No menu items!

YUNAN CUNTASININ YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ: ÜLKE RAPORU – Dr. Effie G. H. Pedaliu

Okumalısınız!

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Dr. Effie G. H. Pedaliu [1]

Çev. Dr. Ali Osman Karaoğlu [2]

GİRİŞ

Soğuk Savaş Dönemi‘nin Yunanistan’ı 1974’e kadar aşırı çalkantılı bir süreç geçirdi ve iç savaş travmasının derin etkileri bu sürece damgasını vurdu.  Bu makale, kırılgan ve kusurlu demokratik Yunan siyasi sisteminin tamamen demokratikleşme çabası içerisine girdiği sırada askerî diktatörlüğün hemen iç savaş akabinde kontrolsüzce gelişerek büyük çapta hâkimiyet kurmasının ardındaki saikleri inceleyecektir. Bunun yanı sıra diktatörlüğün ulusal ve uluslararası çaptaki yankılarını tespit edecek ve ülkenin cuntanın çöküşü akabinde girdiği geçiş sürecini anlatarak son bulacaktır.

CUNTAYA GİDEN YOL

Ülke, 1944 sonbaharına Alman işgalinin yol açtığı sistematik ekonomik çöküşle uyandı ve bu durum 1943’ten beri devam etmekte olan iç savaşı daha da kızıştırdı.1949’da sona eren bu iç savaş ülkenin toplumsal yapısını, siyasi sistemini ve ekonomisini adeta paramparça etti. Savaş ve iç savaş, korkunç düzeyde insani kayıplara yol açarak sona erdi ve birçok Yunan, 1949 sonrasında Doğu Avrupa ve Sovyet Rusya’ya sığınmak üzere yollara düştüğünden ülkenin nüfusu daha da azaldı.

1950’lerin Yunan siyasi sistemi iç savaşın izlerini taşıyordu. Parlamenter yönetim şekli varlığını sürdürmesine karşın, demokratik özgürlükler sadece bazılarının (1) hizmetindeydi. Sıkı yönetim, iç savaşın bitiminden birkaç ay sonra, Şubat 1950’de son bulmasına rağmen silahlı kuvvetlere geniş imtiyazlar vermişti. Yunan Komünist Partisi (KKE) yasa dışı ilan edildi; lakin 1951’de Birleşik Demokratik Sol (EDA) adı altında yeni bir sol parti açıldı. EDA seçimlerde yarışmasına karşın liderlerin ve adaylarının birçoğu hapisteydi. Yunanistan, baskı ve modernizasyon ikilisi ile kurumsal ihraç ve ekonomik gelişim ikilisinin garip bir bileşimi haline gelmişti. Toplum iç savaştan, son derece kutuplaşmış vaziyette çıkmasına karşın, ülke diktatörlüğün eşiğinden dönmüştür.

Soğuk Savaş‘ın patlak vermesiyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Yunanistan’ın işlerine aktif müdahale etmeye başladı. 1947 Truman Doktrini ve Marshall Planı, Yunanistan’ı iyice Batı’nın etkisi alanına soktu. Yunanistan 1949’da Avrupa Konseyi’ne üye oldu ve Türkiye ile beraber 1952’de NATO’ya girdi. 1953 yılında Yunanistan ve ABD arasında imzalanan bir anlaşma, ABD’nin Yunanistan’da üsler kurmasına olanak tanıdı.  1956’da ABD’nin Atina’daki CIA istasyonu daha donanımlı hale getirildi ve CIA, Yunan İstihbarat Servisi (KYP) ile yakın ilişkiler kurdu. 1946-1962 yıllarında ABD, Yunanistan’a 11 milyar dolarlık büyük bir yardımda bulundu. ABD’nin yardımları öyle bir düzeye geldi ki yardımlar ile Yunan siyasi ve ekonomik istikrarlılığı arasında sembiyotik (birbirine bağımlı) bir ilişki oluştu ve bu ilişki Yunan toplumunun belirli kesimlerinde, Yunanistan’ın kim tarafından nasıl yönetileceğine nihai olarak Amerikalıların karar verdiğine dair bir izlenim yarattı (2). Bu dinmek bilmeyen endişeler Yunanistan’da iyice kızışırken öte yandan ABD’de de endişe ve eleştiriler dile getiriliyordu. Birçok Amerikalı, Yunanistan’da hemen iç savaş akabinde yaşanan insan hakları ihlallerinden dolayı kendilerini adeta lekelenmiş gibi hissediyordu (3). Hem Truman hem de Eisenhower yönetimleri, kamuoyunda bu yaşananlara göz yumuyormuş gibi görünse de özelde sağ kanat Yunan hükûmetlerinin rövanşist aşırılıklarının bazılarını törpülemeye çalışıyorlardı.

ABD’nin Yunanistan’a müdahale etmedeki asıl amacı, Sovyet Komünizminin ve ulusal komünizmin Batı’nın Akdeniz’deki stratejik çıkarlarına bir daha asla tehdit teşkil etmemesini sağlamaktı. Bu sebeple, ABD açısından ülkenin istikrara kavuşması en öncelikli hedefti. Nitekim Amerikalılar 1946-52 yılları arasında 15 fevri Yunan hükûmetiyle yeterince uğraşmıştı. Amerikalılar için Yunanistan’da ilerleme kaydetmenin tek yolu istikrarlı ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesi ve bunu olanaklı kılabilecek güçlü bir hükûmetti. Büyük Mareşal Alexandros Papagos, İtalya ve KKE’ye karşı yürütülen savaşın kahramanı, askerî görevinden istifa etti ve istifası karşılığında siyasete sokuldu. Yunanistan’ın güçlü bir hükûmete kavuşması için, Amerika Papagos’u ve onun partisi Yunan Canlanışı iki seçim destekledi ve ABD, seçim kanununda bir değişikliğe gidilmesini sağlayarak nispi temsil sistemi yerine salt çoğunluk sistemini getirdi. 1952 Kasım seçimlerinde, Yunan Canlanışı %50’nin biraz altında oy alarak Yunan Parlamentosu’nda 300 koltuktan 247’sini elde etti.  Sol kanat partisi EDA ise %10’un biraz altında oy alarak hiç koltuk sahibi olamadı (4)

Papagos döneminde ve halefi Ulusal Radikal Birliği Partisi (ERE) başkanı Contantinos Karamanlis zamanında  yüksek enflasyon dizginlendi; faiz oranları düşürüldü; drahminin değeri düşürüldü ve böylece yatırım dostu bir ortam oluşturuldu. Bu önlemler, 1950’lerin sonlarında ve 1960’larda Yunan ekonomisinde mucize yarattı ki bu mucize, Avrupa’da yaşanan les Trente Glorieusesten daha harikulade olduğu gibi enerji ve coşku açısından Japonya’dakine benzerdi. Ayrıca hayat standartlarında da paralel bir iyileşme oldu, orta sınıf genişledi ve tüketim toplumu oluştu. Yunanistan’ın yıllık kişi başına düşen milli geliri 1950’de 1.950 dolar iken on yıl içerisinde 3.146 dolara yükseldi.

