yürüyüşe geçmiştir. Yürüyen grup, “Komünistler geliyor! Komünistler Ulu Cami’yi yakıyor!”, “Ordu bizimle beraber!”, “Neden duruyorsunuz, sizde din iman yok mu? Din elden gidiyor! Yürüyün, komünistleri öldürelim!”, “Alevilere ölüm!”, sloganları atan bir grup ülkücü ile karşılaşmıştır. Belediye hoparlöründen yapılan anonslarla sonrasında ise olay başlamıştır. 9 Aralık ile 26 Aralık tarihleri arasında Kahramanmaraş’ta yaşanan şiddet olaylarının bilançosu şu şekilde olmuştur: 111 ölü, binden fazla yaralı, Alevilere ait 552 ev tahrip edilerek yakıldı, 289 işyeri tahrip edilerek yakıldı. Yirmi üç yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi ise 1 ile 24 yıl arasında değişen cezalar almıştır.[502]

28 Aralık 1978 tarihli Almanya’nın ulusal gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’da Harold Vocka tarafından şöyle bir yoruma yer verilmektedir:[503]Gerek Başbakan Ecevit ve gerekse Türkeş’le Demirel, iç politikadaki durumlarını iç savaşa benzer birtakım huzursuz olaylarla güçlendirmeyi düşünemezler… Türkiye’de bugün büyük bir koalisyon şansı var mıdır? Zira Türk demokrasisinde ancak parti liderlerinin ortak girişimleri hâkim olabilecektir.

8 Ağustos 1979’de ODTÜ’nün açılış töreni düzenlendi. İçlerinde bazı milletvekillerinin de bulunduğu törende enternasyonal marşı söylendi. İstiklal Marşı söylendiği esnada öğrenciler yere oturma eyleminde bulundu. Süleyman Demirel, bu törene ilişkin şu yorumda bulundu:[504] “Hükûmet, eğitimi Marksizm’e kaydırdı. Enternasyonal marşını söylemek cesaretini gösterenlerin arkasında bu hükûmet vardır.”

19 Eylül 1979’da Adana’da kanlı bir katliam yaşanmıştır. Adana Yapı Meslek Lisesi Öğretmenler Lojmanı, silahlı iki kişi tarafından gece saatlerinde basılmış ve lojmanda buluna 8 öğretmen taranmıştır. Yurdakul, 7 öğretmenin hayatını kaybettiği bu saldırıyı aydınlatmak için çalışmaya başlamıştır. 20 Eylül günü MHP Genel Başkan Yardımcısı Sadi Somuncuoğlu televizyondaki konuşmasında 7 öğretmenin katledilmesinin sorumlusu olarak Adana Valisi’ni ve Emniyet Müdürü’nü göstermiştir. Bu konuşmayı Adana Valisi ile şehir lokalinde dinleyen Yurdakul, Vali Aydemir Ceylan’a, gülerek ”galiba sıra bizde” demiştir. Bu espri kısa bir süre gerçeğe dönmüş ve Yurdakul, 28 Eylül 1979’da makam aracında saldırıya uğramıştır.[505] İkametinden ayrılıp emniyet müdürlüğüne hareket ettiği bir sırada kimliği belirsiz saldırganların silahlı saldırısıyla hayatını kaybetmiştir. Yurdakul’un öldüğü haberini duyan şehirdeki çoğu polis, görev yerlerinden ayrılarak emniyet müdürlüğü binası önünde protesto eyleminde bulunmuştur. Protestolar, Çukobirlik ve Tekel işçileri tarafından da desteklenmiştir. Yurdakul’un öldürülmesi sonrasında il genelinde olaylar yaşanmış, bazı işyerleri tahrip edilmiştir. Eylem yapan kalabalık grup slogan atarak dağılmıştır.[506]

15 Ekim 1979’da Ecevit hükümeti çekilme kararı alarak istifası Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi. Hükümeti kurma görevi Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e verildi. 20 Kasım 1979’da Senato’da Demirel “vatandaşın can güvenliği sağlanacaktır” demesinden bir gün sonra yurt çapındaki olaylarda iki polis ve dokuz vatandaş, teröristlerce öldürüldü. Bunun üzerine Demirel, “Anarşi bir parti, bir hükümet meselesi olmaktan çıkmıştır. Anarşiye karşı partilerin iş birliği şarttır” demek zorunluluğu hissetmiştir. Aynı Demirel, Ecevit hükümeti zamanında Cumhurbaşkanınca yapılan iş birliği çağrılarına olumsuz yanıt verip “Anarşinin başı Halk Partisidir” derken, kendisi hükümeti kurunca partileri iş birliğine çağırmıştır.[507]

Ecevit, 15 Ekim 1979’da istifa edince 25 Ekim 1979’da Korutürk, hükümet kurma görevini Demirel’e vermiştir. Demirel, 12 Kasım 1979’da MSP, MHP ve CHP’den ayrılan bazı milletvekillerinin dışarıdan desteklediği azınlık hükümetini kurmuştur. Anarşi ve terörü engellemeyi amaçlayan ve “vatandaşın can güvenliği sağlanacak” parolasıyla göreve başlayan Demirel öncelikli olarak Milli Güvenlik Kurulu ile toplantı yapmıştır. Ecevit Hükümeti’nin son aylarında “silahlı çatışma ve bölücülük faaliyetlerinde gözle görülür derece bir azalma olduğunu” ifade eden Milli Güvenlik Kurulu, toplantı sonrasındaki bildiriyle, içinde bulunulan durumun vahametini artık kavramış gözükmektedir. Bildiride, “ülkede anarşinin giderek arttığı, cinayetlerin, soygunların ve sabotajların peşi sıra birbirini izlediği, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş olayların meydana geldiği ve önlem alınması gerektiğini” ifade eden bildiren Milli Güvenlik Kurulu, yeni hükümete ikazda bulunmuştur.

12 Eylül darbesinde Demirel, 12 Kasım 1979’da kurulmuş olan azınlık hükümetinin başında bulunuyordu. Demirel, siyaset hayatının en zorlu günlerini siyasi yasaklı olduğu dönemde geçirmiştir. 12 Eylül sonrasında siyasi partilerin kapatılması ve siyasilere 5 ve 10 yıl süreli siyasi yasak getirilmesi Demirel’i de etkilemiştir. Siyaset yasağı bulunmasına rağmen Demirel, Adalet Partisi’nin devamı niteliğindeki Büyük Türkiye Partisi’nin (BTP) kuruluş sürecinde aktif bir biçimde rol üstlenmiştir. Milli Güvenlik Konseyi’nin 79 sayılı kararı gereğince Büyük Türkiye Partisi kapatılmış, Demirel ve 16 kişi 121 gün süreyle Çanakkale’nin Lâpseki ilçesindeki Zincirbozan askerî üssünde mecburi ikamette tutulmuştur.[508] Zincirbozan’da Demirel, Doğru Yol Partisi’nin kuruluş çalışmalarını yürütmüştür. Siyasi yasağı 6 Eylül 1987 tarihinde kaldırılınca siyasi çalışmalarına aktif bir biçimde yeniden başlamıştır. Demirel, 24 Eylül 1987’deki yapılan Doğru Yol Partisi’nin 1. Olağanüstü Kongresi’nde genel başkanlığa seçilmiştir. Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatı sonrasında 16 Mayıs 1993’te Cumhurbaşkanı seçilmiştir.[509]

Ümit Doğanay Cinayeti (20.11.1979)

4 Aralık 1979 tarihinde yapılan ilk Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı’nın açılışındaki konuşmasında Demirel, “Sıkıyönetim görevini, Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup subay, astsubay, erbaş ve erler bugüne kadar canla başla yürütmüşlerdir. Bundan sonra da başarı ile yürüteceklerdir. Yurdumuzu bir alev sarmıştır. Bu alevi söndürmek için yaptığınız görevlere şükran borçluyum. Ancak bu yangının söndürülemediği de bir gerçektir. Sıkıyönetim komutanları kendi sıkıntılarını ve bu yangını söndürmek, hedefe ulaşmak için ne lazım geldiğini açıklasınlar. Yetki lazımsa yetki, silah lazımsa silah, para lazımsa para, insan lazımsa insan bulalım. İllaki bu yangını söndürelim. Zira sıkıyönetim devletin son çaresidir” demiş ve anarşinin bir an önce sonlandırılması için elinden geleni yapacağını belirtmiştir. Böylece, sıkıyönetimin ilanı inisiyatif kazanan ordunun yetkileri daha da genişletilmiş, siyaset karşısında ordunun gücü artmıştır.[510]

13 Aralık 1979’da 1. Ordu Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’un Selimiye Kışlası’ndaki odası olağanüstü günlerin havası içine girmiştir. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, kuvvet komutanları ve bazı kolordu komutanları bir araya gelmiştir. Cumhurbaşkanı eliyle Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne uyarı mektubu verilmesi kararlaştırılmıştır. Mektup ile hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve sonunda ordunun müdahale edeceğini salonda bulunanlar adeta öngörmüştür. Türkiye’nin tarihinde yeni bir dönemin başladığını bu toplantıdakiler hissetmiştir. İstanbul’da o gün açıkça ifade edilmemesine rağmen “yönetime el koyma” kararı alınmıştır.[511]   

27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanının da imzaları bulunan bir uyarı mektubu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sunulmuştur. Evren, Uyarı Mektubun yazılmasını şu şekilde ifade etmektedir: “27 Aralık sabahı komutanlarla tekrar toplandık ve hayırlı uğurlu olur inşallah diyerek, uyarı mektubunu imzaladık. İmzadan sonra ben arkadaşlara ‘Bu mektubun bir yarar sağlayacağı inancı içerisinde değilim. Göreceksiniz hiçbir şey değişmeyecektir. Ama biz bu görevimizi de yerine getirelim ki ileride tarih bizi bu yönden tenkit etmesin’ dedim.”[512]

Evren, 27 Aralık 1979 tarihinde Cumhurbaşkanı Korutürk’e Uyarı Mektubunu verirken aralarında geçen görüşmeyi şu şekilde ifade etmektedir:[513] “Bir saate yakın görüşmemiz sürdü. Cumhurbaşkanı sonunda ‘Yarın başbakan ile ana muhalefet partisini çağırıp görüşeceğini ve kendilerine bu mektubu vereceğini, esasen yarın saat 11:00’de Başbakanın haftalık görüşmeye geleceğini, öğleden sonra da Ecevit’i çağıracağını, aralarında diyalog kurmalarını isteyeceğini’ söyledi. Ben de ‘esasen bizim düşündüğümüz bu iki partinin bir araya gelerek koalisyon kurmalarıdır. Diğer bütün koalisyonlar denendi. Hiç birisinden bir netice çıkmadı… İtalya’daki terör olaylarında sağdaki iktidar partisiyle komünist partinin terörü önleme konusunda iş birliği yaptığını, bizde de pekâlâ, buna benzer bir iş birliğinin yapılabileceğini’ ifade ettim ve köşkten ayrıldım.” Evren, 7 Ocak 1980’de Kuvvet Komutanları ile birlikte Demirel ile Hariciye Köşkü’nde yaptığı görüşme ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:[514] “Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin iş birliği yapmasının zorunluluğuna değindim ve büyük bir vatandaş kitlesiyle Silahlı Kuvvetlerin de böyle düşündüğünü ifade ederek söyleyeceklerimiz tamamladık.”

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter’ın 23 Ocak 1980 tarihinde, Temsilciler Meclisi ve Amerika Birleşik Devletleri Senatosu üyelerinin yer aldığı, her yıl yapılan oturumdaki konuşması Carter Doktrini olarak anılmaya başlamıştır. Bu doktrin; Suriye, Yemen ve Etiyopya’ya sirayet eden, Afganistan’ı ise kontrol eden SSCB’nin Basra Körfezi’ne inme amacıyla başlatabileceği olası bir askeri harekâtı önlemeyi hedeflemektedir. Bu doktrinin bir gereği olarak, Çevik Kuvvet’in Türkiye’ye konuşlandırılması planına Türkiye’nin ciddi çekinceler öne sürmesi, artık Türkiye’de sivil bir yönetimle çalışmanın olanaksızlaştığı kanaatini güçlendiriyordu.[515] Newsweek dergisinin 10-16 Haziran 1980 sayısında “İran’daki devrimden ve Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından istila edilmesinden sonra, Türkiye’nin NATO’nun güney kanadının savunucusu olarak stratejik önemi daha da artmıştır” şeklindeki bir yoruma yer verilmiştir.[516]

24 Ocak 1980 kararları, IMF kontrolünde yürütülen ortodoks istikrar uygulamalarını kapsamaktadır. Geliştirilen tedbirler, şok stratejiler ile birlikte yürütülmeye başlamıştır. Alınan tedbirler finansal liberalizasyona olanak tanıyacak ve Türk Lirasının konvertibilitesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu sayede ihracat hacmi ve yapısının değiştirilmesi öngörülmüştür. Dünya ile entegre hâle gelmiş bir serbest ekonomi oluşturulması hedeflenmiştir.[517] 24 Ocak kararlarını benzer türden istikrar programlarından ayıran başlıca ayrım, serbest piyasa ekonomisi koşullarının benimsenmesi ile belirginleşmektedir. Söz konusu piyasa ekonomisi koşullarının işletilebilmesi için faiz oranları serbest bırakılmıştır. Yine aynı amaç doğrultusunda esnek kur sistemine geçilmiş, Türk Lirası konvertibl hale getirilmiştir. Kamusal malların kapsamı daraltılmış, sermaye piyasalarının ülke ekonomisi içindeki payı artırılmış, özelleştirmeler başlatılmış ve kurumsal yapılanma açısından yeniliğe gidilmiştir.[518]

29 Mart 1980 tarihinde imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, Türkiye-ABD ilişkilerinin kapsamını belirlemektedir. Anlaşma, Ecevit ve Demirel başkanlığındaki sol ve sağ iktidarlar tarafından görüşülüp imzalanmış, daha sonra ise Kenan Evren önderliğindeki askerî yönetim tarafından uygulamaya koyulmuştur. Bu durum, Türkiye’de etkili olan çevrelerin ABD ile ilişkiler bakımından ortak bir tavır sergilediklerini göstermesi açısından önem taşımaktadır. ABD, diğer Batılı devletlerden biraz farklı olarak Türkiye’deki askerî rejimi desteklemek suretiyle, kendi payına düşeni yapmıştır.[519]

1 Nisan 1980 tarihli gazetelerde Van Cezaevinden 58 kişinin daha tünel kazarak kaçtığı haberleri yer almıştır. 15 gün önce yine aynı cezaevinden 33 siyasi mahkûm kaçmıştır. Devlet ile alay eder gibi kaçanların sayısı daha da artmıştır.[520] 21 Nisan 1980 günü de İstanbul’da adliyeye götürülmekte olan 23 siyasi tutuklu cezaevi arabasından kaçmıştır. Sanki vaktiyle “Cezaevleri yol geçen hanı oldu” diyen Demirel ile alay ediyorlardı.[521]

6 Nisan 1980’de Cumhurbaşkanı Korutürk’ün görev süresi doluyordu. Bu nedenle 15 gün öncesinde Cumhurbaşkanı seçimi yapılması gerekiyordu. O dönemdeki seçim sisteminde meclisteki partilerin anlaşmadan bir adayın üçte iki oranında oy alması mümkün görünmüyordu. Özellikle iki büyük parti olan CHP ile AP’nin bir aday üzerinde anlaşmaları gerekiyordu. Meselenin aslı şu idi. Adalet Partisi mecliste gereken oyu alamayacağını bilmekteydi. Cumhurbaşkanı görevden ayrıldıktan sonra Cumhurbaşkanlığına, Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil vekalet edecekti. Bu durum Demirel’in menfaatine olduğu için vekaletle mümkün olduğu kadar devam edilmesini istediği için acele etmiyordu. Bunu bilen CHP ise Çağlayangil’in vekalet etmemesi için acele ediyordu.[522]

22 Nisan 1980 tarihinde Tarsus’ta yola barikat kuran göstericiler ile güvenlik kuvvetleri arasında çıkan çatışmada 9 kişi ölmüştü. Türkiye’nin diğer şehirlerinde 11 olmak üzere aynı gün 20 kişi öldürülmüştü. 12 Eylül darbesini gerçekleştiren Kenan Evren, bir röportajında, 22 Nisan 1980’de Tarsus’ta yaşanan olayları ve yurt sathındaki diğer can kayıplarını hatırlattı. “Evren, artık ölü sayısı yavaş yavaş 20’lere dayanmaya başlamıştı. Hiç unutmuyorum. 24 Nisan tarihli not defterime şunları da yazmıştım” diyerek şunları aktardı:[523] “Durum hiç de iyi değil. Hiçbir şeyin halledilebildiği de yok! Galiba sonunda bu işe müdahale etmek zorunda kalacağız. Kuvvet komutanları ile yaptığımız görüşmede önümüzdeki haftaya da beklemenin uygun olacağı düşüncesine vardık. Eğer durum böyle devam eder ve partililer bu anlayışsızlık içerisinde olurlarsa bir müdahaleden başka çıkar yol kalmıyordu. İşte ilk müdahale tarihi bu tarihte kafamıza yerleşmeye başladı.” Gerçi her an bir müdahale zorunluluğu ile karşı karşıya kalabileceğimiz ihtimalini aklımızdan çıkarmıyor ve hazırlıklarımızı ona göre yapıyorduk. Ancak mecbur olmadıkça bu yola başvurmamaya ben şahsen kararlıydım şeklinde konuştu.

1 Temmuz 1980 gecesi başlayan gerginlikte sağ görüşlü gruplar şehrin giriş ve çıkışını tutmaya başlamış, çevre köy ve kasaba halkını şehre sokmaması sonrasında başlayan olaylarda 4 kişi ölmüş, 10 kişi de yaralanmıştır. 50 civarında ev ve işyerine zarar verilmiştir.[524]

Fatsa’daki katliamların arkası gelmeyince, 8 Temmuz 1980’de Samsun’dan askerî birlikler gönderilmiş, polis ile birlikte operasyon yapılmıştır. Yaşanan çatışmalar sonrasında 12 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, kaymakam görevden alınmıştır. Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez ve 300 kişi gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınanlardan 250 kişi 15 Temmuz’da serbest bırakılmıştır.[525] Emniyet ve güvenlik güçlerinin müdahalesiyle Türkiye’deki ilk “sosyalist ilçe devleti” de sonlandırılmıştır. Sonraki dönemlerde hem Fikri Sönmez’in yerel yönetim uygulamaları hem de daha önce Fatsa’da yaşayan fakat Devrimci Yol’un egemenliğinden sonra çevre illere kaçmış olup, operasyonlar sırasında güvenlik güçlerine yol gösteren maskeli ülkücü militanlar birçok tartışmaya konu oldu. 12 Eylül’de MHP davasında Ordu Valisi Reşat Akkaya’nın Fatsa’yı devrimcilerden kurtarmak amacıyla Türkeş’ten silah ve militan istediği mektuplar ortaya çıkmıştır.[526]

11 Temmuz 1980’de Fatsa Nokta Operasyonu olarak ifade edilen polis destekli askerî harekât başlatılmıştır. Operasyon öncesinde Fatsa’daki CHP, AP ve MSP ilçe başkanları ortak basın toplantısı yaparak Fatsa’da operasyonu gerektirecek herhangi bir durum olmadığını ifade etmiştir. Fatsalılar olarak huzur içinde olduklarını belirtmişlerdir. Gerçekleştirilen nokta operasyonuyla Fatsa yerel yönetim deneyimi sonlandırılmış, Terzi Fikri tutuklanmıştır. Avukatı Haluk Türkmen, 12 Eylül sonrasında Fikri Sönmez’in işkencelere maruz kaldığını iddia etmiş, “o işkenceler sonucu kalp krizi geçirerek öldü” demiştir. Fikri Sönmez, 5 Mayıs 1985’te Amasya Cezaevinde tutuklu iken hayatını kaybetmiştir.[527]

1971-1972 yıllarında başbakanlık yapan Nihat Erim, 19 Temmuz 1980’de Dragos Deniz Kulübü’nün önünde otomobilinden inerken öldürüldü. Türkiye, 12 Eylül darbesine giderek yaklaşırken Nihat Erim’in öldürülmesi adeta bu süreci hızlandırmıştır. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre sonra öldürme talimatını veren örgüt lideri Dursun Karataş, tetikçiler ve ilişkili diğer militanlar yakalandı.[528] Erim ve koruma polisini öldüren biri kız dört saldırgan, olay yerine bıraktıkları DEV-SOL imzalı bildiride şu ifadelere yer vermişlerdir: “Gün Sazak’ı cezalandırdık, şimdi de Nihat Erim’i cezalandırıyoruz”. Terörün eski bir başbakanı öldürebilecek kadar güç kazandığını göstermesi bakımından bu saldırı, içinde bulunulan durumun vahametini göstermekteydi.[529]

22 Temmuz 1980’de Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türker, evinden çıktıktan sonra silahlı üç saldırgan tarafından arabasının içinde öldürüldü. Cinayetin üzerinden birkaç saat sonra haber duyulunca İstanbul ve Ankara başta olmak üzere DİSK’e bağlı sendikalar, Türk-İş’e bağlı sendikaların bir kısmı ve bazı bağımsız sendikalar iş bırakma kararı aldılar. Olabileceklerden çekinen İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı açıklama yapmak durumunda kalmıştı. Komutanlığın defaten yapmış olduğu açıklamalarda insanlar sükunete davet edilmekteydi: “Şimdiye kadar işlenen cinayetlerde olduğu gibi bu menfur eylemin de tüm ülkeyi bir iç kargaşaya sürükleme hedefine yönelik, önceden tasarlanmış bir planın parçası olduğu açıktır…” Türkler’in öldürülmesi, yurt dışında da tepkiyle karşılanmıştır. Dünya Sendikalar Federasyonu, Uluslararası Metal Sendikalar Birliği, Fransız CGT Metal Federasyonu, FIEF ve birçok sendikal kuruluş cinayeti kınadıklarını bildirmiş, Türkler’in cenazesine temsilci göndermiştir.[530]

24 Temmuz 1980’de Demirel ile Ecevit son siyasi görüşmelerini gerçekleştirmiştir. İki lider de askerî hazırlıklar konusunda habersizdi. Cumhurbaşkanı Vekili Çağlayangil sözü şu şekilde açmıştır: “Cenaze başında suçlu arama zamanı da gelip geçti… Şimdi mutlaka bir şeyler yapmak lazım. Buna da ikiniz kadirsiniz.” Ecevit’in verdiği karşılık şu şekilde olmuştur: “Süleyman Bey, gelin, sınırlı bir program üzerinde seçime kadar yürüyecek, süresi sınırlı bir hükümet kuralım… Uzlaşma karşılıklı ödünle gerçekleşir ve ülkeyi ancak böyle kurtarabiliriz.” Demirel’in yanıtı ise şöyle olmuştur: “Hemen çözülmesi gereken konu, komutanların önerdikleri yasa değişiklikleridir. Bu konuda işbirliği yapabilirsek yapalım. Yapamayacaksak seçime gidelim. Hakem millettir.” Son umut toplantısı da bu şekilde sonuçsuz bitmiştir.[531]

Zafer Bayramı Tebrikat Töreni (30 Ağustos 1980)

Konya Mitingi (6 Eylül 1980)

Konya mitinginin yapıldığı 6 Eylül 1980’de, bir diğer muhalefet partisi lideri olan Ecevit de Petrol-İş Sendikası’nın toplantısına katılmıştır. Kongrede yaptığı konuşmada, toplumun olaylara gereken tepkiyi göstermediğini düşünen Ecevit, tüm işçileri sahada yan yana olmaya davet etmiştir.[532]

12 Eylül 1980 askeri darbesinin yaklaşmakta olduğu süreçte yurdun Batısında sağ-sol çatışması ön plana çıkmakta iken, Doğusunda ise mezhep ayrımına dayalı kavgalar başlamıştır. Bunun elim örneklerinden biri, Sivas’ta meydana gelmiştir. Sivas’taki olaylar bölge halkını mezhep ayrılığına bağlı olaylara maruz bırakmış ve istenmeyen olaylar yaşanmıştır. Ramazan ayının da etkisiyle gazete, ev ve camilerde dini propagandalar yapılmaya başlamış, halk güdülenmeye çalışılmıştır. Bu günlerde “Alevi öldüren cennete gider” ve benzeri bildiriler dağıtıldığı görülmüştür. Ayrıca “Aleviler camilere saldırıyor, oruç tutturulmuyor, Aleviler ayaklanacak” gibi rivayetler oluşturulmuştur.[533]

Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirdiği bir müdahaleyle yönetime el koydu. Silahlı Kuvvetlerin ülke yönetimine el koyduğu, parlamento ile hükümetin feshedildiği, siyasî parti ve sendikaların faaliyetlerinin durdurulduğu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren tarafından kamuoyuna açıklandı. Kenan Evren imzasıyla yayınlanan 1 numaralı bildiride; “Türkiye Cumhuriyeti devletinin son yıllarda iç ve dış düşmanların tahrikleriyle varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fizikî haince saldırılar içinde olduğu” belirtildi ve “İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri de iç hizmet kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevini Yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararı almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur. Girişilen harekâtın amacı ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır” denilerek darbenin gerekçeleri sıralandı. Askeri müdahaleden hemen sonra ülke yönetimini, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyi üstlendi. Beş kişiden oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nde Kenan Evren’in yanı sıra, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun yer aldı. Milli Güvenlik Konseyi’nin yapısından da anlaşılacağı üzere darbe, emir komuta zinciri içinde gerçekleştirilmişti. Kısa bir süre sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Bülend Ulusu, yeni Bakanlar Kurulu’nu oluşturdu. Darbeden kısa bir süre sonra 12 Eylül 1980 öncesi olayların izlerini ortadan kaldırmak için, sorumlu görülen kişilerin yargılanmasına ivedilikle başlandı. Caydırıcı olması için kısa yargı süreçlerinde idam dâhil, çok ağır cezalar verilerek infazlar süratle gerçekleştirildi. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, hem 12 Eylül yönetiminin baskılarının hem de parti içi çekişmelerin etkisiyle 30 Ekim 1980’de görevinden istifa ederek, aktif siyasetten bir süreliğine çekildi.[534]

Resmî Gazetenin 12 Eylül 1980 tarihinde yayınlanan 17103 sayısının “Yürütme ve İdare Bölümü” başlığının Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Türk Milleti’ne Açıklaması’nda aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:

Demokrat Gazetesi 12.09.1980’de süresiz kapatıldı.

Aydınlık Gazetesi 12.09.1980’de süresiz kapatıldı.

Hergün Gazetesi 12. 09.1980’de süresiz kapatıldı.

“12 Eylül 1980 tarih öncesi Türkiye’nin ne halde olduğu konusunda açıklamalarda bulunmuştur. Anayasal kurumların (Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu) görevini yapamaz hale geldiğini, ülkenin felç olduğunu, bu nedenle yönetime el koymak durumunda kaldıklarını belirttikten sonra “meclisin görevini de yönetime el koyduktan sonra oluşturulan Danışma Meclisine verdiklerini, ülke yönetimine el koymayı istemediklerini, bu nedenle uzun süre beklediklerini, ülkede meclisin çalışamaz hale geldiğini, özellikle polisin silah kullanamadığını, ikiye bölündüğünü, hiçbir yasanın çıkmadığını, bir kısım Sıkıyönetim bölgelerine polis ihtiyacının olmasına rağmen yapılan atamaların engellendiğini, mahkeme kararı ile durdurulduğunu, dolayısı ile sıkıyönetim bölgelerinin polis ihtiyacının giderilemediğini, o zaman ülkenin içinde bulunduğu durumun gözeterek Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmetler kanununun 35. maddesinin ülke yönetimine el koyma yetkisi verdiğini kendisini ve diğer komutanlar olarak değerlendirdiklerini, bu yetkinin şartlar itibariyle sahip oldukları kanaatine vardıklarını, ülke yönetimine el koymadan önce Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyabileceğini Başbakan olan Süleyman Demirel ve Ana Muhalefet Partisi liderinin hissedip hissetmediklerini bilmediğini, ancak konuşmalarında sıkıntıları birçok kez dile getirdiğini, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında da bu hususların kendinin ve kuvvet komutanları tarafından dile getirildiğini, ancak açıkça kanunlar çıkarılmadığı takdirde Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyacağı konusunda gizli ya da açık bir şey söylenmediğini, bazı yapılan konuşmalardan ve gelişmelerden siyasilerin Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine el koyabileceğini tahmin etmeleri gerektiğini, hatta bazı senatörler ve milletvekillerinin kendisiyle görüşerek bu meclisin artık çalışmadığı, ülke yönetimine el koymaktan başka çıkar yol olmadığını söylediklerini, Ülke yönetimine el koyduktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetin feshedildiğini, kesinti olmaması için bu yetkileri kullanacak kurumlara ihtiyaç olduğunu, bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi, Senato, Cumhurbaşkanı ve Millet Meclisine ait yetkileri, oluşturulmuş olan Milli Güvenlik Konseyine geçici olarak verdiklerini, ardından oluşturdukları Danışma Meclisine görevleri devrettiklerini, Parlamenter sistemi esas aldıklarını, Ülkenin felç olmuş durumda olduğunu, Meclisin çalışmadığını, Danışma Meclisi oluşturulana kadar yetkiyi Milli Güvenlik Konseyine verdiklerini, bunun nedeninin ise bir kuruma ihtiyaç olduğunu, kısa süre sonra da yetkiyi Danışma Meclisine devrettiklerini, Anarşiyi önlemek İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışan polislere ait olduğunu, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Sıkıyönetim Komutanlıklarının ancak İçişleri Bakanlığı yardım istediği takdirde onlara yardımcı olduğunu, Sıkıyönetim Komutanlıklarının bulunduğu yerlerde suçluların yakalandıklarını, ancak hapishanelerden toplu olarak kaçışların söz konusu olduğunu, Sıkıyönetim Komutanlıklarının silah kullanma yetkisinin olmadığını, ülkenin tamamen felç olmuş durumda olduğunu, 19 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına rağmen diğer illerde sıkıyönetimin olmadığını, olayların diğer illerde de meydana geldiğini, hapishane yönetimlerinde otorite boşluğunun olduğunu, yönetimin mahkûmların elinde olduğunu beyan etmiştir (Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/2 Esas No’lu İddianamesi, 2012: 68-70).”[535]

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde yaşanan gelişmelere bakıldığında Türkiye’nin iç ve dış politikada bağımsız adımlar atma eğilimi gösterdiği söylenebilir. Darbe sonrasına bakıldığında ise Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden daha önceki “dengesiz bağımlılık” eksenine geldiği görülmektedir. Bu çerçeve, yapılan üç darbenin hemen arefesinde ikili ilişkilerde gözlenen karşılıklı anlaşmazlıkların darbeler aracılığıyla çözümlenmeye çalışıldığı izlenimini uyandırmaktadır. Buradan yola çıkılarak, Türkiye’deki askerî darbelerin Türk-Amerikan ilişkilerinin devamlılığını sağlama bakımından genellikle Amerika Birleşik Devletleri lehine olacak şekilde, aktif ve belirleyici bir rol üstlendiğini belirtmek mümkün olabilmektedir. Bu genel çerçeve, ikili ilişkiler üzerinde etkiye sahip diğer iç ve dış gelişmelerin göz önünde bulundurulmayacağı anlamına gelmemektedir.[536]

12 Eylül 1980 darbesi gerçekleştirildiğinde, 19 ilde sıkıyönetim uygulanmaktaydı. 12 Eylül darbesiyle birlikte, diğer 48 il de dahil olmak üzere tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim uygulaması, 19 Mart 1984’ten itibaren aşamalı olarak 19 Temmuz 1987 tarihine kadar bütün illerde kaldırıldı. Tarihlere göre illerdeki sıkıyönetim uygulamasının kaldırılması şu şekilde gerçekleşmiştir:[537]

Darbenin gerçekleşme tarihi olan 12 Eylül 1980’den Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlık divanının oluşturulduğu Aralık 1983 tarihine kadar 535 kanun çıkarılmıştır. Bunun yanı sıra 1982 Anayasası’nda yer verilen geçici 15. madde ile üç yıl içinde Milli Güvenlik Konseyi’nin, güdümündeki hükümetin ve Danışma Meclisi’nin yürüttüğü faaliyetler hakkında yargıya başvurulmasının önü kapatılmıştır. Bu dönemde yapılan kanunların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilebilmesi de olanak dışı bırakılmıştır. Bu durum, yapılan kanunların, daha baştan eksikliklerinin olabileceğini ve anayasaya uygun olmayabileceği fakat düzenlendiği şekliyle kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.[538]

15 Eylül 1980’de üzerinde durulan hususları Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir:[539]Mühim olan evvela Başbakan üzerinde karara varmaktı. Bugün yaptığımız görüşmeler sonunda Turhan Feyzioğlu üzerinde birleştik. Emin Paksüt, diğer partilerin Feyzioğlu’nu kabulleneceklerini zannetmediğini belirtti. Haydar Saltık da aynı düşüncede idi. Emin Paksüt,’ün ve Saltık’ın istedikleri, benim aynı zamanda başbakanlık görevini de üstlenmem idi. Fakat üç görevi birden üstlenmem karşısında bir kalp kriz veya felç olmamdan korkuyordum. Ayrıca arkadaşlara şunu da söyledim: Konsey Başkanı olarak bir karar alacağız, bu kararı hükümetin uygulaması normaldir. Bazı konular olacak ki, doğrudan doğruya hükümet bu konuda karar verip icraya koyacaktır. Ben icranın başı olursam, aldığım bu kararı gerektiğinde konsey nasıl tenkit edecek veya değiştirebilecek. Çok müşkül bir durum ortaya çıkmaz mı? O zaman bana hak verdiler. Bir aralık Konsey üyeleriyle baş başa görüşürken, Başbakan olarak Haydar Saltık’ı görevlendirme fikri ortaya atıldı. Bir seneye yakın bizlerle beraber çalışıyor, herşeye vakıftı. Kendisini çağırıp bu fikrimizi açtık. Özür beyan etti. İstikbalini asker olarak sürdürmek istediğini, ama eğer emir olarak veriliyorsa, askerlikten istifa etmek suretiyle bu görevi emir aldığı için kabul edebileceğini söyledi. Anladığım kadarıyla böyle bir görev istemiyordu. Ben de fikrine hürmet ettiğimi, askerlikten ayrılmasını arzu etmediğimi bildirerek bu konuyu kapattık. İşte bu hâl çaresi de kabul edilmeyince, Turhan Feyzioğlu üzerinde karar kıldık.” 17 Eylül 1980 tarihinde gelişen durumları ise Evren şu şekilde ifade etmektedir:[540]Turhan Feyzioğlu kamuoyunda tutulmamıştı. Bütün mesele küçük bir partinin başında oluşu ve her girdiği koalisyon hükümetlerinde bir müddet sonra koalisyondan ayrılması oluşunda. Kamuoyunun reaksiyonunu çeken bir aday üzerinde ısrar etmemiz ileride bizi zor durumlarla karşı karşıya getirebilirdi. Bu kararımızdan vazgeçmenin, ısrar etmekten iyi olacağına inandık.

