No menu items!

YARGI ve 27 MAYIS 1960 DARBESİ – Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali

Okumalısınız!

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali

27 Mayıs 1960 darbesi, Yassıada’da kurduğu darbe mahkemesinde Demokrat Parti iktidarını mahkûm ederek kendini meşrulaştırmayı hedeflemiş ve “meşru” ilan etmişti. Buna mukabil 27 Mayıs darbesi -aradan yarım yüzyılı aşkın bir zamanın geçmiş olmasına rağmen- yargılanamamıştır. Yargılanabilseler, orduda isyan ve meşru iktidarı devirme suçundan yargılanmaları gerekirdi.

27 Mayıs; darbelerin ilkidir ve darbe geleneğinin kapısını açmıştır. “Darbeler yapılabilir ve bu işi başarabilirsiniz.” mesajını vermiştir. 27 Mayıs’la hesaplaşılabilseydi belki darbe yapmayı planlayanlar bundan ders alırdı.

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun[1] çalışmalarından da 27 Mayıs konusunda bir netice çıkmamıştır.

27 Mayıs sadece toplum vicdanında mahkûm edilmiştir.

27 Mayıs’ı takip eden yıllar içinde darbeye karşı bir işlem yapılamamış olmasının sebebi:

1. Darbeyi yapanların silahlı olması,

2. Orduyu da darbe eylemine dâhil etmiş olmaları,

3. İlerleyen süreç içinde kamu kurumlarını ele geçirmiş olmaları; devlet teşkilatını zihniyet bakımından güdümlü hale getirmiş olmaları,

4. Darbeyi yargılayacak bir siyasi iradenin mevcut olmayışı, siyasi iradenin sindirilmiş olması, darbenin nasıl yargılanacağının bilinmemesi, 27 Mayıs darbesini yargılamakla bir siyasi kazanç elde edilmeyeceği düşüncesidir.

Zihniyet bakımından ablukaya alınan kurumlardan biri de adalet kurumu ve hukuktur. Bu konuda söylenecek çok söz vardır.

27 Mayıs’tan hemen sonra darbeciler yargı içinde bir tasfiye hareketine girişmiş ve 7 ay içinde Yargıtay’ın toplam 241 üyesinden 66 üyesini resen emekliye sevketmiş, Danıştay’ın 54 üyesinden 28’ini -yarısından fazlasını- emekli etmişti. Kürsüde toplam 3 bin 123 hâkim ve savcı varken bunların 520’si rızası dışında, cebren emekliye sevk edilmişti.[2] Böylece adalet kurumuna yeni bir şekil ve bir gözdağı verilmişti.

Benzer bir tasfiye orduda yapılmıştı. Ordudan bir çırpıda 235 general ve 4 bin 700 subay-astsubay emekli edildi. Emekliye sevkedilen ordu mensuplarının emeklilik tazminatını “yardım” adı altında ABD ödemişti.

Bir benzer tasfiye de üniversiteye yapılmıştı. 147 profesör ve doçent bir kalemde emekli edilmişti. İş biraz aceleye geldiği için yanlışlıkla kendi adamlarından birkaçını da bu listeye yazmışlar ve emekli etmişlerdi.

Darbenin kurduğu Yassıada mahkemesinde görev yapacak hâkimler,[3] savcılar,[4] soruşturma kurulu üyeleri[5] de özel olarak seçilmiş kimselerdi. Bu kadro; Milli Birlik Komitesinin[6] güdümünde hareket edecek bir kadroydu. Başhâkim oturumlardan birinde ağzından kaçırmış ve tutuklulara hitaben “Sizi buraya tıkan kudret böyle istiyor.” deyivermişti. Sonraki yıllarda sözlerinin yanlış anlaşıldığını iddia etse de bu sözler Yassıada mahkemesinin özeti olmuştu.[7] Yassıada mahkemesi süresince Cumhurbaşkanlığına tahsis edilmiş olan Savarona gemisi bu hâkim ve savcıları Marmara Denizinde gezintilere çıkarmıştı. Bu kadro; Yassıada yargılamalarını darbecilerin arzu ettiği bir biçimde neticelendirmiş, yargılanan 400’ü aşkın Demokrat Parti milletvekili ve yöneticiye idam, müebbet ve hapis gibi cezalar dağıtmıştı.

Yassıada’nın Soruşturma Kurulu üyeleri, hâkimleri ve savcıları sonraki yıllarda adalet sisteminin hep en üst mertebelerine atandılar. Adalet Bakanı oldular, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Askeri Yargıtay’a, Danıştay’a başkan ve üye oldular.[8] Haliyle adalet mekanizmasına kişisel geçmişleriyle damga vurdular. Kendilerinden sonra yerlerine gelecek kişileri de kendilerine benzer insanlardan seçtiler. Hatta çocukları onların yerini aldı. Adalet bürokrasisi darbeye hizmet etmiş insanlarca şekillendi.

Adalet bürokrasisi sadece Yassıada mahkemesinde değil, tüm Türkiye çapında darbeye hizmet etmişti. Türkiye’nin her yerinde savcılar Demokrat Partililerin “suçlarını” ortaya çıkarmakla görevlendirilmişti. Türkiye çapında tahkikat yapılmıştı.

1961 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra, 1962 yılında İnönü hükûmeti Tedbirler Kanunu[9] adıyla anılan bir kanun çıkardı. Bu kanun 1969’a kadar yürürlükte kaldı. Özet olarak bu kanun 27 Mayıs’ın ve Yassıada mahkemesinin tenkit edilmesini, Demokrat Partililerin meth edilmesini yasaklıyor, kanuna karşı gelenlerin bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılacağını bildiriyordu. Celal Bayar Yassıada mahkemesinin “şeni[10] mahkeme” olduğunu söylediği için hakkında Ağır Cezada dava açılmıştı.[11]

Tedbirler Kanunu dolayısıyla Ankara Birinci Ağır Cezaya intikal eden bir davada avukat Tedbirler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırı olduğunu[12] ileri sürmüştü; bu iddia Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Anayasa Mahkemesine sevk edilmişti. Anayasa Mahkemesi de bu iddiayı reddetmişti. Anayasa Mahkemesinde iddiayı reddeden kadro içinde Yassıada kadrosunu da görmekteyiz.

Hal böyle iken Türkiye’de darbenin yargılanmasını düşünmek bile akla gelecek bir iş değildi. Üstelik, 1963 yılında yine İnönü hükûmetinin çıkardığı bir kanunla 27 Mayıs resmî bayram olmuştu. 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı adındaki bu “bayram” 1982’ye kadar, yani 20 yıla yakın bir süreyle kutlanmıştı. Kutlamalar sırasında devlet erkanı Anayasa Mahkemesi başkanının makam odası önünde sıraya dizilerek başkana tebriklerini sunmaktaydı. Yurt dışındaki temsilciliklerimizde ise büyükelçilerimizin bir davet vermesi ve yabancı ülkelere darbenin meziyetlerini anlatmaları talimatı verilmişti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 1959 yılında kurulmuştu ama bireysel başvuru hakkı ancak 1987 yılında yürürlüğe girmişti. Şayet o yıllarda AİHM’e müracaat gibi bir imkan olsaydı, benim yakınlarım bu yola başvurmazlardı çünkü yakınlarımın anlayışına göre böyle bir müracaat Türkiye’yi yurt dışında teşhir etmek, karalamak ve itibarını zedelemek ile eş değerde görülürdü.

Benim yakınlarımın – darbenin hedef aldığı ve darbe mahkemesinin mahkum ettiği insanların- gündemindeki konu, darbecilerin yargılanması değildi. Darbenin yargılanması gibi bir konu o yıllarda Türkiye’nin düşünemeyeceği kadar imkansız bir konuydu. Darbeyi yargılayacak bir siyasi irade mevcut değildi. Siyasi irade temkinliydi veya sindirilmişti. Darbenin nasıl yargılanacağı bilinmiyordu. Hangi mahkemede yargılanacaktı? Hangi iddia ile yargılanacaktı? Kim bu işi yapacaktı? Siyasiler 27 Mayıs darbesini yargılamakla bir kazanç elde edilmeyeceğini düşünüyordu.

Darbe mahkemesinin mahkûm ettiği insanların gündemindeki konu, darbenin onlara izafe ettiği suçu kanun nezdinde – hukuki yollarla – ilga etmekti. Yassıada kararlarının yok hükmünde sayılması ve ilga edilmesiydi. Ancak dönemin şartları dolayısıyla bu istek akim kalmıştı. Günümüze kadar da telafi edilemedi. İkinci hedef, siyasi hakların – vatandaşlık haklarının – iadesiydi. Celal Bayar her iki hususta çok gayret sarfetmiş, arkadaşlarını bu dava etrafında toplamış ve zorlu bir mücadele vermişti.[13]

Hükûmet ordudan çekindiği için, “siyasi hakların iadesi” kanunu meclisten bir türlü çıkmıyordu. Basın, siyasi hakların iadesi meselesini “af kanunu” diye isimlendirmişti, sanki bir suç varmış ve affedilsin mi affedilmesin mi tartışması yapılıyormuş gibi. “Af” kelimesi Demokrat Partililerce kabul edilebilir bir tanımlama değildi çünkü suçun mevcudiyeti kabul edilmiyordu. Siyasi girişimler, siyasi şah matlar sonunda siyasi hakları iade eden kanun meclisten çıkmıştı.