Buna karşın, sivil savaştan çıkan bir toplumda bir parlamenter yönetim başta olsa bile bu yönetim ne tamamen demokratik ne de herkesi kapsayıcı olabilirdi. Papagos “yoldan çıkmışlar“ olarak tabir ettiği komünizmden vazgeçen, eski arkadaşlarını aleni suçlayan ve milli davaya tükenmez bağlılık sözü veren ve bu şekilde tuttukları yolun hatalarını  fark etmeye hazır olan bazı “yoldaşlarını”  siyasete sokmak için çaba sarfetmişti. Ayrıca Yunan siyasetini uzun süre sabote eden ‘monarşistler’ ve ‘venizelos yanlıları’ arasındaki fikirsel uçurumu kapatmaya çalıştı. Ancak bunlar, ne iç savaşın getirdiği kötü siyasi sonuçları onarmaya ne de ulusal bir uzlaşı zemini oluşturmaya yönelik teşebbüslerdi.

1949’dan 1960 başlarına kadar, iç savaşın mağlupları ikinci sınıf vatandaş olarak muamele gördüler. Yunanlılar devlet tarafından ideolojik görüşlerine göre sınıflandırıldı: milliyetçiler ve komünistler. İlk kategoridekiler ‘sağlıklı’, ikinci kategoridekiler ise ‘hastalıklı ve bulaşıcı’ olarak tanımlandı. İkinci kategoridekilerin hastalıklı olduklarından tecrit edilmeleri gerekirdi. Tecrit, hapse tıkılan ya da ülke içindeki sürgün yerlerinde ve toplama kamplarında tutulan sayısız siyasi mahkumdan ibaret de değildi. Dışlama sosyal alanda da baş göstermişti. Yunan hükûmetlerinin iç savaş süresince KKE’ye karşı almış oldukları her türlü önlem, her ne kadar 1952’de yeni Anayasa kabul edilmiş olsa da, 1950’lerde geçerliliğini koruyordu. Yeni Anayasa‘ya aykırı olan bu uygulamalar, Nisan 1952’de alınan parlamento kararı gereği varlığını sürdürdü (5). Böylece baskıcı bir anti-komünist sistem kuruldu ve o dönemde bu sistemi uygulamaktan sorumlu olanlar  sadece komünistleri değil aynı zamanda onların akrabalarını, arkadaşlarını, ilericilik-sosyalizm gibi ideolojilere meyleden herkesi – doğrusu her kime kin tutmuşlarsa onları- yasal haklardan men edip sürgün etmekten aşırı haz duyuyorlardı. Sözde ‘milli vatanseverlik sertifikası’ elde edemeyenler ayrımcılığa uğradılar; ayrımcılık türlerinden bazısına örnek verecek olursak: Devlette işe giremez, yüksek öğrenim göremez, araç kullanamaz ve pasaport alamazlardı (6).  Bu yüzden,  insan hakları anayasada güvenceye alınmasına karşın bu haklardan sadece ‘komünist’ olmayanlar faydalanıyordu (7). Bütün bu sistem, iç içe derin denetim mekanizmaları üzerine kurulu olduğundan zamanla gizli ‘paralel-devlet’ örgütlerinin oluşmasına yol açtı ve bu örgütler çoğu zaman iç savaş döneminde faaliyet gösteren anti-komünist kuruluşların üye listelerini bire bir kopyalayıp kullanıyordu. Bu tecrit uygulaması, bazı Yunanların diğerlerine kıyasla devlette daha fazla hak sahibi oldukları algısı yarattığından paralel devlet örgütleri Yunan devletini elde edilmesi gereken bir mülkiyet olarak görmeye başladı.

Soğuk Savaş döneminde bazı devletlerin yaşadığı demokrasi ve tecrit arasındaki gelgitler ve belirsizlikler, siyaset bilimcilerini bu sistemleri sınıflandırmaya teşvik etmiştir. Rosenau’nun tipolojisine göre Yunan siyaset sistemi – Rosenau’nun adlandırdığı şekliyle – ‘nüfuzlu siyaset sistemi’yle çok iyi örtüşmektedir. Bu sistemde uluslararası sistemin ve üye olmayanların (8) etkileri doğrudan iç işlerine nüfuz etmektedir. Yunan örneğinde, üye olmayanlar ABD elçiliği, saray ve orduya tekabül ediyordu. Mouzelis ve Pagoulatos’un kullandığı ‘güdümlü demokrasi’ analitik kavramı da aynı şekilde Yunan siyaset sistemine uyarlanabilir. Buna göre anti-komünist güçler siyasete öyle egemen olmuşlardı ki anayasayı bariz hiçe sayıp parlamenter siyaset düzeyinde neler yapılacağına dair sınırlar koyabiliyorlardı (9).  Tsoukalas’a göre, Yunanistan 1950’lerde son derece orijinal bir otoriter rejim şekli ortaya çıkarmıştı ki bu rejim, demokratik olarak kurulmuş bir parlamenter sistem himayesinde işlevini yürütüyordu (10). Hangi tanımı seçerseniz seçin, Yunanistan’da toparlanmaya çalışan kırılgan bir parlamenter demokrasi mevcuttu ve bu sistem maalesef ki kendi iflasının tohumlarını da bünyesinde barındırıyordu.