Fransa’daki Paris-Match dergisinin, 18 Eylül 1980 tarihli sayısındaki Yues de Saint’in makalesindeki şu ifadeler, darbeyi meşru gösterme çabası olarak dikkat çekmektedir:[541] “Bu sefer bütün partiler durumun kötüleşmesinde rol oynadılar ve Türk halkı ordunun müdahalesini gözle görülür bir ferahlama ile karşıladı. Diğer bir resim altı şöyledir: Bu ılımlı hükümet darbesi iyi karşılandı. Dünyanın başka yerlerinden farklı olarak güçlü Türk ordusu halkın içinden gelmiştir be bu Ankara sokaklarında hâkim olan his, bir ferahlamadır. Bu, halkı tarafından çağrılan bir ordudur.”

19 Eylül 1980 tarihinde, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunundaki ilk değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliğe göre, sıkıyönetim komutanlarının, bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmalarında sakınca bulunan ya da yararlı hizmetlerde bulunamayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir. Sıkıyönetim komutanlarına verilen bu yetki oldukça genişti. Sıkıyönetim komutanın bu yöndeki talepleri bakanlıklarca ivedilikle yerine getirilecekti. Bu kanunda 14 Kasım 1980’de 2342 sayılı Kanun ile yapılan ikinci değişiklikle, “sıkıyönetim komutanlarına tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin idari işlemler hakkında iptal davası” açılamayacağı, “şahsi kusurları nedeniyle hukuki sorumlulukları ileri sürülemeyeceği” hükümleri de eklenmiştir. Bunun yanı sıra 30 Aralık 1982 tarihli 2766 sayılı Kanunla yapılan üçüncü bir değişiklikte ise 1402 gereğince görevlerine son verilen kamu çalışanlarının bir daha kamuda çalışamayacakları hükmüne yer verilmiştir. Bütün bu mevzuat değişikliklerine bağlı olarak, 1402 sayılı Kanun da gerekçe gösterilerek üniversite öğretim elemanı, öğretmen, memur ve işçilerden oluşan binlerce kişinin görevine son verme süreci başlamıştır. Milli Güvenlik Konseyi, 1983 Ocak ayında üniversite ve yüksekokullarda belirlenen ve “sakıncalı” olarak değerlendirilen 82 öğretim elemanının isimlerini sıkıyönetim komutanlıklarına bildirmiş ve bu kişilerin işlerine son verilmesini talep etmiştir. Milli Güvenlik Konseyi’nin konuya ilişkin olarak hazırladığı dosyada, işlerine son verilen 82 öğretim elemanının üçü irtica, ikisi MHP yanlısı olarak ifade edilmiş, sekiz kişinin neden sakıncalı olduğu açıklanmamıştır. Bunların dışında kalan 69 öğretim elemanının ise solcu ve bölücü olduğu belirtilmiştir. Daha sonraki süreçte Milli Güvenlik Konseyi tarafından sıkıyönetim komutanlıklarına buna benzer listeler gönderilmiş, sıkıyönetim komutanlıkları da gereğini yapmıştır. Ayrıca Milli Güvenlik Konseyi, durumu etkin bir biçimde denetleyebilmek amacıyla, ilgili kişilere yapılan işlemleri açıklayan belgeler hazırlatmıştır. Tasfiyelerin en fazla gerçekleştiği iller İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerdeki üniversiteler olmuştur. Tasfiyeler yalnızca Milli Güvenlik Konseyi’nin listeleriyle sınırlı kalmamıştır. Yükseköğretim Kurulu, askerî yönetimin alt sistemi gibi işlev üstlenerek üniversitelerdeki tasfiyelerde belirgin bir rol oynamıştır. Sıkıyönetim komutanlıkları, Yükseköğretim Kurulu tarafından gönderilen listedekileri ve kendilerinin tespit ettiği öğretim elemanlarının görevlerine son vermiştir.[542]

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Turgut Özal 20.09.1980-14.07.1982

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Serbülent Bingöl 20.09.1980-23.12.1981 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Fahir İlkel (23.12.1981-13.12.1983) atandı.

Bursa’nın Sesi Gazetesi 25.09.1980’de 10 gün süreyle kapatıldı.

25 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi’nin kararıyla ruhsatlı da olsa yanında her çeşit ateşli ve kesici silah ve patlayıcı madde bulunduranların 15 gün içinde mahalli askeri ve mülki makamlara teslim etmelerine hükmedildi. Teslim etmeyenler hakkında 6136 sayılı kanun ve Türk Ceza Kanunu’nun 264. maddesinde eylemlerden dolayı cezanın yarıdan bir misline kadar artırılacağı hususu hüküm altına alınmıştı.[543]

12 Eylül’den sonra yakalanan Pehlivanoğlu’nun idamı 7 Ekim 1980’de infaz edildi. İran’a kaçan Armağan, bir süre tutuklu kaldı ve serbest bırakıldı. Daha sonra ise Türkiye’ye iade edildi. Türkiye’de verdiği ifadede, İran’da sahte pasaportla birkaç kez Türkiye’ye girdiğini açıkladı. Armağan’a, İran’da serbest kaldığı dönemde Devrim Muhafızları bünyesinde yüzbaşı rütbesi verildi. Ayrıca Afganistan’daki bir mülteci eğitim kampının komutanlığını yaptı. Armağan, 27 Ağustos 1992’de Almanya’nın Bochum kentinde yakalanarak tutuklandı. 30 Mayıs 1995 tarihinde Türkiye’ye iade edildi. Terörle Mücadele Yasası gereğince 8 Nisan 1991 tarihine kadar işlenen suçlara verilen idam cezalarının uygulanmaması hükmü nedeniyle almış olduğu idam cezası 10 yıla, gasp suçlarından aldığı 18 yıllık hapis cezası ise 3 yıl 9 aya indirildi.[544]

Necdet Adalı: 7.10.1980 Ankara

Mustafa Pehlivanoğlu: 07.10.1980 Ankara

Evren, 14 Ekim 1980’deki Diyarbakır konuşmasında şunları ifade etmiştir: “1960 harekâtı çok iyi niyetle yapılmıştı. Ama bir zümrenin lehine yapılmış gibi gösterildi ve yapılan anayasa maalesef bizim vücudumuza uymadı. O anayasa dediğimiz elbise bize bol geldi. İçinde oynamaya başladık. Bunlar düzeltilemez… Birçok açık kapılar vardı o anayasanın içerisinde. O anayasanın içerisindeki açık kapılar o kötü niyetlilere fırsat veren her türlü melaneti yapmaya fırsat veren o açık kapılar kapatılmadığı için 12 Mart’a gelindi. 12 Mart’ta düzeltilmeye çalışıldı. Ama maalesef yine kapılar layiki veçhi ile kapatılamadı. Gene açık kapı kaldı. İşte biz onun için diyoruz ki aynı hatalara düşersek bu milletin bir daha böyle idarelere, müdahaleye tahammülü kalmaz. O zaman gelen idare budan sonra yapılacak hareketle gelen idare artık cumhuriyeti kenara iter, diktatörlük olur.”[545]

Serdar Soyergin: 25.10.1980 Adana

Time dergisi, 8 Aralık 1980’de şu yoruma yer vermiştir:[546]Türkiye’de korku örtüsü kalkıyor. Müşterisizlikten kapanmış restoranlar yeniden açılmakta. Bir zaman kendilerini evlerine hapsetmiş aileler, artık yüreklilikle akşam üzerleri çarşıya çıkıyorlar. Öğrenciler silah atmayı bırakıp derslerine döndüler. General Kenan Evren ve askeri yönetimin Başbakan Süleyman Demirel’in felce uğramış hükümetini devirmesinden yalnızca üç ay sonra, ülkedeki yaygın terörizm azalmakta, ekonomi ise düzelmektedir… Generaller; kırgın, üzgün işçileri ücretlerinde yüzde 70’lik bir artış getirerek yatıştırmıştır. 1980’in ilk dokuz ayında Türkiye’de sekiz milyon iş gününe mal olan grevler yasa dışı kılınmıştır.

Erdal Eren: 13.12.1980 Ankara

Cumhuriyet Gazetesi 11.01.1981’de Güneydoğu’da 5 gün süreyle yasaklandı.

Evren, 15 Ocak 1981’de Konya’da halka hitap etmiştir. Bu konuşmada Evren, Kurucu Meclis’e ilişkin zihinlerde oluşan belirsizliği bir ölçüde gideren bilgiler aktarmıştır. Kurucu Meclis’in, 30 Ağustos ile 29 Ekim arasındaki bir tarihte kurulacağını belirten Evren, Milli Güvenlik Konseyi’nin işlevini, ‘Senato vazifesi görecek’ sözleriyle ifade etmiştir. Buna karşın, ifade ettiği yetkiler ‘Senato Vazifesi’ne sığmayacak bir çerçeveyi kapsamaktaydı. Buna göre, meclisin ilk aşamasında kabul edilen kanunlar Milli Güvenlik Konseyi’ne gelecek, Milli Güvenlik Konseyi bir değişiklik yaparsa, kanun değiştirilmiş şekliyle yürürlüğe girecek, Meclis’te bir daha görüşülmesine fırsat verilmeyecekti. Bu işleyiş, Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlar ve uygulamalar bakımından diyalog ve müzakereye ne denli kapalı olduğunu göstermekteydi. Temsil konusunu da gündeme getiren Evren, Kurucu Meclis’e partilerden herhangi bir üyenin alınmayacağını, bunun da ötesinde, “normal düzene, parlamenter demokratik düzene döndükten sonra da Türkiye’nin kaderinin, memleketi bu hale getirenlere tekrar teslim edilmeyeceğini” ifade etmiştir. Öngörülen uygulama, Milli Güvenlik Konseyi’nin temsili demokrasi bakımından vazgeçilmez bir işleyiş biçimi olan partileri, siyasetten izole etme yaklaşımı, belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Ayrıca Kurucu Meclis, Milli Güvenlik Konseyi’nin nihai karar mercii pozisyonunu koruyacağı, oluşturulacak meclisin, “danışma” rolü ile sınırlanması öngörülmüştür. Meclisin pozisyonunun danışma ile çerçevelenmesi, buna karşın Milli Güvenlik Konseyi’nin nihai karar mercii olması, demokratik teamüller ile tam olarak örtüşmeyen bir durum olarak dikkat çekmiştir.[547]

Belçika’nın Le Soir gazetesi, 19 Ocak 1981 tarihinde Alfred Brochard’ın yazısında işkence iddialarına ilişkin şunları ifade etmektedir:[548]İşkence varlığını hissettiriyor. Ancak, Ankara’da bu konuda her şikâyet için soruşturma açıldığı, polislerin yanı sıra askerlerin de tutuklulara işkence yaptıklarının saptanmasından sonra tutuklandıkları konusunda güvence veriliyor.” İngiltere’nin The Times gazetesinin 14 Ağustos 1981 tarihindeki başyazısında ise şu görüşlere yer verilmiştir:[549]Bu konudaki belirgin gerçek, siyasi tutukluların sayısı değildir… ki bu kadar siyasal şiddet olayı olan bir ülkede bu sayı yüksek olur. Hatta siyasi tutuklulara karşı uygulanmakta olduğu iddia edilen işkence de değildir… Her ne kadar hiçbir şekilde tasvip edilen bir uygulama olmamasına karşın, uygulama şüphe götürmez bir şekilde darbeden önce de mevcuttu ve bugün için de askerî rejimin sistematik bir yönetim olduğu iddiasının ispat edilmesi gerekmektedir. Bazı davalarda askerler ve polislere karşı, şüphelilere kötü davrandıkları gerekçesi ile kovuşturma açılmıştır, bu bir gerçektir.

Yankı Dergisi 20.01.1981’de toplatıldı.

20 Ocak 1981 tarihinde, Kasaroğlu TRT’deki görevinden ayrılmıştır. Yerine Tümgeneral Macit Akman atanmıştır. Bu dönemde TRT’de okuma yazma seferberliği kapsamında halkı eğitici programlara yer verilmiştir. TRT, 1982 Anayasa Referandumu sürecinde Milli Güvenlik Konseyi tarafından etkili bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Bu süreçte Evren, yeni anayasayı tanıtma maksadıyla yurt gezilerine çıkmıştır. Evren’in tanıtıma dönük anlatımları TRT aracılığıyla halka aktarılmıştır. Ayrıca halkın referanduma ilişkin olumlu görüşlerini aktaran sokak röportajlara yer verilmiştir. Referandum karşıtı söylemde bulunmak veya eleştirel yaklaşımlar fiilen yasaklanmıştı. TRT üzerindeki Milli Güvenlik Konseyi etkisi, 7 Aralık 1983 tarihinde yetkilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’na devredinceye kadar sürmüştür.[550]

Demirel, 28 Ocak 1981’de Güniz Sokak’taki evinde, militarizm konusunda şunları ifade etmiştir: “Militarizmin ne olduğunu gayet iyi bilirim. Bununla yirmi yıldır mücadele ediyorum. Sayın Ecevit’le bunu konuştum. Militarizmin ne getireceğini, ne olduğunu ona da söyledim. Çankaya’da 24 Temmuz’da (1908) bunu konuştuk. Ama anlamak istemedi.” Demirel, 12 Kasım 1981’de yine Güniz Sokak’taki evinde şunları ifade etmiştir: “Demokrasi bir yanda, militarizm diğer yanda. Bu ikisinin uzlaşması mümkün olamazdı. Bu uzlaşma yolu kapalıydı. Cumhuriyet’i bile tam kurabilmiş değildik. Çünkü ordunun yerini henüz saptayabilmiş, yerli yerine oturtabilmiş değildik, Her on yılda bir yapılan askeri müdahaleler de bunu gösteriyordu.”[551]

Modern Gazete 20.02.1981’de iki sayısı toplatıldı.

Cumhuriyet Gazetesi 03.04.1981’de Ankara, Kastamonu ve Çankırı illerinde iki gün yasaklandı.

Arayış Dergisi 08.04.1981’de Bülent Ecevit’in yazısı nedeniyle toplatıldı.

Milli Gazete 11.04.1981’de Ankara’da 15 gün yasaklandı.

Milli Gazete 18.04.1981’de Ankara’da yasaklandı.

Modern Gazete 25.04.1981’de Adana’da yasaklandı.

29 Nisan 1981’de başlayan Milliyetçi Hareket Partisi ile ilgili davaya ilişkin Kenan Evren şu görüşleri öne sürmektedir:[552]Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Savcısı, 12 Eylül’ün hemen akabinde siyasi parti genel merkezlerinde arama yapmış ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi’nde silah, mermi, öldürülecek kişilerin listelerini ele geçirmiş ve bunun üzerine soruşturmaya başlamıştı. Savcı, soruşturmasını bugün tamamlayarak Alparslan Türkeş ve 219 sanığın idam isteği ile dava açtı. İddianamede idamı istenen Türkeş ve 16’sı MHP Genel Yönetim Kurulu üyesi olan 64 sanığın yasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs, 156 sanığın da katliam suçu işledikleri belirtiliyordu. Savcılar umumiyetle böyle en ağır suç isnadı ile dava açarlar, fakat mahkeme sonunda bir de bakarsınız, birkaç senelik hapis cezası ile sıyrılırlar. Hatta bazen beraat bile ederler. Korkarım bu dava da sonunda böyle olacak.” Evren, 8 Nisan 1987’de şunları ifade etmektedir:[553]MHP davası diye anılan Türkeş ve arkadaşlarını da içine alan dava nihayet sonuçlandı. Alparslan Türkeş 11 yıl hapse mahkûm olmuş. Aynı davada 5 idam 9 müebbet ve 219 çeşitli hapis cezaları verilmiş. Bu dava aşağı yukarı 7 senede karara bağlanabildi. Şimdi temyiz edilecek. Bir 7 sene de o sürer ve hele bir de temyiz bozarsa, belki de 10 seneyi alır. Tabii bu arada ölenler bile olur.” Evren, anılarını kaleme aldığı bu kitabındaki bu satırların altına 1989 yılının sonlarına ilave olarak şu notu eklemiştir: “Şu satırları yazdığım sıralar 1989 senesinin sonuna yaklaşıldı. Alparslan Türkeş dışarıda dolaşıyor ve MÇP’nin başkanlığını yapıyor. Mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararı henüz onaylanmadığından suçsuz kabul edilerek rahatlıkla siyasi faaliyette bulunuyorlar. Seçimde kazanmış olsa milletvekili olarak meclise girecek. Nitekim DİSK davasında mahkûm olanlarla barış davasında mahkûm olanların bir kısmı halen mecliste milletvekili olarak görev yapıyorlar.

Yeni Sözcü Dergisi 06.05.1981’de kapatıldı.

Yıldız Magazin 24.05.1981’de Adana’da yasaklandı.

Türkiye’de Yarın Gazetesi 31.05.1981’de Konya’da kapatıldı.

Cevdet Karakaş: 04.06.1981 Elâzığ

Veysel Güney: 10.06.1981 Gaziantep

Evren Dostluk Sanat Dergisi 16.06.1981’de İzmir’de kapatıldı.

Sesimiz Düşün Dergisi 16.06.1981’de İzmir’de kapatıldı.

Ahmet Saner: 25.06.1981 İstanbul

Kadir Tandoğan: 25.06.1981 İstanbul

Gırgır Mizah Dergisi 17.07.1981’de 4 hafta süreyle yasaklandı.

24 Temmuz 1981 tarihinde Kenan Evren, Erzurum’da yaptığı konuşmada, 1982 anayasasında devlet okullarında din derslerinin zorunlu hâle getirileceğini ifade etmiştir. Bu konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır: “…Artık yeni aldığımız bir kararla, ilk ve ortaokullara, liselere mecburi din dersi konacaktır. Bu suretle çocuklarımız din bilgisini bu okullarda alacaklardır. Bugün batılı ülkelerin çoğunda okullar din dersi vermektedir. Laikliğin dinsizlik demek olmadığını muhtelif vesilelerle dile getirmiştim. Okullarımıza mecburi din dersi koymakla laikliğe aykırı davranmış olmayız. Atatürk de ‘dini cehlin elinden alıp ehlin eline vermek gerekir’ demiş ve Tevhidi Tedrisat Kanununu çıkarmıştır. Bunun içindir ki, okullarımıza din dersi koyacağız, ama müsaadesiz Kuran kurslarıyla da amansız mücadele edeceğiz.”[554]

Mustafa Özenç: 20.08.1981 Adana

İsmet Şahin: 20.08.1981 İstanbul

US News and World Report dergisinin 3 Eylül 1981 tarihli sayısında, 12 Eylül öncesinde siyasi hayatın felce uğramış olduğu, hizip çekişmelerinin parlamentoyu çıkmaza sürüklediği ifade edilmiştir. Cumhurbaşkanının bile seçilememiş olduğu ifade edilen yazıda ülke genelinde yürütülen çalışmalarda 30 yeraltı örgütünün çökertildiği belirtilerek şu ifadeye yer verilmiştir:[555]Bu aramalarda bir subayın deyimi ile küçük bir orduyu donatacak kadar silah ele geçirilmiştir. Bunlar arasında 45.000 tüfek, 470.000 tabanca, 3.000 otomatik silah, 5 uçaksavar topu, 20 Sovyet yapısı roketatar ve 69 roket vardır.

ABD’deki US News and World Report dergisinin 3 Eylül 1981 tarihli sayısında, 12 Eylül ve sonrasına ilişkin olarak şu görüşlere yer verilmiştir:[556] 1980’de ülkede günde ortalama 22 siyasal cinayet işlenirken, bu sayı günde ikinin altına düşmüştür. Aynı zamanda ülkede yeniden bir güven ortamı sağlanmıştır. Halkın desteğine sahip askerî yönetim için Batılı bir uzman şunları söylemektedir: “Bugün seçim yapılacak olsa Evren rahatlıkla kazanır. Sadece asayişi yeniden sağlamış olması bile seçimi kazanmasına kâfi gelir.”

14 Eylül 1981 tarihli ve Başbakan Bülend Ulusu imzasıyla yayınlanan yazıda, TRT Genel Müdürlüğünde çalışan 101 personel, çeşitli bakanlıklara nakledilerek tayinleri gerçekleştirilmiştir. 10 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet ve Hürriyet Gazetesi’nde çıkan liste 101 kişiden oluştuğu için bu atama, 101’ler olayı olarak anılmıştır.[557]

5 Ekim 1981’de, 12 Eylül yönetiminin faaliyetlerine muhalif görüş öne sürdükleri gerekçesiyle Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit üzerinden tüm siyasetçilere “siyasi faaliyet yasağı” getirildi. Bu tarihte Milli Güvenlik Konseyi tarafından 2533 sayılı kanunla tüm siyasi partiler feshedildi. Arşivleri dahil, partilerin bütün varlıklarına el konuldu. Siyasi parti liderlerine on yıl siyaset yapma yasağı getirildi. Bu ise siyasal ve sosyal hayatı derinden etkileyen bir süreci başlattı. Senatörler ve milletvekillerinin beş yıl siyaset yapmaları yasaklandı. Siyaset yasağı konulan çok sayıdaki deneyimli kadro siyasetin dışına itildi. Diğer parti liderlerinin yanı sıra, özellikle 1970’lerin Türkiye’sinde ön plana çıkan dört liderin bu dönemde siyaset yapamaması, Türkiye iç siyasetini tekdüze bir biçime dönüştürdü.[558]

16 Ekim 1981’de kabul edilen 2533 Numaralı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun ile siyasi partiler feshedilmiştir. Partiler, her türlü yardımcı kuruluş ve yan organlarıyla birlikte feshedilmiş, söz konusu kanunun gerekçelerini halka anlatmak üzere Evren, radyo ve televizyonlardan yayınlanan bir konuşma yapmıştır.[559]

Tercüman Gazetesi 23.10.1981’de yayını 7 gün yasaklandı.

Danışma Meclisi, 23 Ekim 1981 tarihinde faaliyetlerine başlamıştır. Anayasa hazırlık çalışmaları kapsamında, Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında bir Anayasa Komisyonu teşkil edilmiştir. Komisyon, yürüttüğü çalışmalarda oluşturulan taslak metin Danışma Meclisi tarafından 23 Eylül 1982 tarihinde yapılan oylamayla kabul edilerek Milli Güvenlik Konseyi’ne sevk edilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi, oluşturulan Anayasa Komisyonu aracılığıyla taslağı inceleyip nihai biçimini vermiştir. Anayasa Komisyonu Danışma Meclisi’nin 193 madde ve 11 geçici maddeden oluşan metnindeki 8 maddeyi aynen kabul etmiştir. 32 maddeyi ise sadece madde numarası veya kenar başlığını değiştirmek gibi esasa ilişkin olmayan düzenlemelerle aynen kabul etmiştir. 5 maddeyi ise tümüyle taslaktan çıkarmıştır. Diğer maddelerin tümü üzerinde çeşitli değişiklikler yaparak kabul etmiştir. 5 ilave madde ise Anayasa Komisyonu tarafından kaleme alınarak eklenmiştir. Danışma Meclisi metnindeki bazı maddeler birleştirilmiştir. Bütün bunların sonucunda Anayasa Komisyonu 177 madde, 15 geçici maddeden oluşan bir metin oluşturarak Milli Güvenlik Konseyi’ne sunmuştur. Milli Güvenlik Konseyi’nin yaptığı değişiklikleri Evren’in “katı kuralları değiştirdik” sözleriyle izah etmiştir.[560]

Yükseköğretim Kanunu: 6 Kasım 1981 tarihinde eski Üniversiteler Kanunu yürürlükten kaldırıldı ve Yükseköğretim Kanunu, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı.

6 Kasım 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2547 sayılı yasayla bütün yükseköğretim kurumlarında Türk Dili, yabancı dil dersi ile Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi zorunlu dersler kapsamına alınmıştır. Bu yasayla, dersin zorunlu olma niteliği korunmuş ve dersin adı değiştirilmiştir. Türk Devrim Tarihi dersinde geçen “devrim” kavramı değiştirilerek dersin ismi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi olmuştur. YÖK’ün kurulması sonrasında bu ders, dört yıllık lisans öğrenimi sürecinin tamamına yayılmıştır. Konular yeniden düzenlenerek, ağırlık olarak inkılâplar, ilkeler ve Atatürkçülük ön plana çıkarılmıştır. Ortaöğretim gibi üniversite kitaplarında da anlatımlar 1938 yılına kadar getirilmiş, daha yakın dönem konuları ise ders kitapları içeriğinden çıkarılmıştır. Dolayısıyla da 1938 sonrasındaki demokrasiye geçiş süreci müfredattan kaldırılmıştır.[561]

Erken Emeklilik Kanunu: 13 Kasım 1981’de yayınlandı. “Devletin hemen hemen bütün resmî dairelerinde memur fazlalığı dikkat çektiği gibi, 12 Eylül öncesinin şartları içerisinde politize olmuş, sağdaki veya soldaki partilerle sıkı ilişkiler içerisinde bulunanlar da dikkati çekiyordu. İçişleri Bakanlığı’nda 67 ildeki vali mevcudunun 3 misline yakın da merkez valisi vardı. Bunları başka görevlerde kullanmak da mümkün değildi. Hükümet ile yaptığımız görüşmeler sonunda, bu fazlalığı eritebilmesi için, cazip şartlarla erken emeklilik kanunu çıkarılmasıyla bir ölçüde de olsa buna bir çare getireceğimize inandık. Hükümet bu kanun tasarısını göndermişti… Sözü edilen kanun kapsamında adalet mensupları, tıp doktorları, üniversite mensuplarıyla Silahlı Kuvvetler mensupları dahil edilmemişti.[562]

15 Kasım 1981’den itibaren bankerlere ilişkin getirilen kısıtlayıcı tedbirleri Evren şu şekilde ifade etmektedir:[563]Bankerlerde yavaş yavaş sıkıntıların başladığı, bir kısım bankerin vatandaşlara sattıkları tahvil, hisse senedi ve mevduat sertifikalarının faizlerini ödeyemez duruma düştükleri ve bazılarının kanuna aykırı olarak fazla faiz vaat ederek saf vatandaşlardan topladıkları mevduatın faizlerini ve hatta ana paralarını ödeyemedikleri haberi duyulmaya başlayınca, hükümeti ikaz ederek acele tedbir almalarını istemiştir. Esasen Maliye Bakanlığı da bu konu üzerinde durmakta imiş. İlk tedbir olarak yayınladığı bir tebliğ ile bankerlerin mevduat sertifikası vermeleri ve böylece vatandaştan para almaları ve mevduat sertifikalarının faiz kuponlu olarak düzenlemesini de yasakladı. Zannediyorum, bunu diğer bazı tedbirler takip edecek. Zira 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarından sonra benzerlik müessesesi çok dejenere edildi. Önüne gelen birçok madrabaz bir yazıhane açarak halktan anormal faizle para toplamaya başlamış. Bu böyle devam edemez. Birdenbire bankerlik müessesesini kapatmayı da düşünmüyoruz. Bu takdirde büyük bir panik başlayacak. Yavaş yavaş bu işin halledilmesi düşünülüyor.

Turizm ve Tanıtma Bakanı: İlhan Evliyaoğlu 20.09.1980-10.12.1981

Kültür Bakanı: Mustafa Cihat Baban 20.09.1980-13.12.1981

Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Şahap Kocatopçu 20.09.1980-21.12.1981 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Mehmet Turgut (21.12.1981-13.12.1983) atandı.

Gümrük ve Tekel Bakanı: Recai Baturalp 20.09.1980-23.12.1981 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Ali Hüsrev Bozer (23.12.1981-13.05.1983) atandı. Bozer’den Gümrük ve Tekel Bakanlığı’nı Cafer Tayyar Sadıklar (21.05.1983-13.12.1983) devraldı.

TÖB-DER Davası, 25 Aralık 1981’de sonuçlanmıştır. “Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi TÖB-DER’in kapatılmasına, bütün mallarının hazineye irat kaydedilmesine karar verdi. Ayrıca TÖB-DER yöneticilerinden beşi 9 yıla, 31’i sekiz yıla, 10’u beş yıla, 4’ü bir yıla mahkûm oldular. Karara sevindim. Zira bu dernek aşırı sol fraksiyonların paralelinde faaliyet gösteriyordu. Öğretmenlerimizin birçoğu bu derneğin üyesi idiler. 12 Eylül 1980’den evvel yurt sathında cereyan eden birçok olaylar ve bu arada anarşik olaylarla öğretmenlerin ilgisi olmamasına rağmen, dernek yöneticilerinin aldıkları karara uyarak, bu derneğe üye öğretmenler yurt sathında boykota katılabiliyorlardı.”[564]

Yeni Nesil Dergisi 06.01.1982’de 6. Kolordu ve Sıkıyönetim Bölgesine girişi yasaklandı.

8 Ocak 1982 tarihli Danimarka’nın Berlingske Tidene gazetesinden Mogens Kopod Hansen’in yazısında şu ifadeler yer almıştır:[565]Kanun düzenini hâkim kılmak için ağır bazı önlemler alındığını kimse inkâr etmemektedir fakat konu işkencenin sistematik hale getirildiği ve insan haklarının devamlı olarak ihlal edildiği iddialarına getirildiğinde, meselenin istismar edildiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Birkaç işkence iddiası tahkik edilmiş ve suçluları cezalandırılmıştır. Her zaman olduğu gibi mahkemeler bağımsız ve aleni çalışmaktadır. Yabancıların dahi duruşmaları izlemesi mümkündür. İhtilalci eylemlere katıldıkları için idam talebiyle yargılanan 52 sendikacının tamamı, Doğu Berlin’den yönetilen yasa dışı Türkiye Komünist Partisi’nin bir aracı olan aşırı Marksist ve Sovyetler tarafından desteklenen DİSK isimli sendikaya mensupturlar. Aynı şekilde aşırı sağ kanada mensup MİSK isimli sendika da yargılanmaktadır. Sendikalar konusunda yabancı gözlemciler bir noktayı gözden uzak tutuyorlar. Türkiye’nin en büyük işçi sendikası olan demokratik ve ılımlı sol eğilimli Türk-İş halen faaliyetlerine devam etmektedir… Yine bu çevreler Türkiye’deki askerlerin junker olmadığını Türk subayının kendisini Kemal Atatürk’ün geleneksel demokrasi anlayışının bekçisi kabul ettiğini görmezden geliyorlar.

Federal Almanya’daki Kölner Stadtanzeiger gazetesi, 11 Ocak 1982 tarihinde Gerd Hohlar’in yazısında şu hususlara değinmiştir:[566]Yılbaşı mesajları genellikle mutat bir görev ifasından öteye gitmez. Türk devlet Başkanı Evren’in mesajı böyle değil. Vatandaşlarına 1982 sonbaharında referanduma gideceklerini ve muhtemelen de bir yıl sonra parlamento seçimlerinin yapılacağını açıkladı… İnsan haklarının zedelenmesi bahsi ise sadece 12 Eylül sonrasında değil, öncesine de ait bir konudur. (Eskiden) mevcut olan bu demokrasi, temel hak olan yaşamayı ve fiziki bütünlüğü dahi garanti edemeyecek durumda idi.

29 Ocak 1982’de Kenan Evren, Times gazetesinin muhabirini kabul etmiş ve sorularını cevaplandırmıştır. Terörü destekleyen dış unsurlara ilişkin olarak muhabirin sorduğu soruya Evren şu yanıtı vermiştir:[567]Gerek 1971-1973 yargılamaları ve gerekse 12 Eylül 1980’den sonraki soruşturmalar ve yargılamalar Türkiye’deki terör örgütlerinin dıştan büyük ölçüde destek ve yardım gördüğünü belgelerle ortaya koymuştur. Bir terör örgütünün yakalanan üst düzeyindeki militanlarının ifadelerinden; bu örgütün, merkez komitesince tespit edilen güvenilir üyelerine bir dış ülkedeki komünist partisi okulu ve toplumsal bilimler enstitüsünde eğitim yaptırıldığı, eğitim süresince bütün masraflarının karşılandığı anlaşılmaktadır. Bütün bunlara ilaveten, bugüne kadar gerek terör örgütlerinden ele geçirilen ve gerekse halkın gönüllü olarak teslim ettiği 240 milyon dolar tutarındaki silah ve malzemenin, terör örgütlerince ülke içinde sıkıyönetim süresince gasp ve soygun yoluyla ele geçirilen 40 milyon dolarla satın alınamayacağı cihetle, aradaki farkın, para veya silah olarak dışarıdan yardım şeklinde sağlandığı ortadadır. Ayrıca yurt dışından yayınları ile ülkedeki anarşi ve terörü yönlendiren ve propagandasını yapan 11 yabancı radyo istasyonunu tespit etmiş bulunmaktayız. Bunların; günlük 18 saat 10 dakika, haftalık 133 saat 10 dakika yayın yaptıkları dikkate alınırsa, dış desteğin nasıl sağlandığı daha iyi anlaşılmış olur. İdeolojik ve bölücü gruplar tüm ülkede otoriteyi tamamen veya bazı bölgelerde kısman ele geçirse idi, Türkiye’yi ne halde nereye götüreceklerdi? Kim veya kimler bu durumdan faydalanacaktı? Zannederim; bu soruların cevapları oldukça açıktır ve sizin sualinizin genel bir açıklamasıdır. Yabancıların, uluslararası silah ve eroin kaçakçılarının uluslararası terörizmin, Türkiye’deki ideolojik ve yıkıcı faaliyetleri eskiden çok miktarda desteklediği ve halen de destekleme çabası içinde olduğu kıymetlendirilmektedir.