Demokrat Partililerin darbe ile hesaplaşmaları “siyasi hakların iadesi”ni elde etme şeklinde, mevcut kanuni imkanlar ve meşru siyaset yolu çerçevesinde cereyan etmişti.

Ek 1[14]

Resmî Gazete’de yayımlanan Tedbirler Kanunu’nun baş kısmı:

Anayasa nizamını, millî güvenlik ve huzuru bozan bâzı fiiller hakkında Kanun

(Resmî Gazete ile yayımı: 7.3.1962 – Sayı: 11053)

Kabul tarihi 5.3. 1962

No. 38

MADDE 1. — A) Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşrûluğunu kaybettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile de tesbit edilen Demokrat Parti iktidarına karşı direnme hakkını kullanarak, normal demokratik rejimi bütün teminatıyla kurmak amacıyla, Türk Milletinin gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 devrimini söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve sûretlerle yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa mâtufiyeti belli olacak şekilde böyle göstermeye çalışanlar;

B) 27 Mayıs 1960 devrimini zedeliyebilecek şekilde:

Bu devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve sûretlerle kötüleyenler veya üstü kapalı da olsa mâtufiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini yahut şahıslarını övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkîkat veya infaz safhalarıyla ilgili resim, hatırat, röportaj yayanlar veya beyanat verenler;

C) Mahkûmiyetlerinin infazı süresince, (B) bendinde sözü geçen mahkûmlara atfen, siyasi veya 27 Mayıs 1960 devrimini zedeleyici mahiyette veya uydurma beyanatı basına verenler veya basın yoluyla yayanlar veya alenen nakledenler;

D) 27 Mayıs 1960 devrimini yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterecek sûrette, feshedilmiş Demokrat Parti’nin iktidarını övenler veya müdafaa edenler;

E) Mensup oldukları partinin, feshedilmiş Demokrat Parti’nin devamı olduğunu ileri sürenler veya herhangi bir parti lehine bu tarzda faaliyet gösteren veya propaganda yapanlar;

Bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılırlar.

MADDE 2. — Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa ile tesbit edilmiş temel vasfı olan insan hak ve hürriyetlerine dayanan çok partili demokratik nizamı söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve sûretlerle zedelemeye veya tehlikeye düşürmeye matuf olarak kötüleyenler veya bu nizamın Türkiye’de yürütülemeyeceği yolunda propaganda yapanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, birinci maddede yazılı cezalar uygulanır.

MADDE 3. — Birinci maddenin (A), (B) ve (D) bentleriyle ikinci maddede yazılı suçların tekevvünü için Türk Ceza Kanununun 153’üncü maddesindeki aleniyet şarttır.

MADDE 4. — Kanunların himayesinde evvelce faaliyet göstermiş veya faaliyet göstermekte bulunan herhangi bir siyasi partiye mensup olanları veya oy vermiş bulunanları tezyifkâr sıfatlarla topyekûn kötüleyerek, vatandaşlar arasında husumet ve intikam hisleri doğuracak veya tahrik edecek mahiyette söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle faaliyette bulunanlar veya propaganda yapanlar üç aydan iki seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

MADDE 5. — Bu kanunda yazılı fiiller basın yoluyla işlendiği takdirde, suç konusunu ihtiva eden mevkuteler ve sair basılmış eserler sulh hâkimi kararıyla toplattırılabilir.

MADDE 6. — Bu kanunda yazdığı fiillerle ilgili olarak iftira suçunu işleyenler hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 285’inci maddesinde yazılı cezalar bir misli artırılarak hükmolunur.

MADDE 7. — Bu kanuna giren suçlarda hazırlık tahkikatı bizzat Cumhuriyet savcıları veya yardımcıları tarafından yapılır.

Askerî yargının görevli olduğu hallerde hazırlık tahkikatı bir askerî hâkim tarafından yapılır.

MADDE 8. — Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 9. — Bu kanunun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

6 Mart 1962

Ek 2[15]

Anayasa Nizamını, Millî Güvenlik ve Huzuru bozan bazı fiiller hakkındaki 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüş, Anayasa Mahkemesi bu görüşü reddetmişti. Anayasa Mahkemesinin kararı ve muhalefet şerhi şöyledir:

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Resmi Gazete tarih/sayı: 9.7.1963/11449

Esas No.: 1963/16

Karar No.: 1963/83

Karar tarihi: 8/4/1963

İtirazda bulunan: Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesi

İtirazın konusu: Anayasa Nizamını, Millî güvenlik ve Huzuru bozan bazı fiiller hakkındaki 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.

Olay: Yeni Demokrat Parti Genel Başkanı Fuat Köprülü’nün 21/4/1962 gününde parti genel merkezinde yaptığı basın toplantısında, toplantıya katılan gazete muhabirlerine yazılı bir beyanı okunduktan sonra bir gazete muhabirinin sorusuna karşı verdiği cevapta “Siyasi kanaatten dolayı kimseye ceza verilemeyeceğine göre, af ancak bir haksızlığın tamiri olacaktır.” demek suretiyle Anayasa Nizamını Millî güvenlik ve Huzuru Bozan Bazı Fiiller hakkındaki 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendine aykırı hareket ettiği iddiasıyla aleyhine kamu davası açılmış,

Ankara Sorgu Hâkimliğince de sanık Fuat Köprülü hakkında 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi uygulanmak ve duruşması Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde yapılmak üzere Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 196 ncı maddesi gereğince son tahkikatın açılmasına 21/9/1962 gününde karar verilmiştir.

Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde 1/11/1962 gününde yapılan duruşmada sanık müdafileri tarafından müvekkilleri hakkınca uygulanması istenilen 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendinin, Anayasa’nın 8, 11 ve 20 nci maddelerine aykırı olduğu söz ve yazı ile ileri sürülerek işin Anayasa Mahkemesine intikal ettirilmesi istenilmiş ve mahkemece de Cumhuriyet Savcısının kanunun Anayasa’ya aykırı bulunmadığı yolundaki düşüncesine ve Başkanın muhalif oyuna karşı verilen kararda sanık müdafilerinin iddiaları özetlendikten sonra aynen:

“Her ne kadar başlangıç hükmünde Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı Türk Ulusunun bir direnişi olarak tarif edilen 27 Mayıs ihtilâlinin maksat ve ifadesi olan 334 sayılı Anayasamız insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, fert ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurarken bu temel hak ve hürriyetleri de en geniş ölçüde tanımış ve itiraz dilekçesi ve aykırılık iddialarında söz konusu edilen 11 inci maddenin ikinci fıkrasında kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik sebepleriyle de olsa bir hak ve hürriyetin özüne dokunulamayacağı ve 20 nci maddesinde de herkesin hürriyetine sahip olduğu düşünce ve kanaatlerini söz, yazı ve resim ile veya başka yollarla tek başına açıklayabileceği ve yayabileceği bir yandan kabul edilmiş olmakla beraber, öbür yandan da yurttaşlara tanınan her hak gibi bu temel hürriyet hakkı da hiçbir zaman sonsuz olmayıp başka hak ve hürriyetlerle sınırlandırılmış ve hiçbir kimse veya zümrenin kendisine bu temel haklardan serbestçe düşünmek ve kanaat sahibi olmak ve düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklayıp yayabilmek hürriyetini Anayasa ile tanımış olan en başta 27 Mayıs ihtilâlini zedelemeye her bakımdan imkân bulunamayacağı tabii görülmüş ve istisnaları bulunan her kaide gibi 11 inci maddenin ikinci fıkrasında gösterilen sebeplerle de olsa özüne dokunulamayacağı bildirilen bu temel hak ve hürriyetlerin birinci fıkrasında Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlandırılabileceği hükmü konmuş ve bir temel hak ve hürriyetin özüne dokunmaksızın yalnız kanunla sınırlandırılabilmesi de mümkün görülmüş ise de;

Söz konusu edilen bu 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendinin Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygunluk derecesinin, demokrasimizin en baş dayanağı olan Anayasa Mahkemesince de kontrolü ile bu kanunun en küçük ne bir itiraz ve ne de herhangi bir aykırılık iddialarına yer vermeyecek kesinlikte bir uygulama üstünlüğüne ve sonuç olarak da yayımlandığı günden beri her çit basının maksada göre anlayış çerçevesindeki yaptıkları ayrı ve şaşırtıcı yayınlar karşısında güvensizliğe düşürülmüş olan umumi efkârın yatıştırılması ve sanıkların müdafaa haklarının da umumi ceza prensipleri içinde lâyık olduğu bir üstünlük değerine ulaştırılabilmesi için 44 sayılı kanunun 27 nci maddesinin ikinci bendi gereğince sanık müdafiinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varılarak” gerekli evrak örneklerinin çıkarılıp mahkememize gönderilmesine oy çokluğu ile karar verildiği belirtilmiştir.