İç savaş sonrasındaki Yunan siyaset sistemi doğal olarak istikrarsızdı. Ayrıca iç ve dış değişikliklerden oldukça kolay etkilenebilir konumdaydı. İlk karşılaşılan sorun, Akdeniz’deki kolonilerin bağımsızlaşma çabalarının yarattığı “değişim rüzgarlarıydı”.  İngiliz Kraliyeti‘nin Greko-Türk karma bir nüfus yapısına sahip olan Kıbrıs Kolonisi, bünyesindeki Yunan sakinlerinin Birleşik Krallık’tan bağımsızlaşıp Yunanistan’la birleşmeye (enosis) çalıştıklarını fark etti. Halefi Yunan Hükûmetleri, hem reel gerçeklikten hem de Yunanistan’ın müttefiklerini kendisinden uzaklaştırmama ihtiyacından yola çıkarak Kıbrıs ‘sorununu’ ele alıyorlardı. Ancak bu yaklaşım, onları Yunan seçmenin istekleriyle çatışır hale getiriyordu. Kıbrıs, Yunanistan’da aşırı duygusal bir sorun halini almıştı; parti taraftarlarını, toplumsal sınıfları, ideolojik önyargıları aşıp Yunan siyasetini derinden etkiler konuma gelmişti. Bu durum sivil savaş sonrasındaki sistemin baş aktörleri arasındaki ilişkileri istikrarsızlaştırdı. EDA, hem muhafazakârların milli bir meseleyi ele alış tarzlarını eleştirmek hem de seçim propagandası yapmak için bu durumu kendi lehine kullandı. Karamanlis, Kıbrıs’ın Yunan siyaseti üzerindeki etkisini Amerikalılara şu sözlerle çok net izah etti: “Bütün Yunanlıların birleşme arzusunu destekleseydim Yunan tarihine büyük bir adam olarak yazılırdım ama birleşme fikrinden vazgeçtiğim için şimdi vatan hainiyim.“ (11) Halkın Kıbrıs‘la ilgili yaşadığı hüsran ve hayal kırıklığı 1958 seçim sonuçlarını kısmen etkilemişti. EDA bu sayede resmen muhalefet koltuğuna oturacak kadar oy toplamıştı (12).  Yunan parlamentosundaki diğer partilerin meşru olarak görmedikleri bir partinin gittikçe güçlenmesi, Yunan siyasetinin hassas dengelerini ciddi ölçüde sınadı ve üye olmayanlardan bazılarının, başta Yunan silahlı kuvvetleri olmak üzere sadakatini zorladı.

Yunan ordusu, iç savaştan özerkliğini güçlendirerek çıktı ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Yunan siyasetindeki rolünü daha da pekiştirdi. Yunan ordusu, ülkeyi hem dış saldırılardan hem de iç isyanlardan korumakla görevlendirilmişti. Yunanistan’ın NATO üyeliği, bir yandan yeni ittifakta etkili bir partner olabilmek amacıyla  askeriyenin yetkinliğini artırmasını gerektirdiği gibi bir yandan da ordunun Yunan toplumundaki değer ve konumunu  da pekiştirip yurt dışındaki etkilere açık hale getirmişti (13). Fakat iç savaştan çıkmış bir ortamda hem güçlü bir ordu  hem de güçlü bir emniyet birimi oluşturulması bunları, statükonun muhafızlığını yapmaya itmişti. Nitekim iç savaş sırasında da demokratikleşmeyi kısmen önlemekle görevli kılınmışlardı. Bu sebeple ordu ve emniyet, yönetim yetkisinin sağ kanat ve sağ kanat olmayan hükûmetler arasında el değiştirmesini kendi özerkliklerine ve konumlarına bir tehdit olarak algılamaya başladılar (14). Kıbrıs sorunları ile EDA’nın yükselişi bir araya gelince Yunan ordusu içerisinde aşırı hoşnutsuzluk baş gösterdi ve bu durum halihazırdaki Kutsal Birlik (IDEA) örgütü içerisinde “Genç Yunan Subaylar Birliği (EENA)” adı altında yeni bir komplocu aktivist alt grubun oluşmasına yol açtı; on yıl sonra Yunan demokrasisini devirecek birçok kişi de bu grup içerisinde yer alıyordu (15). Kıbrıs bağımsızlığını kazanıp da ilk Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, BM’deki genç Cumhuriyetçi müttefiklerini olabildiğince artırmak için nötrleşme ve bağlantısız bir siyaset izleme yolunu tutmaya ve çift kutuplu bir ortamda elde edebileceği fırsatları değerlendirmeye başladıktan sonra Yunan ordusunun kaygıları daha da derinleşti. Gizli gruplar ve ‘paralel-devlet’ örgütler 1960 başlarındaki ulusal ve uluslararası gelişmeler zincirini endişeyle izliyordu.

Ulusal çapta ise sivil savaş sonrası siyaset sistemi 1958 yılı itibarıyla uzun süreli bir meşruluk krizine girdi ve bu kriz, 1960’ların siyasi istikrarsızlığına zemin hazırladı. Üç yıllık zaman diliminde üç seçim gerçekleşti. Paralel-devlet örgütleri 1958 yılında EDA’nın yükselişini, Kıbrıs konusunda yaşanan memnuniyetsizliğe ve Merkez’in başarısızlığına bağlıyordu (16). 1962’de yaşanan bir dizi olay, Yunan silahlı kuvvetleri içerisinde tereddüt ve yabancılaşmanın artmasına yol açtı. Amerikan yardımı, 1960 yılına kadar gitgide öyle azaldı ki sadece askerî alandaki ve savunma alanındaki büyük harcalamaların milli bütçe üzerindeki yükünü hafifletebilecek düzeye düştü ve 1962 yılında çok daha keskin bir düşüş yaşadı. 1962 yılında lüks bir Kraliyet nikahı kıyılması ve beraberinde Kraliyet mensuplarının harcamalarının sürekli artması hem  Karamanlis’e hem de Saray’a karşı toplumsal bir öfke duyulmasına sebep oldu (17). Artan ekonomik refah ortamı, hızlı şehirleşme ve Amerikan kültürü etkisiyle Yunanistan’da modernleşme ve düşünce-hareket alanında liberalleşme yaşandı; bunun sonucu olarak farklı düzeylerde protestolar arttı ve barış hareketi, öğrenci hareketi ve hatta embriyonik kadınların hareketi gibi isimler altında protesto hareketleri çoğalıp yaygınlaştı. Paralel-devlet örgütleri, bu gördüklerini “gittikçe artan bir tehdit ortamı” olarak algıladıklarından tepki gösterdiler ve bu doğrultuda 1961 ve 1963 yılları arasında faaliyetlerini artırarak olası işsizlik ihtimali üzerinden öfke ve korkularını açığa vurdular. 1961 seçimleri sırasında yasa dışı manevralarla insanların gözünü korkutarak  EDA’ya oy vermekten vazgeçirmeye odaklandılar. 1963 yılında EDA milletvekili Grigoris Lambrakis’e suikast düzenleyerek faaliyetlerini doruğa çıkardılar. Karamanlis’e ve Panagiotis Kanellopoulos gibi ERE liderlerine göre bu faaliyetlerin hiçbiri kabul edilemezdi ve yaşananlar bilgileri dahilinde değildi (18). Bu örgütler herhangi bir siyasi kontrol mekanizmasının dışında hareket ediyorlardı ve kendi gündemleri vardı.