29 Ocak 1982’de Kenan Evren, ASALA terör eylemlerine ilişkin şunları ifade etmektedir:[568]Bugünkü gazetelerden Los Angeles Başkonsolosumuz Kemal Arıkan’ın Ermeni terör örgüt üyelerinden birisi tarafından tabanca ile öldürüldüğünü öğrendim. Diplomatlarımız yapılan bu tür kahpece saldırılara karşı bir şey yapamamanın üzüntüsünü duyuyorum. Bu gibi olaylar yurdumuzda devam etmiyor ki mücadele edelim. Hepsi yurt dışında oluyor. Dış ülkeler maalesef konu üzerinde hassasiyetle durmuyorlar. Hatta Fransa, Yunanistan gibi bazı ülkeler böyle bir olaydan hemen sonra televizyonlarında Ermenilerin 1915’te Türkler tarafından kitle halinde öldürüldüklerine dair programlar düzenlemek suretiyle Ermeni teröristlerine cesaret veriyorlar.

Maya Dergisi 17.02.1982’de İstanbul’da toplatıldı.

25 Şubat 1982 tarihli The Washington Post gazetesi, Joseph Kraft’ın şu görüşlerine yer vermiştir. Birtakım aşırılıklar olduğunu doğrulayan Evren, sorumlu polis yetkililerinin tespit edilerek, yargılandıkları ve mahkûm edildikleri birkaç örnek verdi. Şöyle dedi:[569]Geçmişte Türk cezaevlerinde devamlı kaba davranışlar olduğuna ilişkin iddialarda bulunulurdu. Bu iddialar muhalefetten gelir, iktidardaki hükümet de bunları reddederdi. Bu hususta hiçbir şey yapılmamıştır. Bu iddialar üzerine Türkiye’de harekete geçen ilk yönetim bizimkidir.

The Washington Post gazetesi, 25 Şubat 1982’de Joseph Kraft’a ait şu görüşlere yer vermiştir:[570]Yeni anayasa, parlamentoyu feshetme yetkisine sahip güçlü bir başkanlık sistemi öngörecektir. Bu şekilde Cumhurbaşkanı, geçmişte rastlandığı gibi, terörün sokaklara kadar sıçramasına, ekonominin çökmesine ve enflasyonun başını alıp gitmesine rağmen aylarca devam eden açmazlara son verebilecektir.

Ulaştırma Bakanı: Necmi Özgür 20.09.1980-02.03.1982 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Mustafa Aydın Aysan (02.03.1982-13.12.1983) atandı.

Arayış Dergisi 03.03.1982’de süresiz kapatıldı.

Kenan Evren, 12 Mart 1982’de yapılan Milli Güvenlik Konseyi toplantısında alınan kararları şu şekilde ifade etmektedir:[571]Milli Güvenlik Konseyi olarak bugün toplandık. İlk olarak üç sol terörist hakkında verilen ölüm cezalarının infazlarına dair olan kanun tasarısını görüşerek kabul ettik. Bu ölüm cezaları yarın infaz edilecek. Ölümün ne olduğunu on gün evvel bizzat yaşadım (Eşi Sekine Evren’in vefatını kastediyor). Ama ne yapalım ki bunlar şimdiye kadar kaç kişinin canına kıymışlar, kaç aileyi perişan etmişler, kaç ana babayı evlatsız bırakmışlar. Kanunlarımız ölüm cezasına çarptırılmalarını gerekli görmüş, mahkemelerimiz de bu kararı vermiş. Yapmasalardı… Bunlardan biri, Mehmet Ali Ağca İtalya’da olduğundan tabii cezası infaz edilemeyecek.

Turizmi Teşvik Kanunu: 12 Mart 1982’de kabul edildi. “Türkiye’de turizmin gelişmesi mevcut kanunlar muvacehesinde mümkün değildi. Birçok yasakların bulunduğu ve teşvikin olmadığı bir ülkeye turist gelmeyeceği gibi yatırım da yapılamazdı. İşte bunları ortadan kaldıran 40 asıl ve 6 geçici maddeyi içeren kanunu kabul ederek yürürlüğe koyduk.[572] Özellikle yabancı bayraklı yatların Türkiye kıyılarına yanaşması yasaktı. Ancak belirli limanlara gelebilmekte ve telsizleri de kanunlar gereği kapatılmak zorundaydı. Buna benzer birçok yasak ve kısıtlamayı kaldıran ve turizm tesislerinin yapımında önemli kolaylıklar sağlayan Turizmi Teşvik Kanunu sayesinde turizmde büyük bir gelişme kaydedilmiştir.[573]

Seyit Konuk 13.03.1982 İzmir

İbrahim Ethem Coşkun: 13.03.1982 İzmir

Necati Vardar: 13.03.1982 İzmir

Fikri Arkan: 27.03.1982 Ankara

Adli Tıp Kanunu: 14 Nisan 1982’de kabul edilmiştir. Adli Tıp’tan şikâyetler gelmesi nedeniyle çalışmalar başlatılmıştır. Cazip bir görev olmaması nedeniyle doktorların çalışmak istemediği bu alanda, kabul edilen yeni kanunla aksaklıkların giderilmesi amaçlanmıştır.[574]

Sabri Altay: 23.04.1982 Sakarya

Cengiz Baktemur: 30.04.1982 Elâzığ

Şahabettin Ovalı: 12.06.1982 Sinop

Ednan Kavaklı: 18.06.1982 Tokat

Maliye Bakanı: İsmet Kaya Erdem 20.09.1980-14.07.1982 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine İlhami Adnan Başer Kafaoğlu (14.07.1982-13.12.1983) atandı.

İmar ve İskân Bakanı: Mehmet Şerif Tüten 20.09.1980-14.07.1982 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Ahmet Samsunlu (14.07.1982-13.12.1983) atandı.

Gemlik Körfez Gazetesi 05.08.1982’de süresiz kapatıldı.

7 Ağustos 1982’de Esenboğa Havaalanına sızan iki Ermeni terörist, Lufthansa yolcularının gümrük muayenesine alındığı ve pasaport işlemi biten yolcuların binişe davet edildikleri esnada yolcu peronunda Ermeni olduklarını bağırarak söyleyen eylemcilerden biri elindeki bombayı atmış, diğeri de makineli tabanca ile etrafa ateş açmıştır. İlk belirlemelere göre 5 kişi ölmüş 72 kişi yaralanmıştır.[575]

Ali Bülent Orkan: 13.08.1982 Ankara

Veli Acar: 13.08.1982 Isparta

Eşref Özcan: 19.08.1982 Kayseri

Turgut Özal, 1982 Eylül ayında Milli Güvenlik Konseyi üyeleriyle görüşerek siyasete girme kararını anlatmıştır. Mustafa Taşar’ın da katıldığı bu görüşmede, konsey üyeleri Özal’ın parti kurma görüşüne olumlu karşılık vermişlerdi. Özal, Kenan Evren’in ANAP’ın kuruluşundan önce ve kuruluşundan sonra Bülend Ulusu ve MDP ile birleşme önerilerini kabul etmemiştir. Özal, parti kurma sürecinde Türkiye’de önemli mevkilerde görev yapmış olan Büyükelçi Hupe ve İstanbul Başkonsolosu Daniel Newberry ile görüşmüştür. Bu dönemde, ABD eski Dışişleri Bakanı Alexandr Haig Türkiye’ye gelmiştir. ABD, Turgut Özal’ın veto edilmemesi ve ANAP’ın kapatılmaması için resmî olarak yapılabilecek tüm girişimleri yapmıştır. Emekli General Alexander Haig’in Evren’i ziyaret ederek Özal’a olan desteğini ifade etmesi, Özal için ilave bir referans olmuştur. Özal, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarlığı yaparken tanıdığı bürokratlara partisinin kurucu listesinde yer vermiştir. Veysel Atasoy, Mustafa Taşar, Kazım Oksay, Vehbi Dinçerler, Hüsnü Doğan, Adnan Kahveci, Mehmet Keçeciler Devlet Planlama Teşkilatı kökenli kurucu üyelerdi. Kurucu listesinde yer alanlar, kamuoyu tarafından tanınmayan kişilerdi. Bunun nedeni, Özal’ın yeni ve genç bir kadro ile kamuoyuna çıkmak ve ANAP’ın herhangi bir partinin devamı olmadığını göstermek istemesiydi.[576]

24 Ekim 1982 sonrası için yeni bir düzenleme yapılması kararlaştırıldı. Bu tarihten sonra Evren tarafından yapılacak konuşmaların eleştirilmesi yasaklandı. “Bugüne kadar Anayasa hakkında çeşitli kuruluş ve kişilerle basın, eleştirilerini gerine gerine yaptılar. Hemen hiçbirine karşılık vermedik. Bir iki yerde halka hitaben yaptığım konuşmalarda çok az birkaç konuya değindim o kadar” ifadelerini kullanan Evren (1991: 271), şu sözleriyle de getirilen eleştiri yasağının gerekçesini açıklamıştır: “24 Ekim’den itibaren yapacağım konuşmaların basında eleştirilmesini yasaklamayı teklif ettiler, ben de kabul ettim”. Yasağın devreye sokulması, “Anayasayı devlet adına resmen tanıtma programı” kapsamında gerçekleştirilmiştir. Evren (1982), söz konusu tanıtma programı kapsamında radyo ve televizyon konuşmalarına ilave olarak 12 ilde halka hitap ederek, anayasaya evet oyu verilmesini istedi. 71 sayılı Millî Güvenlik Konseyi kararında, “Anayasanın geçici maddeleri ile Devlet Başkanı’nın radyo-televizyonda ve yurt gezilerinde yapacakları anayasayı tanıtma konuşmaları hiçbir suretle eleştirilemez ve bunlara karşı yazılı veya sözlü herhangi bir beyanda bulunulamaz” ifadelerine yer verilerek, halk oylaması öncesinde anayasa üzerindeki tartışmalar sınırlandırılmıştır.

Bu konuda Evren, 24 Ekim 1982 tarihindeki radyo-televizyon konuşmasında şunları ifade etmiştir: “12 Eylül harekâtını gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketi 12 Eylül öncesi ortamına sürükleyen sebepler arasında görmekte olduğu anayasa meselesini kökünden ele almak mecburiyetinin idraki içinde işbaşına gelmiştir. Zira bilinmelidir ki, Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak, ancak felaketlerden sonra, yani iş işten geçtikten sonra ifa olunacak bir zabıta görevi telakki edilemez.”[577]

7 Kasım 1982 tarihinde, düzenlenen yeni Anayasa için referandum yapıldı. %91.5 kabul oyu alan Anayasa ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu. Anayasa Oylamasının kesin sonuçları 9 Kasım 1982’de açıklandı:[578]

 9 Kasım 1982 tarihli Federal Almanya’nın Die Welt gazetesinde Kal-Uwe Von Hassel’in yazısında şu hususlara değinilmektedir:[579] “Siyasi partilerin kurulmalarına ilişkin ölçüler sertleştirildi. Bunun amacı aşırı partilerin örneğin komünist, faşist, teokratik gibi diktaya yönelik grupların doğmasını önlemek. Yürütme gücü, Fransız Anayasası’na benzer şekilde esas olarak Cumhurbaşkanına veriliyor. Cumhurbaşkanının yetkisi geniş, başbakanınki az. ABD ve Fransa’da başkanlar güçlü olmasına rağmen, kimse bunu antidemokratik olarak nitelemiyor.”

Türkiye Gazetesi 08.12.1982’de İstanbul’da basımı, dağıtımı, bulundurulması ve taşınması yasaklandı.

Günaydın Gazetesi 08.12.1982’de yayını süresiz yasaklandı, 09.12.1982’de izin verildi.

Hürriyet Gazetesi 12.12.1982’de Donanma ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nca bölgeye girişi durduruldu.

Halil Fevzi Uyguntürk: 29.12.1982 Afyon

Kâzım Ergün: 29.12.1982 Akşehir

Muzaffer Öner: 29.12.1982 Amasya

Adem Özkan: 13.01.1983 Balıkesir

Hüseyin Çaylı: 13.01.1983 Afyon

Osman Demiroğlu: 13.01.1983 Antalya

Ahmet Mehmet Uluğbay: 22.01.1983 Akşehir

Ali Aktaş: 23.01.1983 Adana

Duran Bircan: 23.01.1983 Denizli

Cumhuriyet Gazetesi 24.01.1983’te 1. Ordu ve Sıkıyönetim Bölgesinde basımı, yayımı, dağıtımı, bulundurulması ve taşınması yasaklandı. Yasak 24 gün sürdü.

Milli Gazete 24.01.1983’te yayını süresiz yasaklandı. 37 gün sonra izin verildi.

Levon Emekçiyan: 28.01.1983 Ankara

Ramazan Yukarıgöz: 29.01.1983 İzmit

Ömer Yazgan: 29.01.1983 İzmit

Erdoğan Yazgan: 29.01.1983 İzmit

Mehmet Kambur: 29.01.1983 İzmit

Ahmet Kerse: 29.01.1983 Gaziantep

Rıdvan Karaköse: 05.02.1983 Akşehir

Cavit Karaköse: 05.02.1983 Akşehir

Süleyman Karaköse: 05.02.1983 Akşehir

Adalet Bakanı: Cevdet Menteş 20.09.1980-08.02.1983 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Rifat Bayazıt (15.02.1983-13.05.1983) atandı. Bayazıt’tan Adalet Bakanlığı’nı Kazım Akdoğan (21.05.1983-13.12.1983) devraldı.

Fatih Laçingil: 24.02.1983 Keşan

Fayık Göngörmez: 24.02.1983 Kilis

Hâkimler ve Savcılar Kanunu: 24 Şubat 1983’te Milli Güvenlik Konseyinde görüşülerek kabul edilmiştir. 26 Şubat 1983’te Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Adalet Bakanlığı ve adalet mensupları, eski hâkimler ve savcılar kanunun artık yenilenmesi gerektiğini ve birçok ihtiyaca cevap veremediği yönünde görüş bildirdiği için bu düzenlemeye gidilmiş ve bu suretle, var olan noksanlıklar giderilmiştir.[580]

İmar Affı Kanunu: 16 Mart 1983’te kabul edilmiştir. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerdeki gecekondu sorunu yıllardır halledilmemişti. Büyük şehirlerdeki gecekondular milyonun üzerinde olmasına rağmen hemen hemen hiçbirinin tapusu bulunmamaktaydı. Günlerce üzerinde çalışılan kanun yürürlüğe konuldu.[581]

Mustafa Başaran: 30.03.1983 Edirne

Hüseyin Üye: 30.03.1983 Nazilli

Şener Yiğit: 20.04.1983 Isparta

Cafer Aksu (Altuntaş): 20.04.1983 Ordu

24 Nisan 1983 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Siyasi Partiler Kanunu sonrasında, 16 Mayıs 1983 tarihinden itibaren siyasi partiler kurulmaya ve faaliyette bulunmaya başlamıştır. Buna karşın, Milli Güvenlik Konseyi, 76 numaralı karara istinaden siyasi parti faaliyetler üzerindeki denetim rolünü devam ettirmiştir. Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlara göre, 12 Eylül sonrası kapatılan siyasi partilerin eski üyelerinin halkı teşvik ve tahrik edecek yazılı ve sözlü beyanda bulunması; yeni kurulacak partilerin ve üyelerinin faaliyetlerinde feshedilen siyasi partiler ve üyelerine ilişkin suçlayıcı, methedici ve savunucu nitelikteki yazılı ve sözlü beyanda bulunması; Milli Güvenlik Konseyi ile Cumhurbaşkanının karar, bildiri ve icraatlarının tartışma ve eleştiri konusu yapılması yasaklanmıştı.[582]

Siyasi Partiler Kanunu: 24 Nisan 1983 tarihinde yeni siyasi partiler kanunu kabul edilmiştir. Bununla ilgili olarak Milli Güvenlik Konseyi’nin 70 sayılı kararıyla konulan yasaklamanın kaldırılması gerekmiş, bu da 76 nolu Milli Güvenlik Konseyi kararıyla gerçekleştirilmiştir. Özellikle parti genel başkanlarının, parti teşkilatı üzerinde kurdukları hegemonyayı tesirsiz hâle getirici ve Cumhuriyet Başsavcısının partileri etkin denetleyebilmesine olanak tanıyan tedbirler getirilmiştir.[583]

Abdülaziz Kılıç: 25.05.1983 Edirne

Halil Esendağ: 04.06.1983 İzmir

Selçuk Duracık: 04.06.1983 İzmir

Milliyet Gazetesi 01.08.1983’te basımı, yayımı, dağıtımı süresiz yasaklandı. 10 gün sonra yeniden izin verildi. 

Tercüman Gazetesi 11.08.1983’te yayımı süresiz yasaklandı. 22 gün sonra izin verildi.

Nokta Dergisi 23.08.1983’te yasaklandı, 3 gün sonra izin verildi.

Muğla İlk Adımlar Gazetesi 15.09.1983’te yayını durduruldu, 2.12.1983’te izin verildi.

3 Ekim 1983’te imza edilerek yürürlüğe konan Bölge Valiliği Hakkında Kanun Hükmünde Kararname konusunda Kenan Evren Şunları ifade etmektedir:[584]Bu kanun üzerinde de bir hayli zamandan beri münakaşalar devam ediyordu. Kanunun hazırlanmasını isteyen bendim. Bölge Valiliklerin kurulması gereğine inanmıştım. Artık Türkiye’nin işleri o kadar çoğalmıştı ki, 67 il valiliğini bir merkezden, yani Ankara’dan idare mümkün olamıyordu. Kaldı ki, birçok bakanlıklara bağlı ve yurt sathına dağılmış Bölge Müdürlükleri dediğimiz devlet kuruluşları üzerinde valilerin yönetme yetkisi de yoktu. Bunlar görevleri direkt olarak bakanlığından hatta genel müdürlüğünden alıyorlardı. Böyle olunca yurt sathına dağılmış bölge müdürlüklerinin merkezden kontrolleri mümkün olmadığı gibi, başı Bakanla belaya girmesin diye, valiler de ilgilenmiyordu. Asayiş olaylarında, bir vilayet bölgesinden komşusu diğer vilayet bölgesine gerektiğinde polis ve jandarma takviyesi, ancak Bakanın emir ve müsaadesi ile olabiliyordu. İçişleri Bakanının bu yüzden çoğu zaman gece yarısından sonra bile sık sık uykudan uyandırıldığı ve bazen de bulunamadığından zamanında önlem alınamadığı haller oluyordu.

Milli Gazete 18.10.1983’te süresiz yasaklandı. 20 gün sonra izin verildi.

Evren’in 4 Kasım 1983’de TRT’de yaptığı konuşmada, “MGK icraatını sürdürecek bir yönetimi seçeceğinize inanıyorum” demesi, Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden ziyade Anavatan Partisi’nin işine yaramıştır. Evren, bu konuşmayı hangi amaçla yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir: “…aslında ben o konuşmayı milletime mesaj vermek için yaptım. Çünkü Özal’ın yurt sathında yaptığı konuşmalarda dikkat ediyordum, sanki her şeyi kendisi yapmış gibi, öyle takdim ediyordu. Ona çok sinirlendim. Evet, birçok kararlar alınıyordu, ama her karar bizden geçiyordu. Bizim hayır dediğimiz karar yürürlüğe giremiyordu ki. O halde böyle şeyler söyleyince onu halka ikaz edeyim de ona göre oy versinler dedim. Başka bir niyetim yoktu.” Askerlerin seçimlerde üstü kapalı da olsa Halkçı Parti ve Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni desteklemeleri, Özal’ın diğerlerine göre daha demokratik bir izlenim edinmesine katkı sağlamıştır.[585] Evren’in bu konuşması kamuoyunda tepkilere neden olmuştur. Özal, Evren’in en büyük hatasını yaptığını, seçimi kesin olarak kendisinin alacağı kanaati edinmiştir. Seçimlerden sonra Evren, Turgut Sunalp’a bu konuşmayı nasıl bulduğunu sormuştur. Sunalp ise “Benim partimden en az 50 milletvekili götürdünüz” yanıtını almıştır.[586]

Seçimler 6 Kasım 1983’te güven ve huzur ortamı içinde gerçekleştirildi. Yüzde 92,27’lik katılım oranı, 1946’da çok partili sisteme geçildikten sonraki seçimler içinde en yüksek orandı. Söz konusu yüksek katılım, kısmen de olsa oy kullanmayanlara verilecek 2.500 TL para cezasından kaynaklanmıştır.[587]

6 Kasım 1983 seçimleri ile Anavatan Partisi tek başına iktidara geldi. Bu iktidar döneminde Türkiye’nin dış politika ve ekonomik tercihlerinde belirgin değişimler yaşanmaya başladı. Sosyal ekonomik ve kültürel alandaki değişimlere bağlı olarak Türk toplumunun değer ve anlayışında da farklılaşmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Siyasi açıdan oluşan ve askeri döneme kıyasla daha serbest ortamda bazı yeni siyasal partiler kurulmuştur. Rahşan Ecevit’in başkanlığında Demokratik Sol Parti (DSP) kurulmuştur. Muhafazakâr Parti, Milliyetçi Çalışma Partisi adı altında siyasi varlığını sürdürme kararı aldı. ANAP hükümeti tarafından verilen anayasa değişikliği önerisi kabul edilerek seçmen yaşı 21’den 19’a indirildi. Meclisteki milletvekili sayısı 400’den 450’ye çıkarıldı. Siyasi yasakların kaldırılmasıyla ilgili halk oylaması yapılması kararı alındı. 12 Eylül askeri darbesiyle siyasi yasaklı olan 1980 öncesi siyasetçileri için halk oylaması yapıldı. Turgut Özal ve ANAP “hayır” oyu kullanılması yönünde seçim çalışmaları yürüttü. Halk oylaması, 6 Eylül 1987’de yapıldı ve yasakların kaldırılması, %50.16’lık bir “evet” oy oranıyla kabul edildi. Bu sayede eski siyasetçiler, yaklaşık yedi yıl aranın ardından yeniden siyaset yapma olanağına kavuştu.[588]

1982 Anayasası bir geçiş dönemi öngörmüştür. 6 Kasım 1983 seçimleri sonrasında demokratik düzene geçilmiş olmakla birlikte, 1982 Anayasası geçici hükümlerinde, siyasi yaşamın bütünüyle normalleşmesi bakımından belirli bir geçiş dönemi öngörmüştür.

Günaydın Gazetesi 30.10.1983’te yayını durduruldu. 8.11.1983’te izin verildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 24 Kasım 1983’te toplandı. Bu toplantıdan sonra Bülend Ulusu Başbakanlık görevinden istifa etti. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, hükümeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Turgut Özal’a verdi. 45. Hükümet, Turgut Özal başbakanlığında 13 Aralık 1983’te kuruldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra ara verilen parlamenter dönem yeniden başladı. Siyasi anlamda normalleşmeye doğru adımlar atılmaya başladı. Turgut Özal, kendine has siyasi yaklaşımıyla 1983-1993 yılları arasında, etkileri sonraki yıllara da yansıyan uygulamaları hayata geçirmeye başladı. Genel seçimlerin ardından yaklaşık altı ay sonra, 25 Mart 1984 tarihinde yerel seçimler yapıldı. Yerel seçimler, siyasi yönden daha geniş bir kitleye hitap etti çünkü bu seçimlere, genel seçimlerden daha fazla siyasi partinin katılım sağladı. Bu seçimlerde, ANAP %45’lik oy oranıyla birinci parti oldu. SODEP % 22 oy alarak ikinci, DYP ise %13 oranıyla üçüncü parti oldu. Kısa bir süre önce parlamentoda temsil edilme imkânı bulabilen Halkçı Parti’nin %8 oy alabilmiştir. Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin ise yüzde %6,5’lik oy alarak, genel seçimlere kıyasla belirgin bir düşüş yaşamıştır. 12 Eylül yönetiminin ortaya koymuş olduğu çabalar, toplumdaki eski siyasetçilere olan ilgisini sonlandırmaya yetmemiştir. Zorlama bir biçimde kurulan, bu nedenle de halk içinde yeterli bir taban bulamayan partilerin uzun ömürlü olamayacakları bu şekilde anlaşılmış oldu. Nitekim Halkçı Parti, 1985 yılında Sosyal Demokrasi Partisi ile birleşme yoluna giderek Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı. Milliyetçi Demokrasi Partisi ise 1986 yılında fesih kararı alarak siyaset sahasından çekildi.[589]

Hürriyet Gazetesi 01.12.1983’te yayını durduruldu. 7.12.1983’te izin verildi.

Devlet Bakanı: Sermet Refik Pasin 14.07.1982-13.12.1983

Yazko‐Somut Dergisi 25.01.1984’te yasaklandı.

19 Mart 1984: Bilecik, Bitlis, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muş, Sinop.

28 Mart 1984’te TRT Genel Müdürü’nün değiştirilmesi konusunu Kenan Evren şu şekilde ifade etmektedir:[590] “12 Eylül döneminde TRT Genel Müdürlüğüne getirdiğimiz emekli tümgeneral Macit Akman’ı Özal değiştirmek isteğinde bulundu. Aslında ben de muhtelif görevlere mecburen getirdiğimiz asker kökenli arkadaşlarımızın yavaş yavaş değiştirilmesine taraftardım. Madem ki artık demokrasiye dönülmüştü ve sivil bir yönetim iş başına gelmişti, öyleyse askeri yönetim döneminde bazı kritik görev yerlerine getirilmiş bulunan arkadaşlarımızın de çekilmeleri gerekirdi. Hele TRT gibi her zaman tenkide, sataşmaya açık bir görev yerinde emekli de olsa bir general arkadaşımızın kalmasını arzu etmiyordum. Özal, adaylar arasında Tunca Toskay üzerinde duruyor ve onun TRT Genel Müdürü olmasını istiyordu. Yaptırdığım araştırmalardan Toskay’ın üniversitede göreve başladığı sıralarda sol görüşü benimsediği, bilahare sağa MHP kanadına doğru bir kayış gösterdiği anlaşılıyordu. Durumu Özal’a izah ettimse de, aşırı bir durumu olmadığını ve buna kefil olacağını söyleyince, peki dedim. Ben bir aday üzerinde durmadım. Çünkü bir kişi üzerinde ısrarlı olurum, ileride beni mahcup edecek davranışlarda bulunur, dolayısıyla üzülürüm. O bakımdan peki deyip Toskay’ın TRT Genel Müdürlüğünü onayladım.

19 Temmuz 1984: Afyon, Amasya, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çorum, Muğla, Nevşehir, Niğde, Rize, Sakarya, Tekirdağ, Yozgat.

Milletvekili Maaşlarını Artıran Kanun: 27 Temmuz 1984’te Meclisten geçirilen bu kanun hakkında Evren şunları ifade etmektedir:[591] “Türkiye Büyük Millet Meclisi yaz tatiline girmeden son iki-üç gün içinde yıldırım hızıyla milletvekillerinin maaşlarını artıran bir kanunu çıkarmış öyle tatile girmişti…. On gündür tetkikini yaptırıyordum. Nihayet bugün her iki kanunun da yeniden görüşülmek üzere Meclise iade edilmesini onayladım… Çıkarılan kanunda öyle bir yanlışlık da yapılmış ki, yürürlükten kaldırılmış bir kanuna atıfta bulunulmuştu. Bir kanun böyle birkaç gün içinde hazırlanır ve şipşak kabul edilirse, netice elbette böyle olur.

İlyas Has: 07.10.1984 İzmir

Hıdır Aslan: 25.10.1984 Burdur

19 Kasım 1984: Denizli, Giresun, Kayseri, Konya, Manisa, Uşak.

19 Mart 1985: Antalya, Bursa, Eskişehir, Hakkâri, İçel, Kocaeli, Malatya, Kahramanmaraş, Samsun, Sivas, Tokat, Zonguldak.

19 Temmuz 1985: Ankara, Artvin, Edirne, Erzincan, İzmir, Ordu.

19 Eylül 1985: Trabzon.

19 Kasım 1985: Adana, Adıyaman, Ağrı, Erzurum, Gaziantep, Hatay, İstanbul, Kars.

19 Mart 1986: Bingöl, Elâzığ, Tunceli, Şanlıurfa.

19 Mart 1987: Van.

19 Temmuz 1987: Diyarbakır, Mardin, Siirt.

12 Eylül sabahı 03.00-04.00 sıralarında Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’e Orgeneral Kenan Evren imzalı mektup verilmiştir. Evren, liderlere haber verilerek alıkonulmaları esnasında hassas davranılması yönünde emir vermiştir. Liderlerin kalp krizi geçirme olasılığını da düşünen Evren, parti liderlerinin evine haber ulaştıracak kişilerin tanıdık olmalarını emretmiştir. Liderlerin, karşılarında üniformalı askerleri değil, kendi partilerinden birini görmeleri sağlanmıştır. Liderlere gönderilen mektuplar, “Can güvenliğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvencesi altındadır. Bu maksatla, emniyet içinde evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla Hamzakoy/Gelibolu’ya gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi yanınızda götürebilirsiniz. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenliğiniz için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz” ifadeleri ile sona ermektedir. Talimatlar doğrultusunda hareket eden Demirel ve Ecevit, siyasi alanda yan yana gelmemiş olmalarına karşın, bu yolculuğa beraber çıkmak durumunda kalmıştır. Söz konusu yolculuğa Erbakan da katılmıştır fakat Erbakan, İzmir Uzunada’da ikamet ettirilmiştir. MHP Genel Başkanı Türkeş ise adresinde bulunamadığı için diğer lidere verilen mektup ona teslim edilememiştir.[592] 10 Eylül Çarşamba günü Türkeş’e yakını olan bir asteğmen telefon ederek Silahlı Kuvvetler’in müdahale edebileceğini bildirdiği için MHP Genel Başkanı evini terk etmiştir.[593]

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı: Necmi Ayanoğlu 20.09.1980-23.12.1981 tarihleri arasında görev yaptı. Yerine Kaya Kılıçturgay (23.12.1981-13.12.1983) atandı.

12 Eylül 2010 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı “şüpheli” sıfatıyla Ahmet Kenan Evren ve Ali Tahsin Şahinkaya hakkında 02.01.1980 tarihi ile 12.09.1980-06.12.1983 tarihleri arasında, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Tamamını veya Bir Kısmını Değiştirmeye veya Ortadan Kaldırmaya ve Anayasa ile Teşekkül Etmiş Olan Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasına Engel Olmaya Cebren teşebbüs etmek” suçundan Ankara Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açmıştır. 18 Haziran 2014’te mahkeme, Evren ve Şahinkaya’yı, 1979’da verdikleri muhtırayla “anayasa ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”, 1980’de de cebren “anayasayı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı, takdiri indirimle cezayı müebbet hapse çevirdi. Yargıtay, Evren hakkında verilen kararı onaylamadan önce Kenan Evren 10 Mayıs 2015’te 98 yaşında vefat etti. 9 Temmuz 2015 tarihinde ise Tahsin Şahinkaya 90 yaşında vefat etti. Sanıkların ölümleri nedeniyle Yargıtay, davanın düşürülmesine karar verdi.[594] Davaya ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:

Katliama ilişkin 15.10.2014 tarihli Milliyet Gazetesindeki haber, o dönem gençlerin ideolojiler ile nasıl dolduruldukları ve yanlışa kolay bir biçimde yönlendirildiklerini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Haluk Kırcı, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tanık sıfatıyla ifade vermiştir. Bu ifadesinde Kırcı, Bahçelievler’de öldürülenlerin 5’inin kendisi, 2’sinin ise Abdullah Çatlı tarafından öldürüldüğünü belirtmiştir. Öldürülenlerden 2’sinin Sovyet ajanı oldukları gerekçesiyle öldürme eylemini aynı gece planladıklarını belirtirken şu ifadeleri kullanmıştır:[595] “O günkü şartlar içinde inanmış bir militandım. İliklerime kadar inanmıştım. Yüz kişi de gelse öldürecektim. Keşke Türkiye o günleri yaşamasaydı, kardeş kavgasına sürüklenmeseydi. Ama o günkü şartları da bakıp, anlamak lazım.”

1) Emniyet Genel Müdürlüğü tüm teşkilâtı ile birlikte 12 Eylül 1980 Cuma gününden itibaren Jandarma Genel Komutanlığının emir ve kuruluşuna verilmiştir. 2) Emniyet Genel Müdürlüğüne, Jandarma Genel Komutan Yardımcılığı uhdesinde kalmak üzere; Korgeneral Hayrettin Tulunay atanmıştır.

20 Ocak 1973 Los Angeles (JCAG-ASALA’nın ortaklığıyla) 22 Ekim 1975 Viyana, 24 Ekim 1975 Paris, 16 Şubat 1975 Beyrut, 29 Mayıs 1977 İstanbul,9 Haziran 1977 Roma, 2 Haziran 1978 Madrid, 12 Ekim 1979 Lahey, 22 Aralık 1979 Paris, 31 Temmuz 1980 Atina, 17 Aralık 1980 Sidney, 4 Mart 1981 Paris , 9 Haziran 1981 Cenevre, 24 Eylül 1981 Paris, 28 Ocak 1982 Los Angeles, 8 Nisan 1982 Ottowa, 4 Mayıs 1982 Boston, 7 Haziran 1982 Lizbon, 7 Ağustos 1982 Ankara Esenboğa Havaalanı, 27 Ağustos 1982 Ottowa, 9 Eylül 1982 Burgaz, 9 Mart 1983 Belgrat, 16 Haziran 1983 İstanbul, 14 Temmuz 1983 Brüksel, 15 Temmuz 1983 Paris, 27 Temmuz 1983 Lizbon, 30 Nisan 1984 Tahran, 21 Haziran 1984 Viyana.