İnceleme: Ankara C. Savcılığının 28/11/1962 gün ve a/40837 sayılı yazısı ile mahkememize gönderilen dosyanın Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15 inci maddesi gereğince 24/12/1962 gününde yapılan ilk incelemesinde sanık müdafiinin Anayasa’ya aykırılık iddiasını kapsayan dilekçesi örneğinin gönderilmemiş olduğu anlaşılarak bu eksiğin tamamlanması için dosyanın mahkemeye geri çevrilmesi hakkında verilen karar üzerine, dosya eksikleri tamamlanarak Ankara C. Savcılığının 16/1/1963 günlü ve 5/1564 sayılı yazısı ile gönderildiğinden esasın incelenmesi hakkında verilen 28/1/1963 günlü karar uyarınca düzenlenen rapor, sanık müdafiinin Anayasa’ya aykırılık iddiasını kapsayan dilekçesi örneği, mahkeme kararı ile Bakanın muhalefet şerhi, ilgili yazı Örnekleri, 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi, bu kanunun gerekçesi, kanun teklifini inceleyen Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Karma Komisyonları ile Meclis ve Senato görüşme tutanakları, Anayasa’nın ilgili maddeleri ve bunlara ilişkin Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporu ve görüşme tutanakları okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Önce, 334 sayılı Anayasa’nın 151 inci ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki 22/4/1962 günlü ve 44 sayılı kanunun 27 nci maddelerinde mahkemelerin itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine gönderecekleri aykırılık itirazları, bakmakta oldukları bir dava dolayısıyla uygulanacak bir kanun hükmünü Anayasa’ya aykırı görmeleri veya taraflardan birinin ileri süreceği aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varmaları ile mümkün olup, itirazın mahkememizce tetkikine başlanmasından önce yürürlüğe girmiş olan Bazı Suç ve Cezaların Affı hakkındaki 23/2/1963 günlü ve 218 sayılı Kanunun l inci maddesinin (A) bendi gereğince olayda söz konusu olan suç hakkında kovuşturma yapılmasına artık imkân kalmamış olduğundan itirazda bulunan mahkemece olayda 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi uygulanamayacağına göre itirazın tetkikine cevaz olup olmadığı incelendi:

Anayasa’ın 147 nci maddesi gereğince Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Yasama Meclisleri İçtüzüklerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek amacı ile kurulmuş bir mahkeme olup bu denetlemeyi yine Anayasa’nın 148 ve 149 uncu maddeleri gereğince iptal dâvası veya itiraz yolu ile gelen işler üzerinde yapmakla görevli bulunmaktadır. Mahkemelerde ileri sürülecek aykırılık itirazlarını Anayasa Mahkemesine intikal ettirmek yetkisi, fertlere tanınmış olmayıp, ancak bu iddiaların ciddi olduğu kanısına varan mahkemelere tanınmıştır. Yine Anayasa’nın 152 nci maddesi, bu iki yoldan kendisine intikal eden aykırılık iddiaları üzerine Anayasa Mahkemesince verilecek kararlar arasında kapsam ve sonuç bakımından bir ayırma yapmış değildir; sadece mahkemelerden gönderilen aykırılık iddiaları üzerine verilen iptal kararlarının yalnız tarafları bağlayıcı olmasına karar verilebilmesi de istisnaen kabul edilmiştir, istisnaların mevridine maksur olup esas kaideyi ihlâl edememesi ise bir hukuk kuralıdır. Anayasa Mahkemesinin görevi, Anayasa Hukuku bakımından, yasama organını denetlemek olduğuna ve 152 nci madde gereğince Anayasa Mahkemesi kararları devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayıcı nitelikte bulunduğuna ve fert veya mahkeme iradesinin Anayasa Mahkemesi kararlarına etkisi bulunmamasına göre, itirazın Anayasa Mahkemesine intikal ettirilebilmesi için Anayasa’nın 151 ve 44 sayılı kanunun 27 nci maddelerinin öngördüğü “Bir davaya uygulanacak bir kanun hükmünün mevcudiyeti” şartı ancak iptidaen aranacak bir şart olup intihaen bu şartın devamını aramaya yer olmamak lâzım gelir. Bu itibarla Anayasa Mahkemesine intikal ettirildiği tarihte davaya 38 sayılı kanunun uygulanması mümkün bulunduğuna göre sonradan yürürlüğe girmiş olan 218 sayılı kanunun, davayı ortadan kaldırmış olması, Anayasa Mahkemesince usul ve kanun hükümlerine uygun olarak el konulmuş olan itirazın incelenmesini engelleyici bir tesiri haiz olamayacağı üyelerden Rifat Göksu, Lûtfi Akadlı, İbrahim Senil, Ahmet Akar, Muhittin Gürün ve Ekrem Tüzemen’in muhalefetleriyle ve oy çokluğu ile kararlaştırıldıktan sonra esasın incelenmesine geçildi.

Sanık müdafi ilerinin Anayasa’ya aykırılık iddiası, dosyada mevcut dilekçeleri örneğinde özetle şu gerekçelere dayandırılmıştır. “Demokratik memleketlerde Anayasa nizamını mer’i Ceza Kanunları korur, hatta Anayasa Nizamını korumak için dahi olsa ayrıca hususi kanunlar çıkarılamaz. Bu nizamı, Anayasa hükümlerine aykırı tasarruflarda bulunmamak suretiyle, korumak mümkündür. Anayasa sarih ve vecizdir. 27 Mayıs ihtilâli demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için yapılmıştır. 38 sayılı kanunun 1 inci maddesinin (B) bendinin Anayasa’ya uygunluğu esasen meşkûktür. Bir kaza merciince verilmiş ve kesinleşmiş kararlar hakkında vatandaşın düşünce ve kanaat beslemesi ve bu düşünce ve kanaatini söz, yazı, resim ile tek başına veya toplu olarak açıklaması 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi ile yasak edilmiştir, veya daha doğrusu lehteki düşünce ve kanaatını açıklaması serbest, fakat aleyhteki düşünce ve kanaatini açıklaması suçtur. Halbuki düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olmak demek, bir mevzuda lehte ve aleyhte düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olmak demektir ve keza bir mevzuda lehte ve aleyhte düşünce ve kanaatini açıklayabilmek hak ve hürriyetine sahip olmak demektir. Düşünce ve kanaat hak ve hürriyetinin özü budur. Bu özün dokunulamaz. Bahis mevzuu olan derdest davalar değil, kesinleşmiş hükümlerdir. Binaenaleyh teşrii organ tarafından 11 inci maddede yazılı sebep ve zaruretlerle de olsa ezcümle kamu düzeni ve millî güvenlik gibi Anayasa’nın 8, 11 ve 20 nci maddelerine mevzu âmir hükümlere aykırı kanun çıkarılamaz.” Aykırılık iddiasına mesnet tutulan 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 8 inci maddesi Anayasaya aykırı kanunlar çıkarılamayacağını, Anayasanın devletin bütün organlarını bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu, 11 inci maddesi, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında uyulacak esasları ve sınırlamada bir hak ve hürriyetin özüne dokunulamayacağını belirtmekte olup itirazla doğrudan doğruya ilgili bulunan 20 nci maddesi ise aynen şöyledir:

“Madde 20- Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim ile veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

Kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.”

Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesince Anayasa’ya aykırılığı iddiasının ciddi olduğu kanısına varılan 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi ile bu bendi de ilgilendiren 3 üncü maddesi de aynen şöyledir:

“B) 27 Mayıs 1960 devrimini zedeliyebilecek şekilde:

Bu devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüleyenler veya üstü kapalı da olsa matufiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini, yahut şahıslarını övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalarıyla ilgili resim, hatırat, röportaj yapanlar veya beyanat verenler.”

“Madde 3- Birinci maddenin A, B, ve D bentleri ile ikinci maddede yazılı suçların tekevvünü için Türk Ceza Kanununun 153 üncü maddesindeki aleniyet şarttır.”

Gerekçe: Düşünce ve kanaat hürriyeti insanların en tabii haklarındandır. Herkes istediği gibi düşünmekte, istediği fikre inanmakta serbesttir. Kişinin iç alemi kanunun her çeşit müdahalesinin dışındadır. Ancak kişinin iç aleminde kaldığı sürece mutlak ve sınırsız olan düşünce ve kanaat hürriyeti, toplum hayatını ilgilendirdiği andan itibaren hukukun ve kanunun sahasına girer ve toplumsal yaşayışın gerektirdiği bazı kayıtlamalara bağlanabilir, insanların toplum halinde yaşayabilmeleri ancak toplum hayatının bazı esaslara ve kurallara bağlanması – düzenlenmesi – ile mümkündür. Bu zaruret insanın iç hayatı bakımından mutlak ve sınırsız olan düşünce ve kanaat hürriyetinin söz, yazı, resim ve saire gibi çeşitli vasıtalarla açığa vurulurken toplumsal yaşayışın sürekliliği (devam ve bekası) sağlanmak için belli esaslara ve kurallara bağlanmak suretiyle kayıtlanmasını zorunlu kılar. Zira, toplum hayatına zarar veren düşünce ve kanaatlerin açığa vurulması toplumu huzursuzluğa sevk ederek toplumsal yaşayışın ve devletin güvenliğini sarsar. Bu bakımdan diğer hak ve hürriyetler gibi düşünce ve kanaat hürriyeti de her türlü sorumsuz davranışlara cevaz veren mutlak ve sınırsız bir hürriyet olarak telâkki ve kabul edilemez. Bu hürriyeti toplumsal yaşayışın ve demokratik nizamın icaplarıyla bağdaştırmak ve toplumsal yaşayışa düşünce ve kanaat hürriyetini denge halinde tutmak gereklidir.