Merkez Birlik partisinin (CU) bilhassa Karamanlis ile koalisyon hükûmeti kurmada başarısız olması sebebiyle 1961 seçim sonuçlarını kabul etmeyişi, istikrarsızlığı daha da artırdı.  1961 seçimleri parti tarafından “cebren ve hileyle yapılan seçimler“ olarak adlandırıldı. CU, iddialarını ise ön seçim kampanyası sırasında şiddet ve tehdite başvurulacağına dair aldığı ihbarlara dayandırıyordu ancak o zaman bunun sadece EDA seçmenleriyle sınırlı kalacağını ve ERE seçmeni olmayanları kapsamayacağını sanmıştı (19). Tam da CU’nun siyasette varlığını sürdürme mücadelesi başlattığı sırada, Lambrakis’in suikasta uğraması ve Karamanlis’in Saray‘la arasının açılması Yunan siyaset sahnesinde doldurulması beklenen bir boşluk yarattı. CU parti başkanı George Papandreou, “aralıksız mücadele” sloganıyla tam demokratikleşme davasını benimsediğini ilan etti ve bu ilanı tam da Yunan toplumunun kabaran duygularına tercüman olduğu bir döneme denk gelmişti. CU yeni seçimleri provoke etmek için bu durumu kendi lehine kullandı.  1963 seçimleri çok yakındı; ancak Karamanlis savaşmaktan yorgun düşmüştü ve Paris’e kendisi sürgün gitmek istemişti (20). CU, bir sonraki 1964 seçimlerinde ezici oy üstünlüğüyle büyük bir zafer kazandı.

İki seçim üzerine yaşanan en ilginç gelişme ise EDA’nın seçmen çekim gücü, gözle görülür biçimde ve amansızca zayıflıyordu. Aşırı sağ kanat mensupları bu siyasi gelişmeyi görmezden geldiler ve CU’ya gittikçe daha fazla kin gütmeye yoğunlaştılar. 1964 Kıbrıs krizinin ele alınışı ve Acheson planı aslında hükûmetin devrilmesine yol açabilirdi ancak 1965’te Papandreou hükûmeti silahlı kuvvetlerini yeniden organize etmeye, askerî istihbarat servislerini yeniden yapılandırmaya ve bunları kontrol altına almaya kalkıştı ve bu teşebbüsü George Papandreou’yu Saray‘la karşı karşıya getirdi. EENA bu koşullar altında hem Yunan ordusu içinde hem de siyasette ve toplum genelinde isyan ve güvensizlik yaratmak için ASPIDA adlı muhalif bir gizli askerî örgütün varlığını ifşa etme kararı aldı.  ASPIDA komünist cephede değildi lakin EENA bu grubun George Papandreou’nun oğlu Andreas Papandreou ile bağlantılı olduğuna dair yalan yanlış dedikodular servis etmişti. ABD de Andreas Papandreou’yu sorun çıkartan, güvenilmez ve komünizm yanlısı bir tip olarak görüyordu (21).  George Papandreou hükûmeti, Yunan silahlı kuvvetlerini kimin kontrolünde olması gerektiğiyle konusunda Saray’la yaşadığı aleni anlaşmazlık sebebiyle istifa etmek zorunda kaldı. Kritik sayıda milletvekili partiden ayrılınca   Papandreou hükûmetinin düşmesine sebep oldu. Bu olaya, duygu yükünü yansıtacak şekilde apostasia (döneklik) adı verildi. Apostasia, Yunanistan’da komploların, grevlerin, paralel-devlet örgütlenmelerinin ve şiddet yanlısı öğrencilerle polisler arasında çatışmaların baş gösterdiği bir atmosfer doğurdu. Toplumsal ayaklanmanın özünde halkın, 1952 Anayasası’nın 114. maddesinin bütünüyle ve usulüne uygun olarak uygulanması talepleri yatıyordu.  Söz konusu kanun maddesinde “Anayasının denetimi vatansever Yunanlılara emanettir.” ibaresi yer almaktaydı (22). EENA üyeleri toplumsal liberalleşmeye öylesine muhalif ve  tahammülsüz hale gelmişlerdi ki bu liberalleşmeyi komünizmin bir adım ötesi olarak algılıyorlar; CU’nun yoldaşlardan’ farksız olduğunu düşünüyorlar, Papandreou’yu hem Yunanistan’ın anti-komünist bloğa olan bağlılığına hem kendilerinin ordu yapılanması içerisindeki ayrıcalıklı konumlarına bir tehdit olarak görüyorlardı (23).

Bir yandan ülke iç işlerinde gittikçe değişken ve istikrarsız bir hâl alırken diğer yandan CU’nun tutarlı bir dış politika söylemi tutturamaması sebebiyle Yunanistan güvenliğine yönelik uluslararası tehditler de artmaya başladı. Berlin ve Küba krizleri Yunanistan’ın da Sovyet misillemesine hedef olabileceğine dair korkuları artırdı. Yunanistan’ın IRBM’lerini (orta mesafeli balistik füze) konumlandırmayı düşündüğü sırada Bulgarların Balkanlar‘da nükleerden arındırılmış serbest bölge fikrini canlandırması da Sovyetler‘in Bulgarlar üzerinden bir şaşırtma manevrası yapabileceğine dair korkuları körükledi (24). Bu şartlarda hem EENA’nın komplocu tayfası hem de silahlı kuvvetlerin büyük kesimi kendisini tehdit altında hissetti. EENA, önemli sayıdaki subayı kendi faaliyetlerini desteklemeye veya faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya ikna edebildi. Her hâlükârda Yunan Silahlı Kuvvetlerin çift görevi vardı: ülkenin topraksal bütünlüğünü korumak ve herhangi bir iç isyanı engellemek. Komplocu tayfa kendi gizli ve örtülü eylemleri ile Yunan devletine karşı görevlerinin ifası arasında herhangi bir çelişki görmüyorlardı.  Yunan demokrasisi sonunda onların komplolarına dayanamayacak kadar zayıf düştü. 28 Mayıs 1967 seçimleri, 21 Nisan 1967 darbesi yüzünden iptal edilecekti.

Yunan silahlı kuvvetleri, ilk kez siyasi destek almadan ve kendini siyaset ardına gizlemeden bir diktatörlük kurmak için harekete geçmişti. İddialara göre, Yunan sağ kanadı siyaset sisteminin demokratikleşmesini engellemek suretiyle siyasi üstünlüğünü muhafaza edebilmek için 1967 darbe teşebbüsünde bulunmuştu (25).  Öte yandan, James Miller bu konuda daha anlaşılır ve daha doğru bir tespitte bulunmuştu: İstikrarlı bir demokrasi kurulamayışı, büyük ölçüde  Yunan siyasetçilerinden, ordudan ve monarşik yapıdan kaynaklanıyordu ancak işlerin yolunda gitmemesinde ABD’nin de mesuliyeti olduğu kaçınılmazdı (26).