Metris Cezaevi’nin 13/1 numaralı talimatnamesinde şu direktiflere yer verilmiştir: • Koğuşlarda komün kurulmayacak. • İstekler, asker gibi, komutanlık önüne ve başlığı atılarak yazılacak. • Koğuşlarda ve havalandırmalarda konuşulmayacak. • Er dâhil her kademede askere “komutanım” denilecek, karşısında ön iliklenip hazır olda durulacak. • Her gün saç sakal tıraşı yapılacak. • Koğuşlarda türkü, marş söylenmeyecek. • Sayım zamanı hazır olda olunacak. • Saat 10.00’da yatılacak.[596]

24 Ocak Kararları

Türkiye’de belirgin değişimlere neden olan 24 Ocak kararlarının alınmasına kaynaklık eden birtakım ekonomik sebepler bulunmaktadır. 1970’li yılların sonunda ekonomide arz yetersizliği nedeniyle kıtlıklar yaşanmaya başlamıştır. Popülist politikalar nedeniyle bütçe açıklarının oluşmuş ve bu açıklar giderek artma eğilimi göstermiştir. Genişletici para politikaları aracılığıyla ekonominin canlı tutulmaya çalışılması gibi nedenler de 24 Ocak kararları öncesindeki genel ekonomik duruma olumsuz etkilerde bulunmuştur. Bu yıllarda ekonomide kriz eğilimi söz konusuydu ve enflasyonist ortam, bu durumu daha da güçleştiriyordu. İşgücü kalitesi yetersizdi ve toplumsal barışın tam olarak sağlanabildiğini öne sürmek mümkün değildi. Böyle bir görünüm altında, sanayileşme politikaları değiştirilerek ihracata dayalı sanayileşme ön plana çıkarma gibi bir ekonomik hedef belirlenmiştir. İçinde bulunulan koşullar düşünüldüğünde ekonomik alanda yaşanan olumsuzlukları yalnızca finansal sistem ile izah edebilmek mümkün görünmüyordu. Finansal sistemin yanı sıra sosyal, siyasi ve yapısal alanları da içeren krizlerin yaşanmakta olduğunun göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı, uygulamaya konulan istikrar sağlamaya dönük icraatlar, yalnızca finansal sektöre ilişkin değil, kurumları ve yapısal hususları da içerecek düzenlemeleri kapsamaktadır.[597]

24 Ocak önlemlerinin oluşturduğu yeni istikrar programının ana ilkeleri ise şöyle sıralanabilir:

Türkiye, 24 Ocak kararlarıyla birlikte üç siyasi iktidar, hatta üç siyasi rejim dönemi geçirmiştir. Demirel’in azınlık hükümeti zamanında alınan bu kararlar, kısa bir zaman sonra 12 Eylül darbesiyle kurulan Bülend Ulusu hükümeti süresince uygulanmıştır. Bu kararların üç ayrı siyasi rejim boyunca uygulanabilmiş olması, her üç rejimde de kilit rol üstlenenin aynı kişi olmasına bağlıdır. Turgut Özal ilk dönemde teknisyen olarak, İkinci dönemde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak, üçüncü dönemde ise Başbakan olarak kararların hem üretilmesinde hem de uygulanmasında belirgin bir rol oynamıştır.[598]

24 Ocak kararları ile yürürlüğe konulan program, IMF ve WB (Dünya Bankası) koordinesinde oluşturulmuş bir “istikrar + yapısal uyum” niteliği taşımaktadır. Program, genel itibariyle bu iki temel payandaya dayanmaktadır. Bunların birincisi olan istikrar IMF tarafından yürütülmüştür. İkinci ayak olan yapısal uyum ise Dünya Bankası uhdesindeki “Structural Adjustment Loan” (SAL) kapsamında yürütülmüştür. Türk ekonomisinin ithal ikameci sanayileşme modelinden dışa açık ticaret modeline geçişi, söz konusu yapısal uyum politikaları aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Politikalara işlerlik kazandırabileceği öngörülen ve 18 sektörden oluşan dışa açılmayı sağlayan “ticaret” modeli, alınan kararlar doğrultusunda uygulamaya konulmuştur.[599]

24 Ocak kararlarının alınacağı hafta Amerika’daki The Business Week dergisinde Türkiye’de yaşanan gelişmelere ilişkin dikkat çekici bir makale yayınlanmıştır. Makalede, Amerika ile savunma anlaşması imzalaması karşılığında Demirel hükümetinin 2,5 milyar dolarlık yardım ve silah alabilme ihtimalinin arttığı ifade edilmiştir. Buna karşın, IMF ile anlaşmaya varılamaması hâlinde İran’dakine benzer bir karışıklık ya da askeri darbeyle karşı karşıya kalınabileceği vurgulanmıştır.[600]

TARİŞ’teki olaylar kolayca sonlandırılamıyordu. 10 Şubat tarihinde TARİŞ’teki silahlı militanlar polise ateş açmıştır. Göstericilerden 500’e yakını gözaltına alınmıştır. Bir gün sonra ise İzmir Adalet Partisi İl Merkezi bombalanmıştır. Çiğli Havaalanı yolu, göstericiler tarafından barikatlarla kapatılmıştır. TARİŞ’in iplik fabrikası işgal edilmiş, işçiler fabrika içinde kalmış, kapılar kapatılmıştır. 14 Şubat günü mekanize askeri birliklerin müdahalesinden sonra fabrika boşaltılınca o günkü fiyatlarla 80 milyon lira civarında zarar olduğu anlaşılmıştır.[601]

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki The Baltimore gazetesi, 10 Mart 1979’da Türkiye’deki ekonomik duruma ilişkin şöyle bir yoruma yer vermiştir:[602] “Türkiye’nin içinde bulunduğu enflasyon ve işsizlik sorunları kendiliğinden oluşmamış, ancak OPEC petrol fiyatları ve Batı Avrupa’dan dönen işsizlerin durumundan kaynaklanmıştır. Türkiye’nin politik durumları düşünülmezksizin yapılacak kredi artırımları, fazla akılcı olmayacaktır.” Haftalık The Business Week dergisi ise 23-28 Ocak 1980 sayısında şu yorumlara yer vermiştir:[603]Halihazırda 12 milyar dolar dış borç yükü altında bulunan ülke, dış borçlarının yıllık faizi olan 900 milyon doları ödemek bir yana, ayda 330 milyon dolar olan petrol faturalarını dahi karşılayamamaktadır. Enflasyon oranı yüzde 80’e ulaşmış olup, yaklaşık dört milyon Türk işsizdir… Döviz darlığından ötürü yedek parça ve yakıt sıkıntısı olduğundan, İstanbul ve diğer büyük şehirlerdeki çok sayıda fabrika ya kapanmak ya da üretimini önemli derecede azaltmak zorunda kalmıştır. İstanbul Sanayi Odaları’nın bir sözcüsü, yakıt bunalımının ülke çapında ve alarma geçirecek durumda olduğunu belirtmiştir. Bir Türk firması OYAK ile ortak bulunan Renault, yakıt (ve yedek parça) darlığından, Bursa’daki otomobil fabrikasında çalışan 2.700 işçisine bir yıl içinde dördüncü kez bir hafta izin vermek ve bu süre içinde de fabrikayı kapatmak zorunda kalmıştır. Önemli bir sanayi merkezi olan Bursa’da en az on üç fabrika daha aynı yolu izlemiştir. Türkiye’nin doğusundaki okullar da yakıt yokluğundan kapanmıştır… Demirel hükümeti de ABD ile yeni bir savunma iş birliği anlaşmasını imzalamıştır. Bu durum, Türkiye’nin Washington’dan istediği 2.5 milyar dolar değerindeki silah ve yardımı alma şansını artırabilir. Ancak umut verici politik gelişmeler kısa zamanda yok da olabilir. Eğer Türkiye ve IMF kısa zamanda bir anlaşmaya varamazlarsa, ülke İran’daki gibi bir karışıklıkla ya da bir askerî darbeyle karşı karşıya kalabilir. Bu da düşük fiyatla petrol satmaya devam etmekle, takas usulü ticaret yapmakla ve nükleer teknolojiyi geliştirme yardımında bulunmakla Türklere yaklaşım gösteren Moskova’nın işine gelir.

12 Mart Muhtırası ile Süleyman Demirel’in yönetme yetkisi elinden alınmıştır. Demirel, yaklaşık 4 yıl sonra yeniden başbakan olmuştur. Demirel’in AP, MSP, MHP ve diğer 5 bağımsız vekilin de desteğini alarak kurduğu Milliyetçi Cephe Hükümeti, 222 kabul, 218 ret ve 2 çekimser oy ile güvenoyu alarak 31 Mart 1975’de göreve başlamıştır.[604]

Toplum belleğinde kitap korkusunun oluşturulması, 12 Mart darbesiyle başlamıştır. Bu korkunun temeli, 12 Mart dönemindeki, yayın yasaklama, toplatma ve yasak yayın bulunduranları tutuklama gibi sıkıyönetim uygulamalarıyla atılmıştır. 12 Mart sonrasında kitaba karşı gösterilen bu anlayışın benzeri fakat daha kapsamlısı 12 Eylül yönetimi zamanında da tekrarlanmıştır. 12 Eylül yönetimi, düşünme ve yazmanın yasaklanmasını, terörü azaltan bir etmen olarak değerlendirmiştir. Bu bakışa sahip 12 Eylül yönetimi, bazı yayınların yasaklanması, toplatılması, imha edilmesi ve birçok gazeteci ve yazarın hapse atılmasını kapsamlı bir biçimde uygulamıştır. 12 Eylül yönetimi için kitabın, adeta “huzur ve güven ortamının bozulması”nın sorumluları arasında yer alan suç unsurları arasında yer aldığı varsayılmıştır. Bu yaklaşım doğrultusunda sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde yüzlerce yayın yasaklanmıştır. Televizyon, radyo ve bazı basın organları, yasaklanmış kitap haberleriyle kitabı adeta “suç unsuru” olarak yansıtmaya başlamıştır. Böylesi bir teşhir, daha ziyade terör eylemlerine karşı yürütülen operasyonlara ilişkin haberler aktarılırken, yapılan baskınlarda ele geçirilen silah ve patlayıcı madde gibi unsurların yanı sıra “yasak yayın” sayısının da ayrı bir unsur olarak ifade edilmesi neticesinde ortaya çıkmaktaydı. Örneğin Konya Sıkıyönetim Komutanlığı, gerçekleştirilen operasyonlara ilişkin basın açıklamasında, gözaltına alınan kişi sayısını ve el konulan silahların adet bilgisine ilave olarak çok sayıda “yasak yayın” ele geçirildiğini ifade etmiştir. Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yapılan basın açıklamasında ise şu ifadelere yer verilmiştir: “12 Eylül 1980 ile 20 Kasım 1980 tarihleri arasında Sıkıyönetim Komutanlığımız tarafından: 3 mavzer, 32 av tüfeği, 108 tabanca, 4873 mermi, 20 patlayıcı madde ve 73 adet diğer silahlar ile çok sayıda yasak yayın ele geçirilmiştir.” Devlet televizyonundan da aktarılan böylesi bir anlatı, ele geçirilen silahlarla birlikte kitaplar da “suç unsur” olarak gösterilmiştir. Yasaklı olsun ya da olmasın, insanlar kitaba şüpheyle yaklaşmaya başlamıştır. Böylesi bir atmosferde herhangi bir biçimde kitaba sahip olanlar, toplumsal içerikli kitap okuyanlar, evinde bulunduranlar, gazete satın alanlar artık kuşkulu kimseler olarak algılanmaya başlamıştır. Baskı ortamının kaynaklık ettiği endişeyle insanların kitaplarını sobalarda yaktıkları, denize attıkları, toprağa gömdükleri ya da çeşitli biçimlerde imha etmeye çalıştıkları görülmüştür. Örneğin senarist ve yönetmen Reis Çelik 12 Eylül dönemindeki bir anısını şu sözlerle ifade etmiştir: “Evimde yaklaşık üç bin kitap vardı…hem sağı hem de solu okuyordum. Bir gece rahmetli babam ben gözaltına alınınca bütün kitaplarımı bir yere gömmüşler. İki üç tane kitap kalmış…” Söz konusu endişeler nedeniyle İnsanlar kitapların sansürlü olmasından dolayı değil, olası bir aramada suç delili olmasından çekindikleri için kitapları imha etmişlerdir.[605]

Beyazıt Katliamı (16 Mart Olayı)

16 Mart toplu kıyımı ile ilgili bir açıklama yapan Ülkü Ocakları İstanbul Şubesi, olaydan dolayı üzüntü duyduklarını, olayı kınadıklarını, olayla ilgili ülkücü gençliğin zan altında bırakıldığını ileri sürerek gerçek suçluların bir an önce yakalanmasını istediler. Öte yandan Adalet Partisi Lideri Süleyman Demirel, 6 öğrencinin ölümünden ötürü acı duyduğunu, bu olayların son bulması gerektiğini dile getirdi.[606]

1980 yılındaki 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı geldiğinde komutanlar, çözümü yeni bir askeri müdahalede görmeye başlamışlardır. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, 24 Nisan 1980’de not defterine “Durum hiç de iyi değil! Hiçbir şeyin halledildiği yok. Galiba sonunda bu işe müdahale etmek zorunda kalacağız. Kuvvet Komutanları ile yaptığımız görüşmelerde, önümüzdeki haftayı da beklemenin uygun olacağı neticesine vardık. Eğer durum böyle devam eder de, partiler bu anlaşmazlık içinde olurlarsa, müdahaleden başka çıkar yol kalmıyor.”[607]

Mehmet Ali Ağca ifadesinde, Abdi İpekçi’ye 5-6 el ateş ettiğini söylemiştir. Oysa cinayet mahallinde 9 adet mermi ele geçirilmiştir. Bu durum, cinayette Ağca’nın yanında ikinci kişinin de bulunduğunu göstermiştir. O kişi ise Oral Çelik’tir. Oral Çelik ve Mehmet Şener suikastı birlikte tasarlamış, Mehmet Ali Ağca ise tetikçi olarak onlara sonradan katılmıştır. İpekçi suikastından idamla yargılanmakta olan Mehmet Ali Ağca, 1979’da iyi korunan askeri cezaevlerinden olan Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı. Bedrettin Cömert suikastinden aranan Abdullah Çatlı, Ağustos 1978’de Sakarya’da yakalandı fakat 48 saat içinde serbest bırakıldı. Uğur Mumcu’nun İpekçi cinayetinin kilit ismi olarak nitelendirdiği Çatlı, Şubat 1982’de bu kez Milliyetçi Hareket Partisi Davası için aranırken, Mehmet Şener ile birlikte sahte pasaportla Zürih’te yakalandı fakat 48 içinde serbest bırakıldı. Uğur Mumcu’nun “iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır” dediği Şener, yargılandı fakat delil yetersizliği nedeniyle salıverildi. Oral Çelik de 1982’de İsviçre’de yakalandı ve 10 gün sonra serbest bırakıldı. Türkiye’ye dönüşü sonrasında Malatya’daki bir cinayet davası dosyasındaki bir evrakın kaybolmasıyla tahliye edildi. İpekçi cinayetinde tetikçilik yaptığını Ağca tarafından öne sürülen Yalçın Özbey ise 1983’te Almanya’da işlettiği lokalde gözaltına alındıktan 2 ay sonra serbest bırakıldı.[608]

Hacettepe Üniversitesi öğretim görevlisi Bedrettin Cömert, 11 Temmuz 1978 tarihinde Ankara’da uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetmiştir. Üniversite eğitimini İtalya hükümetinin karşılıksız bursuyla gittiği Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümünde aldı. Yüksek lisans ve doktora eğitimini de Roma Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra 1971’de Türkiye’ye döndü. 12 Eylül öncesi üniversitedeki siyasi olayların incelemesi amacıyla oluşturulan grubun başında Bedrettin Cömert bulunuyordu. Bu nedenle çok sayıda ölüm tehdidi aldı. 11 Temmuz 1978’de Ankara’da düzenlenen 16. Türk Dil Kurumu Kurultayı’na katılmak üzere eşi ile evinden çıktığı sırada, kimliği belirlenemeyen şahısların silahlı saldırısında hayatını kaybetti, eşi de ağır yaralandı.[609]

1977 seçimlerinden sonra 1 Ağustos’ta Demirel Hükümeti güvenoyu almıştır. Demirel, güvenoyu alır almaz, henüz atama yapılmamış olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ali Fethi Esener’in tayin kararnamesini Cumhurbaşkanı’na göndermiştir. Normal şartlarda en kıdemli olan 1. Ordu Komutanı Orgeneral Adnan Ersöz’ün atamasının yapılması gerekirken, Cumhurbaşkanlığına Orgeneral Ali Fethi Esener’in kararnamesinin gönderilmesi üzerine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, orduda belirli bir hiyerarşik düzenin olduğunu, bunu bozdurmayacağını belirterek Ali Fethi Esener’in kararnamesini imzalamamıştır. 30 Ağustos’ta 4 yılını dolduran üç orgeneral otomatik olarak emekli olmuş, en kıdemli durumdaki Kenan Evren Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na tayin edilmiştir. Kenan Evren, yaşanan bu süreci şu şekilde ifade etmektedir:[610] “Bu olay Silahlı Kuvvetler için hiç de iyi olmadı. Böyle olmaması arzu edilirdi. Genelkurmay Başkanı’nın da bu olaya alet olmaması en doğru yol olurdu. Zira, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Genelkurmay Başkanı’nın teklifi üzerine üçlü kararname ile tayin yapılırdı. Demek ki Genelkurmay Başkanı ile Başbakan anlaşmışlar fakat Cumhurbaşkanı’nı hesaba katmamışlar.”

30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap etmek imkânını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde mümkün olduğu kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu ile anarşik ve bölücü eylemleri, alınması gereken tedbirleri çok kısa olarak izah etmeye çalışmıştım. Yine çok iyi hatırlayacaksınız ki; iki yıldır her fırsattan istifade ile muhtelif defalar verdiğim beyanat ve radyo televizyon konuşmalarımda da bu hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, 30 Ağustos Zafer Bayramı Tebrikat Töreninde tebrikleri kabul ediyordu. Tebrik töreninde siyasi liderler hazır bulunmalarına karşın Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan bu törene katılmamıştı. Erbakan, Anıtkabir’deki törene de katılmamıştı. Bu olay, Erbakan ile Evren’in aralarının iyi olmadığını gösteriyordu. Evren, bu durum karşısında, basının önüne geçerek şunları ifade etti: “Genelkurmay Başkanı olarak soruyorum. Erbakan 30 Ağustos’a karşı mı değil mi? Bunu soruyorum.” Erbakan ise Evren’e yanıt olarak şunları söylemişti: “Biz 30 Ağustos’un yanında veya karşısında değil, tam içindeyiz. 30 Ağustos bizim imanımızın şahlanışıdır.” Karşılıklı bu ifadeler, taraflar arasında gerilme neden olmuştu.[611]

Bayrak Harekâtının gerçekleştirileceğine dair emirler, 28- 31 Ağustos günleri ile 1, 2, 3 ve 4 Eylül günlerinde ilgili komutanlıklara özel kuryeler aracılığıyla götürülüp bizzat komutanlara iletilmiştir. Harekât emrinde, harekâtın başlayacağın gün ve saat belirtilmemiş, 5 Eylül’den itibaren her an hazır olunması gerektiği belirtilmiştir. Harekâtın, 12 Eylül 03.00’da başlatılması kararlaştırılmıştı fakat 5 Eylül sonrası gelişecek olaylar, harekât gününü önceye ya da sonraya almayı gerektirebilirdi.[612]

Konuya ilişkin ilk haberi Milliyet Gazetesi 4 Eylül tarihinde vermiştir. Haberin içeriğinde, Sivas’ta 1000’den fazla işyeri ve binanın tahrip edildiği, 5 ölü ve 92 yaralı olduğu yer almıştır. Haber, pazar yerinde başlayan kavganın sağ-sol çatışmasına, daha sonra ise mezhep çatışmasına dönüştüğünü ifade etmektedir. Bazı sağcı militanlar tarafından Alevilerin camilere saldırdığı yönünde halkı kışkırttığı, bu nedenle de olayların kent geneline yayıldığı belirtilmektedir. Haberin detaylarında, olayların bir gün önce sabah 10:00 civarında Alevilerin çoğunlukta olduğu Alibaba Mahallesi’ndeki pazar yerinde komando oldukları öne sürülen bazı kişilerin yaşlı bir adam ile küçük bir çocuğu dövmeleri ile başladığı bildirilmektedir. Yaşlı adam ve küçük çocuğun yakınlarının olaylara müdahil olmaları sonrasında baş gösteren kargaşada olay yerinden kaçarak uzaklaşan saldırganlar, pazar esnafının tezgâhlarını da tahrip etmiştir. Kışkırtmalar nedeniyle kentin muhtelif beldelerinde başlayan olaylarda genellikle aleviler ile solcu ve CHP’li olarak bilinen şahısların ev ve işyerleri kundaklanarak yakılmıştır. Diğer bazı yerler otomatik silahlarla taranmış, bazı işyerleri ve binalara ise patlayıcı madde atılmıştır. Çıkan olaylara müdahalede güvenlik kuvvetleri yetersiz kalmış, bu nedenle de çevre il ve ilçelerden yardım talebinde bulunulmuştur. Saat 16:00 itibariyle, Valilik kararıyla sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. 19:30’dan itibaren olayların kontrol alındığı bildirildiği yönündeki haberde, valinin aynı doğrultudaki açıklamasına gazetede yer verilerek haber sonlandırılmaktadır.[613]

8 Eylül’de Evren, hazırlıkların gözden geçirilmesi amacıyla kendi odasında bir toplantı yapmıştır. Toplantıya kuvvet komutanlarının yanı sıra, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun ve 30 Ağustos’ta orgeneralliğe terfi eden Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun katılmıştır. Toplantıda Bayrak Harekât Emri’nin tüm komutanlıklar tarafından teslim alındığı teyit edilmiştir. Müdahale sonrasında yürütülecek faaliyetler ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmiş, iletişimi kesilecek kişilerin listesi hazırlanmıştır. TRT’de okunacak bildiriler üzerinde durulmuş, 12 Eylül sonrasında Anıtkabir’in ziyaret edilmesi kararlaştırılmıştır. Bu toplantı sonrasında 9 Eylül’de bir toplantı daha düzenlenmiş ve 12 Eylül 1980’de saat 03.00’te müdahalenin başlatılması onaylanmıştır.[614]

Balgat’ta 1978 yılında yaşanan katliam, Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren iç çatışma sürecinin önemli olaylarından biriydi. 10 Ağustos 1978 gecesi TÜŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) adı altında faaliyet gösteren bir grup ülkücü Balgat’taki 4 kahvehaneyi ateşli silahlarla taramıştı. Katliam sonrasında yürütülen soruşturmalarda saldırıyı gerçekleştiren örgüt sanıklarının isimlerinin İsa Armağan, Mustafa Pehlivanoğlu, İsmail Köksal, Ethem Kıskıs, Haydar Şahin ve Fehmi Kandemir olduğu belirlendi. Haydar Şahin olaydan bir süre sonra Aksaray’da 14 kurşunla öldürülmüş olarak bulundu. Hem bu olayla ilgili davanın, hem de MHP davasının itirafçıları, ifadelerinde Şahin’in olayla ilgili itirafta bulunmaması için örgüt içi infaz sonucu öldürüldüğünü açıkladılar. Saldırı sonrasında İsa Armağan ve diğer failler Mustafa Pehlivanoğlu, Naim Yanık ve Mehmet Varmı yakalanarak yargılandı. İsa Armağan, TÜŞKO örgüt lideri olmak ve devlet düzenini şeriatçı düzene göre değiştirmeye çalışmak suçlarından Mustafa Pehlivanoğlu ile birlikte Türk Ceza Kanunu’nun 149/2. maddesine uyarınca idama mahkûm edildi. Karar onandıktan 10 gün sonra Armağan ve Pehlivanoğlu Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçtı.[615] Mustafa Pehlivanoğlu, kaçışından birkaç gün sonra Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılık polis timinde görevli Komiser Dürüst Oktay tarafından yakalandı. Balgat Katliamını ortaya çıkaran da Dürüst Oktay idi.[616]

Emekli Oramiral Bülend Ulusu, 12 Eylül sonrasında Başbakan olmuştur. Ulusu, Evren ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin ısrarıyla başbakanlık yapmıştır. Ulusu, kendisine teklif edilen hem başbakanlık hem de parti kurma işlerini aynı anda yürütemeyeceğini, bu işin altından kalkamayacağını Evren’e ifade etmiştir. Üstlendiği görevler nedeniyle sağlığının bozulduğunu sıklıkla vurgulayarak Evren’den parti kurma görevinden affını istemiştir. Evren, bu görevi üstlenecek münasip birini bulma konusunda tereddüt yaşadığı için onun bu talebine uzun süre direnmiş, en sonunda Ulusu’nun görevden feragat etmesine müsaade etmiştir. Ulusu, ilk etapta kendisine tevdi edilen bu görevi emekli Orgeneral Turgut Sunalp’e devretmiştir. 16 Mayıs 1983’te Turgut Sunalp liderliğinde kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi, 12 Eylül sonrası merkez sağ görüşe dönük kurulan ilk parti olmuştur. 20 Mayıs 1983’te ise Ali Fethi Esener başkanlığında Büyük Türkiye Partisi ve Turgut Özal başkanlığında Anavatan Partisi kurulmuştur. Aynı gün, Necdet Calp başkanlığındaki Halkçı Parti (HP) de kurulmuştur Milli Güvenlik Konseyi tarafından parti kurmakla ilk olarak Bülend Ulusu, görevlendirilmişti. Ulusu, Süleyman Demirel’in desteğini almak niyetindeydi fakat beklediği desteği alamamıştır.[617]

12 Eylül askeri darbesi, önceki örneklerde olduğundan daha fazla bir biçimde iktidarı merkezileştirmiştir. Orta rütbeli subayla darbede bağımsız bir rol üstlenmedikleri için cuntanın otoritesine meydan okuyacak hiçbir radikal klik oluşmamıştır. Silahlı kuvvetler içinde bazı görüş ayrılıkları oluşmuş olabilir fakat bunlar gün yüzüne çıkacak derecede güç elde edememiştir. Pek çok vatandaşa göre Evren, babacan bir imaj yansıtmış ve herhangi bir sivil görüşle özdeşleşmekten genellikle kaçınmıştır.[618]

12 Eylül yönetimi tarafından milliyetçiliğin militarize biçimi egemen kılınmıştır. Televizyon ekranlarında harbiye öğrencilerinin Harbiye Marşı söylemeleri, Devlet Tiyatrosu elemanları rejisörlüğünde Kurtuluş Savaşı piyesi oynamaları gibi olayların yanı sıra yürütülen bir askerî tatbikata “Ordulaşmış Millet” adının verilmesi, söz konusu militarizm en üst düzeye çıkarılmıştır.[619]

12 Eylül yönetimi, başka bir askeri darbe döneminde hazırlanan anayasayı, Türkiye’deki sorunların kaynağı olarak kabul etmiştir. Bu nedenle de 1961 Anayasası’nın yerine yeni bir anayasa yürürlüğe koymaktan geri durmamıştır. Bu anlayışla da yeni Anayasa için çalışmalara ivedilikle başlamıştır. 120’si illerden, 40’ ise Milli Güvenlik Konseyi tarafından seçilen 160 üyelik Danışma Meclisi, 27 Ekim 1981’de ilk toplantısını gerçekleştirdi. Danışma Meclisi üyesi olabilmek için, yükseköğrenim görmüş, 30 yaşını bitirmiş ve 12 Eylül 1980 öncesinde herhangi bir siyasi partiye girmemiş olmak gerekliliği aranıyordu. Buna karşılık, Milli Güvenlik Konseyi’nin atadığı üyeler için yükseköğrenim görmüş olma zorunluluğu bulunmamaktaydı.  Danışma Meclisi’nin başkanlığına Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak seçildi. Danışma Meclisi’ne, anayasayı yapma ve halkoyuna sunmak için gerekli kanunu hazırlama görevi tevdi edildi. Danışma Meclisi, anayasa taslağı hazırlamak üzere, kendi üyeleri arasından 15 kişilik bir komisyon oluşturuldu ve başkanlığına Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı getirildi. Komisyon, kendi içinde bir görev paylaşımı yaparak çalışmalara başladı. Yüksek mahkemeler, üniversiteler, sendikalar gibi kurum ve kuruluşların anayasaya ilişkin görüşleri alındıktan sonra taslak metin 17 Temmuz 1982’de Danışma Meclisi’ne sunuldu. Danışma Meclisi’ndeki görüşmeler, 4 Ağustos’ta başladı ve 23 Eylül 1982’de sona erdi. Hazırlanan taslak 120 kabul, 7 ret ve 12 çekimser oy ile kabul edildi. Danışma Meclisi, hemen ertesi gün olan 24 Eylül 1982 tarihinde “Anayasa’nın Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun”nu çıkardı ve anayasa hazırlama sürecindeki görevini önemli ölçüde tamamladı.

ANAP, 12 Eylül rejiminde kapatılan partilerden farklı bir çizgi benimsemişti. İdeolojiden uzak, ılımlı, uzlaşmacı, hoşgörülü ve eleştirel söyleme dayanan bir politika izlemiştir. Partinin iktidarda kaldığı sürece sağda ve solda ideolojik nitelikli büyük çatışma yaşanmamıştır. Bunun başlıca nedeni, ANAP’ın sivil toplum merkezli bir siyaset anlayışını ön plana almış olmasından kaynaklanmıştır.[620] Parti; iktisadi olarak liberalizmi, Kültürel açıdan muhafazakârlığı, siyasi bakımdan ise milliyetçiliği ve sosyal demokrasiyi ön plana çıkarmıştır. Teknolojik dönüşüme dayanan bir modernleşme modelini kabul etmesi, devlete karşı insan haklarını, demokrasi ve sivil toplumu öne çıkarması bakımından kendine has bir siyasi çizgi oluşturmuştur. Din ve vicdan, düşünce ve ifade özgürlüğü konularında sergilediği demokratik tavırla bürokratik devlet anlayışından ayrılmıştır. Partinin, birçok bileşenden oluşması ve kendi içinde bütünlük göstermemesi, parti yönetimi için bir zafiyet olarak düşünülmemiştir.[621]

12 Eylül silahlarının gölgesinde iktidara gelerek en radikal IMF programlarını uygulamaya koyan, sıkıyönetim ortamında emek disiplini sağlayan Özal yönetimi, 1983 seçimlerinde “sivil” iktidar olduktan sonra belirli bir istikrar sağlamayı başarmıştır. Başta Kenan Evren’e mektup göndererek Özal’ın niteliklerini öven Vehbi Koç olmak üzere, bütün patronlar durumlarından memnundu. Özal’ın, yakın çevresinin de katkısıyla oluşturduğu iktidar çevresi, eklektik bir kültür ortaya çıkarmış, yeni bir burjuvaziye ilham kaynağı olmuştur. Yeni burjuvazi de doğal olarak yeni bir medya yapısını biçimlendirmiştir.[622]

12 Eylül dönemindeki Ulusu hükümetinin Maliye Bakanı Kaya Erdem, Emin Çölaşan’a verdiği demeçte “Bankere para yatıran vatandaş kumar oynamıştır” deyince piyasada panik başlamıştır. 1981 Aralık ayında zirveye çıkan bu panikte piyasa bankerlerinin hepsi batmış ya da ortalıktan kaybolmuştur. Haziran 1982’de bankerlerin babası Kastelli, İsviçre’ye kaçmıştır. Türkiye’de bu dönemde İstanbul Bankası, Hisarbank ve Odibank batmış, yüksek faiz politikası piyasaları sarsmıştır. Askerler de Maliye Bakanı Kaya Erdem’in İstifasını istemiştir. Onun hemen ardından Turgut Özal da istifasını vermiştir.[623]

Özal’ın 12 Eylül darbesiyle olan ilişkisi ve askeri yönetime bakışı sürekli olarak tartışmalara neden olmuştur. Sol çevreler, Özal’ın aslında 12 Eylül’ün bir ürünü olduğunu, darbecilerle birlikte hareket ettiği hatta bizzat askerler tarafından iktidara getirildiği iddiasında bulunmuştur. Sağ çevreler ise Özal’ın darbeyle ilgisi olmadığını, askeri idare tarafından pek sevilip tasvip edilmediğini, buna rağmen içinde bulunulan şartlar gereği desteklendiğini iddia etmiştir.[624] 12 Eylül yönetiminin Özal’a yeterince güvenmediği halde onu desteklemesi ve ona geçiş rejimi hükümeti içinde yer vermesinin nedeni, Özal2ın ekonomiyi iyi bilmesi ve dünyadaki finans çevrelerini iyi tanımasıyla ilgilidir. Buna karşın, 6 Kasım 1983 genel seçimleriyle iktidara gelen Özal, Milli Güvenlik Konseyi ile daha farklı bir ilişki geliştirmeye çalışmıştır. Özal, iktidara geldikten sonra 12 Eylül darbesini meşru gören bir söylem benimsemiş, darbecileri de ülkeyi kurtaran kimseler/kahramanlar olarak ifade etmiştir. Özal’a göre 12 Eylül yönetimi, ülkedeki yağ, benzin, tüp gaz kuyruklarının olduğu, kurtarılmış bölgelerin, mezhep kavgalarının, sağ-sol kahvelerin, okullarda oluşturulan düşman kampların ve günde 20’nin üzerinde insanın öldürüldüğü bir terör ve anarşi dönemine son vermiştir.[625] Özal, 12 Eylül darbesinden tam 9 yıl sonra 11 Eylül 1989’daki ANAP grup toplantısında şunları söylemiştir:[626]O devrenin karakteri esas itibariyle Türkiye’de bir düzenin temini, sarsılan, bozulan, şehirler kim vurduya gidebilecek hale gelmiş ki bazen bugünkü parti liderleri Güneydoğu’da olan olaylarla eşdeğer gösteriyorlar. Hadiselerde hiçbir benzerlik yoktur. İstanbul’da, Ankara’da gece saat 09.00’da sokağa çıkmanın tehlikeli olduğunun unutulmadığını tahmin ediyorum. Gerçi insan hafızası unutmakla mütemayildir. Ama bu gibi konuların kolay kolay unutulabileceğini zannetmiyorum.