Bu itibarla Anayasamızın, metni aynen yukarıya çıkarılan, 20 nci madde hükmünü düşünce ve kanaatlerin mutlak ve sınırsız bir şekilde ve hiçbir sorumluluk duygusuyla bağlı olmaksızın her düşünceyi açıklamaya cevaz veren bir hak gibi telâkki etmemek icap eder. Aksine olarak onu Anayasada yer almış diğer hükümler ve ilkeler ile birlikte ve Anayasa’nın bütünü içinde bir parça olarak ele almak ve değerlendirmek gerekir. Nitekim maddenin Temsilciler Meclisinde görüşülmesi sırasında bu maddenin düşünce ve kanaat hürriyetine bir sınır çizmediği, bu şekli ile fertleri meselâ kominizmi, nasyonal sosyalizme veya irticaya kayan düşünceleri veyahut ahlâksızlığı teşvik eden fikirleri de açıklamak ve yaymak hususunda serbest bırakmış gibi bir intiba yarattığı ileri sürülerek bu bakımdan kayıtlanması istenilmesine karşı, Anayasa Komisyonu sözcüsünün yaptığı açıklamada “Maddeyi yalnız başına ele alarak yani diğer hükümlerden tecrit ederek manalandırmanın caiz bulunmadığını, hukukta doğru olan tefsirin gai tefsir yani hükümlerin gayeye göre tefsir edilmesi olduğunu, tefsir konusu olan hüküm hangi kanunda ve Anayasa’da ise o kanun veya Anayasa’nın tümü ve ruhu göz önünde tutularak yorumlama yapılacağını, Anayasamızın esas itibarıyla hürriyetleri imha edici faaliyetleri yasak eden ve realist bir hürriyet anlayışını kendisine temel olarak almış olan bir Anayasa olduğunu, bu bakımdan herkese tanınan düşünce hürriyetinin Anayasa ile tesbit olunan Devlet nizamına ve demokratik nizama uygun kanaatleri belirtmek için sağlandığını ve bu sebeple lâik ve demokratik nizamı yıkmak, devletin ve milletin bütünlüğünü parçalamak isteyen düşüncelerin açıklanmasının düşünce hürriyetine dahil sayılamayacağını ve bilâkis suç teşkil edeceğini” bildirmiş olması düşünce ve kanaat hürriyetinin de Anayasa’nın temel hak ve hürriyetlerin niteliklerini açıklayan ikinci kısmının (Genel hükümleri) unvanlı birinci bolümde yer almış olan 11 inci maddesi uyarınca “Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceğini” kolayca anlatmaya kâfidir.

Sınırsız hürriyetin anarşiden başka bir şey olmadığı göz öne alınınca 20 nci maddeye, düşünce ve kanaat hürriyeti hakkında hiçbir kayıtlama kıstası konulmamış olmasını, bu hürriyeti, Anayasa’nın dayandığı temel ilkelere uygun olmak ve Anayasa’nın 11 inci maddesinde gösterilen esaslar dahilinde kalmak şartıyla; her istikamette sınırlayabilmek hususunda Anayasa vazının kanun koyucuya takdir hakkı tanınmış olduğu şekilde yorumlamak tabii bulunmaktadır.

Öte yandan düşünce ve kanaat hürriyetini tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan basın hürriyeti de düşünce ve kanaat hürriyeti gibi mutlak ve sınırsız bir hürriyet değildir. Anayasamız, 22. maddesiyle basın hürriyetinin millî güvenliği ve genel ahlâkı korumak, kişilerin şeref, haysiyet ve haklarına tecavüzü suç işlemeye kışkırtmayı önlemek maksadıyla sınırlanabileceğini kabul ettiği gibi gerekli hallerde gazete ve dergilerin toplatılmasına da cevaz vermiştir.

Geniş halk kitlelerinin düşünce ve kanaatleri üzerinde etki yapan basının hür olması, toplumun huzur ve selâmetini ve devletin güvenliğini ihlâl edecek mahiyetteki beyanların ve yazıların cezasız bırakılması demek değil, sadece basının önceden kayıtlama ve kısıntıya tabi tutulmaması demektir.

İçtimai görevini yerine getirebilmesi için basının hür olması kadar sorumluluk şuuru ile hareket etmesi de şarttır. Sorumluluk şuurundan yoksun bir basın, her sorumsuz kuvvet gibi er geç soysuzlaşır ve toplum hayatını sarsan ve millî güvenliği tehlikeye koyan bir kuvvet halini alır. Düşünce ve basın hürriyetleri ne kadar mukaddes olursa olsun böyle bir durum karşısında toplum düzenini ve millî güvenliği korumakla görevli olan kanun koyucu gerekli tedbirleri almak zorunluğundadır.

İtiraza konu olan 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanun, 27 Mayıs Devriminin bir sonucu ve felsefesi olan 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile kurulmuş demokratik ve sosyal hukuk devleti nizamını korumak ve yerleştirmek ve âmmenin huzur, güvenlik ve selâmetini sağlamak maksadıyla çıkarılmıştır.

Anayasanın metnine dâhil bulunan ve onun dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç kısmında 27 Mayıs devrimi “Anayasa ve hukuk dışı tutum davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı Türk Milletinin direnme hakkını kullanması” olarak vasıflandırılmış ve Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeler “insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini “bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak” şeklinde ifade edilmiştir.

Demokratik hukuk devleti ilkesi hukuka bağlı, istikrarlı ve gerçekçi bir hürriyet rejimini ifade eder; bu rejim, hiç bir suretle anarşi anlamına alınmaz. Bu esasta hareket edilince ve yukarda yapılan açıklamalar da nazara alınınca, düşünce ve kanaat hürriyetinin kapsamı içine Anayasanın dayandığı insan hakları, millî dayanışma, sosyal adalet, fert ve toplumun huzur ve refahı gibi temel ilkeleri yıkmaya ve yok etmeye varacak düşünce ve kanaatlerin açıklanması ve yayılması serbestisinin de dâhil bulunduğunu kabule imkân tasavvur olunamaz. Nasıl ki milletlerarası bir hukuk vesikası olan ve düşünce ve kanaat hürriyetini de kapsayan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, bu beyannamenin hiçbir hükmünün, içinde ilân olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya fiilen bunu işlemeye herhangi bir hak verdiği şekilde yorumlanamayacağı belirtilmek suretiyle bu esas açıkça ilân edilmiştir.

Anayasa’nın 11 ve 20 nci maddelerine aykırılığı ileri sürülen 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi ile yasaklanmış olan fiiller, 27 Mayıs devrimini zedeleyecek şekilde bu devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca ve diğer yargı mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümlerin sözle, yazı resim veya diğer yayın vasıtalarıyla kötülenmesi, adı geçen divan tarafından mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerinin veya şahıslarının övülmesidir. Ve l inci maddenin (B) bendi sadece bu bakımdan düşünce ve kanaat hürriyetini sınırlamaktadır.

Yüksek Adalet Divanı veya diğer yargı mercilerinin verdiği kararların kötülenmesi ve mahkûm edilmiş olanların mahkûmiyeti intaç eden fiillerinin veya şahıslarının övülmesi sonucu itibarıyla 27 Mayıs devriminin meşruluğunu ve haklılığını inkâra yol açan ve halk efkârına bu devrimi – Türk Milletinin meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnmesini – yersiz ve gayrimeşru gibi göstermeye müncer olan ve bu yoldan vatandaşları birbiri aleyhine tahrik ederek onlar arasında kin ve düşmanlık duyguları yaratan bir davranış teşkil etmektedir.

Böyle bir davranışa cevaz verilmesi, vatandaşlar arasında kin ve düşmanlık duyguları yaratılmasına ve millî huzurun devamlı şekilde ihlâline yol açar; bu ise Anayasa’nın dayandığı temel ilkeleri tahrip etmek sonucunu doğurur; bu itibarla böyle bir davranışı mezkûr ilkelerle bağdaştırmak mümkün değildir. Zira Anayasa’nın dayandığı millî dayanışma, fert ve toplum huzuru gibi ilkeler, ancak siyasi kanaatleri ne olursa olsun aynı toplumun fertleri olan vatandaşlar arasında karşılıklı anlayış ve saygı duygularının ve toplum şuurunun kuvvetlenmesiyle doğar ve yerleşir. Bu duyguları yok etmeyi ve vatandaşlar arasında ikilik yaratmayı hedef tutan her hareketin Anayasa’nın sözüne ve ruhuna aykırı olduğuna şüphe edilemez. Bu bakımlardan düşünce, kanaat ve basın hürriyetlerinin bu istikamette sınırlandırılmasında kamu yararı bulunduğu ve bu sınırlamanın Anayasa’nın 11. ve 20 nci maddelerine aykırı olmadığı açıktır.

Demokratik memleketlerde Anayasa nizamının Ceza Kanunu ile korunacağı ve bu nizamı korumak için olsa dahi ayrıca özel kanunlar çıkarılamayacağı yollu düşünce hiçbir ilmi mesnede dayanmadığı cihetle yerinde görülmemiştir. Anayasa nizamını koruyan ve bu maksatla bazı hürriyetleri sınırlayan hükümler, umumi ceza kanununa konulabileceği gibi özel kanunla da düzenlenebilir. Bu, bir hukuk kuralı değil, bir sistem meselesidir. Anayasa nizamının Anayasa’ya aykırı tasarruflarda bulunmamakla korunacağı bir gerçek ise de bu gerçeğin kemaliyle tahakkuk edebilmesi Anayasa’ya aykırı tasarrufların kanun koyucudan sâdır olması kadar, vatandaşlardan sâdır olmasını da önlemekle yani hürriyetlerin kötüye kullanamamalarını sağlıyacak bazı kayıtlamalara tabi tutulması ile mümkün olabileceği de aşikârdır. Elverir ki bu kayıtlamalar, hürriyetlerin özüne dokunmasın ve o özü tahrip etmesin.

Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonunun raporundan ve Anayasa tasarısının Meclis’teki görüşmelerinden de anlaşılacağı veçhile bir hak ve hürriyetin gayesine uygun şekilde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya onu kullanılamaz duruma düşüren kayıtlara tabi tutulması halindedir ki o hak ve hürriyetin özüne dokunulmuş olması söz konusu edilebilir.

Bahsi geçen kanunun l inci maddesinin (B) bendi ile yapılan kayıtlamayı bu mahiyette telâkki etmek mümkün değildir. Önce bu kayıtlama, itiraz dilekçesinde belirtildiği gibi vatandaşın 27 Mayıs devrimi hakkında herhangi bir kanaat beslemesini men edici mahiyet taşımamaktadır. Esasen kanaat besleme, kişinin iç âlemini ilgilendirdiği cihetle bir kayıtlamaya da tabi tutulamaz.

Bu kanaatin söz, yazı, resim ve saire gibi vasıtalarla açığa vurulmasıdır ki 38 sayılı kanunun l inci maddesinin (B) bendi ile bazı kayıtlamalara tabi kılınmıştır. Kanunun 3 üncü maddesi hükmüne göre kayıtlamalara aykırı davranışların suç niteliği alması için bu davranışların, Türk Ceza Kanununun 153 üncü maddesinde belirtilen şekilde:

1- Basın yolu ile veya herhangi bir propaganda vasıtasıyla,

2- Umumi veya umuma açık olan mahalde ve birden ziyade kimseler huzurunda,

3- Toplanılan yer veya toplantıya katılanların adedi veya toplantının konusu ve gayesi itibarıyla özel mahiyeti haiz olmayan bir toplantıda islenmiş olması,

Şarttır. Bu bakımdan 38 sayılı kanunla yapılan kayıtlama düşünce, kanaat ve basın hürriyetlerinin özüne dokunacak bir nitelik taşımamakta, sadece toplum hayatını zarardan korumayı ve güvenliği sağlamayı hedef tutmaktadır.

Kaldı ki sözü geçen (B) bendindeki yasaklama ile basın sansüre tabi tutulmamış, gazete ve dergi çıkarılması Önceden izin alma ve malî teminat gösterme şartına bağlanmamış, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici ve zorlaştırıcı iktisadi, malî ve teknik kayıtlar konulmamıştır. Şu halde bahsi geçen bent ile düşünce ve kanaat hürriyetinin gayesine uygun şekilde kullanılmasını zorlaştıran veya imkânsızlaştıran bir sınırlama yapılmamıştır. Bu itibarla bent hükmü ile düşünce ve kanaat hürriyetinin özüne dokunulmamış ve bu öz tahrip edilmemiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeplerle Anayasa Nizamını, Milli Güvenlik ve Huzuru Bozan Bazı Fiiller hakkındaki 5/3/1962 günlü ve 38 sayılı kanunun 1 inci maddesinin (B) bendi Anayasa’ya aykırı olmadığından itirazın reddine, üyelerden Ekrem Korkut’un muhalefetiyle ve oy çokluğu ile 8/4/1963 gününde karar verildi.

Başkan: Sünuhi Arsan, Başkanvekili: Tevfik Gerçeker, Üye: Osman Yeten, Üye: Rifat Göksu, Üye: İ. Hakkı Ülkmen, Üye: Lütfi Akadlı, Üye: Şemsettin Akçoğlu, Üye: İbrahim Senil, Üye: Salim Başol, Üye: Hakkı Ketenoğlu, Üye: Ekrem Tüzemen, Üye: Ahmet Akar, Üye: Muhittin Gürün, Üye: Hakkı Ketenoğlu, Üye: Ekrem Tüzemen

MUHALEFET ŞERHİ

38 sayılı kanunun birinci maddesinin B bendiyle sevk edilen hükümlerle düşünce ve basın hürriyetlerinin kayıtlandığı bir gerçektir. Böyle olunca bu kayıtlamaların Anayasa’nın ruhuna ve lâfzına uygun olması ve her hâlükârda bunların özüne dokunmamış bulunması lâzımdır. Aksi takdirde tedvin sebepleri ne kadar haklı ve kuvvetli ve hattâ zarurî olursa olsun kanunun aykırılık hükmünden kurtulması mümkün olamayacaktır.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 20 nci maddesi düşünce hürriyetinin sınırlamasına müsait hiç bir hüküm ihtiva etmemektedir. Diğer hürriyetlerde derece derece sınırlama sebeplerini açıklamayı itiyat ve ihtiyar edinmiş olan kanun koyucusu bu sahada mutlak bir ifade kullanarak “herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Düşünce ve kanaatlerini yazı, resim ile veya başka yollarla tek basma veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir” esasını koymuştur.

Metin bu hali ve dış görünüşü İle düşünce hürriyetinin hiçbir sebeple sınırlanamayacağı kanısını vermektedir. Bu sebepledir ki maddenin hakikatte sınırsız bir düşünce hürriyetini sağlayıp sağlamadığı hususu Temsilciler Meclisinde münakaşa konusu olmuş ve tereddütlere vesile teşkil etmiştir. Filhakika herhangi bir kimsenin meselâ nasyonal sosyalizme kaçan, komünizme temayül eden, irticai veya ümmetçiliği benimseyen fikirlerin tek basma veya toplu olarak açıklanıp açıklanmayacağı üzerinde durulmuş, bu arada düşünce hürriyetinin “Cumhuriyet prensiplerine ve demokrasi esaslarına aykırı” olarak kullanılamayacağının metinde belirtilmesi istenmiş ve ayrıca kanunların da üstünde yer alan ve her milletin hususiyetlerine ve geleneklerine göre ayrı bir değer taşıyan ahlâk ilkelerine aykırı düşüncelerin bu hürriyetten faydalanıp faydalanamayacağı meselesi ortaya atılmıştır.

Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu sözcüsü maddeyi savunur ve suallere cevap verirken kısaca şu esas fikirlere dayanmıştır: “Hukukta doğru olan gaitefsirdir. Kanunların maksada göre yorumlanması esastır. Anayasa demokratik bir anayasadır. İnsan hak ve hürriyetlerine dayanan bir anayasadır. Demokrasilerde bir tarafta “hürriyetler hudutsuzdur. Hürriyet hürriyettir.” diyen bir görüş ve tatbikat olduğu gibi diğer taraftan basın hürriyetini, söz hürriyetini ve parti kurma hürriyetini sınırlamayı bilhassa hürriyet nizamının muhafazası için caiz ve zaruri gören realist bir görüş vardır, Anayasa’mız bu yolu tutmuştur. Sadece 19 uncu maddede değil 55 inci maddede de açıkça kominizmin men edildiğini ifade ettik. 55 inci maddedeki bir hükmü sevkeden bir Anayasa, hürriyeti imha edici faaliyetleri men eden realist bir anayasadır. Binaenaleyh o Anayasa’daki hürriyetle ilgili hükümlere, bu ışık altında mâna vermek lâzımdır. Fikir hürriyeti lâik ve demokratik nizamı yıkmak isteyen bir fikrin ifade edilmesi demek değildir. Bu asla fikir hürriyetine dahil sayılmaz ve pek tabiidir ki suç teşkil edecektir.”

Komisyon sözcüsünün bu görüşünde ifrata gitmiş olup olmadığı münakaşa dışı bırakılırsa gerek irat edilen suallerden ve gerek verilen cevaplardan “Anayasa’nın temelini teşkil eden demokratik cumhuriyet olma ilkelerine ve bu ilkelere dayanan düzeni yıkmak İsteyen” düşünce hürriyetinin bu sebeple ve bu zaruret nisbetinde kayıtlanabileceği neticesini çıkarmak mümkündür.

Filhakika bir hürriyet, ancak Anayasa nizamı içinde manalı ve kıymetlidir. Anayasa’sız bir cemiyet düzeni ve o düzen içinde bir hürriyetin varlığı düşünülemez. Bu sebeplerledir ki Anayasa düzeninin ve dayandığı temellerin korunması Anayasa’ya aykırı olmaktan çıkar ve bilâkis Anayasa’nın kanun koyucuya yüklediği bir vecibe mahiyetini alır.

Bir düşünce mevcut toplumsal düzende hukuk dışı yollardan bir değişiklik yapılması amacını takip ettiği takdirde, o düşüncenin ve yayınlanmasının önlenmesini tabii ve zaruri görmek ve bunu Anayasa’nın korunması gayesiyle meşru telâkki etmek lâzımdır.