Ne gariptir ki diktatörler, devletin kurumlarını ele geçirmek için Prometheus adlı NATO planını uygulamaya koydular. Halbuki bu plan sadece Yunan demokrasisini tehdit eden çok acil bir durum söz konusu olduğunda yürürlüğe koyulacaktı.  Aşırı milliyetçiliğin ve anti-komünizmin kariyerde ilerlemede tek geçerli kriter olduğu bir toplumda EENA mensuplarının üst düzey Amerikan-NATO eğitimine erişim sağlayabilmeleri veya DIA ve CIA çalışanlarıyla bağlantılarının olması hiç de garip durmamaktadır (27).  Tabii ki bu durum 1967 darbesinin Amerikalıların talimatıyla gerçekleştiği veya 1967 darbesinin arkasında Amerikalıların olduğu anlamına gelmemektedir.  Darbenin ilk saatlerinde Beyaz Saray’ın, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın veya Atina’daki ABD Elçiliğinin olup bitene ilişkin ön bilgiye sahip olup bunu sızırdığı görüşünü destekleyecek herhangi bir delil henüz arşivlerde bulunmamıştır. Hemen hemen bütün Yunanlılar gibi onlar da belli bir aşamadan sonra darbe olasılığına dair çıkan söylentilerden haberdardı. Şayet bir darbe gerçekleşecek olursa bunun Kraliyet Generalleri tarafından yönlendirileceğini tahmin ediyorlardı (28). Darbecilerin stratejisi tam da Luttwak’ın tanımına benziyordu: “Darbe öncesinde veya hemen sonrasında muhalif olabilecek bütün güçleri etkisiz kılma ihtiyacı ve geçiş döneminde maksimum ivme kazanma ihtiyacı“(29). İşte bu tanım cuntanın neden bu kadar başarılı olduğunu ve  faaliyetlerin hiçkimsenin radarına niçin takılmadığını açıklayabilir.

CUNTA İKTİDARI

Cunta, NATO ve ABD’ye sadık olduğunu ilan etti. Altı Gün Savaşları’yla Akdeniz’deki istikrarsızlığın körüklendiği ve ayaklanmaların yaşandığı bir dönemde Yunanistan’ın müttefiklerinden çok azı Yunan cuntasının tek taraflı olarak ilan ettiği otoritesini kabul etmeme eğilimi gösterdi (30).  Bu sebeple, Batılı devletlerin çoğunluğu ve kilit uluslararası kurumlar Yunanistan’daki insan hakları ihlallerine, uluslararası kamuoyunun büyük çaplı protestolarına rağmen göz yumdular.

Diktatörler anayasayı askıya aldılar; sıkıyönetim ilan ettiler; basını susturdular ve seçkin entelektüelleri, karşıt siyasi görüşteki parlamenterleri ve sola meyilli olduklarından şüphe duyduklarını ya tutukladılar ya da ev hapsine mahkum ettiler.  Yunanistan’ı demir yumrukla yönettiler; kendi fermanlarındaki “Biz karar veririz biz emrederiz.“ söylemi de bunun tipik göstergesiydi. İnsanlar keyfi olarak tutuklandılar, Yunanlıların temel hak ve özgürlükleri ile insan haklarının sistematik olarak ihlal edilmesi rejimin olmazsa olmazı – sine qua non – haline gelmişti. Öte yandan cunta, Sosyolog Nicos Poulantzas’ın tanımladığı klasik tuzağa düşmüştü: Tehditleri bir bir yok etmeye çalışırken aslında kendilerini desteklemede çıkarı olanların ve boyun eğeceklerini ve sesini çıkarmayacaklarını düşündüklerinin dahi direnç göstermesine yol açtılar (31). Böylece rejim sonunda Yunan toplumunun desteğini almada başarısız oldu ve siyasi meşrutiyet sağlayamadı.

Komünizmden kurtarılan bir Batı ülkesinde işkence uygulanması, Atina’daki İngiliz Yüksek Mahkemesi Başkanı  Laurence O’Keeffe’nin ifade ettiği üzere ‘sadece British kamuoyuna değil Batı’nın tamamına ters düşmektedir’ (32). Uluslararası ve uluslar ötesi cunta karşıtı bir mücadele başladı. “Yunan meselesi BBC, uluslararası basın, akademisyenler, İngiliz Milletvekilleri, ABD Temsilciler ve Senatörleri ile hatta Hollywood tarafından mevzu olarak ele alındı (33). Cuntanın medya hassasiyeti yoktu; birçok Avrupa ve Amerikan şehirlerinde zaten zorda olan kamu düzenini  eylemleriyle daha da sarstılar. Yunanlı siyasi mahkumların sorunu gençlerin sokak gösterileriyle birleşti (34). Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) Atina Anlaşması 1967’de donduruldu. 1969 itibarıyla Yunanistan, Avrupa Konseyi’nden çekilmeye zorlandı. Buna rağmen, rejim birçok Batılı hükûmetin Yunanistan’ın demokratik ihlallerinden ziyade soğuk savaşa ve  NATO’nun güneydoğu cenahının istikrarına öncelik vereceğine inanarak Yunanistan’ın müttefiklerinin bu duruma müsamaha göstereceklerine dair riskli bir öngörüde bulundu ki bu tahmininde de haklı çıktı. Nihayetinde,  diktatörlere baş kadırma hamlesi gerçekten vatansever olan subaylara kaldı. Nikos Pappas ile onun Velos savaş gemisindeki donanma arkadaşlarının ayaklanması en çok bilinen olaydır.  Sonunda Ioannidis’ın desteğiyle Kıbrıs’ta darbe oldu (35).

Yunan diktatörlüğüne göz yumulması hem ülke içinde hem de uluslararası arenada ciddi sonuçlar doğurdu

Uluslararası Sonuçları:

  1. Cuntanın öngörülemeyen fırsatçı baskınları ve Grek-Türk ilişkilerini idaredeki beceriksizliği sonucu Kıbrıs bölündü. Bu durum iki komşu ülkenin (Türkiye – Yunanistan) karşılıklı güvene dayalı ilişkiler geliştirmesini zorlaştırdı.
  2. NATO’nun güney cenahındaki ittifakı öylesine sabote etti ki bu ittifak, Sovyetler’in ABD’nin sorunlarını kendi lehine çeviremeyişi sayesinde ancak ayakta kalabildi. Yunanistan, NATO’nun askerî kumandanlığından geçici olarak çekildi. Türkiye, Kıbrıs konusunda NATO müttefiklerinin aldığı pozisyondan ve Amerikalıların eylemlerinden hoşnut değildi.
  3. Batı, istikrarsız Akdeniz’de istikrarı sağlamak uğruna diktatörlere göz yumdu ancak bu diktatörlerin dehşet verici zulmü, uluslararası camiaya güvenlik arayışı gerekçesiyle insan haklarına teferruat muamelesi yapılamayacağını ve bilakis taviz kabul etmez bir alan olduğunu gösterdi. İnsan hakları konusundaki bu yeni düşünce tarzı Helsinki Nihai Anlaşması’na dahil edildi.
  4. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (ECHR), işkencenin daha etkin izlenmesini sağlayacak ek protokollerle pekiştirildi.
  5. Yunanistan’daki (ve Güney Avrupa’nın geri kalanındaki) diktatörlüklerin çöküşü sebebiyle AET, Yunanistan’a demokratikleşme yolunda danışmanlık yapma  görevini üstlenerek uluslararası arenada kendine yeni bir rol biçmiş oldu.