Özal’ın asıl başarısı, 12 Eylül öncesinde yaşanan siyasi kutuplaşmayı, özellikle sağ ve sol arasındaki ideolojik çatışmaları görerek uzlaşma temelinde yeni bir siyasi arayışa girmesidir. Nitekim Özal’ın dört eğilimi (sağ, sol, milliyetçi, İslamcı) kesimleri bir araya getirmesi sonrasında Türk siyasetinde ideolojik kutuplaşmalar önemini kaybetmeye başlamıştır.[627]

Mefluç/felçli söylemi yalnızca 12 Eylül yönetimi tarafından değil, diğer farklı kaynaklar tarafından da kullanılmıştır. ABD’deki The New York Times gazetesi, 16 Eylül 1980 tarihinde John Kifner’in şu yorumuna yer vermiştir:[628]Normal siyasal durum felçli halini sürdürmektedir. Ekonomi harap durumdadır. Bir avuç eli silahlı aşırı unsurlar -ki fukaralık, düzensizlik ve kötü yerleşimin rolü vardır- ülkeyi kaosun eşiğine getirmişlerdir. Darbeden önce, hiçbir parti çoğunluğu oluşturamamakta, parlamento beş aydır cumhurbaşkanını iç çekişmeler yüzünden seçememişti. Enflasyon ve işsizlik alıp başını gitmekte, ihracat asgari durumda bulunmakta ve petrol ve yakıt yüksek fiyatlarla satın alınmaktadır. Semtleri ve şehirleri ellerinde bulunduran eli silahlı militanlar, başkentin çeşitli yerlerine sürekli bombalı afişler asmışlar, son iki yılda üç binden fazla insanın ölümüne neden olmuşlardır.

12 Eylül’ün üzerinden 10 Ay geçtikten sonra 29 Haziran 1981’de “Kurucu Meclis Hakkında Kanun” kabul edildi. Yasada can alıcı husus, “11 Eylül’e kadar herhangi bir siyasi partiye üye olanlar Danışma Meclisi’nde görev alamazlar” maddesiydi. Adaylık için 15 gün süre verildi. Bu sürede rekor sayıda başvuru alındı. 11 bin 640 kişi başvuruda bulundu. Başvurular incelenirken Evren’e gelen mektuplar arasında adaylar arasında birbirlerini gammazlayanlar yoğunlaşmıştı. Başvurular bir ay içinde değerlendirildi ve 120’si illeri temsil etmek üzere, 40’ı da Milli Güvenlik Konseyi’nin doğrudan atamasıyla 160 kişilik Danışma Meclisi oluşturuldu.[629]

Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 12 Eylül darbesini ve 1982 anayasası ile getirilen aşırı istikrarcı Bonapartist modeli kalpten desteklemiştir. Evren, üçüncü Cumhurbaşkanı Bayar’ın 12 Eylül darbesi hakkındaki değerlendirmesini şu şekilde aktarmıştır: 12 Eylül Harekâtını tasvip etmemesi gerekenlerin başında Celal Bayar’ın gelmesi gerekirdi. Zira bir askeri darbe ile cumhurbaşkanlığından indirilmiş, aylarca hapishanede kalmış. Ölüme mahkûm edilmiş, sonradan affa uğramış bir kişi. O bile şunları söylemiştir:[630] “Askeri harekâtları prensip itibariyle tasvip edemem. Ancak 12 Eylül Harekâtı mecburi idi. Başka çare yoktu. Yönetimi çok iyi niyetli olarak görüyorum. Çalışmalarını ciddi, haysiyetli, iyi niyetli olarak değerlendiriyorum. 27 Mayıs ile 12 Eylül’ü mukayese etmem imkânsız. 27 Mayıs bir cunta harekâtıydı ve işin içinde başka faktörler vardı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin o dönemde bazı teşvik ve tahriklerini görmemek imkânsız. İyi niyetli askerleri tenzih ederim ama, Cumhuriyet Halk Partisi böyle bir harekete sempati ile bakan davranışlarda bulundu. Ayrıca çeşitli cuntalarla da iş birliği yapıldı. 12 Eylül’de durum böyle değil. Burada amaç memleketi içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak.”[631]

Şarkıcı Müşerref Akay, 12 Eylül döneminin travmatik figürleri arasında yer alıyordu. Bu dönemde tek televizyon kanalı bulunuyordu. Her akşam ana haber bülteni bittikten sonra ay yıldızlı kırmızı elbisesiyle (televizyon siyah beyaz olduğu için rengi görünmezdi ama izleyiciler bilirdi) okuduğu “Türkiyem” şarkısı yayına girerdi. Şarkıya “Kahraman ırkıma sızmış ihanet” sözleriyle başlar, “Atamın gösterdiği ilkelerle coşalım onun gösterdiği hedeflere koşalım” sözleriyle devam ederdi. Bu şarkı, gözaltı ve hapishanelerde de dinletilirdi. Bu nedenle içeride ya da dışarıda bu şarkıdan kaçabilmek mümkün olmazdı. 1981’de bu konuya ilişkin bir karikatüre kapak sayfasında yer veren Gırgır dergisi bir ay kapatma cezası almıştı.[632]

12 Eylül darbesinde kapatılmış olan Adalet Partisi’nin siyasi mirasçısı olarak Büyük Türkiye Partisi 20 Mayıs 1983’te kurulmuştur. Milli Güvenlik Konseyi, siyasi partilerin kuruluşuna izin veren Siyasi Partiler Kanunu’nu 24 Nisan 1983’te kabul etmesiyle birlikte, partinin başına emekli orgeneral Ali Fethi Esener getirilmiştir. Amblemi sağ el olan partinin kuruluş çalışmalarını 12 Eylül’ün siyasi yasaklıları arasında yer alan Süleyman Demirel’e yakın kişiler yürütmüştür. Hüsamettin Cindoruk, Mehmet Gölhan, Nahit Menteşe, Necmettin Cevheri ve bazı Adalet Partisi yöneticileri parti kurma çalışmasında yer almıştır. Parti kuruluş bildirimi yapıldıktan sonra Adalet Partisinde yönetim kademelerinde bulunmuş olan eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve 143 arkadaşı partiye katılmıştır. Adalet Partisinin kapatılmasıyla oluşan siyasal boşluğu doldurmayı amaçlayan BTP, Adalet Partisi’nin merkez sağdaki oy tabanına hitap etmeyi amaçlamıştır. Kapatılan eski bir siyasi partinin (Adalet Partisi’nin) devamı olduğu gerekçe gösterilerek Milli Güvenlik Konseyi’nin 79 sayılı kararıyla Büyük Türkiye Partisi 31 Mayıs 1983’te kapatılmıştır.[633]

12 Eylül sonrasında kurulan Bülend Ulusu hükümeti ağırlıklı olarak bürokratlar, profesörler ve emekli subaylardan oluşuyordu. Bu yapılanmada, sivillere olan güvensizlik etkili olmuştur. Hatta “belediyelerden, KİT’lere bakanlıklardan, basına kadar hemen her kurumun başına emekli generaller, subaylar atanıyordu. Üniformasız bu yöneticiler, askeri bir disiplinle ülkeyi yönetmeye hazırlanıyordu.”[634]

12 Eylül darbesinden bir gün sonra Milli Güvenlik Konseyi açıklamasında, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ve MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın “güvence altına alındığı” bildirildi. Yapılan siyasi gözaltılar, bu kavram ile ifade edildi. Evren’in Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşı olan MHP lideri Alparslan Türkeş, olacakları önceden sezip 11 Eylül akşamından itibaren izini kaybettirmişti. Türkeş’in darbeden üç gün sonra askeri yetkililere haber vererek teslim olması Evren ve arkadaşlarını büyük ölçüde rahatlatmıştı.[635] 18 Eylül 1980 tarihinde AP’den 7, CHP’den 25, MHP’den 11, MSP’den 5 ve bağımsızlardan 2 toplam 50 parlamenterin gözetim ve güvence altına alındığı Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı tarafından açıklandı. 11 Ekim 1980 tarihinde, güvence altında tutulan parlamenterler ve sendikacıların salıverilmesine başlandı.[636]

12 Eylül yönetimi tarafından yazılı basın yayın kuruluşlarına kapatma cezaları verilmiştir. Verilen cezalar aşağıdaki gibi sıralanmaktadır:[637]

12 Eylül darbesi, önceki darbelere kıyasla daha profesyonel bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Karar mekanizması az kişiden teşkil edilmiştir. Bu sayede karar verme süreçleri hızlı bir biçimde işletilebilmiştir. 1960’taki gibi askerler arasında herhangi bir ayrışma oluşmamıştır ve sıkı bir hiyerarşi gözetilmiştir. Attığı adımlara ve çıkardığı kanunlara bakıldığında ordunun, önceden hazırlıklı olduğu anlaşılabilmekteydi. Ordunun, 27 Mayıs ve 12 Mart’tan dersler çıkardığı görülebiliyordu.[638] Ordu içinde birlik sağlanarak özellikle 1960 müdahalesinden sonra ortaya çıkan radikal albayların darbe girişimlerine benzer bir olayın tekrar yaşanması önlenmiştir. Genelkurmay Başkanı, Devlet Başkanı olmuş ve dört kuvvet komutanı ile siyasi konularda ayrı beyanat vermeme kararı almışlardı. Otoritenin bu beş komutanda toplanması, gücün dağılmasını önlenmiş, askerî yönetimin gücü pekiştirilmiş, alınan kararların uygulanması kolaylaşmıştır.[639] Planlı bir biçimde gerçekleştirilen bu harekât planı, daha önceki tarihlerde düşünülmüştür. 12 Eylül 1980 sabahı saat 04:00’da radyodan öncelikle İstiklal Marşı, daha sonra ise Harbiye Marşı çalmıştır. Bunun ardından da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyduğu okunmuştur.[640]

12 Eylül darbesiyle ilgili olarak darbecilere açılan kamu davasının iddianamesinde Kahramanmaraş Olayları şu şekilde ifade edilmektedir: “100’den fazla kişinin öldüğü, 150’den fazla insanın yaralandığı, birçok evin yakılıp yıkıldığı vahim nitelikteki Kahramanmaraş olaylarında, dönemin İçişleri Bakanının ve Valisinin yardım taleplerine olumsuz cevap verilmesi, olaylara müdahale için çevre illerden gelebilecek askeri birliklerin 25 Aralık tarihine kadar gelmemesi, Başbakan Ecevit’in, olaylarda Askeri birliklerin pasif kaldığına ve içinde İçişleri Bakanı bulunan aracın korunması konusunda bile etraftaki askeri birliklerin yardım etmedikleri yönündeki beyanları, olayların yoğun olarak cereyan ettiği son 3 günde polisin olaylardan el çektirilmesi, ildeki askeri birliklerin ise yetersiz ve pasif kalmaları nedeniyle olaylara etkin müdahale edilmemesi, Tayyar Paşa adındaki Tuğgeneralin, Ökkeş Kenger’e söylediği “Siz ne biçim Milliyetçisiniz, ne biçim Ülkücüsünüz, size böyle mi emir verildi. Yüzünüze gözünüze bulaştırdınız.” Şeklindeki sözleri, infiale neden olan anonsu kimin yaptığının tespit edilememesi, kendisini milli piyangocu olarak tanıtan 26 kişinin bulunamaması, ölen 2 solcu öğretmenin cenazelerinin hastaneden tesliminin Cuma namazı saatine denk getirilmesi, dönemin Elazığ Valisinin kontrgerilla tarafından tehdit edildiğini belirtmesi, Pazarcık ilçesinin köyünde öğretmenlik yapan Akif Dalgaç’ın olaya katılan grubu bir subayın yönlendirdiğini beyan etmesi hususları dikkate alındığında, olayların toplumda kaos oluşturmak ve askeri darbeye zemin hazırlamak isteyen güçler tarafından çıkarıldığı, etkin güvenlik kuvvetlerince de müdahale edilmediği kanaatine varılmaktadır”[641]

1981’de açılan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, 12 Eylül sürecinin ilk toplu ve büyük davasıdır. Bu dava, kamuoyunda ilgi çeken bir gündem hâline gelmiştir. Zira MHP ve Ülkücü kuruluşlar aleyhindeki bu davanın iddianamesi, basında bölümler halinde yayınlanmıştır. Ayrıca MHP ve Ülkücü kuruluşlara ilişkin aslı olmayan ya da gerçeği tam olarak yansıtmayan, açık bir kaynak göstermeksizin çok sayıda haber üretilmiştir. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın açılması sonrasında 17 Ocak 1983’e kadar olan süre zarfında 587 sanığın sorgusu yapılmıştır. Sanıkların 220’si hakkında idam cezası istenmiştir. Mahkemede, on binlerce belgenin yer aldığı dava dosyasının çoğu kısmı okunmuştur. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, 587 sanıkla başlamıştır. Bu sanıklardan 220’sinin idam edilmesi talep edilmiştir. İlerleyen süreçte 26 sanığın idamla yargılanmak üzere 56 sanık hakkındaki dosya birleştirilmiştir. Bu birleştirmeye bağlı olarak, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde görülen MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ndaki sanık sayısı 637 olmuştur. 285 sanık için açılan davaların ayrılması nedeniyle “Ana Dava” olarak isimlendirilen dosyadaki sanık sayısı 352 olmuştur. Tefrik edilen 258 sanık farklı bölge ve illere dağıtılmıştır. Sanıkların 89’u Adana’ya, 21’i Bafra’ya, 59’u İzmir’e, 28’i Balıkesir’e, 21’i Erzurum’a, 8’i İstanbul’a dağıtılmıştır. İstanbul bölgesinden olmak üzere 30’u Bakırköy’e, 29’u ise Üsküdar’a dağıtılmıştır. Adana bölgesine, ilave iddianamelerle birlikte 94 kişi daha eklenmiştir. Ayrıca Bursa, Kastamonu ve İskenderun bölgeleri ile ilgili olarak da davalar açılmıştır. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ndaki 352 sanığın 159’u tutuklu olarak yargılanıyordu. Ülkücü kuruluşlarda eğitimci olarak çalıştığı iddiasıyla hazırlanan ek iddianameyle mahkemeye sevk edilen Faik İçmeli, Hakkı Şafakses, Nail Kocabay, Ahmet Güzel, Selim Mısıroğlu ve İbrahim Türedi sorgularının ardından tutuklanmışlardır. Söz konusu altı şahsın dosyaları da Ana Davaya dâhil ediliştir. Ana Davadaki sanık sayısı 358’e, tutuklu sayısı ise 165’e çıkmıştır. Parti genel merkez yöneticileri olan MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Mehmet Doğan, Necati Gültekin ve Mehmet’in tutukluluk halleri devam etmekteydi. Bu dört şahsın tahliye talepleri, 25 Ocak 1983 tarihinde karara bağlanmıştır. İddianamede “eğitimciler” olarak ifade edilen 16 sanıktan 7’si, MHP Genel Merkezi ve Ankara İl Gençlik Kolları’nda yer alan 15 sanığın 6’sı ve iddianamede “Ülkücü kuruluşlar” olarak belirtilenlerden 28 sanıktan 15’inin tutukluluk durumları ise aynı şekilde sürmekteydi.[642]

12 Eylül yönetimi, İlter Türkmen’i Dışişleri Bakanı yapmıştır. 12 Eylül yönetiminin dış politikada aldığı en önemli kararlardan biri, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine onay vermesidir. Dışişleri çevrelerinin gelmiş geçmiş en Amerikancı bakan olarak niteledikleri Türkmen’in Dışişleri Bakanı olmasının gerekçesi de böylece anlaşılmaktadır.[643] 12 Eylül’ün hemen sonrasında ABD Büyükelçisi ve Rogers’ın Türkiye’ye gelerek Yunanistan’ın NATO’ya dönmesinin onaylanmasını istediği söylenmiştir. ABD’nin ısrarları sonucu Evren, büyükelçiye “NATO başkumandanı asker sözü versin sorunu çözelim” demiştir. Karavelioğlu’nun ifadesiyle NATO başkomutanının Evren’e asker sözü vermesiyle Yunanistan NATO’ya dönmüştür.[644] “Asker sözü”nün, ülkelerin menfaatlerini koruma dışında hiçbir şeye önem vermeyen rasyonel diplomasiler nezdinde değer ifade etmediği için, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesinden sonra masaya oturması bir türlü mümkün olmamıştır. Aradan geçen yıllardan sonra Rogers, Evren’e “asker sözü” vermiş olduğunu reddetmiştir. Evren ise böyle bir söz almış olduğu iddiasını sürdürmüştür.[645]

12 Eylül yönetimi, milyonlarca kişinin hayatını etkileyen uygulamalarıyla yıllarca süren travmalara yol açmıştır. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alındı. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. Yargılamalar sonucunda 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişi için idam kararı verilirken bu kararların 50’si uygulandı. Darbe öncesinde bir inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. 17 yaşında idam edilen Erdal Eren için Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü büyük yankı uyandırdı ve yıllarca hafızalarda yer etti. Eren’in idam kararı, Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar ile yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde infazı gerçekleştirildi.[646]

Darbenin Bilançosu (Rakamlarla 12 Eylül)

12 Eylül darbesinin bilançosunun rakamlarla ifade edildiği aşağıdaki liste, yazılı ve sanal birçok kaynakta yer almaktadır:[647]

12 Eylül darbesinde yönetime geçen üst düzey generaller de, Erim hükümetine benzer girişimlerde bulunmuştur. Askeri yönden 12 Eylül yönetimi, ABD’ye Türkiye’nin güneydoğusunda yeni üsler kurmasına müsaade etmiş, büyük çaplı askeri satın alımlarda bulunmuştur. Siyasi yönden ise yaptıkları ilk icraat, ABD ilişkilerinde karşılaşılan sorunları ABD lehine çözüme kavuşturmak olmuştur. Yeni bir savunma antlaşmasının yürürlüğe konması ve Ege’deki sorunlar giderilmeden Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünün kabul edilmesi konuları en önde gelenler arasında yer almaktadır. Türkiye siyasi tarihi açısından olumsuz neticeler doğuran askeri alandaki bu iki gelişme, ABD’nin ulusal çıkarlarına sunduğu katkılar Amerikan ulusal arşivlerindeki gizliliği kalkmış belgelere, Amerikan Kongresi raporlarına, Amerikalı diplomatlarının hatıralarına ve Amerikan basınına dayanarak ortaya konmuştur.[648]

12 Eylül darbesindeki ABD rolü, etkisi ve darbe sonrası edindiği kazanımlarını gösteren birçok belge, tarihçilerin erişebileceği kaynaklar arasındaki yerini almış bulunmaktadır. 12 Eylül darbesi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından 1971 muhtırası ile benzer durumları gündeme getirmiştir. Darbenin hemen sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Trattner, Türkiye’nin zorlu ekonomik ve politik sorunlar yaşadığını, ordunun harekete geçmesinin ise bütün bunların sonrasında gerçekleştiğini ifade ederek darbeyi meşru kabul etmiştir. Ayrıca ABD’nin Türkiye’ye olan yardımlarının süreceğini belirtmiştir. ABD, yardım konusuna ilişkin kararını, NATO ve OECD üyesi ülkelere Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla iletmek suretiyle, ABD’nin darbeye karşı olmadığı, yeni yönetimin ABD tarafından desteklenmekte olduğu hususu, ittifak üyesi ülkelere ilan edilmiştir. Darbe günü ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin hazırlanan rapor, yönetimi ele geçiren askerlerin Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü ve Ege sorunlarının halledilmesi konularında iş birliğine açık olduğunu belirtmektedir.[649]

12 Eylül’den önceki 6 aylık döneme damga vuran en belirgin siyasi konu cumhurbaşkanı seçimi olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 100’den fazla oylama yapılmasına rağmen cumhurbaşkanının seçilememiştir. Bazı partiler erken seçim talebinde bulunmuş, hükümetin zaafları ve partiler arasında süregelen sürtüşmeler, bu dönemin belirgin bir niteliği olarak öne çıkmaktadır. Siyasal yelpazenin genelini temsil edebilecek ve tiraj yönünden en önde gelen gazetelerdeki siyasi haberlere bakıldığında cumhurbaşkanı seçiminin en çok üzerinde durulan konusu olduğu görülmektedir.[650] 2 Nisan 1980’de Bülent Ecevit, bir Belçika televizyonuna Cumhurbaşkanı seçimi gecikirse darbe dâhil başka ihtimaller ortaya çıkabilir. Demirel bunalım üstüne bunalım yaratıyor şeklinde bir beyanat vermiştir.[651]

Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül yönetimi, emir komuta zincirine uygun biçimde yapmış oldukları darbe ile yönetime el koymuştur. Kenan Evren, Genelkurmay Başkanlığı görevinden 1 Temmuz 1983’ten geçerli olarak ayrılmıştır. Bu konudaki resmî açıklamayı 28 Haziran 1983’te yapmış ve emeklilik dilekçesini vermiştir.[652] Sivil Cumhurbaşkanı olarak ilk yurt gezisinde Adapazarı’nda yaptığı konuşmada şunları ifade etmiştir:[653] Konuşmamın başında, Genelkurmay Başkanlığını devredişime değinerek, “Bir insanın zamanı gelince o makamdan çekilmesini ve kendinden sonra gelecek nesillere o görevi devretmesini bilmesi lazımdır. Çünkü hiçbir makam insana tapulu olarak verilmemiştir” dedim. “Bazı insanlar, ben tapulu arazime gecekondu kondurtmam diyor. Ama biz onlardan değiliz. Tapulu arazi milletindir, bu görevler millete hizmet için vardır” diyerek konuşmamı sürdürdüm.

12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren’in yönetim biçimine eleştirel bir yaklaşım getiren Murat Belge, söz konusu eleştirilerini, “mediokrasi” kavramı çerçevesinde açıklamakta ve aşağıdaki aktarımlarla ifade etmektedir.

Türkiye Barış Derneği 1977’de kurulmuştur. Dernek, 12 Eylül sonrası uygulamaları kapsamında kapatılmıştır. 27 Ekim 1980’de İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın talebiyle kurucuları ve yöneticileri hakkında dava açılmıştır. 23 Şubat 1982’de derneğin 44 yöneticisi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Tutuklanarak cezaevine gönderilen dernek yöneticileri şunlar olmuştur: Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoğlu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Baş, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadol ve Melih Tümer. Dernek ile ilgili dava 21 Nisan 1991 tarihinde, sanıkların beraat etmesiyle sonuçlanmıştır.[654]

12 Eylül sonrasında açık yerlerde Kürtçe konuşulması yasaklandı. Genelkurmay tarafından yayımlanan “Beyaz Kitap”ta Kürt tarifi şu şekilde yapılıyordu: “Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere, Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkardıkları sesin adıydı aslında.”

12 Eylül öncesinin son hükümetinde ekonominin başında olan Turgut Özal mevcut süreçte ekonominin yürütülmesinde en uygun kişi görülerek Genelkurmaya davet edilmiştir. Genelkurmay’da beklemediği kişi olan Feyzioğlu ile karşılaşmıştır. Feyzioğlu, Özal’a Dış İlişkiler Bakanlığı teklifinde bulunmuştur. Özal, ise Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevini üstlenmek istediğini belirtmiştir. Feyzioğlu, bu isteğin anayasaya uygun olmadığını ifade edince Özal, “Kumandanlarımızı işte buradalar. Eğer benim söylediklerim anayasaya aykırı ise, onlar şimdi bir karar çıkarırlar ve işin anayasaya aykırılığı falan kalmaz” şeklinde karşılık vermiş ve istekleri kabul edilmiştir. Görüşme sonrasında Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Haydar Saltık’ın yanına giden Özal, dört siyasi lider gözetim altındayken bir başka siyasi lidere hükümeti kurma görevi verilmesinin doğru olmadığını ifade etmiştir.[655]

1) 12 Eylül sonrası kurulan Bülend Ulusu Hükümeti’nde görev önerilen veya eski görevlerine devam eden parlamenterlerin görevi kabul edip etmeme konusunu liderlerine danışmaları.

2) 12 Eylül sonrası Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı tüm kararlara ve Devlet Başkanı Kenan Evren’in tüm uyarılarına rağmen liderlerin buna uymakta direnmesi.

12 Eylül uygulamalarına ilişkin olarak yürütülen tartışmalar ve 1983 seçimlerinin demokratik olup olmadığı konusunda öne sürülen görüşler, İngiliz parlamentosundaki iktidar partisi ile muhalefeti karşı karşıya getirmiştir. Muhafazakârlar, Türkiye’de 1983 seçimlerini demokratikleşme açısından önemli bir gelişme olarak kabul etmişler ve demokratikleşme çabalarının desteklenmesi için yeni Türk hükümeti ile ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. İşçi Partililer ise Türkiye’de demokrasi olmadığını öne sürerek İngiliz hükümetinin, yaptırımlar da dâhil olmak üzere, Türkiye’ye karşı sert önlemler alması görüşünü savunmuşlardır.[656]

Evren, 12 Eylül öğleden sonra darbe metnini TRT televizyonlarından okumuştur. Türk halkı, radyo ve televizyondan yapılan resmî açıklamalarla, ordunun yönetime el koyduğunu öğrenmiştir. Evren, TRT aracılığıyla askeri müdahale gerekçelerini açıklamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke genelindeki anarşiyi sonlandırmak, kaybolan devlet otoritesini tekrar tesis etmek, Atatürk ilke ve inkılaplarına işlerlik kazandırmak için müdahalede bulunduğunu belirtmiştir (TRT Arşiv, 2002). İlerleyen süreçte Evren’in açıklamaları doğrudan TRT üzerinden aktarılmaya devam etmiştir.

Askeri Müdahalenin başladığı 12 Eylül’de Tümgeneral Servet Bilgi, Milli Güvenlik Konseyi’nin emriyle TRT’nin Kavaklıdere Genel Müdürlük Binası’na gelerek TRT’yi kontrol altına almıştır. Buna karşın, dönemin TRT Genel Müdürü Doğan Kasaroğlu görevine devam etmiştir. TRT, bir süreliğine hem askeri hem de sivil idare altında yönetilmiştir. Bilgi’nin 24 Eylül’de TRT’den ayrılmasıyla idare yeniden tümüyle Kasaroğlu’na kontrolüne girmişti. Buna rağmen Milli Güvenlik Konseyi’nin TRT, üzerindeki sıkı kontrolü devam etmiştir. Nitekim, Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri ve Ulusu Hükümeti’nin icraatları, TRT aracılığıyla kamuoyuna aktarılmaya devam etmiştir.[657]

12 Eylül döneminde TRT, Milli Güvenlik Konseyi’nin darbeyi meşrulaştırma amacına hizmet eden yapımlar gerçekleştirmiştir. TRT’yi propaganda amaçlı kullanıma örnek olarak “12 Eylül 1980 Darbesi’ni Hazırlayan Nedenler” filmini vermek mümkündür. Tekil bir örnek bile olsa bu film analiz edildiğinde, darbenin yapılmasına yol açan gelişmeler şu şekilde sıralanmaktadır: Şiddet eylemleri, rejim tehlikesi yaşanması ve 7. Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi. Bu üç ana başlık altında toplanan propaganda içerikli film yapımında hem görsel hem de sözel kodlar ekseninde 1970’li yıllarda iktidardaki hükümetleri doğrudan doğruya eleştirilmektedir. Filmde, siyasi partiler arasındaki kısır çekişmenin, Türkiye’deki kaotik ve bunalımlı durumu daha da artırdığı, iş başına gelen hükümetlerin terörü engelleyemediği hususlarına vurgu yapılmaktadır. Filmdeki görseller ve sunucunun konuşmalarında ele alınan olaylar aracılığıyla Türkiye’de devlet otoritesinin yıpratıldığı ve rejimin tehlikeye girdiğinin bir göstergesi olarak aksettirilmektedir. Filmdeki müzik, ses ve görseller aracılığıyla da 12 Eylül öncesindeki olaylar, devletin maruz kaldığı kargaşa ortamını temsil edecek biçimde yansıtılmaktadır.[658]

12 Eylül yönetiminin başında bulunan Kenan Evren, yaptığı konuşmalarda eğitim ve öğretim konularını ele almıştır. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından derlenen “Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Milli Eğitime Ait Direktifleri ve Sözleri” başlıklı yayında Kenan Evren’in 12 Eylül 1980 sonrasında 1985 yılı da dahil olmak üzere yapmış olduğu konuşmalar belirli ana başlıklar altında derlenmiştir. Buna göre Evren’in üzerinde durduğu başlıca hususlar şunlar olmuştur:[659] Okuma-yazma seferberliği, eğitim ve öğretimin önemi, eğitimde Atatürkçülük, cehaletle savaş, eğitimde öğretmenin önemi, kadınlarımız ve kız çocuklarımızın eğitimi, çocuklarımız ve gençlerimizin eğitimi, bilimin önemi, eğitimde imkân ve fırsat eşitliği, din eğitimi.

12 Eylül müdahalesi, genel anlamda şaşırtıcı olmamıştır. Zira Ocak 1980’den itibaren askeri yetkililer, siyasetçileri ciddi biçimde uyarmaya başlamıştı. Güvenlik endişesi yaşayan ve yıllardır terör ile yaşayan sıradan vatandaşlar için darbe gerçek bir rahatlama sağlamıştır. Genel itibariyle kamuoyu, terörü yalnızca Silahlı Kuvvetler’in bastırabileceği kanaatindeydi. Dolayısıyla gerçekleştirdiği darbeyi, ülkenin içinde bulunduğu feci durma dayanarak meşrulaştıran ordunun işine yaramıştır. Güvenliğin sağlanmasının en temel mesele haline geldiği bir ortamda gerçekleşen müdahale, siyasi ve ideolojik mülahazaların ötesinde, halk içinde yadsınamaz bir destekle karşılanmıştır.[660] Halk darbeyi genel bir rahatlamayla karşıladı ve endişe edilen sert direniş olmadı. 14 Eylül’de Türkiye’de yaşam alışılmamış bir sükunete kavuşmuştu.[661]

12 Eylül darbesini izleyen yıllarda Kenan Evren, meydan mitingleri düzenleyerek kendi rejiminin meşruiyetini savunmuştur. Siyasetçileri ise ülkeyi kurtarılmaya muhtaç hâle getirenler olarak damgalamıştır.[662] Bütün bu meşruiyet tartışmalarına rağmen Türkiye’de İç Hizmet Kanunu’nun ilgili maddesi değiştirilse ya da kaldırılsa bile askeri müdahalelerin önlenemeyeceği yönünde görüşler öne sürülmektedir. Zira orduda ve askerlik mesleğinde “durumdan vazife çıkarma” kavramıyla ifadesini bulan anlayışa dayanarak Cumhuriyetin tehlikeye girdiği kanaati edinilmesi halinde, duruma seyirci kalınamayacağı görüşü öne sürülmüştür.[663]

Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın, 12 Eylül darbesine yol açan bazı olaylar hâlâ karanlıktadır. Buna rağmen manzara, önceki iki müdahaleden daha açık biçimde görünmektedir. Dahası, darbenin temel nedenleri öncekilerden daha açık görünmekte ve meşruiyeti çok daha az tartışmalıdır.[664]

12 Eylül yönetimi, yaşanan kaotik ortam ve sağ-sol çatışması nedeniyle ülkenin terör ve bölünme tehdidi altında bulunduğu gösterilerek gençliğe kurucu ideolojideki görevlerini yeniden hatırlatmayı amaçlamıştır. Bu amaca etkinlikle hizmet edebilmek için de gençleri siyasetten arındırmaya çaba göstermiştir. Yaşanan kötü deneyimler, gençlere ve ailelerin siyasal faaliyetlerde bulunma ile ilgili algıları üzerinde derin bir etki oluşturmuştur.[665]

Meclis Araştırma Komisyonu Raporunda (2012: 860) 12 Eylül darbecilerine açılan kamu davasının iddianamesinde Çorum Olaylarına ilişkin şu ifadelere yer verilmiştir: “Çorum olaylarında da yine Kahramanmaraş ve Malatya olaylarındaki gibi “cami bombalandı” , “sular zehirlendi” gibi söylentilerle alevi ve Sünni halk kitlelerinin karşı karşıya getirilmesi, olaya müdahale için gelen Amasya Tugay komutanın olaylar yatışmadan birliklerini geri çekmesi, olayı bizzat yaşayan Adnan Baran’ın polis ve askerin olaylara müdahale etmediği, kendisiyle birlikte firari sanıkların kentte rahatça gezmelerine izin verildiği, bazı subayların sağ ve sol gruplara silah ve patlayıcı verdikleri, Alaaddin Camiine bomba atıldığına ilişkin yalan haberin asılsız olduğunu camide anlatmaya çalışan Kazım Aras isimli şahsın gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyen kişilerce sopa darbeleriyle etkisiz hale getirildiğine dair beyanları birlikte değerlendirildiğinde, olayın ülkede kaos çıkararak yapılacak darbeye zemin hazırlamak isteyenler tarafından çıkarıldığı anlaşılmaktadır.”