Hiçbir devlet ve hukuk düzeni kendi gayri meşruluğunu kabul ve yıkmayı amaç bilen faaliyetleri tecviz edemez. Her devlet düzeninin kendisini hukuk dışı yollarla ortadan kaldırma gayretlerine karşı meşru müdafaa hakkı vardır. Binaenaleyh düşünce hürriyeti ancak Anayasa nizamının korunması gayesiyle sınırlanabilir ve böyle bir kayıtlama Anayasa’nın ruhuna da uygun düşer. Bu sebeple ve zaruret dışında her hangi bir mülâhaza ile bu hürriyete müdahale edilmesinde ise Anayasa’nın ruhuna ve lâfzına aykırılık vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 22 nci maddesi basın ve haber alma hürriyetinin “Millî güvenliği veya genel ahlâkı koruma, kişilerin haysiyet, şeref ve haklarına tecavüz, suç işlemeğe kışkırtmayı önlemek ve yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesini sağlamak için” kanunla sınırlanabileceğini kabul etmiştir. Anayasa koyucusu hürriyetlerin mahiyetine göre hangi sebeplerle kayıtlama yapılacağının açıklamayı tercih etmiş olduğundan 22 nci maddede yazılı sebepler dışında yapılacak bir sınırlamanın Anayasa’ya aykırı olacağı tabiidir. Böyle olunca 38 sayılı kanunun birinci maddesinin B bendindeki hükümlerin Anayasa’ya uygunluğu, ancak yukarda belirtilen sebep ve zaruretlerle yapılmış olduğunun isbatına bağlı kalmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 27 Mayıs devrimini “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları ile meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı Türk Miletinin kullandığı direnme hakkı” olarak tarif ve tescil ettiği gibi bundan ayrı olarak Anayasa’nın “İnsan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak ve demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak amacını güttüğü” açıklamıştır. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının getirdiği esaslar ve koyduğu hükümler 27 Mayıs devrimini meşrulaştıran toplumsal ihtiyaçlara, toplumun gerçek bir demokratik düzen içinde yaşama dileğine cevap teşkil etmektedir. Bir başka deyişle Anayasa devrimin ulaşmak istediği gayenin vasıtası ve neticesidir. Ve bu sebeple de 27 Mayıs Devrimi mer’i ve müesses Anayasa nizamının mesnedini ve temelini teşkil etmekte devrim ile rejim “birbirine bağlı bulunmaktadır. Böyle olunca Anayasa nizamı red edilmeden veya bu nizamın bozulması çabası güdülmeden devrimi Anayasa’nın varlığından ayrı olarak düşünüp kıymetlendirmeğe imkân yoktur. Bunun içindir ki 27 Mayıs devriminin meşruiyeti kabul edilmediği takdirde Anayasa düzeni temelsiz ve mesnetsiz kalacaktır. Devrim ve Anayasa birbirini tamamlayan ve ayrılmayan bir bütün olduğuna göre devrimin yersizliği, haksızlığı ve meşruiyetsizliği iddiası, müesses nizamın gayrı meşru olduğu neticesine ulaşır. Bu takdirde ise gayrimeşru nizamın ve iktidarın her vasıtadan faydalanılarak devrilmesi fikrinde ve çabasında meşruiyet bulunur.

27 Mayıs devriminin meşruiyetinin tanınması ve korunması bn sebeplerle müesses Anayasa nizamının meşruiyeti ve varlığı ile alâkalı olduğu içindir ki bu maksadı teminen sevk edilen birinci maddenin A bendindeki düşünce hürriyetini sınırlayan hükümler, Anayasa’nın ruhuna uygun görülmüştür.

Devrimin meşruiyetini inkâra müntehi fikirlerin basın yolu ile yayımlanması, kanun dışı zorlamaları kolaylaştırarak millî güvenliği tehlikeye düşüreceği ve aynı zamanda suç olan bu kabil fiilleri teşvik edici bir hüviyet göstermiş olacağı cihetle, aynı bentteki basın hürriyetini sınırlayan hükümler Anayasa’nın 22 nci maddesine uygundur.

Kaldı ki 27 Mayıs haksızlığı, yersizliği ve gayri meşruluğu gibi müesses nizamı temelinden yıkma sonucunu verebilecek olan düşünce ve basın hürriyetlerinin bu zaruretlerle kayıtlanmasına mukabil devrimi müteakip devlet idaresini ele alan iktidar birinci maddenin A bendi ile demokratik anlayışa aykırı bir şekilde himaye de edilmemiştir.

Fertler ve basın Anayasa’nın makbul gördüğü hudutlar içinde iktidar her cephesi ile tenkit ve murakabe hakkına sahiptir. Ekalliyet, kendisini idare edenlere karşı düşüncesini her vasıtadan faydalanarak açıklayabilecektir. Devletin bütün organları en geniş anlamıyla umumî efkârın kontrolü altındadır. Böyle olunca birinci maddenin A bendi ile düşünce ve basın hürriyetinin özüne dokunulduğunu iddia etmek mümkün değildir.

Halbuki aynı gerekçeleri B bendi hakkında ileri sürmek güçtür, Çünkü: her şeyden evvel Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının ruhunda ve metninde mündemiç 27 Mayıs’ın meşruiyeti sebepleriyle bu bendin önlemek istediği olaylar arasında bir yakınlık yoktur. Zira bahis konusu yasakların ihlâli halinde 27 Mayıs meşruiyetini kaybetmeyecek, müesses nizam bundan zarar görmeyecek ve bütün bu fiil ve hareketler yeni bir nizamın tesisi gücünden ve çabasından daima mahrum kalacaktır.

27 Mayısın meşruiyetini Anayasa’nın kabul ve teyit ettiği sebep ve gayeler dışında kalan hareket ve tutumlara bağlı görmek ve göstermek aslında mevcut ve Türk Milletinin ekseriyet reyi ile tasdik edilmiş meşruiyetin kâfi görülmediği mânasına yorumlanabilir ve bu takdirdedir ki meşruiyet, zedelenme tehlikesine mâruz bırakılmış olur. Halbuki bahis konusu B bendi yasaklanan fiiller ile 27 Mayıs’ın meşruiyeti arasında bir irtibat kurmakta ve bu suretle meşruiyetin zedelenebileceği ihtimalini kabul etmektedir.

Devrimin meşruiyeti, eski iktidar sorumlularının mahkûmiyetine bağlanmamıştır. Nitekim beraat kararı verilmiş olsaydı dahi gayri meşru olmıyacaktı. Devrimin meşruiyetini kabul ve teyid eden ekseriyet reyi, Yüksek Adalet Divanı kararlarından önce tecelli etmiş ve Anayasa bu meşruiyeti bir başka desteğe lüzum kalmadan tesbit eylemiştir.

Bu noktada Anayasa metnine dâhil başlangıç kısmında sabık iktidar sorumluları için “tutum ve davranış” tabirlerinin kullanılmış olmasına dikkati çekmek ve bu tabirlerde suçluluk hali dışında kalan durumların da dâhil bulunduğuna işaret etmekte fayda vardır.

Yüksek Adalet Divanı kararları haricinde kalan diğer yasaklar için de aynı görüşü savunmak mümkündür. Bu olayların hiçbiri meşru ve müesses Anayasa nizamının hukuk dışı yollarla değiştirilmesi mânasına ve gücüne sahip değildir.

Dikkat nazarından kaçmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı 27 Mayıs Devrimini yapan sosyal güçlerin temsilcileri olarak idareyi ele alan, yasama ve yürütme yetkisini kullanan Millî Birlik Komitesinin, devrimin başarı göstermesi ve yaşaması ile alâkalı tasarruflarını dahi devrimin meşruiyetine bağlamış değildir. Bu tasarrufların Anayasa’nın kabul ettiği usullere uyularak değiştirilmesi yahut tenkit ve münakaşa konusu yapılması mümkündür. Böyle olunca, Anayasa’da belirtilen sebepler dışında bir meşruiyet mülâhazasına yer verilmesinde ve onun zedeleneceği düşüncesinde Anayasa’nın ruhuna aykırılık vardır.

Belirtilen sebeplerle B bendinde yasaklanan fiiller, Anayasa düzenini tahrip edici ve lâik demokratik cumhuriyet olma ilkelerini yıkıcı bir mahiyet taşımadıkları için düşünce hürriyetinin kısıtlanması Anayasa’nın. 20 nci maddesinin lâfzına da aykırıdır.

Diğer taraftan B bendinde bahis konusu edilen yasakların Anayasa’nın kabul ettiği basın hürriyetini kayıtlayıcı sebeplerle bir ilgisi yoktur. Bunların yayımlanması ile 22 nci maddede açıklanan kayıtlanma zaruretlerinin tahakkuk edeceğini ileri sürmek mümkün değildir. Millî güvenlik terimi askerî mülâhazalarla ve millî müdafaa zaruretleriyle devletin iç ve dış güvenliğin i ifade eder ve kamu yararı ile kamu düzeninden ayrı bir mânaya sahiptir. Bu bakımdan, basın hürriyetinin kayıtlanmasını, kamu yararı ve düzeni açısından varit görmek doğru olamayacaktır. 22 nci maddede yazılı kısıtlama sebeplerine uymayan kayıtlamalar bakımından B bendi Anayasa’ya aykırıdır.