2.   Ulusal Sonuçları:

Cunta hem beceriksizliğinden hem de yoğun eleştiri aldığından dolayı çöktü. Cunta, olası bir saldırıya karşı Yunanistan’ın sınır güvenliğini sağlamakla ilgili yasal sorumluluğunu yerine getirebilmek adına yeterince etkin bir seferberlik başlatamadı. Constantine Karamanlis, Paris’ten döndü ve ülkeyi demokratikleştirmeye, Yunanistan’ın güvenliğini artırmaya, ülkenin Avrupa Ekonomi Topluluğu’na (AET) girmesini sağlayarak Batı’ya yönelimini desteklemeye ve KKE’ye meşruluk kazandırarak Yunan politikasına resmiyet kazandırmaya çalıştı.

  1. Cunta aslında farkında olmadan iç savaşın açtığı yaraları iyileştirdi, ulusal uzlaşıya arzu duyulmasını sağladı ve demokratik yönetim unsurlarının benimsenmesi yoluyla geçmişten sıyrılıp ilerlemeye istek duyulmasına ön ayak oldu (36).
  2. Yunanlılar müttefikleri tarafından ihanete uğramış gibi hissettiler. ABD özellikle diktatörlükle yakınen özdeşleşmesi ve Yunan demokratik unsurlarıyla bağlantı kuramayışı sebebiyle gittikçe artan eleştiri oklarına hedef oldu. Bu ihanet duygusu ülkede Batı ve Amerikan karşıtı duyguların artmasına yol açtı (37).
  3. Karamanlis elini çabuk tuttu ve Acemoğlu, Ticchi ve Vindigni’nin tanımladığı tuzağa – güçlü bir ordu demokrasiye geçişi engellemede etkili olabilir – düşmedi (38). Orduya demokratikleşmeyi engelleme ya da  demokratik siyasete yeniden payidar olma fırsatı vermedi. Tabii ki Yunan ordusunun Yunan demokrasisine bir daha müdahale edememesini güvenceye almak aylar değil yıllarca manipülasyon taktiğine, yatıştırma stratejisine ve müdahale hamlelerine başvurulmasını gerekli kılacaktı. Karamanlis’in yeni partisi, Yeni Demokrasi, ERE’nin halefi olarak görüldükten sonra ülkenin ahvali daha yönetilebilir duruma geldi ve silahlı kuvvetlerin özerkliğini ve refahını daha az tehdit eder oldu. Karamanlis, Yunanistan’ın her ne kadar NATO’dan uzaklaşsa da bu örgüt içerisinde kalmaya devam etmesini sağladı ve kurduğu parti 1981’de sandıkta PASOK’a yenilmeden hemen önce de ülkenin ittifaka tamamen geri dönüş yapmasının önünü açtı (39). Ayrıca 1981 yılında PASOK Yunanistan’da iktidara geldiğinde Karamanlis çoktan ülkenin Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yerleşmiş ve anayasanın savunucusu olmuştu. Bu ortak yaşam, görünüşte Sol ve Sağ arasında bir denge kurmuş ve ülkenin Batı’ya yönelimini devam ettirmesinin garantörü olmuştu (40). Yahut Papandreou’nun ABD’nin Atina Elçisi Monteagle Stearns’a ifade ettiği  şekliyle: “Karamanlis, Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olmasaydı PASOK asla oyların %48’ini alamayacaktı. – Benim güvenilmez olduğumu düşünen ancak sadece Karamanlis’in orada olduğunu bildiğinden dolayı bana oy veren  birçok seçmen vardı.“ (41). Böylece silahlı kuvvetler de zamanla demokrasiyle uyumlu yaşamayı ”öğrendi”.
  4. Andreas Papandreou ve partisi PASOK da ülkenin istikrara kavuşmasında rol oynadılar. ”Batı karşıtlığı önyargısını” ve dışlanmış kesimin, solun ve radikalleşen öğrencilerin rövanş arzularını öyle iyi dile getirdiler ki Yunan Komünist Partisi’nin enerjisini gitgide yitirmesini sağladılar (42). PASOK iktidara geldikten sonra Yunanistan’ın kapitalist açılımını sabote etmeyen ekonomik politikalar izledi. Oylarını alabilmek amacıyla geçmişte dışlanan kesimleri daha fazla kapsamayı hedef edinen bir “oy toplayıcı devlet” kurdular. Dış politikada ise her ne kadar Papandreou Yunanistan’ı AET ve NATO’dan çıkarma vaatlerinde bulunsa da Başbakan olduktan sonra bunları gerçekleştirmedi (43); soğuk savaşın getirdiği kısıtlamaları ve Yunanistan’ın bölgesel hassasiyetlerini dikkate aldı  (44).

SONUÇ

Yunanistan’ın diktatörlükten demokrasiye geçişi, Yunanlıların Karamanlis’in bizzat kendisine ve Karamanlis’in Yunanistan’da Batılı tarzda güçlü bir demokrasi kurabileceğine duydukları güvene dayalı tepeden inmeci süreci kapsıyordu.  Demokrasiye barışçıl yoldan geçiş, Yunanistan’ın AET’ye katılma arzusu ve Yunan siyaset ve hukuk geleneği gibi unsurlar ülkenin geçiş dönemi hukuk tercihini şekillendirecekti. Eşdeğer öneme sahip bir diğer husus ise Karamanlis’in Yunan demokrasisini koruyuculuğunu üstlenmesi ve 1974 sonrası Yunan halkıyla zımni bir sözleşme imzalamasıdır. Gerek İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi işbirlikçileri için kurulan siyasi duruşmalar gerekse Küçük Asya Felaketinden sonra yapılan siyasi yargılamalar açısından köklü bir geleneğe sahip böyle bir ülkede cuntanın liderlerinin ve işkencelerinin gelecekte muhakkak adalet önüne çıkarılacağı örtülü olarak ima edilmekteydi. Yunan halkı ve Yunan devleti bu yönde adım atmasa dahi uluslararası örgülerin dava açacağı aşikardı. Hakikaten bahsi geçen bu yargılamalar gerçekleşti ve bunlar Yunan siyasi yaşamının normalleşmesine daha da yardımcı olarak bir dönemi kapamış oldular (45).  Üstelik Karamanlis’in kanla işleyen bu çarkı sonlandırma  ve idam mahkumlarının cezalarını ömür boyu hapse çevirme yönündeki kararı ülkeye adeta bir deşarj olma/sıfırlanma tecrübesi yaşattı. Komplo faaliyetlerinden dolayı hapis yatan Yunan subaylarının varlığı, gelecekteki genç subaylara ”isyan fermanının” utanç verici kara bir leke olarak tarihe geçeceğini ve böyle bir girişimin ”şehitlik” ve ”yeni kahramanlık efsaneleri”yle değil hapisle son bulacağını sürekli hatırlatacaktır. 