12 Eylül müdahalesi sonrasında sinema örgütlerine ve siyasi söylemde bulunan sinemacılara dönük kapatma, yargılama ve tutuklama kararları verilmiştir. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı olan Sine-Sen kapatılmıştır. Sendikanın 25 yöneticisi idam istemiyle yargılanmıştır. 6 ay ile 2,5 yıl arasında değişen a kadar değişen mahkûmiyet almış, çeşitli haksızlıklara maruz kalmışlardır. Şerif Gören, Necmettin Çobanoğlu, Gani Turanlı, Erol Batıbeki işkenceye maruz kalan sinemacılar arasında yer almıştır.  12 Eylül darbesinden 1991 yılına kadar Sine-Sen sendikal hayattan uzaklaştırılmış, yöneticilerinin sendikal faaliyetlerde bulunmaları yasaklanmıştır. Türk Sinematek Derneği de 12 Eylül yönetimi tarafından kapatılan dernekler arasında yer almıştır.[666]

12 Eylül yönetimi dönemindeki sanatçı duyarlılığı çeşitli uygulamalarda kendini belli ediyordu. Sanat dünyasında büyük tartışmalara neden olan “devlet sanatçılığı” payesi, 12 Eylül yönetimi tarafından keşfedilmiştir. Evren, ilk olarak 1 Ekim 1981’de düzenlenen bir törenle Cemal Reşit Rey, Cüneyt Gökçer, Nevit Kodallı, Hikmet Şimşek, Yıldız Kenter, Suna Korat, Gürer Aykal, Meriç Sümen, İsmail Aşan ve Tunç Ünver’e devlet sanatçılığı payesi vermiştir. Evren, daha sonraki yıllarda aralarında yakın bir diyalog olduğu bilinen tiyatro sanatçısı Ayten Gökçer’e ayrıca opera sanatçıları Aydın Gün ve Leyla Gencer’e de bu payeleri uygun görmüştür. [667]

12 Eylül Meclisi yani Danışma Meclisi göreve başlayana kadar yasama faaliyetinde bulunan Milli Güvenlik Konseyi’nde yaşananlar neredeyse hiç yazılmamıştır çünkü gizliliğini hâlâ korumaktadır. Bu döneme ait evrakların bir bölümü de imha edilmiştir. Bir bölümü ise Genelkurmay Başkanlığı arşivine taşınmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, asker devlet yönetimini ele aldığında, kendi hukukunu oluşturdu. Düzenlemeleri de bu hukuka uydurabilmek için kendi demokratik mekanizmalarını yapılandırdı. Kışlada emir-komuta zincirine göre davranan askerler, aslında halk iradesinin mekânı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oldukça zorlandılar. Kışla mantığını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirmeye gayret etmişler, bunda da zorluklar yaşamışlardır. Adı “Danışma Meclisi” bile olsa Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni sivillere terk etmeleri hiç de kolay olmadı.[668]

12 Eylül öncesi dönemi ifade etmek üzere sıklıkla başvurulan ifade olarak anarşi ve terör üzerinde durmak gerekmektedir. Bu konu oldukça kapsamlı olduğu için anarşi ve terör olaylarının yalnızca adlarına değinilecek olursa aşağıdaki gibi bir liste ortaya çıkmaktadır:[669] Adam öldürme, adam kaçırma, yabancı uyrukluları rehin alma, okullarda, yurtlarda işgal ve boykot, kanunsuz yürüyüş, devlet teşkilatının politize olması, öğrenci ve memur derneklerinin, sendikaların kanunsuz yürüyüşleri, siyasal amaçlı banka soygunları, güvenlik kuvvetlerine karşı toplu ve silahlı direnişler, etnik ve dini bölücülük hareketleri, kurtarılmış bölgelerin oluşturulması, cezaevlerine hâkim olunamaması sonucu mahkûmların firarları, uzun süren grevler.

12 Eylül öncesindeki olaylar gittikçe tırmanırken, Cumhurbaşkanı Korutürk başta olmak üzere kamuoyundaki baksın görüş, partiler arasında diyalog oluşturulması bütün partilerin terör karşısında ortak davranmaları yönünde idi. Diyalog istendikçe Demirel buna karşı çıkıyor ve “Türkiye’nin meselesi diyalog eksikliği değil, bugünkü hükümetin aczi ve tükenmişliğidir” sözleriyle diyalog isteyenlerle adeta alay ediyordu.[670]

Geriye bakıldığında, 12 Eylül müdahalesiyle ilgili olarak şaşırtıcı olan, darbenin gerçekleşmesi değil, bu kadar geç olması ve politikacıların önlemek için çok az şey yapmış olmalarıdır.[671]

Darbecilerin Yargılanması (12 Eylül Davası)

12 Eylül dönemi, toplumun bütün kesimlerindeki bireyleri etkilemiş, kaçınılmaz olarak göz önünde bulunan sanatçılar da etkilenmiştir. Sanatçılar, ifade özgürlüğünü kısıtlayan yaptırımlara maruz kalmışlardır. Bazı sanatçılara ise daha ileri bir yaptırım olan vatandaşlıktan çıkarma uygulanmıştır. Cem Karaca, muhalif oluşu nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılan sanatçılardan biri olmuştur. Karaca, Anadolu müzik tarzının yanı sıra müziğine yansıttığı siyasi görüşleriyle de 12 Eylül öncesi dönemin tanınmış şahsiyetlerinden biri olmuştur. O dönemde, Türkiye’deki sol hareket, emperyalizme karşı duran ve sömürü düzenine karşı tam bağımsızlık görüşünü savunmaktadır. Bu yolda ön plana çıkanlar ise 68 kuşağı olmuştur. 68 kuşağı hareketi sosyal ve siyasal dinamikleri etkilemiş, bunun yanı sıra muhalif anlayışın müzik aracılığıyla aktarılmasında etkin rol üstlenmiştir. Genellikle sol görüşlü müzisyenlerin yaptığı müzik türü olarak Anadolu Rock, Türkiye’de ön plana çıkmaktadır. Bu müzik türünde işçi sınıfının hakları ve köylerde yaşayan halkın sıkıntıları gibi konularda şarkı üretilmektedir.[672]

12 Eylül yönetimi, çabalarını öncelikli olarak terör ve anarşi ile mücadeleye yoğunlaştırmıştır. Siyasi cinayetlere bulaşmış yaklaşık 40 bin kadar sağcı ve solcu militan tutuklanarak mahkemeye çıkarılmıştır. Münferit şiddet olayları yaşanmaya devam etse de kısa bir zamanda huzur ve sükûnet ortamı sağlanmıştır. Askerî yönetim, özellikle Avrupalı liberal ve sol çevreler tarafından keyfi tutuklamalara ve işkence uygulamalarıyla suçlanmıştır. İşkence ve ölüm vakalarının, hatta daha uç olayların yaşandığı doğrudur. Ancak bunlar, yönetimin bilgisi dışında olan ve işgüzar görevlilerden kaynaklanan uygulamalardır. Zira ordu, yasanın lafzına uygun davranmaya gayret etmiş fakat bazı durumlarda yasanın ruhunu aşırı katı ve sert bir biçimde yorumlamıştır.[673]

12 Eylül yönetimi, önceki darbelerde tam anlamıyla gerçekleştirilemeyen koşulları sağlamak, sosyal hareketlenmeleri duraksatmak amacıyla Latin Amerika cuntalarında görülen yöntemleri uygulamaya koymuştur. Karakol, cezaevleri, askerî kışlalar hatta el koydukları okul ve şantiyeleri, işkence mekanlarına çevirmiştir. Falaka, elektrik verme, Filistin askısı, tazyikli soğuk su sıkma, aç ve uykusuz bırakma gibi klasik işkence metotlarına yenilerini eklemiştir. Kayıtlı olarak bilinen işkence nedeniyle ölenlerin sayısı 171 olmuştur. Çatışmada öldüğü ileri sürülenler 74, işkence sonucu öldüğü halde intihar ettiği belirtilenler 43, kaçarken vurulduğu öne sürülenler 16, işkenceleri protesto ederken açlık grevinde ölenler 14, şüpheli bir biçimde ölenler 144, eceliyle öldüğü ifade edilenler 229 olmak üzere toplam 491 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu dönemde işkencede öldürülenler için yapılan çarpıtmalardan biri “intihar etti”, diğeri de “kaçarken vuruldu” olmuştur. Bu dönemde işkence iddialarının ön plana çıktığı yerler şunlar olmuştur: Diyarbakır 5. No’lu Cezaevi, K. Maraş Emniyet Müdürlüğü ve K. Maraş Cezaevi, Elâzığ 1800 Evler MİT bölge tesisleri ve Elâzığ Cezaevi, Mamak Cezaevi, Ankara Emniyeti DAL şubesi, Gayrettepe Siyasi Şube, Metris Cezaevi, Davutpaşa Cezaevi, Alemdağ Cezaevi, Amasya Suluova Et tesisleri.[674]

12 Eylül dönemindeki uygulamalara ilişkin şu anlatım, kaba davranış biçimini ifade etmektedir:[675] “Sanıklar mahkemeye götürülürken, köle pazarına götürülen siyahiler gibi, metrelerce zincirlere bağlanırdı. Biz buna duruşma sırasında itiraz ettiğimizde mahkeme heyeti, bu cezaevi görevlilerinin uygulaması, biz karışmayız şeklinde yanıtlardı. Sıkıyönetim yargılamalarıyla ilk kez tanışan 60-70 yaşlarındaki bir meslektaşımız, tutuklanan akrabalarından birinin dosyasını görmek üzere gelmişti. Tutukluların zincirlerle getirilip götürüldüğüne tanık olunca eli ayağı titredi ve baygınlık geçirdi.

12 Eylül döneminde, siyasi belirsizlikleri azaltmaya dönük bir yönetim anlayışı olarak başkanlık sistemine ilişkin çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Cumhurbaşkanlığının sembolik bir makam gibi değil, daha etkin bir konum elde etmesi gerektiği yönünde görüşler ortaya konulmuştur. Bu konuya ilişkin Belçika’daki La Soir gazetesi, 19 Ocak 1981 tarihinde Alfred Brochard’ın görüşüne şu şekilde yer vermiştir:[676]Askerler Türkiye’yi yeniden anarşi ve siyasi eşkıyanın içine düşmesini önleyici bir anayasal rejim araştırmaktadırlar. Modelleri Fransa’dan ilham alıcı şekilde, bir başkanlık rejimi olabilir. Halk kabul ettiği takdirde neden olmasın. Fakat halka söz vermenin artık zamanı geliyor.

Fethullah Gülen Örgütü ve 12 Eylül

Fethullah Gülen ve örgütü, diğer birçok darbe gibi 12 Eylül darbesini de kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde desteklemiştir. Nitekim Gülen, başyazarlığını yaptığı Sızıntı dergisinde darbe gerçekleşmeden 15 ay önce (1979’da) “Asker” başlıklı yazısında darbe çağrısında bulunmuştur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e kendi ifadesiyle selam durmuştur. “…Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam.” Fethullah Gülen, 12 Eylül’den bir ay sonra, örgütün yayın organı Sızıntı dergisinde (1980) “Son Karakol” adlı başyazıda darbeye alkış tutmuştur. Darbecileri “imdada yetişmiş Hızır’a” benzetmiştir: … Sahnenin bu rengarenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızla yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti. Aslında, buna bir (sezmek) demek de uygun değildir.Bu düşmanı kıskıvrak yakalama… Ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin harici bir kısım eracifden temizlenme, arındırılma düşüncesiyle onu aslına irca zaferidir. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en mualla yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, bir evvelki sene selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçik’e teşekkürler sunulmuştu. Ne var ki, yıllardan beri, bin bir saldırı ile rehnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, milli bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin. Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.[677]

12 Eylül darbesine gidilen süreçte Ecevit, iktidar ve muhalefetteki başat siyasetçilerden biri olmuştur. Ecevit’in bu dönemdeki siyasi faaliyetleri, Amerika Birleşik Devletleri raporlarına da yansımıştır. Ecevit liderliğindeki CHP, 14 Ekim 1973 genel seçimlerde yüzde 33.3 oranında oy almıştır. 450 milletvekili bulunan mecliste 185 milletvekilli çıkarmıştır. Demirel liderliğindeki AP, oyların yüzde 29.8’ini alarak 149 milletvekilliği elde etmiştir. Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi (MSP) ise oyların yüzde 11.8’iyle 48 milletvekilliği kazanmıştır. Türkiye’deki seçimler Amerika Birleşik Devletleri’nde geniş yankı bulmuştur. Seçim sonuçları ve olası hükümetlerle ilgili bir rapor oluşturulmuştur. Rapora göre, seçimlerin bu şekilde sonuçlanmasının bir nedeni Bülent Ecevit’in yürüttüğü etkili seçim kampanyasına dayanmaktadır. Bununla bağlantılı olan diğer neden ise eski başbakan ve Adalet Partisi lideri Demirel’in seçim kampanyasının sönük bir şekilde gerçekleşmesine dayanmaktadır. AP’nin aşırı özgüven nedeniyle düşük tempoda başlayan seçim hazırlığı, seçim hazırlığının ilerleyen süreçlerinde de aynı şekildeki düşük tempo devam etmiştir. Ayrıca yüksek enflasyon, AP’nin aleyhine işlemiş olan bir diğer belirleyici unsur olmuştur. Raporda, seçim sonrasına ilişkin en öne çıkan beklenti, istikrarsız bir koalisyon ya da azınlık hükümetinin kurulacağı yönünde oluşmuştur. Böyle bir hükümeti Ecevit’in kurması öngörülmekte fakat bunun hiç de kolay olmadığı vurgulanmaktadır. Bunun en başta gelen nedeni ise Ecevit’in sağdaki küçük partilerle (MSP ve MHP) arasındaki ideolojik ayrımdan kaynaklanmaktadır. Demirel’in parti içindeki konumu, kaygan bir zemin şeklinde betimlenmektedir. Böylesi bir zeminde şayet Ecevit tarafından kurulacak bir hükümetin ancak ve ancak küçük partilerin bu durumu kabullenmesi sayesinde gerçekleşebileceği öngörülmektedir. Raporda doğal olarak seçim sonuçları, Amerika Birleşik Devletleri açısından da değerlendirilmektedir. Buna göre raporda, hükümetin hangi parti tarafından kurulursa kurulsun, Amerika Birleşik Devletleri’nin hükümet ile yakın ve dostane ilişkilerini devam ettireceği fakat olası hükümet istikrarsızlıklarının, bu durumu zorlaştıracağı belirtilmektedir. Çok daha önemlisi, CHP içindeki sol kesimlerin Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı yaklaşımının Adalet Partisi kadar dostane olmadığı vurgulanmaktadır. Bu durumun ise bilhassa güvenlik alanındaki Türk-Amerikan ilişkilerini zora sokabilecek bir etmen olacağı öngörülmektedir. Dönemin Cumhurbaşkanı Korutürk, 27 Ekim 1973’te hükümet kurma görevini Ecevit’e vermiştir. Yürütülen koalisyon görüşmelerinden sonuç alınamaması nedeniyle Ecevit, görevi iade etmiştir. Korutürk, aynı görevi 12 Kasım’da Adalet Partisi lideri Demirel’e vermiş fakat Demirel de hükümeti kuramamıştır. İkinci kez hükümet kurma görevi verilen Ecevit, Erbakan ile anlaşarak CHP-MSP koalisyon hükümetini kurmuştur. Sol görüşlü CHP ile muhafazakâr görüşteki MSP arasındaki bu koalisyon hükümeti 18 Eylül 1974 tarihinde Başbakan Ecevit’in istifasına kadar ülkeyi yönetmiştir. Partiler arasındaki belirgin farklılıklara rağmen sekiz aya yakın bir süreyle yönetimde kalan koalisyon hükümeti döneminde bazı önemli olaylar da cereyan etmiştir. Genel af kanunu, haşhaş ekim yasağının kaldırılması, Kıbrıs müdahalesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye ambargo uygulaması söz konusu başlıca olaylar arasında yer almaktadır. İlerleyen süreçte koalisyon ortakları arasında anlaşmazlıklar belirmeye başlamıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı ile popülaritesi artan Başbakan Ecevit, erken seçime gitmesi durumunda tek başına iktidara gelebileceği beklentisine girmiş, bu nedenle de başbakanlıktan istifa etmiştir. Bu istifa, Ecevit’in 1978 seçimlerine kadar başbakanlığa gelemediği sürecin başlangıcı olmuştur. Ecevit, meclisten erken seçime gitme yönünde bir karar çıkacağı varsayımında bulunmuştur. Adalet Partisi lideri Demirel’in sağ partilerle Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurması, bu beklentiyi boşa çıkarmıştır. CHP-MSP koalisyonu Amerika Birleşik Devletleri tarafından dikkatle takip edilmiş, iç politik gelişmelerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nin önem verdiği olaylardan biri de Kıbrıs müdahalesi nedeniyle uygulanan Amerikan ambargosu olmuştur.[678]

12 Eylül döneminde aktif siyasi partilerinden biri olan MSP, 20 Mayıs 1971 tarihinde kapatılan Milli Nizam Partisi’nin devamı olarak kurulmuştur. 14 Ekim 1973 genel seçimini sonrasında 20 Ekim 1973 tarihinde “gölge lider” konumundaki Konya milletvekili Necmettin Erbakan genel başkan olmuştur. Erbakan, MSP Genel İdare Kurulu toplantısı kararıyla genel başkanlığa resmî olarak geçmiştir. Siyasi hayata adım atmasıyla birlikte MSP; ahlak, maneviyat ve milli değerler konularındaki hassasiyetini her ortamda ifade etmiştir. Sağ görüşün, “milli görüş” adı altında yalnızca MSP tarafından temsil edildiğini vurgulamıştır. Milli olmadığı için kapitalist ve sosyalist sistemlere, “Batı taklitçiliği”ne ve Ortak Pazar’a karşıt bir tavır ortaya koymuştur. Kalkınmanın gerçekleşebilmesi için ülke içinde barış ortamının sağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Ağır sanayinin kurulmasını ve Orta Doğu ülkeleriyle ticari ve ikili ilişkilerin geliştirilmesine özel bir ehemmiyet vermiştir. Bu yönleriyle MSP, geleneksel medeniyet unsurlarının aslını muhafaza edecek biçimde yeniden yaşatılmasını amaçlayan Batı karşıtı bir siyasi parti niteliğindedir.[679]

12 Eylül yönetimi, Türkiye’deki sağ ve sol ayrımının uçlara kayma etkisiyle aşırılıklara yönelmesini istememiştir. Bu nedenle de 12 Eylül yönetimi, aşırı görüş olarak nitelendirdiği görüşlerin merkezdeki bir sağ-sol ayrımı biçimine dönüşmesi çabasına girişmiştir. Seçim barajının getirilmesi, mümkün olduğu ölçüde az partiyle seçimlere girilmesi için kurulan partilerin veto edilmesi, merkez partilerin güçlendirilmesi yönündeki çabalar, 12 Eylül yönetiminin bu konudaki görüşünü desteklemek amacıyla hayata geçirilmiştir.

CIA Raporlarında 12 Eylül

12 Eylül darbesine giden süreçte büyüme oranları oldukça düşük düzeyde seyretmiştir. Hatta 1979 ve 1980 yıllarında, eksi büyüme yaşanmıştır. Darbe döneminde kalkınma oranı %8 olarak belirlenmiş fakat dönem süresince ancak %1,7’lik bir ortalamaya ulaşılabilmiştir. Darbenin gerçekleştiği 1980 yılında ekonomik büyüme belirgin bir biçimde negatif 1,1 oranında gerçekleşmiştir. 1978 yılından itibaren darbeye geri sayım sürecinde ekonomik büyüme her geçen gün daha kötüye doğru gitmiş ve ekonomik küçülme yaşanmıştır.[680]

12 Eylül askerî yönetiminin oluşturulmasının sonrasında ivedi bir biçimde Sıkıyönetim Kanunu’nda değişikliğe gidilmiştir. Yapılan değişikliklerde basın, sıkı bir kontrol altına alınmıştır. Milli Güvenlik Konseyi, 21 Eylül 1980’de 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 3. Maddesinin 1. fıkrası ile c, f, g, h, i ve m bentlerinde değişikliğe gitmiştir. Ayrıca 1. fıkraya o ve p bentlerini de ilave ederek basın üzerindeki denetimi sağlayacak kanuni alt yapıyı hazırlamıştır. Kanunun üçüncü maddesinin c bendi uyarınca Sıkıyönetim Komutanlığı söz, yazı, resim, film ve sesle yapılan her türlü yayım, haberleşme, mektup, telgraf ve sair mersuleleri denetimden geçirmek, gazete, dergi, kitap ve diğer yayınların basımı, yayımı, dağıtımı, birden fazla sayıda bulundurulması, taşınması veya sıkıyönetim bölgesine sokulmasının yasaklanması hususunda tam yetkili kılınmıştır. Buna ilave olarak basımı, yayımı ve dağıtılması yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş, bildiri, pankart, plak, bant gibi bilcümle evrakı, yayın ve haberleşme araçlarını toplatmak, bunları basan matbaaları, plak ve bant yapım yerlerini kapatmak yetkisine de sahip olmuştur. Söz konusu değişiklik aracılığıyla evrak, kitap, broşür, dergi gibi toplumsal iletişim araçları denetim altına alınırken basın-yayın faaliyetlerine istendiği takdirde yasak, sansür ve açma-kapatma yaptırımları getirilmiştir. 25 Ekim 1983’te kabul edilen “Olağanüstü Hal Yasası” hükmünce gazete, dergi, broşür, kitap ve çeşitli ilanların toplatılması-yasaklanması yetkisi bölge valiliklerine verilmiştir. Ayrıca abartılı haber yapan gazeteciler için iki yıla kadar hapis cezası isteneceği karara bağlanmıştır.[681]

Milli Güvenlik Konseyi, 12 Eylül darbesi sonrasında yasama yetkisini kullanacak organ olarak oluşturulmuştur. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan beş kişi, Milli Güvenlik Konseyi’ni teşkil etmiştir.

12 Eylül öncesindeki katliamlardan biri de Ümraniye’nin Mustafa Kemal Mahallesi’nde yaşandı. Memleketlerinden İstanbul’a çalışmak için gelen 5 işçi, barınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere gecekondu inşaatına başladılar. İnşaat çalışmaları sırasında TKP terör örgütü mensuplarınca, ev yapımı konusunda yardımcı olacakları söylenerek İçerenköy’deki taş ocaklarına götürüldüler. Daha olumlu şartlarda inşaat yapacakları beklentisi oluşturularak taş ocaklarına götürülen işçiler önce darp edilmeye başlandı ve işkencenin boyutu artırıldı. Milliyetçi olarak tanınan işçiler, insanlık dışı işkencelerden sonra kafalarına sıkılan tek kurşunla katledildiler.[682]

12 Eylül öncesinde polis teşkilatında, yukarıda kısaca özetlenen kamplaşmalar gündeme gelmiştir. 12 Eylül sonrasında polis teşkilatının yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesine dönük faaliyetleri Kenan Evren şu şekilde açıklamaktadır: “Gerçi devletin diğer birimlerinde çalışan devlet memurlarının durumu da aynı idi ama öncelikle polislerin yaşam düzeylerini biraz olsun iyileştirmek ve onları gecekondu muhitindeki müsait olmayan evlerde oturmak zorunda kalmamalarını temin etmek için, imkânlarımızın zorlanması, Silahlı Kuvvetlerde olduğu gibi polis camiasında da lojman yapımına başlanması, polislerin mesai haricinde oturup dinlenebileceği ve mahalle kahvelerinden kurtarılması için, yine Silahlı Kuvvetlerdeki orduevlerine benzer polisevlerinin yapılması hususunda ilgililere gerekli direktifleri verdim. 12 Eylül’den sonra bu sahada yapılan çalışmalar meyvesini kısa zamanda vermeye başlamış ve polis, kendisine sahip çıkıldığını görerek çalışmalarını daha şevk ve gayretle yürütmeye başlamıştır.[683]Polis, kendi elinden tutulduğunu, ona değer verildiğini görünce o da canla başla çalışmaya başladı. Ona destek olduğuna inanınca, üst makamlara güven duymaya başladı ve kısa zamanda anarşist ve teröristleri ve örgütleri meydana çıkarmaya başladı.[684]

12 Eylül öncesinde terör örgütlerinin sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri, bombalı paket/pankart eylemleri olmuştur. Karşılaşılan bombalı paket/pankart eyleminde bazı durumlarda, en yakın ilden uzman talep edilmekte, bazen durumlarda ise uzman olmayan polis ya da askerler tarafından pankartlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Özel eğitim almış personel tarafından yapılması gereken bu tür müdahalelerde birçok polis ve asker hayatını kaybetmiştir. Bombalı paket/pankart olaylarında karşılaşılan başka bir tehlike ise imha emniyet ya da güvenlik güçlerine pusu kuran teröristler düzenledikleri silahlı saldırılardan kaynaklanmıştır. Bombalı pankart eylemlerine hayatını kaybeden ve yaralanan emniyet mensuplarına ilişkin örnekler şunlardır:[685]31 Mart 1980 günü Manisa’nın Salihli ilçesinde Komiser Muavini Dede Çelik ve Polis Memuru Yüksel Özdemir, yasadışı bir pankartı indirmeye çalışırken bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmiştir. Bkz. “Şehit Polislerimiz”, Polis, Yıl: 27, Sayı: 335, (1 Mayıs 1980), s. 23. 7 Mayıs 1979 tarihinde Tarsus’ta bombalı pankartı indirmeye çalışan polis memuru Remzi Ateş, bombanın patlaması sonucu iki elini bileklerinden kaybetmiştir. Bomba uzmanı olmayan Ateş, cehaletten gelen bir cesaretle pankarta müdahale ettiğini söylemiştir. Bkz. “Polis Remzi’nin Ayak Parmakları Ellerine Dikildi”, Polis Dergisi, Yıl: 26, Sayı: 329, (1 Kasım 1979), s. 17.

12 Eylül darbesi sonrasını ifade eden 1990’lı yıllarda ise Türkiye’de ve genel itibariyle sağ görüşe ilişkin görüşlerde Tanıl Bora’ya göre şu hususlar ön plana çıkmaktadır: Sağcı anlayış, insanın kendi iradesiyle seçmediği etnisite, cinsiyet, din, mezhep, memleket gibi kategorileri mutlaklaştırmaktadır. Siyasi ve kültür açısından ise istikrar, statüko ve itaatten yana bir tavrı ifade etmektedir. Tarihe hamasetle yaklaşılmakta, devlet ve otorite yüceltilmektedir. Popülerlik, uyumluluk, mutedillik ve tepkisizlik alışkanlık haline getirme durumu bireylere ve toplum geneline yayılmaktadır. Siyasi akım olarak milliyetçilik ve muhafazakârlık ise söz konusu alışkanlıkların bilinçli tercih olarak sahiplenilen bir değer ya da değerler seti haline getirilmesini ifade etmektedir.[686]

Ülkücü Hareket ve 12 Eylül

Birçok ülkücü, 12 Eylül darbesini ilk etapta olumlu karşılamış ve darbeyle özdeşleşme çabasına girişmiştir. 70’li yıllarda ülkücüler, “devletin zaafa düştüğü noktada vatana, millete, devlete, bayrağa sahip çıkma” misyonunu üstlendiği için darbeye olumsuz bakmamışlardır. Buna karşın askerî yönetim, ülkücülerin misyonunu meşru görmediğini ilk günlerden itibaren belli etmiş ve ülkücüler birer yakalanmaya başlamıştır. 12 Eylül, ülkücü hareketi de suçlu ilan etmesi şok etkisi oluşturmuştur. Bunun üzerine ülkücü taban, alışkın olduğu davranış biçimini sürdürmüş ve yukarıdan “teorik analiz ve stratejik kararlar” beklemeye başlamıştır. Oysa Türkeş, açık mesajlar vermemiştir. Beklenen mesajların Türkeş’ten gelmemesi üzerine alt kademe kadrolar, siyasi tavır ortaya koyma hususunda kendilerini güvenli hissetmemiştir. Bunun da ötesinde, Türkeş’in ve yöneticilerin “kendi dertlerine düştükleri” algısı yayılmaya başlamıştır. Ülkücü hareket tabanı, sert ve siyasi bir tutum beklentisine girmiş olmasına karşın Türkeş, 12 Eylül uygulamalarının esas itibariyle MHP’nin hedefleriyle örtüştüğü anlayışını öne sürmek suretiyle kendisine ve ülkücüleri meşru bir zemindeki korunma ve ayrıcalığı elde etmeye çalışmıştır. Türkeş, devletin ülkücülere dokunmayacağı öngörüsünde bulunmuştur. Ülkücü hareketin, komünizme karşı bütün gücüyle savaştığı ve bu yolda binlerce şehit verdiği düşüncesinden hareketle bu kanıya varmıştır. Bu mücadelede, devletin istihbarat, emniyet ve güvenlik güçlerinden destek görmüş olması, bu kanaati daha da güçlendirmiştir. Türkeş ve üst yönetim, 12 Eylül ile özdeşleşme ve uzlaşma çabası içine girmiş ve “suçun şahsiliği” prensibinin ileri sürülerek ülkücü militanları yeterince sahiplenmemiştir. Hapisteki ülkücülerin yalnız bırakılması, ülkücü tabanda hoşnutsuzluklara neden olmuştur. “Mamak cehennemi” olarak anılan Mamak Askerî Cezaevi, ülkücüler üzerinde unutulmaz izler bırakmıştır. Bu derin izler nedeniyle ülkücüler, geçmişi ve geçmişteki mücadeleyi, hatta devleti bile sorgulamaya başlamıştır. Ülkücü mahkûmlar, Mamak Askerî Cezaevi’ni “esir kampı” olarak nitelendirmiş ve asker tarafından işkence görüyor olmalarına şaşırmışlardır. Ülkücüler arasındaki eleştiri ve sorgulamalar arttığı ölçüde İslamlaşma da artmaya başlamıştır. 12 Eylül sonrasında cezaevlerine giren ülkücülerin bir kısmı İslam’a yönelim göstermeye başlamıştır. Devlete ve partinin üst yönetimine dönük eleştirilerin çoğunluğu, İslamlaşan ülkücülerden gelmiştir. Ülkücüler 12 Eylül öncesinde çoğunlukla eyleme öncelik vermeleri nedeniyle teorik ve ideolojik açıdan yeterince donanımlı değildi. 12 Eylül’ün şokuyla birlikte sahipsizlik ve yalnızlık duyguları daha da artmıştır. Moral destek bulma ve en azından hapishane yaşamına tahammül edebilme amacıyla İslami söylem ve okumalara olan rağbet artmıştır. Bu süreç, yalnızca hapishanelerle sınırlı kalmamıştır. Hapishane dışındaki ülkücülerde de İslam ile temasları yoğunlaşmıştır. Hapishanelerde yaygınlaşmaya başlayan bu eğilim, ülkücülerin tahliye olmasıyla İslam’a yöneliş ivme kazanmıştır. Kendilerini “Türk-İslam ülkücüleri” olarak tanımlayan grup, “Türkçü” ve “İslamcı” ayrımını doğru bulmayarak Türklüğün “bedenleri”, İslamiyet’in ise “ruhları” olduğu görüşünü öne sürmeye başlamıştır. Bu gruba göre, din ve milliyet birbirini bütünlemekte olduğu için Türk-İslam ülkücüleri, “Türk-İslam sentezi” kavramının kullanılmasını uygun bulmamışlardır. “Sentez” denilen çıkarsamanın, ancak tez ile anti-tez çatışmacı görüşüyle ortaya çıkabileceğini belirterek Türk-İslam ülkücüleri adını kullanmayı daha yeğ tutmuşlardır. Türk-İslam ülkücülüğü sayesinde kendilerine yöneltildiği öne sürülen “ihanet eden ve zulüm uygulayan” devlete karşı doğrudan bir karşı çıkışta bulunmayı olanaklı kılmıştır. Söz konusu İslam’a yöneliş, yalnızca devlete karşı değil, karşıt tepki oluşumlarının giderek artmakta olduğu rejim yanlısı devletperest parti liderliğine karşı da ideolojik kökene dayanan bir muhalefet zemini teşkil etmiştir. Yetmişli yıllarda ülkücüler kendilerini “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olarak ifade etmekteydi. 12 Eylül sonrasındaki Türk-İslam ülkücüleri ise “dava” anlayışını “ilay-ı kelimetullah” yani “Allah’ın ismini yaymak, İslam’ı yaymak” davası olarak görmeye başlamıştır. Bu dava nedeniyle suçlu görülüp cezaevlerine konulduklarını öne sürüyorlardı. Onların jargonunda hapishaneler; “Yusufiye”, “Yusufiye medreseleri” ve “taş medrese” şeklinde ifade edilmekteydi. Ülkücüler, kendilerini İslam’da haksızlığa uğratılarak hapsedilerek zulüm gören, gördüğü zulme ise sabır ve tevekkülle karşı gelen Yusuf peygamber ile özdeşleştirmekteydiler.[687]

Ülkücü hareket ile 12 Eylül konusunda Ali Bademci şu görüşü öne sürmektedir:[688] “Ülkücülük bir ABD projesi olmadığı gibi, ülkücüler de onların milisleri değildir. Bir kere ABD gibi parası ve politikası ile dünyanın yek gücü olduğu iddiasında bulunan bir potansiyelin, dünyanın hiçbir milliyetçiliğine tahammülü yoktur. Kaldı ki 1980 İhtilâli’nin bir ABD organizesi olduğu düşünülecek olursa, bu müdahaleden ülkücüler ipe gidecek kadar neden zarar görmüşlerdir?… 12 Eylül 1980 günü, ‘ihtilâl olmuş’ dediler, ipe gitmemek için ne kaçacak ülke ne de bizi yerimizden kaldıracak bir imkân bulamadık. Ülkemizin falakasını bizleri kullanmak isteyenlerin nafakasına tercih ettik.”