Kaldı ki zedeleme tabiri yazılı değildir. Meclis konuşmalarından anlaşıldığı üzere kaza mercilerinin kararları ilmi bir tenkide tabi tutulabilecek, sabık iktidar sorumlularının şahısları hakkında olduğu kadar faaliyetleri için de muayyen ölçüler içinde yazışma ve konuşma yapılabilecektir. Ve fakat bütün bunlar 27 Mayısı zedelediği zaman suç olacaktır. Devrimin meşru olmadığı kanaatini veren ve hiç değilse bu hususta şüphe uyandıran konuşma ve yazışmalar esasen A bendi gereğince cezayı müstelzimdir. Böyle olunca bu hal dışında zedelemenin kabulüne müsait şartların, kanunilik vasfına uygun şekilde açıklanmış olması lâzımdır. Umumi tabirler ile Anayasa’nın kabul ettiği kanunilik prensibi yerine getirilmiş olamaz. Kanunilik, yalnız suç olan fiilin kanunda açıklanmasını değil aynı zamanda bütün şartların ve unsurların da belirtilmesini zaruri kılmaktadır. Zedeleme tabirinin tatbiki ise, mevcut netin bakımından, hâkimin takdirine bırakılmıştır. Taktir, hâkimden sâdır olsa dahi daima tehlikelidir ve hakkın özünü tahrip etme imkânına sahiptir. Bu bakımdan kullanılan terimi kanunilik vasfı ile telife imkân yoktur.

Arz edilen sebeplerle 38 sayılı kanunun birinci maddesinin B bendi Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 20, 22 ve 33 üncü maddelerinin lâfzına aykırıdır.

Üye Ekrem Korkut

MUHALEFET ŞERHİ

Kanunların Anayasa’ya aykırı olduğu hakkındaki dâvalar ve iddialar, Anayasa Mahkemesine doğrudan doğruya iptal dâvası şeklinde veya mahkemelerden itiraz yoluyla intikal eder. İptal dâvasının kimler tarafından açılabileceği 334 sayılı Anayasa’nın 149 uncu ve itiraz yoluyla iddiaların mahkemelerden nasıl intikal edeceği de 151 inci maddesinde yazılıdır. Mevzuumuzla ilgili Anayasa’nın 151 inci maddesi ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki 44 sayılı kanunun 27 nci maddesi, bir dâvaya bakmakta olan mahkemenin uygulayacağı bir kanun hükmünü Anayasa’ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması halinde, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar dâvayı geri bırakacağından bahsetmektedir.

Şu halde mücerret ve genel bir mahiyet arzeden ve doğrudan doğruya açılan İptal dâvası ile müşahhas bir dâva üzerine belli kayıt ve şartlara tabi olarak mahkemelerce Anayasa Mahkemesine itiraz yolu ile intikal edinilen Anayasa’ya aykırılık iddiası birbirinden ayrıdır.

İtiraz yolu ile ve bir bekletici mesele olarak (Meselei müstehire) mahkemelerden gelen Anayasa’ya aykırılık iddiasının ancak, bir dâva üzerine ileri sürülebilmesi karşısında Anayasa Mahkemesince esas bakımından bir karar ittihazı, mahkemedeki dâvanın devam etmekte olmasına ve mahkemece itiraz edilen kanun hükmünün uygulanmasının mümkün bulunmasına bağlıdır.

Anayasa’nın 152 nci maddesinin 4 üncü fıkrası ile Anayasa Mahkemesi, diğer mahkemelerden gelen Anayasa’ya aykırılık iddiaları üzerine verdiği hükümlerin, olayla sınırlı ve yalnız tarafları bağlayıcı olacağına da karar verebilir şeklinde sevkedilen hüküm, ekseriyet kararındaki bu hususla ilgili gerekçenin hilâfına olarak Anayasa Mahkemesince itirazın incelenmesi için mahkemedeki dâvanın devam etmekte olmasının meşrut bulunduğu yolunda yukarıda açıklanan düşüncemizi teyit eder. Zira, Anayasa Mahkemesi itiraz yolu ile gelen iddialar üzerine umumi ve mücerret mahiyette bir iptal kararı verebileceği gibi bahsi geçen 152 nci maddenin 4 üncü fıkrasına istinaden hâdiseyi olarak ve yalnız tarafları bağlayıcı bir kararda ittihaz edebileceğine göre mahkemedeki dâva ortadan kalkmış olduğu takdirde Anayasa Mahkemesince böyle bir hükme varılması mümkün olamaz. Bundan dolayıdır ki, önceden aranması gereken şartın karar sırasında da mevcut olup olmadığının mahkememizce aranması zaruridir. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi, istisnai bile olsa 152 nci maddenin, 4 üncü fıkrasını ihmal etmek veya bu hükmü uygulayamayacak gibi bir duruma düşer ki, buna Anayasa’nın ne sözü ne de ruhu müsaade etmez. Hâdisemizde sanığa isnat edilen suçun 218 sayılı Af Kanununun kapsamına girdiğinden bahisle hakkındaki âmme dâvasının mahkemece ortadan kaldırılmış bulunduğu anlaşıldığından ortada halledilecek bekletici bir mesele kalmadığı gibi bir kanun hükmünün uygulanması da bahis konusu değildir.

Mahkemece ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık iddiasının işin esasına girmeden bu sebeplerden mahkememizce incelenmesine mahal olmadığına karar verilmesi gerektiği cihetle ekseriyet kararının işin esasının incelenmesi ile ilgili kısmına muhalifiz.

Üye: Rifat Göksu, Üye: Lütfi Akadlı, Üye: İbrahim Senil, Üye: Muhittin Gürün Üye: Ahmet Akar, Üye: Ekrem Tüzemen


[1] TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, 2 Mayıs 2012 tarihinde çalışmaya başlamış, 28 Kasım 2012 tarihinde de hazırladığı raporu TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmek üzere TBMM Başkanlığı’na sunmuştur.

[2] Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıklaması. 30.04.2010, http://www.hurhaber.com/ergin-den-yassiada-li-yanit/haber-260524

[3] Yassıada mahkemesinin hâkimlerinin yarısı askerî kanattan geliyordu. Hâkimler kadrosu şu kimselerden oluşturulmuştu: Başkan: Salim Başol. Asil üyeler: Ferruh Adalı; Hasan Gürsel; Cahit Özden; Nahit Saçlıoğlu; Rıza Tunç; Hıfzı Tüz; Abdullah Üner; Selman Yörük. Yedek üyeler: Mehmet Çokgüler; Kemal Gökçen; Vasfi Göksu; Nahit Hatipoğlu; Adil Sanal; Ali Doğan Toran.

[4] Yassıada mahkemesinin savcıları şu kimselerden oluşturulmuştu: Başsavcı: Altay Ömer Egesel. Başsavcı yardımcıları: Fahrettin Öztürk; Faruk Siret Değermen; Salim Ertem; Orhan Erdoğan; Süleyman Taşar; Niyazi Kırdar; Necdet Darıcıoğlu; Servet Tüzün; Turgut Lüleci; Avni Yurtsever; Ahmet Bayrak.

[5] Yassıada mahkemesinin soruşturmasını yapan kurulu, Milli Birlik Komitesi seçmiş ve tayin etmişti. Soruşturma Kurulu listesi 1 Temmuz 1960 tarihli 10540 sayılı Resmî Gazetede Milli Birlik Komitesi Kararı olarak yayımlanmıştı. Kurulda yer alan isimler şöyleydi: Yüksek Soruşturma Kurulu Başkanı: Kurelman Celalettin (Yargıtay 6 ncı Ceza Dairesi Başkanı); Yüksek Soruşturma Kurulu Üyeleri: Akkaya Orhan (Yargıç Yüzbaşı); Ar Fahri (Savcı); Bayrak Ahmet (Maliye Hesap Uzmanı); Belen Semih (Yargıç Üsteğmen); Benli Naci (Yargıtay üyesi); Beşe Hakkı Kamil (Vakıflar Eski Genel Müdürü); Değermen F. Siret (İstanbul 5 inci asliye Hukuk Yargıcı); Demiraslan Haydar (Yargıç Yarbay); Egesel Altay (İzmir Cumhuriyet Savcısı); Hiçşaşmaz Mazhar (Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi); Kalayoğlu Sırrı (Yargıtay üyesi); Karaoğlu Mustafa (Ankara Yargıcı); Kayla Ziya (Maliye Teftiş Heyetinden); Kırdar Niyazi (Emet Cumhuriyet Savcısı); Kıyak Fahrettin (Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı); Kiziroğlu Kazım (Yargıtay üyesi); Kümbetlioğlu Hikmet (Danıştay üyesi); Lüleci Turgut (Yargıç Yüzbaşı); Ok Orhan (Yargıç Binbaşı); Özdöl Turgut Cemal (Yargıç Yüzbaşı); Öztan Fazlı (Yargıtay üyesi); Öztürk Fahrettin (Yargıtay Raportörü); Perk Mustafa Hayrettin (Yargıtay 2 nci Hukuk Dairesi Başkanı); Senil İbrahim (Danıştay 2 nci Daire Başkanı); Şenel Cebbar (Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı); Taşer Süleyman (Yargıç Binbaşı); Tönük Vecihi (Danıştay üyesi); Tüzün Fehmi (Yargıtay üyesi); Yurtsever Avni (İstanbul Vilayeti Hukuk Müşaviri); Yücefer Adil (Hesap Uzmanları Kurulundan). Yüksek Soruşturma Kuruluna 100 civarında isim önerilmiş ancak bu isimlerin bir kısmı Milli Birlik Komitesince veto edilmiş, bir kısmı ise bu işe girmek istemediklerini bildirmişlerdi. Yüksek Soruşturma Kuruluna, DP döneminde inşa edilen ancak henüz açılışı yapılmayan Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının büyük toplantı salonu tahsis edilmişti. Kurulun güvenliğini sağlamak, daha doğrusu, meclis binasına girip çıkmaları önlemek veya kontrol etmek amacıyla meclise bir paraşütçü birliği konuşlandırılmıştı. Bu tedbirleri Cemal Madanoğlu koordine ediyordu.