SON NOT:

(1) Alfred Stepan, ‘Paths Toward Redemocratization: Theoretical and Comparative Considerations’, Guillermo O’Donnell, Philippe C. Schmitter, and Laurence Whitehead (eds), Transitions from Authoritarian Rule: Comparative Perspectives, (Baltimore: John University Press, 1986), 69.

(2) Konstantinos Tsoukalas, The Greek Tragedy, (Harmondsworth: Penguin, 1969), 130-34.

(3) Lawrence S. Wittner, American Intervention in Greece, 1943–1949, (New York: Columbia University Press, 1982.

(4) Richard Clogg, A Short History of Greece, (Cambridge: Cambridge University Press, 1986), 166-7.

(5) Nikos Alivizatos, ‘ “Nation” against “People” after 1940’, in Dimitrios G. Tsaousis (ed) Hellenism – Hellenicity: Ideological and Experiential Pivots of Modern Greek Society, (Athens: Estia, 1983), 79-90.

(6) Neni Panourgia, Dangerous Citizens:The Greek Left and the Terror of the State, (New York: Fordham University Press), 2009, 117-123; John Sakkas, ‘The Civil War in Evrytania’, in Mark Mazower (ed), After the War was Over: Reconstructing the Family, Nation and State in Greece, 1943-60, (Princeton: Princeton University Press, 2000), 196-200.

(7) Minas Samatas, ‘Greek McCarthyism: A Comparative Assessment of Greek Post-War Repressive Anticommunism and the United States Truman-McCarthy Era’, Journal of the Hellenic Diaspora, XIII/1 and 2,1986, 5-75.

(8) James N. Rosenau, The Study of World Politics, Volume 1: Theoretical and Methodological Challenges, (London: Routledge, 2006).

(9) Faruk Birtek and Thalia Dragonas (eds),Citizenship and the Nation-state in Greece and Turkey, (London: Routledge, 2009), 87-103.

(10) Constantinos Tsoukalas, ‘The Ideological Impact of the Civil War’, in John O. Iatrides (ed), Greece in the 1940s: A Nation in Crisis, (Hannover: University Press of New England, 1981).

(11) Foreign Relations of the United States (FRUS), 1958–1960, Volume X, Part 2, Eastern Europe; Finland; Greece; Turkey, document 255.

(12) FRUS1958–1960, X, 2, document 240; For detailed analysis see: Giannis Stephanidis, Stirring the Greek Nation: Political Culture, Irredentism and Anti-Americanism in Post-war Greece, 1945-1967, (London, Ashgate, 2007), 93; John S. Koliopoulos, Thanos M. Veremis, Modern Greece: A History since 1821, John Wiley & Sons, 2009, 135.

(13) Eventhis Hatzivassiliou, 1995. “Security and the European Option: Greek Foreign Policy, 1952-62” Journal of Contemporary History , 30/1, 1995, 187-202.

(14) Thanos Veremis, The Military in Greek Politics: From Independence to Democracy, (London: C. Hurst & Company, 1997), 9, 10, 154-6; Nikiforos P. Diamantouros, ‘Regime Change and the prospects for Democracy in Greece: 1974-1983’, Guillermo O’Donnell, Philippe Schmitter, and Laurence Whitehead (eds), Transitions From Authoritarian Rule: Southern Europe, (Baltimore: John Hopkins University Press, 1986), 143.

(15) FRUS 1958–1960, X, 2, document 251.

(16) Alkis Rigos, Seraphim I. Seferiadis and Evanthis Hatzivasiliou, (eds), The Short Decade of the 60s, (Athens: Kastaniotis, 2008), [in Greek]

(17) OECD Economic Surveys: Greece 1963, http://www.keepeek.com/Digital-Asset-Management/oecd/economics/oecd-economic-surveys-greece-1963_eco_surveys-grc-1963-en#page12.

(18) Panagiotis Kanellopoulos, How We Arrived at 21 April 1967: Historical Essays, (Estia: Athens, 1975).

(19) Katris, Eyewitness in Greece: The Rise of Neofascism: 1960-74, (Papazisis, Athens, 1974), 406; Spyros Linardatos, From Civil War to Junta, 1961-1964, vol. 4, (Athens: Papazisis, 1986), 59-60.

(20) Evanthis Hatzivassiliou, Greece and the Cold War: Front Line State, 1952–1967 (London: Routledge, 2006).

(21) Clogg, A Short History of Greece, 152-153; Veremis, The Military in Greek Politics, 154, 156.

(22) The Constitution of Greece, http://www.hri.org/docs/syntagma/artcl120.html, article 120.

(23) George Zaharopoulos,  ‘Politics and the Army in Post-War Greece’, in Richard Clogg and George Yannopoulos (eds), Greece Under Military Rule (London: Secker and Warburg, 1972), 29.

(24) Evanthis Hatzivassilou, ‘Security and the European Option: Greek Foreign Policy, 1952-1962’, Journal of Contemporary History, 30/1, 1995, pp. 187-202; Chicago Tribune, 12 August 1961.

(25) Nikiforos Diamantouros, ‘Regime Change and Prospects for Democracy in Greece, 1974-83’, in Guillermo O’Donnell, Philippe C. Schmitter, and Laurence Whitehead (eds), Transitions from Authoritarian Rule: Comparative Perspectives, (Baltimore: John University Press, 1986), 138-64.

(26) James E. Miller, The United States and the Making of Modern Greece: History and Power, 1950–1974, (Chapel Hill, NC: North Carolina University Press, 2009), x.

(27) Alexis Papahelas, The Rape of Greek Democracy: The American Factor, 1947–1967, (Athens: Estia, 1997).