12 Eylül döneminde asayiş yönünden gösterilen hissedilir başarının sırrı bir ölçüde darbe yönetiminin metotlarında saklıydı. Askere ve polise, siyasetçilerin vermekte imtina ettikleri hak ve olanakları komutanlar tereddütsüz bir biçimde sağlamışlardı. Örneğin 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 44 maddesi değiştirildi. Bir yıl içinde tam 268 kanun çıkarıldı.[689] Düzenlenen kanunların bazıları şunlardı:

Sıkıyönetim Kanunu: 12 Eylül Yönetimi, Sıkıyönetim Kanunu’nda bazı değişiklikler yaparak 21 Eylül 1980 tarihinde yürürlüğe koydu.

Anayasa Düzeni Hakkında Kanun: 12 Eylül’ün de facto rejimi, 2324 sayılı bu kanunu 27 Ekim 1980 tarihinde çıkarmıştır. Geçici Anayasa niteliği taşıyan bu kanunun, 1961 Anayasasının bazı istisnaları saklı kalmak üzere, yeni bir anayasa kabul edilip yürürlüğe girene kadar yürürlükte kalacağına hükmedilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi’nin kuruluşunu düzenleyen “Milli Güvenlik Konseyi Hakkında Kanun” çıkarılmış ve 12 Eylül 1980’den itibaren yürürlükte sayılmıştır.[690]

Dış Basında 12 Eylül Darbesi

12 Eylül darbesi sonrasında Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Trattner, ilk açıklamasında, Türkiye’nin derin ekonomik ve politik zorluklar içinde bulunduğunu, ordu müdahalesinin buna bağlı olarak gerçekleştiğini vurgulayarak darbeyi meşru kabul etmiştir. Trattner, açıklamasında, Türkiye’ye yapılan ABD yardımlarının devam edeceğini ifade etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, yardım konusuna ilişkin kararını ilave olarak, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla NATO ve OECD üyesi ülkelere bildirmiştir. Bu suretle, Amerika Birleşik Devletleri’nin darbeye karşı olmadığı ve işbaşına gelen yönetimin, Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiği hususu, ittifak üyesi ülkelere ilk günden beyan edilmiştir.[691]

12 Eylül darbesine ilişkin İngiliz basınındaki yansımalara bakıldığında, Londra bankerlerinin kısa süren paniği haricinde darbeye dair olumsuz bir habere yer verilmediği görülebilmektedir. Türkiye’deki bankalardan 3 milyar Dolar alacağı bulunan bankerler, darbe nedeniyle endişeye kapılmışlar fakat Özal’a ekonomik danışman sıfatıyla askeri yönetimde yer verilmiş olması, bankerler açısından rahatlatıcı bir durum olmuştur. Özal’ın uygulamaya koyduğu 24 Şubat 1980 kararları doğrultusunda sıkı para politikası ve serbest pazar anlayışının askeri yönetim tarafından sürdürülmesinin beklendiği vurgulanmıştır. Bunun gerçekleştirilmemesi durumunda, Türkiye’nin uluslararası finans kuruluşları ile ciddi problemler yaşayacağı Guardian gazetesinde ifade edilmiştir.[692]

Bkz. İç Basında 12 Eylül Darbesi

İç Basında 12 Eylül Darbesi

12 Eylül sonrası dönemde çok sayıdaki gazete ve yazar, 12 Eylül’ü bir darbe olarak nitelendirmemiştir. Basın, 12 Eylül’ü darbeden ziyade, zorunlu olarak gerçekleştirilen müdahale, yerinde bir girişim, hatta barış harekâtı gibi kavramlarla ifade etmiştir. Darbeyi bu şekilde ifade etmeleri, kamuoyunun darbeye razı olmaları ve meşru karşılamaları açısından belirgin etmenlerden biri olmuştur. Basın, kamuoyu dikkatine sunduğu içerikler aracılığıyla da darbeyi sıradanlaştırmıştır. Darbeyi önemsiz kılarak bu sayede halkın askerî darbeye yaklaşımını yönlendirmede, kamuoyunun darbeye olumlu bakmasına katkıda bulunmada ve darbenin meşruiyet kazanmasında hatırı sayılır bir rol üstlenmiştir. Darbenin ilk günlerinde, basında işlenen söz konusu “memnuniyet duygusu” daha sonraki günlerde basına getirilen sansür ve baskılar sebebiyle değişmeye başlamıştır. 12 Eylül’ün toplumda oluşturduğu kanaat ile birlikte, giderek kırgınlığa ve hatta öfkeye dönüşmeye başlamıştır. Bu süreç içinde gerek Kenan Evren’i ve gerekse 12 Eylül yönetiminin uygulamalarını meşru kılacak çok sayıdaki haber ve yoruma da yer verilmiştir. Bazı yayın kuruluşları ise darbe yönetimini açık bir biçimde desteklemek yerine, içerik farklılığına giderek konuya adeta sırt çevirmişlerdir. Magazin, polis adliye haberleri, foto‐romanlar gibi içeriklere öncelik veren basın organları, ülke yönetiminde yaşanan ciddi değişime dair haber ve yorumlara yer vermek yerine sayfalarını renkli resim ve magazin içerikleriyle doldurmaya başlamıştır.[693]

Bkz. Dış Basında 12 Eylül Darbesi

12 Eylül döneminde yayımcı İlhan Erdost, ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alındı. İlhan Erdost, 7 Kasım 1980’de Mamak Cezaevinde dövülerek öldürüldü. Cezaevine girişinden itibaren koğuşuna götürülene kadar 4 jandarma er tarafından darp edilen İlhan Erdost, “Artık dövmeyin, sabah kızlarımı öpmeden çıktım” demiştir.[694] İlhan Erdost’u tekme ve coplarla dövüp ölümüne neden olanlar arasında bulunan er Kısmet Çağlar, Ankara’nın Etlik mahallesinde “ülkücü” olarak tanınıyordu. İlhan Erdost’un ölümünden sonra olaya Askerî Savcılık tarafından el konulmuş ve sorgulama sürecinde olaya karışan er Kısmet Çağlar’ın diğer sanıklarca korunduğu izlenimi edinilmiş ve Savcı Hakim Binbaşı Sezai Aydınalp’in ısrarlı sorgularındab sonra Kısmet Çağlar’ın olaydaki rolü saptanmıştır.[695]

Metris Cezaevi, 12 Eylül yönetiminin en yeni ve en modern cezaevi olduğu iddiasıyla inşa edilerek hizmete verilmişti. Koğuşlar 16 kişilik olarak tasarlanmış, her havalandırmada 12, her blokta ise 24 koğuş yapılmıştı. 2 Nisan 1981’de Metris Cezaevi’nin hizmete verilmesi sonrasında diğer cezaevlerindeki siyasi tutuklular buraya nakledilmeye başladı. Taşınmayla birlikte, siyasi tutuklularla cezaevi yönetimi arasında yoğun ve asimetrik bir çatışma ortaya çıktı. Cezaevi uygulamalarına, dönüşümlü olarak gerçekleştirilen açlık grevleriyle karşılık verildi. Zorla saç kestirme uygulamalarına karşı bir direniş örgütlendi. Bu örgütlenme ise gerilimli bir sürece dönüştü. 21 Eylül 1981’de koğuşlara düzenlenen denetim, bu gerilimi daha da tırmandırdı. Ertesi gün başlatılan ikinci açlık grevi, onuncu gününde daha geniş katılıma ulaşmıştı, toplu dayak nedeniyle siyasi mahkûmlardan dördü ağır yaralandı. Bunun sonrasında mahkûmlara görüşe çıkma yasağı ve hücre cezası uygulanmaya başladı. Açlık direnişi yapanların taleplerinin kabul edilmesi yönünde girişimde bulunan ve çeşitli eylemler yapan bazı aileler de gözaltına alındı. On beşinci günde cezaevi hoparlörlerinden, taleplerin kısmen kabul edildiği duyuruldu. Siyasi örgütler arasında yapılan tartışmalar neticesinde on dokuzuncu gün karar alındı ve eylemlere son verildi.[696]

12 Eylül davası görülmeye başladığında Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Genelkurmay Başkanlığı’ndan, darbe sonrasında cezaevlerinde gündeme gelen işkence iddialarına ilişkin bilgi, belge ve hazırlanan raporları talep etti. Genelkurmay Başkanlığı, talep edilen belgeleri mahkemeye gönderdi. Genelkurmay’ın mahkemeye gönderdiği Adalet Bakanlığı’na ait yazıda “Eğitim durumu, suç çeşidi ve düzeyi göz önüne alınarak, aynı fiziki güç ve sayıdaki karşıt görüşlü hükümlülerin, ‘otokontrol ve karıştır-barıştır’ prensibine göre bir koğuşta toplanması” talimatı verildiği ortaya çıkmıştı.[697]

Yıldıran, 12 Eylül darbe yönetiminde Diyarbakır Cezaevi’ne atanan subaylardan biriydi. Yıldıran’ın cezaevi görevinde çeşitli işkence yöntemleri uyguladığı iddia edilmiştir. Cezaevinde iç güvenlik komutanı olarak görev yapmıştır. Diyarbakır Cezaevi’nde uyguladığı işkenceler nedeniyle ölüm orucuna başlayan Kemal Pir, vasiyetinde Esat Oktay Yıldıran’ın öldürülmesini istemiştir. İddiaya göre Yıldıran, 22 Ekim 1988 tarihinde İstanbul Ümraniye’de eşi ve iki çocuğu ile birlikte bindiği halk otobüsünde “Laz Kemal’in selamı var” denildikten sonra öldürülmüştür. Gazeteci Nagehan Alçı, Yıldıran için “işkenceci” ifadesini kullandığı gerekçesiyle hakkında dava açılmıştır. Adalet Bakanlığı, Alçı’ya açılan davayı “kamu yararına bozma” yoluyla geri çekmiş fakat Yargıtay, Adalet Bakanlığı’nın söz konusu bozma kararını reddetmiştir. Cezaevinde komando elbiseleri ve “Co” isimli köpeği ile dolaşıp akla gelmeyecek işkenceler uygulayan Yıldıran’ın uygulamalarından Ahmet Türk, Celal Paydaş, Mustafa Çakmak, Orhan Miroğlu, Selim Çürükkaya, Şükrü Gülmüş, Nurettin Yılmaz gibi sonradan milletvekili seçilen kişilerin de maruz kaldığı iddia edilmiştir. Cezaevinde 34 mahkûm ölmüştür. Bunlardan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık kendilerini yakarak hayatlarına son vermiştir. Mazlum Doğan, Kemal Pir, Bedii Tan, Necmettin Büyükkaya ve Remzi Aytürk ise kendini asmış, açlık grevinde ölmüş ya da dayakla öldürülmüştür.[698]

12 Eylül yönetimi, toplumsal ve kültürel alanları düzenleyen kanunları değiştirdi ve yeni amaçlara uygun yasal düzenlemeler yaptı. Kısa sürede yasa tasarıları hazırlanarak tüzük ve yönetmelikler oluşturuldu. Yeni mevzuatı uygulamaya dönük ilkeler belirlenerek hayata geçirildi. Yasa ve yönetmelikler tümüyle değiştirildi veya yeni maddeler eklendi. Seri bir biçimde gerçekleştirilen düzenlemelerle eğitim sistemiyle ilgili neredeyse tüm mevzuat askerî yönetimin süzgecinden geçirildi. Dolayısıyla darbe hukuku Milli Eğitim mevzuatında da yansımaya başladı. Darbeden on bir ay sonra Ağustos 1981’de yapılan resmi açıklamalara göre, darbeden sonrasında eğitim sistemi “Atatürkçü bir görüşle ve bir bütünlük içinde ele alınarak, sorunlara bilimsel bir yaklaşımla, günün koşullarına uygun sürekli ve etkili çözümler getirmek amacıyla yasa tasarıları hazırlanmış, tüzük ve yönetmelikler geliştirilmiş ve uygulamaya dönük ilkeler tespit edilerek uygulamaya geçilmiştir.” Bu uygulamalar neticesinde, ortaöğretime ve hatta ilköğretime kadar sirayet etmiş olayların sonlandırıldığı ifade edilmiştir. Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam 25 Haziran 1981’de şu açıklamada bulunmuştur: “1980-1981 öğretim yılında okullarımıza devlet, başöğretmen Atatürk, otorite, disiplin, öğrenim aşkı, sevgi ve kardeşlik girmiştir. Politika ve çarpık ideolojik fikirler irfan yuvalarımızın dışına atılmıştır. Yıllardır özlenen güvenlik ve huzur gelmiştir.” 17 Ağustos 1981’de ülke genelinde standart bir eğitimin uygulanması hedeflenerek düzenlenen ve 67 ilin milli eğitim müdürlerinin katıldığı toplantıda Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam “Milli eğitimi bir seferberlik anlayışı ve ruhu içinde ele almak, üstün başarıya ulaştırmak, eski yaraları sarmak, bunun gönülden savaşçısı olmak” amacında olduklarını, bir dizi yasal ve idari düzenlemelerde bulunduklarını ve bunu sürdüreceklerini ifade etmiştir. Sağlam’ın ifadelerine göre, eğitim sisteminin temel yasaları öncelikli olacak şekilde milli eğitim sisteminin çeşitli birimleri, görevleri ve hizmetlerine ilişkin yapılan ve yapılacak olan mevzuat düzenlemelerinin bir kısmı şöyledir: Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu, Türkiye Öğretmenler Yardımlaşma Kurumu Kanunu, Yüksek Öğretim Kanunu, Millî Eğitim Bakanlığı Personel Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu (değişiklik), Döner Sermaye İşletmeleri Kanunu, Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Kanunu, Meslek Kademeleri, Unvan, Yetki ve Sorumluluklar Kanunu, Okul Pansiyonları Kanunu, Parasız Yatılılık, Bursluluk ve Diğer Sosyal Yardımlar Kanunu, Türk Öğrencilerinin Yurt Dışında Öğrenimleri Kanunu, Özel Öğretim Kurumları Kanununu (değişiklik), Okul Öncesi ve Temel Eğitim Kanunu, Yurt dışındaki Türk Vatandaşlarının ve Çocuklarının Eğitimini Düzenlemeye İlişkin Kanun, Mesleki ve Teknik Eğitim Kanunu, Uluslararası Okul (Özel Öğretim Kurumları Kanunu içinde), Mesleki ve Teknik Öğretim Alanında Yaygın Eğitim Yapan Kuruluşlar Arası Koordinasyon Kanunu, Okur-Yazarlık Teşvik Kanunu, Çırak-Kalfa-Ustalık Kanunu (değişiklik), Türk Bilimler Akademisi Kanunu, Gebze’de Sevk ve İdare Enstitüsü Kurulması Hakkında Kanun. Söz konusu kanunların bazılarında değişikliğe gidilmiş, bazıları ise ilk kez hazırlanmıştır. Askerî yönetimin eğitim sistemine dönük yasal düzenlemeleri içinde, eğitim sisteminin yapı ve genel yaklaşımını belirleyen 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve Yükseköğretim Kanunu ön plana çıkmaktadır.[699]

12 Eylül yönetiminin ortaokul ve lise ders programlarındaki en belirgin etkisi İnkılâp Tarihi ders konularını, Atatürk ile ilgili bilgileri, diğer bütün derslerin programına yayması şeklinde gerçekleşmiştir. 1981-1982 öğretim yılından başlamak suretiyle ortaokul ve liselerde haftada belirli saatlerinde zorunlu ders olarak okutulan Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi dersleri “öğrencilerin Atatürkçü olarak yetişmesi” amacına ulaşma bakımından yetersiz olarak görüldü. 1982 Ocak ayında “Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumlarında Atatürk İnkılâp ve İlkelerinin Öğretim Esasları Yönergesi”nde, İnkılâp Tarihi derslerinin amaçlarına ulaşabilmesi ve öğrencilerin “Atatürkçü olarak yetişebilmesi ve Atatürkçülüğü davranış haline getirebilmelerinin; öğretim sistemi içinde sadece bu derslerde ve bu derslerin öğretmenlerinin belli saatlerdeki öğretim programları uygulamaları ile sınırlı kalacağı ve bu konudaki kişisel çalışmaların yetersiz olacağı” düşüncesinden hareketle, İnkılâp Tarihi dersinin yanı sıra, diğer ders programlarının da öğrencileri Atatürk’e bağlayan esaslar üzerinde durmasının kararlaştırıldığı belirtilmiştir. Yönergede; Türkçe, edebiyat, yabancı dil, sosyoloji, felsefe, fen, matematik, coğrafya, müzik, beden eğitimi, genel tarih, sosyal bilgiler, din, resim-iş, sanat tarihi ve millî güvenlik derslerindeki konuların Atatürk ile ilgili bilgi ve açıklamalarla ilişkilendirilerek anlatılması gerektiği ifade edilmiştir. Bu karardan yola çıkılarak, İnkılâp Tarihi dersinin amaç ve açıklamaları, yukarıda belirtilen derslerin konuları içine serpiştirilmiştir. 1986 yılına gelindiğinde bu karar daha da genişletilmiş ve bütün kültür derslerini kapsayacak şekilde birçok dersin konularına yansıtılması yoluna gidilmiştir. Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumlarında Atatürk İnkılap ve İlkelerinin Öğretim Esasları Yönergesine göre, Türkçe derslerinde “öğrenciler, Atatürk’le ilgili şiir ve özdeyişleri toplamaya ve bir Atatürk Şiirleri Antolojisi meydana getirmeye” özendirilmeli, “yıl içinde yazdırılacak kompozisyon ödevlerinden en az birisi Atatürk’ün ilke ve görüşleri ile ilgili özdeyişlerin açıklanması” konusuyla ilgili olmalı, “sık sık Atatürk İnkılabıyla ilgili cümlelerden örnekler buldurulmalı; dil bilgisinde de, cümle analizleri üzerinde durulurken gene Atatürk İnkılabıyla” ilgili cümleler kullanılmalı, “öğrencilerden, bulundukları yerde ve yakın çevrede Atatürk’le ilgili müze ve anıtları görmeleri istenmeli; derslerde gezi notları, Atatürkçülük duygusu ile birleştirilerek sözlü veya yazılı olarak anlatılmalıdır”. Edebiyat derslerinde kompozisyonlarda Atatürk konusu işlenmeli, yazı türleri (fıkra, hatıra, portre gibi) işlenirken Atatürk bir kaynak teşkil etmeli, yazılı ve sözlü anlatımlarda Atatürk’ün vecizeleri konuya dahil edilmelidir. Türk Destanları ve Göktürk Yazıtları okutulurken, Atatürk’ün birlik ve tarih anlayışı, Dede Korkut hikâyeleri okutulurken devlet teşkilatı, eski ve yeni yönetim şekilleri, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi okutulurken cumhuriyet döneminde kıyafet alanında yapılan değişikliklere değinilmelidir. Türk yazar ve şairlerinden seçilmiş parçalar okutulurken Atatürk’ün vatan ve millet anlayışı gibi hususlar üzerinde durulmalıdır. Yönergede üzerinde durulan bir diğer ders ise sosyoloji olmuştur. Sosyoloji derslerinde millet, devlet, laiklik, eşitlik ve özgürlük, aile, ahlak ve hukuk, kültür ve medeniyet gibi konuların, Atatürk’ün görüşleriyle ilişkilendirilecek şekilde anlatılması istenmektedir. Felsefe, coğrafya, genel tarih ve sosyal bilgiler derslerinde de benzer bir metodun takip edilmesi gerektiği belirtilmektedir. Diğer derslerde yapılması istenenler ise şu şekilde ifade edilmiştir: Fen ve matematik derslerinde, “Atatürk’ün ‘Bilim ve Teknik İçin Sınır Yoktur’ özdeyişinin, günümüzdeki uzay çalışmaları örnek verilerek, anlamının büyüklüğü ve önemi üzerinde durulmalı”, Atatürk’ün bilim, fen, fabrika, gök, metrik sistem ve dilin Türkçeleştirilmesine verdiği önem belirtilmelidir. Yabancı dil derslerinde de cümle kalıpları öğretilirken Atatürk’ün hayatı ile ilgili bilgiler kullanılmalı, “Atatürk’ün hayatı ve İnkılabına ait, imkânlara göre bulunabilen yabancı dille yazılmış metinlerden seçilecek kısa birkaç örnek, yıllık ders planlarına alınarak işlenmelidir”. Din bilgisi derslerinde ise “her fırsatta Atatürk’ün İslam Dinine olan saygısı kendi sözleriyle” açıklanmalı, “Türklerin Tarih Boyunca İslam’a Hizmetleri konusunda, Kurtuluş Savaşı ve bu savaşın İslam’a kazandırdıkları üzerinde de durulmalı”, topluma karşı görevler (şehitlik ve gazilik) konusu ile kahramanlık konusunda “Atatürk’ün Türk Vatanı ve Türk Milleti için, hayatını harcamak pahasına yaptığı mücadeleler (I. Cihan Savaşı, özellikle Çanakkale Muharebeleri, Kurtuluş Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası İnkılap hareketleri), Sakarya Meydan Muharebesi sonrası Atatürk’e verilen Gazilik unvanı üzerinde durulmalı”, laikliğin dinsizlik olmadığı vurgulanmalıdır.  Yönergede beden eğitimi, müzik ve sanat tarihi derslerinde Atatürk ile ilgili açıklamalarda şu şekilde yer alması öngörülmekteydi: Beden eğitimi derslerinde “Atatürk’ün spor ve sporcular hakkındaki görüşlerinden yararlanılarak” gereken davranışlar kazandırılmalı, Atatürk’ün ünlü sporcularla ilgili hatıraları, Atatürk’ün spor hakkındaki görüşleri, Atatürk adına düzenlenen yarışmalar ve bunların önemi, Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nın anlamı, “Dağ Başını Duman Almış Marşı’nın ‘Gençlik marşı’ olarak kabul edilişi” konuları üzerinde durularak öğrencilere benzer türden ödevler verilerek, teorik çalışmalarda Atatürk’ün “Spor bir medeniyet unsurudur”, “Ben Sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” gibi vecizeleri izah edilmelidir. Müzik derslerinde “en başta İstiklal Marşı’nın anlam ve önemi ayrıntılı olarak öğrencilere kavratılmalı ve bilgi seviyelerinin gelişmesine göre solfejle söylenmesi” öğretilmelidir. “Atatürk ile ilgili marşlara yer verilmeli ve marşların güfteleri açıklanırken, Atatürk’ün kişiliği, ilke ve görüşleri ile ilgili bilgiler” verilmeli, “kabiliyetli öğrencilere, Atatürk, Yurt, Bayrak konularında marş güfteleri yazdırılması sağlanmalı ve bu konudaki kişisel veya toplu olarak beste çalışmaları yaptırılmalı, yeri geldikçe Atatürk’ün sevdiği şarkılar ve türküler öğretilmelidir. İmkanlar ölçüsünde Atatürk ile ilgili müzik eserleri dinletilmelidir”. Resim-iş derslerinde “Türk Bayrağı yaptırılırken, İstiklal Marşı, Atatürk’ün bağımsızlık ilkesi üzerinde durulmalı”, sanat tarihi derslerindeki bütün konulara ilişkin Atatürk’ün yaklaşımları verilmelidir. Milli güvenlik bilgisi ders konuları ise “çoğunlukla Atatürk’ü, O’nun ilke ve görüşlerini tanıtıcı ve kavratıcı şekilde programlanmış olduğuna göre; konular, İnkılap Tarihi derslerinde olduğu gibi aynı yöntemlerle işlenmeye çalışılmalıdır”.[700]

12 Eylül yönetiminin milli eğitimi yönlendirici nitelikteki mevzuat düzenlemeleri, eğitim sistemini direkt olarak ilgilendiren hususların belirgin bir biçimde artmasına, var olan yasal karmaşıklığın daha da artmasına yol açmıştır. 1961-1981 yılları arasında Millî Eğitimin çeşitli birimleri, görevleri ve hizmetleriyle ilgili 218 ayrı yönetmelik yürürlüğe girmiştir. 1980’li yılların sonuna doğru, eğitim sistemini doğrudan ilgilendiren mevzuat üç büyük ciltte toplam 2548 sayfayı kapsayan bir hacme ulaşmıştır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda yasal karmaşanın boyutu anlaşılmaktadır.[701]

12 Eylül öncesinde ülke genelinde ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmaktaydı. Yükseköğretim kurumları, çeşitli ideolojik görüşlere mensup gruplar tarafından sıklıkla basılmaktaydı. Söz konusu ideoloji mensupları, üniversiteyi boykot etmeleri için öğrencilere baskı uygulamaktaydı.[702] Yükseköğretim Kurulu aracılığıyla üniversitelerdeki özerkliğin ortadan kaldırıldığı yönündeki eleştirilere Evren, 24 Aralık 1981’de yeni seçilen YÖK üyelerine yaptığı konuşmada şu şekilde karşılık vermektedir:[703]Yükseköğretim Kanunu gereğince teşekkül edilen Yükseköğretim Kurulu, üniversitelerimize yeni bir yön verecektir. Bu kurulun teşekkülü ile çok yararlı hizmetler vereceğine olan inancımı evvela belirtmek isterim. Bu konu üzerinde çok yazıldı ve konuşuldu. 12 Eylül sabahı Türk milletine yaptığım konuşmada söylediğim şu pasajı burada okumak istiyorum. Aynen şöyle demiştim: ‘Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne hazindir ki; bir kısım gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yok olup gideceklerinin idraki içinde olmadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı hakikatleri görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olamamıştır.’ 12 Eylül günü Türk milletine yaptığım bu konuşmayı hazırlarken her satır üzerinde tekrar tekrar durdum. O zaman bu konuşmamı bütün basın ve Türk milleti tasvip etmiş ve imzasını altına atar görüşündeydi. Şimdi sırası gelip bazı konulara el atınca tabii geçmiş unutuldu veya başka maksatlarla bu konuyu istismar etmek istiyorlar. Eğer özellikle her şey halledilmiş olsaydı, birçok müessesemiz özerk yapar çıkardık. Vilayetlerimizi de valilerimizi de özerk yapardık. Her vilayet kendi kendisini idare etsin derdik. Devletin otoritesi hiçbir zaman düşünülmedi.

12 Eylül yönetimini “geçiş dönemi” olarak ifade eden Emre Kongar, Türkiye’ye egemen olan anlayışı “demokrasi kültürü” yerine “siyasal kültür” olarak dile getirmektedir. Kongar’a göre bu kültürde “seçim” kavramı kötü bir olay olarak algılanmaktadır. Zira seçilenleri, seçenlere karşı borçlu bırakmaktadır. Bu nedenle de seçilenlerin salim ve doğru kararlar almaları imkansız hâle gelmektedir. Örneğin YÖK, üniversiteleri bu kötülükten kurtarmak için kurulmuş ve üniversite öğretim üyelerinin kendi yöneticilerini seçerek yozlaşmış bir üniversite yönetimi oluşturmalarını önlemek amacıyla, atama ile yönetici belirlemesi ilkesini benimsemiştir.[704] Söylediklerinin tersini kasteden (ironi yapan) Kongar, benzer anlatımlarını şu şekilde sürdürmektedir:[705] “YÖK’ün genel özelliklerinden kaynaklanan uygulamalar, yani YÖK gençliğinin eğitim ilkeleri şöyle sıralanabilir: … Demokrasi ve seçim kötüdür, otorite ve tayin iyidir. Öğretim üyeleri yöneticilerini, öğrenciler temsilcilerini seçmemelidirler. Öğretim üyeleri kendilerini yönetmekten aciz oldukları için, yöneticiler YÖK tarafından atanmalıdır. Öğrenciler ise doğrudan anarşist eğilimli olduklarından örgütlenmemeli, temsilci seçmemelidirler. Temsilcileri üniversite yöneticileri tarafından atanmalıdır.”

12 Eylül yönetimi, yükseköğretimde yaşanmakta olan krize başlıca iki çözümle yaklaştı. Birincisi, güvenlik algısına bağlı olarak bütün yükseköğretimi tek bir otoriteye bağladı. Askerî yönetim, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu aracılığıyla üniversitelere disiplin getirerek denetim sağlamaya öncelik vermiştir. Bilimsel, yönetsel ve benzeri zorunluluklar daha geri planda değerlendirmiştir. Askerî yönetim, yalnızca yeni bir yasa ihdas ederek yükseköğretimi yapılandırmayı, bütün yükseköğretim kurumlarını merkezi bir otoriteye (YÖK’e) bağlı hâle getirmeyi yeterli görmedi. 12 Eylül yönetimine göre, üniversitelerde huzurun tesis edilebilmesi için yıllardır öğrencilerin beyinlerini yıkayarak onları terör ve anarşiye yönlendiren öğretim elemanlarının da ayıklanması gerekiyordu. Bu görüşten hareketle askerî yönetimin yükseköğretime ilişkin ikinci temel çözümü ise “sakıncalı” olduğu değerlendirilen öğretim elemanlarının üniversitelerden ihraç edilmesiydi. 12 Eylül yönetimi, üniversitelerdeki ayıklama girişimi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununu devreye sokarak gerçekleştirdi. Yürürlükteki 1402 sayılı Kanunu yeterli bulmayan Milli Güvenlik Konseyi, evvela bu kanunun bazı maddelerini değiştirerek bazı ilave madde ve fıkralar ekledi. Bu değişiklikler sayesinde sıkıyönetim komutanlıklarının yetkileri oldukça genişletildi.[706]

12 Eylül dönemindeki başta Kenan Evren olmak üzere 12 Eylül yönetiminin söylem ve uygulamalarına bakıldığında, başörtüsüne ilişkin yukarıda ifade edilen türden bir tehdit algısının sürdürülmekte olduğu görülebilmektedir. Önceki dönemde yürütülen başörtüsünü okullardan ve kamusal alanlardan dışlayıcı tavır, 12 Eylül yönetimi tarafından da devam ettirilmiştir. 12 Eylül yönetiminin bu konudaki kesin tutumunun göstergesi olması bakımından gerek görüle birtakım yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Askerî yönetimin bu tavrı, etki ve sonuçlar bakımından, daha sonraki dönemlere de sirayet edecek olan dinî hayata ilişkin müdahaleci yaklaşımlara emsal teşkil etmiştir. 12 Eylül döneminde başörtüsüne dönük ilk müdahale, darbenin erken dönemlerinde yasalaşan devlet kurumlarındaki çalışanların kılık kıyafetlerine ilişkin düzenleme aracılığıyla hayata geçirilmiştir. 26 Eylül 1980 tarihinde Başbakanlık tarafından hazırlanan bu dönemin ilk genelgesinde başörtüsü ve sakal yasaklanmıştır. Bu genelge, 657 sayılı kanun kapsamındaki tüm devlet personelinin dış görünüşüyle ilgili kuralları belirleyen bir içerikte hazırlanmıştır. Genelgede, kamu çalışanlarının giyim kuşam ölçülerinden biri olarak “başın açık olması” kabul edilmiştir. Bu kural, daha sonra yayınlanan iki ayrı yönetmelikle de teyit edilmiştir. Bunların birincisi, 1981’de Milli Eğitim Bakanlığı ve diğer okullardaki görevli ve öğrencilerin kılık kıyafetleriyle ilgili yönetmelik olmuştur. İkincisi ise 1982’de yürürlüğe giren kamu kurumlarındaki çalışanların kıyafetlerinin konu edildiği yönetmelik olmuştur. 22 Temmuz 1981 tarihli Bakanlar Kurulu kararı, 7 Aralık 1981 tarih ve 17537 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak başörtüsü yasağı yürürlüğe girmiştir. Yönetmeliğe göre, İmam Hatip okulları da dâhil olmak üzere tüm devlet okullarında başörtüsü yasaklanmıştır. Yönetmeliğin amacı, birinci maddesinde şu şekilde açıklanmıştır: “Yönetici, öğretmen, diğer görevlilerle öğrencilerin Atatürk inkılap ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılıklara kaçmayan ve sade bir kılık kıyafette olmalarını sağlamaktır; kılık kıyafette birlik, bütünlük, uyum ve düzen sağlamak; öğrencilere kılık kıyafet yönünden toplumumuzun özelliklerine uygun tavır, tutum ve alışkanlıklar kazandırmaktır”. Yapılan düzenlemeye göre, bütün resmî ve özel okulların çalışan ve öğrencilerinin başı açık olacaktır. Başörtüsü, İmam Hatip okullarında ve yalnızca Kur’an-ı Kerim dersinde serbest bırakılacaktır. Yükseköğretim okullarındaki kız öğrenciler ise, yönetmeliğin 13. maddesi gereğince, bu kurumlarda görev yapan öğretmen, yönetici, diğer görevliler ve memurlar için geçerli olan hükümlere tabi tutulmuştur. İfade edilen kamu görevlileri ve öğrencilerle ilgili maddede, kurum içinde başın örtülemeyeceği belirtilmektedir. 12 Eylül dönemdeki “çağdaş kıyafet” zorunluluğunun bir sonraki halkasını, 30 Aralık 1982 tarihinde Yükseköğretim Kurulu tarafından düzenlenen genelge teşkil etmektedir. Yükseköğretim kurumu çalışanları ile öğrencilerin, “Atatürk devrim ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılığa kaçmayan” kıyafetler giyeceği belirtilmektedir. Kurum içinde başın örtülmeyeceği ifade edilen yönetmelik, daha önce fiili olarak çeşitli zamanlarda uygulanan üniversitelerdeki başörtüsü yasağı resmî bir geçerlilik kazanmıştır.[707]

12 Eylül yönetiminin gerçekleştirdiği ilk icraatlarından biri, belediye yönetimlerini feshetmesi olmuştur. Siyasal düşünce ve demokrasi anlayışına sıcak yaklaşmayan askerî bakış açısı, yürürlüğe koyduğu yasalar ve yasa değişiklikleri aracılığıyla halk tarafından seçilen belediye başkanlarının görevlerini sonlandırmıştır. Görevden alma uygulaması, 1930 tarihli Belediye Kanunu’na geçici maddeler eklemek suretiyle gerçekleştirilmiştir. 25 Eylül 1980 tarihinde çıkarılan ek kanunun geçici birinci maddesine dayanılarak, görevinden alınan belediye başkanlığı makamına, o bölgenin sıkıyönetim komutanının belirlediği kişinin atanabilmesi mümkün kılınmıştır. Dolayısıyla da sıkıyönetim komutanı bulunduğu bölgede adeta tek yetkili kişi hâline gelmiştir. Halkın teveccüh ederek seçtiği belediye başkanları, yetkilerinden uzaklaştırılarak sıkıyönetim komutanı, yerel yönetim üzerinde nihai karar verici konumunu elde etmiştir.[708]

12 Eylül idaresi, 1964 tarihli Türk Vatandaşlığı Kanunu’na ilişkin olarak 13 Şubat 1981 tarihinde bazı ilavelerde bulunmuştur. “Vatana bağlılıkla bağdaşmayan eylemler” başlıklı bölüme bentler ilave etmiştir. Yürürlüğe konulan değişiklikle ordu tarafından suçlu sayılan bir bireyin, ülkeye dönmemesi durumunda vatandaşlıktan çıkarılmasının önü açılmıştır. 12 Eylül yönetimi, bu suretle birçok bireyi vatandaşlıktan çıkarmıştır.[709]

13 Eylül günü, askerî darbeye karşı halk tarafından herhangi bir tepki gösterilmediği görülmüştür. Bunun üzerine, 24 saatlik sokağa çıkma yasağının kapsamı daraltılmıştır. Söz konusu yasağın yalnızca akşam saatlerinde ve ilgili bölgenin sıkıyönetim komutanının belirlediği zaman diliminde uygulanmasına karar verilmiştir. Yasak kaldırıldıktan sonra ise halk meydanlara toplanarak Kenan Evren’e yönelik büyük sevinç gösterilerinde bulunmuştur. Darbenin ilk günü olduğu için halk, sonra yaşanacak baskıdan henüz habersizdi.[710] Askerî yönetim, dolayısıyla da Ulusu hükümeti 1981 yılı başlarında can ve mal güvenliğini sağlamış ve kayıt dışı yeraltı ekonomisini önemli ölçüde engellemiştir. Bu durum, ekonominin makro göstergelerine de yansımış ve olumlu gelişmeler kaydedilmiştir.[711]

New York Times’in 13 Eylül tarihli gazetesindeki üçüncü bir makale de darbeyi olumlu bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Marvine Howe’un makalesinde, generallerin müdahaleden önce 5 kez uyarıda bulunduklarını vurgulamıştır. Buna rağmen siyasilerin, aralarındaki kısır çekişmeleri sürdürdüklerini, terör hadiselerinin artması nedeniyle de askeri liderin müdahale etmek durumunda kaldığını belirtmiştir. Gazetenin birinci sayfasındaki habere göre, askerlerin demokrasi yanlısı olduğu, bu nedenle de yeniden demokrasiye geçişin ne zaman gerçekleşeceği hususunun, yabancı temsilciler için asıl merak ettikleri konu olduğu belirtilmektedir. Aynı gazetenin birinci sayfasındaki bir diğer haber ise askeri liderlerin kansız bir müdahaleyle yönetime el koyduklarını, amaçlarının şiddetin önlenmesi ve siyasi istikrarın gerçekleşmesinden sonra yeniden sivil yönetimin sağlanması olduğunu yazmıştır. 12 Eylül darbesi, Amerika Birleşik Devletleri basınında geniş bir yankı uyandırmıştır. Gazetelerdeki darbeye ilişkin haberler, darbeyi olumlu bir gelişme olarak yansıtmış, eleştirel yaklaşımdan uzak durmuştur. Gazeteler çoğunlukla “darbe” kelimesi yerine “askeri müdahale” kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir. Seçilmiş hükümetin, darbeyle düşürülmesinden ziyade askerlerin demokrasiyi istikrara kavuşturuncaya, terörü bitirinceye kadar yönetimde kalacaklarını yazmıştır.[712]

Evren, 16 Eylül tarihindeki basın toplantısında, halihazırda yasama yetkisinin Milli Güvenlik Konseyi’nde, yürütme görevinin ise kendi başkanlığındaki bakan yetkilerine sahip müsteşarlardan müteşekkil bir kurul uhdesinde yürütülmekte olduğunu vurgulamıştır. Bunun yanı sıra, geçici bir anayasa hazırlanması ve müteakiben kurucu meclis teşkil edilmesi hedefine ilişkin görüşünü ifade etmiştir (“Anarşiye Hiçbir”, 1980). Hükümeti kurmakla görevli kılınan Bülend Ulusu ise anayasa da dâhil olmak üzere gerekli görülen yasal düzenlemelerin en geç 7-8 aylık bir süre içinde tamamlanacağı yönünde beyanatta bulunmuştur (“Tüm Yasal Düzenlemeleri”, 1980). Milli Güvenlik Konseyi yönetiminin kısa bir süre zarfında asli görevine dönme hususundaki vaadi, Kurucu Meclis ve hazırlayacağı anayasanın, normalleşme açısından kritik bir dönemeci olarak görülmesine ve ilgi odağı haline gelmesine neden olmuştur.