[6] Yassıada darbe mahkemesini, kendisine Milli Birlik Komitesi adını veren 27 Mayıs darbesinin 38 kişiden oluşan cuntası kurmuştur. Yüzü aşkın idam talebinin yer aldığı iddianamenin hazırlandığı sırada Milli Birlik Komitesi üyeleri şu şahıslardan oluşuyordu: Orgeneral Cemal Gürsel; Orgeneral Fahri Özdilek; Korgeneral Cemal Madanoğlu; Tuğgeneral İrfan Baştuğ; Tuğgeneral Mehmet Özgüneş; Tuğgeneral Mucip Ataklı; Tuğgeneral Sıtkı Ulay; Kurmay Albay Alparslan Türkeş; Kurmay Albay Ekrem Acuner; Kurmay Albay Fikret Kuytak; Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler; Kurmay Albay Osman Köksal; Kurmay Albay Sami Küçük; Hava Kurmay Albay Haydar Tunçkanat; Kurmay Yarbay Ahmet Yıldız; Kurmay Yarbay Kadri Kaplan; Kurmay Yarbay Mustafa Kaplan; Kurmay Yarbay Orhan Kabibay; Kurmay Yarbay Refet Aksoyoğlu; Kurmay Yarbay Sezai Okan; Kurmay Yarbay Suphi Karaman; Kurmay Binbaşı Dündar Taşer; Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı; Kurmay Binbaşı Suphi Gürsoytrak; Kurmay Binbaşı Şefik Soyuyüce; Kurmay Binbaşı Şükran Özkaya; Kurmay Binbaşı Vehbi Ersü; Deniz Kurmay Binbaşı Münir Köseoğlu; Deniz Kurmay Binbaşı Selahattin Özgür; Hava Kurmay Binbaşı Emanullah Çelebi; Tank Binbaşı Muzaffer Karan; Piyade Binbaşı Fazıl Akkoyunlu; Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer; Kurmay Yüzbaşı Kamil Karavelioğlu; Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ; Kurmay Yüzbaşı Numan Esin; Deniz Kıdemli Yüzbaşı Rıfat Baykal; Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er.

Yassıada darbe mahkemesi sonuçlandığında ve 15 Eylül 1961 tarihinde kararlar açıklandığında, bu kararları onaylayacak Milli Birlik Komitesinin üye sayısı 13’e inmişti. İrfan Baştuğ trafik kazasında ölmüş, 14’ler grubu Milli Birlik Komitesinden tasviye edilmiş ama yine imtiyazlı bir konumla ve yüksek bir maaşla yurt dışında çeşitli ülkelere hükûmet müşaviri olarak tayin edilmişlerdi.

Yüksek Adalet Divanının 15 kişilik idam listesi Milli Birlik Komitesinin önüne geldiğinde 13 cuntacının idamların lehinde, 9 cuntacının da aleyhte oy verdiği söylenir. Şu isimlerin idamların yapılması yönünde oy verdiği kaydedilmiştir: Mucip Ataklı, Fikret Kuytak, Muzaffer Yurdakuler, Ekrem Acuner, Sezai Okan, Vehbi Ersü, Kadri Kaplan, Haydar Tunçkanat, Ahmet Yıldız, Refet Aksoylu, Mehmet Özgüneş, Emrullah Çelebi, M. Şükran Özkaya. Bu isimlerden Haydar Tunçkanat ve Ahmet Yıldız; İnönü’ye çok yakın isimlerdi, 27 Mayıs sonrasında da bu yakın ilişki sürmüştü. Haydar Tunçkanat, sorgulamalara da katılmıştı, Ada kumandanına yakınlığı ile biliniyordu.

Şu isimlerin de idamların yapılmaması yönünde oy verdiği kaydedilmiştir: Cemal Gürsel, Fahri Özdilek, Sıtkı Ulay, Sami Küçük, Osman Köksal, Suphi Karaman, Suphi Gürsoytrak, Kamil Karavelioğlu, Selahattin Özgür.

[7] Yassıada Mahkemesinin zabıtları ve toplu savunma metni Emine Gürsoy Naskali tarafından yayımlanmıştır: Yassıada Zabıtları X, 1-2, Topkapı Olayları Davası, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2012; Yassıada Zabıtları IX, İstimlak Davası, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2012; Yassıada Zabıtları VIII, Kayseri Olayları Davası, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2012; Yassıada Zabıtları VII, Demokrat İzmir Gazetesi Davası, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2012; Yassıada Zabıtları VI, Vatan Cephesi Davası, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2012; Yassıada Zabıtları V, Anayasa Davası, 4 cilt, haz. Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi, İstanbul 2011; Yassıada Zabıtları IV, Bebek Davası, haz. Emine Gürsoy-Naskali, Kitabevi, İstanbul 2008; Yassıada Zabıtları III/1-4, İstanbul Ankara Olayları Davası, haz. Emine Gürsoy-Naskali, Kitabevi, İstanbul 2008; Yassıada Zabıtları II, 6-7 Eylül Olayları Davası, haz. Emine Gürsoy-Naskali, Kitabevi, İstanbul 2007; Yassıada Zabıtları I, Örtülü Ödenek, haz. Emine Gürsoy-Naskali, Kitabevi, İstanbul 2006;Emine Gürsoy Naskali, Yassıada Duruşmaları Anayasa Davası Toplu Savunması, Kitabevi, İstanbul 2013.

[8] “Sizi buraya tıkan kudret böyle istiyor.” diyen Başhâkim Salim Başol, 1961 Anayasasıyla kurulan Anayasa Mahkemesi’ne üye yapıldı. Başsavcı Altay Egesel Yargıtay’a üye yapıldı, sonra da Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanlığına getirildi. Necdet Darıcıoğlu Askeri Yargıtay başsavcı yardımcılığına, Askerî Yargıtay başsavcı başyardımcılığına, Askerî Yargıtay üyeliğine, Anayasa Mahkemesi üyeliğine ve nihayet Anayasa Mahkemesi Başkanlığına getirildi. İbrahim Hilmi Senil Danıştay Başkanlığına, Anayasa Mahkemesi üyeliğine ve nihayet Anayasa Mahkemesi Başkanlığına getirildi. Yüksek Soruşturma Kurulu üyelerinden Necdet Menteş, Yargıtay Başkanlığına getirildi, Ulusu hükûmetinde de Adalet Bakanı yapıldı. Ferruh Adalı, Yargıtay 1. Başkanlığına, Abdullah Üner, önce Yargıtay 2. Başkanlığına, sonra da Anayasa Mahkemesi üyeliğine, Nihat Saçlıoğlu, Askerî Yargıtay’da üyelik, daire başkanlığı, 2. başkanlık ve başsavcılık yaptıktan sonra Anayasa Mahkemesi üyeliğine, Hasan Gürsel, hâkim tuğgeneral olarak Askerî Yargıtay daire başkanlığı yaptıktan sonra Anayasa Mahkemesi üyeliğine, Servet Tüzün, Askerî Yargıtay üyeliği ve Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Hikmet Kümbetlioğlu, Danıştay 8. Daire Başkanlığına, Fahrettin Kıyak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, Fazlı Öztan, Yargıtay 2. Başkanlığına, Anayasa Mahkemesi üyeliğine, Vecihi Tönük, Danıştay 6. Daire Başkanlığına, Fahrettin Öztürk, Danıştay 1. mürettep daire başkanlığına,

Mustafa Hayrettin Perk, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanlığına, Ziya Kayla, Maliye Müsteşarlığına, Merkez Bankası Genel Müdürlüğüne, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu üyeliğine, Türkiye Vakıflar Bankası İdare Meclisi Başkanlığına, Merkez Bankası banka meclisi üyeliğine, Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyeliğine, İş Bankası denetçiliğine, Hakkı İsmail Beşe, Kurucu Meclis üyeliğine, Mustafa Karaoğlu, Danıştay üyeliğine, Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine getirildiler.

[9] Kanunun resmî adı “Anayasa nizamını, millî güvenlik ve huzuru bozan bâzı fiiller hakkında kanun”dur. Metin için bkz. Ek 1.

[10] Şeni “kötü, alçak, utanç verici”.

[11] Celal Bayar, Kayseri Cezaevi Günlüğü, haz. Yücel A. Demirel, Yapı Kredi Yayıncılık, İstanbul, 1999.

[12] Bkz. Ek. 2.

[13] Turhan Dilligil, Bayar – İnönü Yakınlaşması, 1969.

[14] Erişim tarihi: 19 Şubat 2016 https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc045/kanuntbmmc045/kanuntbmmc04500038.pdf

[15] Erişim tarihi: 20 Şubat 2016 http://blog.kararara.com/anayasa-nizamini-milli-guvenlik-ve-huzuru-bozan-bazi-fiiller-hakkindaki-531962-gunlu-ve-38-sayili-kanunun-l-inci-maddesinin-b-bendinin-anayasaya-aykiriligi-ileri-surulmustur/

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Salim Uslu

“Yani şimdi düşünün ki, herkesin sadakat yarışına sokulduğu bir yerde bir işçi konfederasyonu bütünüyle brifinglerden dışlanıyorsa; işte DİSK’in, TÜRK-İŞ’in brifinglere davet edildiği...