(28) Lyndon B. Johnson Library (LBJL), Rostow memorandum, 21 April 1967, National Security File [NSF], Country File [CF], Greece, Vol. 2; FRUS 1964–68, Volume XVI: Cyprus; Greece; Turkey, Documents 283, 288.

(29) Edward Luttwak, Coup D’etat: A Practical Handbook, (Cambridge, Mass: Harvard University Press, 1979, 59.

(30) Effie G. H. Pedaliu, “A Sea of Confusion: The Mediterranean and Détente, 1969–1974,” Diplomatic History, 23/3, 2009, 740–41; Konstantina Maragkou, ‘Favouritism in NATO’s Southeastern Flank: The Case of the Greek Colonels, 1967–74’, Cold War History, 9/3, 2009, 349-66; Alexandros Nafpliotis, Britain and the Greek Colonels: Accommodating the Junta in the Cold War (London: I.B. Tauris, 2012).

(31) Nikos Poulantzas, The Crisis of Dictatorships: Portugal, Greece, Spain, (London: Humanities Press, 1976), 55-60.

(32) British Diplomatic Oral History Programme, Cambridge, Churchill College Archive Centre, Peter Laurence O’Keeffe, (head of Chancery, Athens), interviewed on 13 March1998, DOHP 31, 1 file, https://www.chu.cam.ac.uk/media/uploads/files/OKeeffe.pdf, accessed on 1 June 2015.

(33) The UK National Archives (hereafter TNA) TNA/FCO 9/219, FCO Background Note: The BBC and Greece, 16 September 1968; letter, Thomas E. Bridges to John M. O. Snodgrass, (FCO Central Department), 24 July 1968; TNA/FCO 9/883, memorandum on Greek Politics and Policy by Peter Calvocoressi, University of Sussex and Jean Siotis, University of Geneva, February 1969.

(34) Congressional Record [CR], 92nd Congress, 1st session (3 August 1971); International Herald Tribune, 16 October 1972; CR, 92nd Congress, 2nd session, HFAC, Report of Subcommittee on Southern Europe and the Near East (31 December 1972); TNA/FCO 9/165, confidential, telegram, no. 1250, FO to Athens, 5 October 1967; TNA/FCO 9/126, IRD ‘Guidelines on Greece’ by Macrae, 8 May 1967.

(35) Effie G. H. Pedaliu, ‘Human Rights and Foreign Policy: Wilson and the Greek Dictators, 1967-1970’, Diplomacy and Statecraft, Vol. 18, (1), March 2007; Effie G. H. Pedaliu, ‘ “A Discordant Note”: NATO and the Greek Junta, 1967-74’, Diplomacy and Statecraft, Vol. 22 (1), March 2011; Effie G. H. Pedaliu, ‘Human Rights and International Security: The International Community and the Greek Dictators’, International History Review – Online, 1 March 2016, http://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/07075332.2016.1141308.

(36) Dimitris A. Sotiropoulos, ‘The Authoritarian Past and Contemporary Greek Democracy’, South European Society and Politics, 15/3, 2010, 449-465.

(37) Sotiris Rizas, ‘Cold War in the Aegean Managing a conflict between allies: United States policy towards Greece and Turkey in relation to the Aegean dispute, 1974-76’, Cold War History, 9/3, 2009, 367-387; Vassilios Damiras, ‘Greek Defence Policy, 1974-81’, 13, May 2011, http://www.cafebabel.co.uk/athens/article/the-greek-defense-policy-1974-1981.html

(38) Daron Acemoglu, Davide Ticchi, and Andrea Vindigni ‘A Theory of Military Dictatoships’, the National Bureau of Economic Research, Working Paper No. 13915, April 2008, http://www.nber.org/papers/w13915

(39) John O. Iatrides, ‘Challenging the Limitations of the Atlantic Community: Konstantinos Karamanlis and NATO’, in Konstantinos Svolopoulos, Konstantina Botsiou, and Evanthis Hatzivassiliou (eds), Konstantinos Karamanlis in the 20th Century, (Athens: Karamanlis Foundation, 2008), 17–36.

(40) Nancy Bermeo, ‘Classification and Consolidation: Some Lessons from the Greek Dictatorship’, Political Science Quarterly, 110/3, 1995, 435-452.

(41) The author is indebted to Dr Eirini Karamouzi, Lecturer in History at the University of Sheffield for pointing out this quote.

(42) Andreas Papandreou, He Hellada stous Hellenes [Greece belongs to the Greeks] (Athens: Karanassis, 1976) [in Greek]; New York Times, 23 May 1978.

(43) Dionysios Chourchoulis and Lykourgos Kourkouvelas, ‘Greek Perceptions of NATO during the Cold War’, Southeast European and Black Sea Studies 12, no. 4 (2012), 508–10; Couloumbis, ‘PASOK’s Foreign Policies’, 113–30.

(44) Akis Kalaitzidis and Nikolaos Zahariadis, ‘Papandreou’s NATO Policy: Continuity or Change?’, Journal of Hellenic Diaspora 23, no. 1 (1997), 106; Richard Hass, ‘Managing NATO’s Weakest Flank: The United States, Greece, and Turkey’, Orbis 30 (1986): 457–73; John Iatrides, ‘Beneath the Sound and the Fury: U.S. Relations with the PASOK Government’, in Clogg, Greece 1981–1989, 153–66; James Petras, ‘The Contradictions of Greek Socialism’, New Left Review 163 (1987), 3–25; Robert Pranger, ‘U.S.-Greek Relations Under PASOK’, in Nikolaos Stavrou (ed) Greece Under Socialism: A NATO Ally Adrift, (New Rochelle, NY: Orpheus, 1988), 251–79; Richard Clogg, ‘Obituary: Andreas Papandreou’, The Independent (London), June 23, 1996; and Fotini Bellou, ‘The Political Scene: Consolidating Democracy’, in Theodore A. Couloumbis, Theodore Kariotis, and Fotini Bellou (eds), Greece in the Twentieth Century, (London: Frank Cass Publishers, 2003), 155–169.

(45) Nikos Alivizatos and Nikiforos Diamandouros, ‘Politics and The Judiciary in the Greek Transition to Democracy’, in A. James McAdams (ed.): Transitional Justice and the Rule of Law in New Democracies,(Notre Dame: University of Notre Dame Press, 1997), pp. 27-60; Nikos Alivizatos, Political Institutions in Crisis, 1922-74. (Athens: Themelio, 1985) [in Greek].


[1] LSE IDEAS, (Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu – Düşünce Kuruluşu)

[2] Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Salim Uslu

“Yani şimdi düşünün ki, herkesin sadakat yarışına sokulduğu bir yerde bir işçi konfederasyonu bütünüyle brifinglerden dışlanıyorsa; işte DİSK’in, TÜRK-İŞ’in brifinglere davet edildiği...