Evren, televizyon için yaptığı ilk konuşmasını Ankara’da 24 Ekim 1982’de yapmıştır. Tanıtım konuşmalarının yapıldığı iller ve tarihleri şu şekildedir: Trabzon Konuşması (25 Ekim 1982), Erzurum Konuşması (26 Ekim 1982), Diyarbakır Konuşması (27 Ekim 1982), Ankara Konuşması (29 Ekim 1982), Kayseri Konuşması (30 Ekim 1982), Adana Konuşması (31 Ekim 1982), İzmir Konuşması (1 Kasım 1982), Kocaeli Konuşması (2 Kasım 1982), Edirne Konuşması (3 Kasım 1982), Eskişehir Konuşması (4 Kasım 1982), İstanbul Konuşması (4 Kasım 1982). Evren, yukarıda da ifade edildiği üzere konuşmalarını planladığı şekilde gerçekleştirmiş, İstanbul’da da konuşma yapmış ve son olarak 5 Kasım 1982’de radyo-televizyon konuşmasıyla tanıtım programını sonlandırmıştır. Anayasa oylaması dolayısıyla halkın verdiği desteğe teşekkür etmek için 12 Kasım 1982’de televizyon konuşması yapmıştır.[713]

Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı meselesi, 1 Kasım 1973 tarihinde başlamıştır. Bu tarihte Türk hükümeti, Ege’nin açık deniz sularında ve Türkiye’nin kıt’a sahanlığında yer alan 27 bölgede petrol araması gerçekleştirmek üzere, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’na arama ruhsatı vermiştir. Verilen ruhsat, ilgili haritayla birlikte Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. 7 Şubat 1974’te Yunan Hükümeti, Türk Hükümeti’ne nota vermiştir. Verilen notada, verilen ruhsatın kapsadığı sahaların, Yunan kıta sahanlığına girdiği gerekçesiyle söz konusu arama ruhsatının geçersiz olduğunu bildirmiştir.

Time dergisinin 8 Aralık tarihli sayısında “Güçlü Ordu İlacı” başlıklı yazıya yer verilmiştir. Yazıda, askerî yönetimin enflasyonu yarıya indirdiği, şiddet olaylarının hemen hemen tümüyle ortadan kaldırıldığı buna karşın, yönetime önyargılı eleştiriler yapıldığı ifade edilmiştir. Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasının “Güçlü Ordu İlacı” sayesinde gerçekleşebileceği belirtilmiştir. Yazıda ayrıca, Demirel ve Ecevit’in bırakıldığı fakat Türkeş ve Erbakan’ın militan oldukları gerekçesiyle “yıkıcı siyasi faaliyetlerden yargılanmak üzere” tutuklu bekletildiklerini belirten ifadelere yer verilmiştir.[714]

Bu olayların üzerinden yaklaşık 8 ay geçtikten sonra 19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta meydana gelen olaylar, sağ-sol çatışmalarının odağında yer alan olaylar arasında yer almaktadır. 12 Eylül darbesine gerekçe olarak kullanılan sebeplerden biri olarak kabul edilmektedir.[715] Kahramanmaraş olayları, Ecevit Hükümetini mesafeli yaklaştığı sıkıyönetim ilanına sürüklemiştir. “Türkiye koşullarında, özellikle bunalım dönemlerinde sıkıyönetim, Türkiye’yi kaygan zemine sokabilir ve rejimin nereye gideceği belli olmaz” kanaatini taşıyan Başbakan Ecevit, 13 ilde sıkıyönetim ilan etme mecburiyetinde kalmıştır. Yıl sonuna gelindiğinde anarşi eylemleri Bilecik, Kütahya, Muğla, İçel ve Hakkâri dışında tüm yurda yayılmıştır. Olaylar sonrasında İçişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanları istifa etmişlerdir.[716]

27 Aralık günü saat 17:00’da mektubu verdiğini belirten Evren, Cumhurbaşkanı ile arasında geçenleri şu şekilde ifade etmektedir:[717] “Bu mektubun doğrudan doğruya radyodan okunmasını düşündük fakat zatı âlinize vermeyi daha uygun bulduk. Onun için size takdim ediyorum diye de ilave ettim. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Korutürk, ‘İyi ki bana getirdiniz. Eğer radyo ve televizyondan okutmuş olsaydınız ben bu koltuğu bırakıp giderdim’ dedi.”


[1]  Edibe Gezgin, Öncesi ve Sonrasıyla 12 Eylül 1980 Darbesinin Türk Basınındaki Yansımaları, İstanbul Üniversitesi Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2013.

[2] Tercüman, 4 Eylül 1978, s.1.

[3] https://ceviiz.com/tarih/3-7-eylul-sivas-olaylari-1978.

[4] Mustafa Balbay, 2012, 12 Eylül’ün Sol-Kırımı 78’liler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, s. 64.

[5] Milliyet, 11 Ağustos 1978, s. 1-9.

[6] Cumhuriyet Ansiklopedisi (1923-2000), s. 460.

[7] Mustafa Balbay, 2012, 12 Eylül’ün Sol-Kırımı 78’liler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, s. 64.

[8] “2 ölü,”Milliyet, 9 Ağustos 1978, s. 1-9.

[9] “Belediye Otobüsü” Politika, 12 Eylül 1978, s. 1-7.

[10] Şahhüseyinoğlu, H. N., (2015). Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar, Ürün Yayınları, s. 30.

[11] Katılmış, C. ve Baharçiçek, 2020, A. Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) Akademik Yaklaşımlar Dergisi, C: 11 S: 1, s. 30.

[12] Katılmış, Canan ve Baharçiçek, Abdülkadir 2020, Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) Akademik Yaklaşımlar Dergisi, C: 11 S: 1.

[13] Ömer Laçiner, “Malatya Olayı- Türkiye’deki Faşist Hareketin Yapısı ve Gelişimi”, Birikim, S: 39, s.12-13.

[14] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 23.

[15] Katılmış, Canan ve Baharçiçek, Abdülkadir 2020, Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) s. 19-20.

[16] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/en-yetkili-agizdan-hamido-suikasti-8415185.

[17] CHP’nin TBMM’ye Sunduğu Önerge, S. 246, 15.02.2012.

[18] Katılmış, Canan ve Baharçiçek, Abdülkadir 2020, Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) s. 29.

[19]Katılmış, Canan ve Baharçiçek, Abdülkadir 2020, Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) s. 19.

[20] Hürriyet, 19 Nisan 1978, s. 13.

[21] Katılmış, Canan ve Baharçiçek, Abdülkadir 2020, Malatya’da Yerel Siyasetin Dönüşümü Üzerinde Hamit Fendoğlu’nun Etkisi (Hamido) s. 29-30.

[22] Cüneyt Arcayürek, Müdahalenin Ayak Sesleri, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1986, s. 362.

[23] Cumhuriyet, 21 Nisan 1978, s. 1.

[24] Nermin Fenmen, GazeteODTÜLÜ, 2 Aralık 2009.

[25] Nermin Fenmen, Gazete ODTÜLÜ, 2 Aralık 2009.

[26] Cumhuriyet, 25 Şubat 1977, s. 1-9.

[27] Nermin Fenmen, GazeteODTÜLÜ, 2 Aralık 2009.

[28] Mehmet Ali Birand, Hikmet Bilâ, Rıdvan Akar, 1999, 12 Eylül Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitapçılık, İstanbul, s. 51.

[29] Ali Bademci, 2013, 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü Bir Gazetecinin Dramı, Ötüken Neşriyat, Ankara, s. 19.

[30] Emre Kongar, 1993, 12 Eylül Kültürü, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 132.

[31] Mehmet Ali Birand, Hikmet Bilâ, Rıdvan Akar, 1999, 12 Eylül Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitapçılık, İstanbul, s. 87-88.

[32] https://www.milliyet.com.tr/gundem/42-yildir-karanlikta-kalan-katliam-6166504, erişim tarihi: 03.02.2022.

[33] Hergün, 18 Mart 1978, 1-7.

[34] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 158.

[35] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 136-137.

[36] Milliyet, 5 Kasım 1983, s.8.

[37] Yalçın Doğan, 1985, Dar Sokakta Siyaset (1980-1983). İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 323-327.

[38] Yalçın, Abdullah Kutalmış 2018, “Türk Siyasal Hayatında Milliyetçi Demokrasi Partisi”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 75, s. 462.

[39] William Hale, 1996, 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Çev. Ahmet Fethi, Hil Yayın, İstanbul, s. 211.

[40] Mustafa Altıntaş, 1992, “12 Eylül ve Ekonomi” 12 Eylül ve Sonuçları (Sempozyum Bildirileri) içinde ss. 21-38, Doğan Ofset, İstanbul, s. 36.

[41] Mustafa Altıntaş, 1992, “12 Eylül ve Ekonomi” 12 Eylül ve Sonuçları (Sempozyum Bildirileri) içinde ss. 21-38, Doğan Ofset, İstanbul, s. 36-37.

[42] Hikmet Özdemir, 2014, Turgut Özal Biyografi, Doğan Kitap, İstanbul, s. 142.

[43] https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BClend_Ulusu, erişim tarihi: 03.02.2022.

[44] Bilal Nergiz, 2012, 12 Eylül Döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin Yasama Faaliyetleri (12 Eylül 1980-18 Ekim 1982), Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, s. 7.

[45] Bilal Nergiz, 2012, 12 Eylül Döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin Yasama Faaliyetleri (12 Eylül 1980-18 Ekim 1982), Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, s. 8-9.

[46] Hasan Cemal, Demokrasi Korkusu 12 Eylül Günlüğü, Everest Yayınları, İstanbul, s. 43.

[47] Arslan, H. , Aslan, M. ve Örnek, A. (2017). Olağanüstü Dönemlerde Demokratik Yaşam. Yeni Fikir Dergisi, 9 (19), 285-297 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/yenifikirjournal/issue/61752/923187 s.289

[48] Keskin, Uğur 2016, “Necdet Şen’in Eserlerinde Bireyi ve Toplumu Baskı Altına Alan Yönetimsel Uygulamalara Yönelik Eleştiriler”, Journal of Human Sciences, Cilt: 13, Sayı: 3, s. 5540.

[49] Temuçin Faik Ertan (Ünite 8) Türkiye’de Demokrasi ve Parlamento Tarihi E-ISBN 978-975-06-3132-0 s. 200.

[50] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 67.

[51] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 68.

[52] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 67-68.

[53] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 69.

[54] Temuçin Faik Ertan (Ünite 8) Türkiye’de Demokrasi ve Parlamento Tarihi E-ISBN 978-975-06-3132-0 s.202.

[55]  Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. ““Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 65-66.

[56] Temuçin Faik Ertan (Ünite 8) Türkiye’de Demokrasi ve Parlamento Tarihi E-ISBN 978-975-06-3132-0 s.200-201.

[57] Özbudun, E. (2018). Anayasa Hukuku. (Ed. E. Özbudun, B. Yücel). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1658, s. 37.

[58] Suat İlhan, 1999, Türk Askeri Kültürünün Tarihi Gelişmesi “Kutsal Ocak”, Ötüken Yayınları, İstanbul, s. 229

[59] Kemal H. Karpat, 2010, Osmanlı’dan Günümüze Asker ve Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul, s. 273-274.

[60] Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 1987, Dış Basında Türkiye, 1977-1987, Kurtuluş Yayıncılık, Ankara, s. 70.

[61] Metin Öztürk, 1995, Türkiye’de Asker ve İktidar, Yeni Yüzyıl Kitaplığı, s. 76.

[62] Metin Öztürk, 1993, Ordu ve Politika, Gündoğan Yayınları, Ankara, s. 89.

[63] Yalçın Doğan, 1985, Dar Sokakta Siyaset (1980-1983). İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 198-199.

[64] Hasan Cemal, Demokrasi Korkusu 12 Eylül Günlüğü, Everest Yayınları, İstanbul, s. 31.

[65] Yalçın Doğan, 1985, Dar Sokakta Siyaset (1980-1983). İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 227-229.

[66] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 99-100.

[67] Mehmet Atan, 1990, Darbelerin Ekonomisi, Afa Yayıncılık, İstanbul, s. 129-130.

[68] Hikmet Özdemir, 2014, Turgut Özal Biyografi, Doğan Kitap, İstanbul, s. 137-138.

[69] M. Zeki Duman, 2010, Türkiye’de Liberal-Muhafazakâr Siyaset ve Turgut Özal, Kadim Yayınları, Ankara, s. 205.

[70] Fatin Dağıstanlı, 1998, Sosyal Demokratlar, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 102-103.

[71] Özbudun, E. (2018). Anayasa Hukuku. (Ed. E. Özbudun, B. Yücel). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1658. s.37-38.

[72] Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 1987, Dış Basında Türkiye, 1977-1987, Kurtuluş Yayıncılık, Ankara, s. 61.

[73] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 80-81.

[74] Ümit Cizre, 1999, Muktedirlerin Siyaseti, Merkez Sağ-Ordu-İslamcılık, Çev. Cahide Ekiz, İletişim Yayıncılık, İstanbul, s. 78-79.

[75] Bülent Tanör, 1986, İki Anayasa: 1961-1982, Beta Yayınları, İstanbul, s. 140-141.

[76] Feridun Ata ve Nazife Karakaya, 2020, Milli Selamet Partisi’nin Konya’daki Kudüs Mitinginin Basına Yansımaları, Tarihin Peşinde – Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, S: 24, 85-124, s. 116.

[77] Muhammet Yıldız ve Ahmet Edi, 2021, 1980 Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, 10 (4), 1651-1658, s. 1655.

[78] Feridun Ata ve Nazife Karakaya, 2020, Milli Selamet Partisi’nin Konya’daki Kudüs Mitinginin Basına Yansımaları, Tarihin Peşinde – Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, S: 24, 85-124, s. 117.

[79] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 2, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 359.

[80] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017 ): 68-69.

[81] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017 ): 69-70.

[82] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. “Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017): 68.

[83] Soysüren, A. H. , Kurtbaş, İ. ““Mefluç Devlet İradesinden” Kudretli Devlete (12 Eylül Yönetiminin Siyasi Kültürü Bağlamında Anayasa Yapım Politikası)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 27 (2017 ): 78-79.

[84] Yalçın Doğan, 1985, Dar Sokakta Siyaset (1980-1983). İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 263-264.

[85] William Hale, 1996, 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Çev. Ahmet Fethi, Hil Yayın, İstanbul, s. 204-205.

[86] Özbudun, E. (2018). Anayasa Hukuku. (Ed. E. Özbudun, B. Yücel). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1658, s. 39-44.

[87] M. Zeki Duman, 2010, Türkiye’de Liberal-Muhafazakâr Siyaset ve Turgut Özal, Kadim Yayınları, Ankara, s. 237.

[88] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 2, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 32.

[89] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 206-208.

[90] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 324.

[91] Mehmet Ali Birand, Hikmet Bila ve Rıdvan Akar, 2010, 12 Eylül Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap, İstanbul, s. 192-193.

[92] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 506.

[93] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 279.

[94] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 329.

[95] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 331.

[96] Kenan Evren, 1995, Unutulan Gerçekler, TİSAMAT Basım Sanayii, Ankara, s. 19-20.

[97] Tuğrul Eryılmaz-Nihat Tuna, “12 Eylül’de Uygulanan Gizli Planı İlk Kez Açıklıyoruz: Bayrak Harekâtı”, Yeni Gündem, Y. 4, S. 80, 13-19 Eylül 1987, s. 10-14.

[98] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 209.

[99] Meltem Tekerek, 2013, 12 Eylül ve Ekonomi Politikaları, Berkan Yayınevi, Ankara, s. 137-138.

[100] Mehmet Ali Birand, 12 Eylül Belgeseli 6. Bölüm. https://www.youtube.com/watch?v=IR0oR8V7z5M&t=1699s

[101] Kamil Karavelioğlu, 2007, Bir Devrim İki Darbe, Gürer Yayınları, İstanbul, s. 305.

[102] Hürriyet, 17 Eylül 1980.

[103] https://www.ntv.com.tr/turkiye/12-eylul-surgunleri-101ler,99cKQD3rDEa0kr8-yquC4w.

[104] William Hale, 1996, 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Çev. Ahmet Fethi, Hil Yayın, İstanbul, s. 194.

[105] http://www.maraskimlik.com/efsane-baskan-memis-ozdala-dair-makale,5470.html

[106] Milliyet, 22.04.1978

[107] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 43.

[108] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 43-44.

[109] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 49; Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 241-242.

[110] Ali Kuzu, 2010, 12 Eylül İhtilali ve Onun Çocukları, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, s. 59.

[111] Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 1987, Dış Basında Türkiye, 1977-1987, Kurtuluş Yayıncılık, Ankara, s. 14.

[112] Erdinç Tokgöz, 2009, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi, İmaj Yayınevi, Ankara, s. 205.

[113] Gamze Budak, 2017, Osmanlı’dan 12 Eylül’e Ordu-Siyaset İlişkisi ve Türk Basınında 12 Eylül Darbesi, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kahramanmaraş, s. 125.

[114] Taner Timur, 2004, Türkiye Nasıl Küreselleşti?, İmge Kitabevi, Ankara, s. 52-53.

[115] Meltem Tekerek, 2013, 12 Eylül ve Ekonomi Politikaları, Berkan Yayınevi, Ankara, s. 191.

[116] Cumhuriyet, 12 Eylül, 1981.

[117] Resmî Gazete, 17 Kasım 1981, s. 37.

[118] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 31.

[119] Gamze Budak, 2017, Osmanlı’dan 12 Eylül’e Ordu-Siyaset İlişkisi ve Türk Basınında 12 Eylül Darbesi, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kahramanmaraş, s. 125.

[120] Ali Bademci, 2013, 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü Bir Gazetecinin Dramı, Ötüken Neşriyat, Ankara, s. 79.

[121] İrfan Ülkü, 1995, 12 Eylül’de Türkeş, Kamer Yayınları, İstanbul, s. 82.

[122] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 4, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 102.

[123] Cengiz Sunay, 2010, Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri, Orion Kitabevi, Ankara, s. 193.

[124] Yaşar Okuyan, 2010, O yıllar 12 Eylül’den Anılar, Mektuplar ve Belgeler, Doğan Kitap, İstanbul, s. 163.

[125] Kenan Evren, 1995, Unutulan Gerçekler, TİSAMAT Basım Sanayii, Ankara, s. 184-185.

[126] Kenan Evren, 1995, Unutulan Gerçekler, TİSAMAT Basım Sanayii, Ankara, s. 174-175.

[127] Kenan Evren, 1995, Unutulan Gerçekler, TİSAMAT Basım Sanayii, Ankara, s. 176-177.

[128] Doruk, Ö. T. ve Yavuz, H. B. (2018). 1980’den Sonra Türkiye’de Uygulanan İstikrar Politikalarının Ekonomik Büyümeye Etkisi . OPUS International Journal of Society Researches , 8 (15) , 2237-2265 . DOI: 10.26466/opus.441770 s. 2242

[129] Ahmad, F. (2016). Modern Türkiye’nin Oluşumu. Çev. Yavuz Alogan. İstanbul, Kaynak Yayınları, s. 216.

[130] T.C. Merkez Bankası A.Ş. Raporu 1980, Ankara, 1981, s. 30-31.

[131] Meltem Tekerek, 2013, 12 Eylül ve Ekonomi Politikaları, Berkan Yayınevi, Ankara, s. 105-106.

[132] Ali Kuzu, 2010, 12 Eylül İhtilali ve Onun Çocukları, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, s. 103-106.

[133] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 112-113.

[134] Yavuz Donat, 1987, Yavuz Donat’ın Vitrininden Sandıktan İhtilale 1977-1980, Bilgi Yayınevi, İstanbul, s. 567.

[135] Yavuz Donat, 1987, Yavuz Donat’ın Vitrininden Sandıktan İhtilale 1977-1980, Bilgi Yayınevi, İstanbul, s. 560.

[136] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 165-166.

[137] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 320.

[138] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 3, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 289.

[139] İsmail Kayabalı ve Cemender Arslanoğlu (Hazırlayanlar), Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Türk Devleti Adına Anayasa’yı Tanıtma Konuşmaları Üzerine Bir İnceleme, s. 20-45.

[140] Taner Timur, 2004, Türkiye Nasıl Küreselleşti?, İmge Kitabevi, Ankara, s. 49-50.

[141]  Sudi Apak ve Metin Uyar, IMF-Türkiye İlişkileri ve Bankacılık Sektörü, Muhasebe ve Finansman Dergisi (e-Muhasebe ve Finansman Dergisi) 0, no.47(2010), s. 49.

[142] Levent Ünsaldı, 2008, Türkiye’de Asker ve Siyaset, Çev. Orçun Türkay, Kitap Yayınevi, İstanbul, s. 93-94.

[143]   Sudi Apak ve Metin Uyar, IMF-Türkiye İlişkileri ve Bankacılık Sektörü, Muhasebe ve Finansman Dergisi (e-Muhasebe ve Finansman Dergisi) 0, no.47(2010), S. 50.

[144] Zeynep Erdinç, Uluslararası Para Fonu-Türkiye İlişkilerinin Gelişimi ve 19. Stand-By Anlaşması. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 0, no.18(2007)

[145] Kazgan, G. (2005), Türkiye Ekonomisinde Krizler: 1929-2001, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 200-201.

[146] Doruk, Ö. T. ve Yavuz, H. B. (2018). 1980’den sonra Türkiye’de Uygulanan İstikrar Politikalarının Ekonomik Büyümeye Etkisi . OPUS International Journal of Society Researches , 8 (15) , 2237-2265 . DOI: 10.26466/opus.441770 s.2244

[147] Zeynep Erdinç, Uluslararası Para Fonu-Türkiye İlişkilerinin Gelişimi ve 19. Stand-By Anlaşması. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 0, no.18, (2007), s. 99 – 116.

[148] Ali Kuzu, 2010, 12 Eylül İhtilali ve Onun Çocukları, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, s. 261.

[149] Davut Dursun, (2005), 12 Eylül Darbesi, Şehir Yayınları, İstanbul, 3, aktaran, Abdulvahap Akıncı, 2013, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 15 Sayı 2 (39-58), Türk Siyasal Hayatında 1980 Sonrası Darbeler ve Emuhtıra, s. 42.

[150] Cengiz Sunay, 2010, Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri, Orion Kitabevi, Ankara, s. 200.

[151] Taner Timur, 2004, Türkiye Nasıl Küreselleşti?, İmge Kitabevi, Ankara, s. 38-39.

[152] Mustafa Balbay, 2012, 12 Eylül’ün Sol-Kırımı 78’liler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, s. 88-91.

[153] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 168-169.

[154] Ali Kuzu, 2010, 12 Eylül İhtilali ve Onun Çocukları, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, s. 90.

[155] Muhammet Yıldız, Ahmet Edi, 2021, 1980 Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, 10(4), 1651-1658, s. 1656.

[156] Birsen Örs, 1996, Türkiye’de Askerî Müdahaleler (Bir Açıklama Modeli), Der Yayınları, İstanbul, s. 121.

[157] Emre Kongar, 1993, 12 Eylül Kültürü, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 136.

[158] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 305.

[159] Duman, M. Z., 2019, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkileri ve Askerî Darbelerin İdeolojik Kökenleri”. İnsan ve İnsan 6 (2), 145-164, s. 156.

[160] Duman, M. Z., 2019, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkileri ve Askerî Darbelerin İdeolojik Kökenleri”. İnsan ve İnsan 6 (2), 145-164, s. 157.

[161] Duman, M. Z., 2019, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkileri ve Askerî Darbelerin İdeolojik Kökenleri”. İnsan ve İnsan 6 (2), 145-164, s. 157-158.

[162] Duman, M. Z., 2019, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkileri ve Askerî Darbelerin İdeolojik Kökenleri”. İnsan ve İnsan 6 (2), 145-164, s. 158.

[163] Ahmet T. Kuru, 2013, “Türkiye’de Askeri Vesayetin Yükseliş ve Düşüşü: İslamcılık Kürtçülük ve Komünizm Korkuları”, Türkiye’de Demokrasi, İslam ve Laiklik, Der. Ahmet T. Kuru ve Alfred Stepan, İstanbul,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s.58.

[164] Duman, M. Z., 2019, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkileri ve Askerî Darbelerin İdeolojik Kökenleri”. İnsan ve İnsan 6 (2), 145-164, s. 158-159.

[165] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 9.

[166] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 19.

[167] Murşit Balabanlılar, Ümit Sezgin, Oya Ayman Büber ve Esat Pala (Hazırlayanlar), 1993, Demokrasiye Karşı Siyasi Cinayetler, Hürgüç Gazetecilik A.Ş. Yayınları, İstanbul, s. 37-38.

[168] Ümit Sezgin, 1987, Aydınlanmamış Cinayetler, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 66-67.

[169] Orhan Tüleylioğlu, 2007, Neden Öldürüldüler?, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara, s. 209.

[170] Ali Bademci, 2013, 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü Bir Gazetecinin Dramı, Ötüken Neşriyat, Ankara, s. 30.

[171] Ali Bademci, 2013, 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü Bir Gazetecinin Dramı, Ötüken Neşriyat, Ankara, s. 33.

[172] Ali Bademci, 2013, 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü Bir Gazetecinin Dramı, Ötüken Neşriyat, Ankara, s. 35.

[173] Ümit Sezgin, 1987, Aydınlanmamış Cinayetler, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 44.

[174] Ümit Sezgin, 1987, Aydınlanmamış Cinayetler, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 44-45.

[175] Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 1987, Dış Basında Türkiye, 1977-1987, Kurtuluş Yayıncılık, Ankara, s. 33.

[176] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 172-173.

[177] Cengiz Sunay, 2010, Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri, Orion Kitabevi, Ankara, s. 216.

[178] Cengiz Sunay, 2010, Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri, Orion Kitabevi, Ankara, s. 217.

[179] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 12.

[180] Mehmet Ali Birand, 1984, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları, İstanbul, s. 49.

[181] Ferruh Sezgin, 1991, Sistemin İntikamı Bir 12 Eylül İncelemesi, 4. Baskı, Yeni Düşünce Yayınları, Ankara, s. 8.

[182] Murat Belge, 1993, 12 Yıl Sonra 12 Eylül, Birikim Yayınları, İstanbul, s. 27.

[183] Murat Belge, 1993, 12 Yıl Sonra 12 Eylül, Birikim Yayınları, İstanbul, s. 28-29.

[184] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/12-eylulun-kara-mirasi-ozgur-sanatin-dusmani-oldular-275157.

[185] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/12-eylulun-kara-mirasi-ozgur-sanatin-dusmani-oldular-275157.

[186] Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 2, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 12.

[187] Kenan Evren, 1994, Zorlu Yıllarım 1, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 114.

[188] Mehmet Ali Birand, Hikmet Bila ve Rıdvan Akar, 2010, 12 Eylül Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap, İstanbul, s. 192.

[189] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s.708-709.

[190] Süleyman Yeşilyurt, 2008, İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar, Kültür Sanat Yayınları, Ankara, s. 251-252.

[191] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s. 709.

[192] https://odatv4.com/siyaset/iste-12-eylul-kabinesi-0504121200-22859; Kenan Evren, 1991, Kenan Evren’in Anıları 2, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 73-74.

[193] https://www.biyografi.net.tr/hasan-mutlucan-kimdir. Erişim Tarihi: 16.02.2022.

[194] Lale Şıvgın Dündar, 2016, 12 Eylül Dönemi Türk Yazılı Basınında Atatürk ve Atatürkçülük, Yayınlanmış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, s. 51.

[195] Mustafa Oner Uzun ve Hülya Uzun, “Müzikte Şiddet-Şiddette Müzik”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 80, Ekim 2018, s. 150.

[196] Hürriyet, 19 Aralık 1998, s. 4.

[197] https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/darbe-sabahlarinin-demokrat-turkucusu-hasan-mutlucan-5097898. Erişim Tarihi: 16.02.2022.

[198] Hürriyet, 19 Aralık 1998, s. 4.

[199] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s. 710.

[200] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s. 710.

[201] Yalçın Doğan, 1985, Dar Sokakta Siyaset (1980-1983). İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 132.

[202] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s. 710.

[203] Yusuf Ziya Keskin, Gülsemin Akın,”12 Eylül Ara Rejimi Döneminde Türkiye’de Si̇yasi Gelişmeler (1980 1983)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü Dergisi (2020) s. 721.

[204] Coşkun, Y. “İngiliz Parlamentosunda Yapılan Tartışmalar Çerçevesinde Türkiye’de 1983 Genel Seçimleri ve Demokrasi”. Journal of Anglo-Turkish Relations 3 (2022): s. 80-81.

[205] Coşkun, Y. “İngiliz Parlamentosunda Yapılan Tartışmalar Çerçevesinde Türkiye’de 1983 Genel Seçimleri ve Demokrasi”. Journal of Anglo-Turkish Relations 3 (2022): s. 92-93.

[206] Sadık Çalışkan, (2020). 12 Eylül Darbesi’nde Televizyon Yayınlarında Propaganda Faaliyetleri Üzerine İnceleme. Karadeniz Teknik Ünive