No menu items!

SURİYE’DE DARBELER TARİHİ VE HAFIZ ESAD’IN MİRASI – Oytun Orhan

Okumalısınız!

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Oytun Orhan – ORSAM Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Levant Çalışmaları Koordinatörü

Giriş

Suriye siyasi tarihi 1970 yılına kadar askeri darbeler tarihi olarak da okunabilir. Zira Suriye bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından sonra sadece 3 yıl boyunca kısmi demokrasi tecrübesi yaşayabilmiş ve 1949 yılında gerçekleşen ilk askeri darbeden 1970 yılında gerçekleşen Hafız Esad darbesine kadar toplam 7 askeri darbe ve birçok darbe girişimi tecrübe etmiştir. Hafız Esad darbesi ile Suriye’nin günümüze kadar varlığını koruyan siyasal, ekonomik ve güvenlik yapılanmasının temelleri atılmıştır. Hafız Esad iktidara gelişiyle beraber kurduğu yapıyla ülkenin tüm siyasal, askeri, güvenlik ve yasama konularında devlet başkanına geniş yetkiler veren bir yapı inşa etmiştir. Bu yapı içinde Suriye’de karar alma sürecinde çok sınırlı sayıdaki siyasi seçkin etkili olmuştur. Meclis, siyasi partiler, hükümet gibi organların işlevi rejimin uyguladığı politikalara karşı meşruiyet duygusunun yaratılması ve bunlara yasallık sağlanması olmuştur. Gerçekte ise devlet başkanından sonra güç hiyerarşisinin tepesinde güvenlik ve istihbarat birimleri gelmiştir.

1970 Hafız Esad askeri darbesi sonucunda kabul edilen 1971 ve 1973 Anayasaları ile Suriye’de inşa edilen otoriter siyasi yapı, Mart 2011 tarihinde başlayan Suriye rejimi karşıtı muhalif halk hareketlerinin de temel nedenini oluşturmuştur. Zira Suriye’de rejim karşıtı muhalif halk kitleleri temel olarak demokrasi, özgürlük, siyasal katılım talepleri ile sokaklara dökülmüştür. Ancak Suriye rejimi, askeri darbe neticesinde inşa edilmiş olması itibarıyla güvenlik politikalarını öncelemiş, siyasi krizleri de askeri yollarla çözme yolunu tercih etmiştir. Bu durumun en çarpıcı örneği Suriye güvenlik güçlerinin rejim muhalifi Müslüman Kardeşler Hareketi’ne dönük olarak 1982 yılında gerçekleştirdiği Hama Katliamı olmuştur. Dolayısıyla Suriye rejimi 2011 yılında başlayan sivil halk hareketlerine karşı da benzer bir refleks göstermiş ve bu da Suriye krizinin uzamasına, muhalif sivil hareketlerin silahlı direnişe dönüşmesine ve siyasi krizin bir iç savaşa evrilmesine neden olmuştur.     

Bu çalışmada Suriye’de devam eden uzun süreli ve çok boyutlu krizin kökenlerinin 1970 yılında gerçekleşen Hafız Esad askeri darbesinde aranması gerektiği savunulmaktadır. Ancak yukarıda ifade edildiği üzere Hafız Esad darbesi Suriye siyasi tarihinde sıkça rastladığımız askeri darbeler serisinin son halkasıdır. Suriye’de askeri darbelerin temeli ise Suriye siyasal kültürü ve Fransız manda yönetiminin politikalarına dayandırılabilir. Bu çalışmada esas olarak Hafız Esad’ın 1970 yılında gerçekleştirdiği askeri darbe süreci anlatılmaya ve askeri darbenin ürettiği yapı ortaya konmaya çalışılacaktır. Ancak tarihi arka planı ortaya koyabilmek açısından öncelikle Suriye siyasi tarihinin ayrılmaz parçası olan askeri darbeler süreci ele alınacaktır. Sonraki kısımda 1970 darbesi sonrasında kabul edilen 1971 ve 1973 Anayasaları temelinde oluşan yapı ve Hafız Esad darbesinin bıraktığı siyasal ve toplumsal miras ortaya konmaya çalışılacaktır.

1. Suriye’de Askeri Darbeler Dönemi: 1949-1970

1.1. General Hüsnü el Zaim Darbesi

1948 Arap-İsrail Savaşı’nda alınan yenilgi, Suriyeli siyasetçiler ve ordu arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Savaşın bir ay öncesinde Suriye’de Şükrü el-Kuvvetli’nin Cumhurbaşkanı seçilmesini öngören yasa tasarısı onaylanmış ve Kuvvetli 18 Nisan 1948’de Cumhurbaşkanlığı görevini yeniden üstlenmiştir. Suriye’de askeri ve muhalif kanat bu duruma tepki göstermiş, Arap-İsrail Savaşı sonrasında hükümet ve muhalefet arasındaki çekişmeler daha görünür hale gelmiştir. Hükümeti destekleyen kentli Sünni elit kesimin bölünmüşlüğü, orduda toplanan etnik ve mezhebi azınlıkların askeri darbeler yolu ile siyaseti belirlemesinin yolunu açmıştır. Sonuç olarak, 30 Mart 1949’da Genelkurmay Başkanı Hüsnü el-Zaim tarafından Suriye’nin ilk askeri darbesi düzenlenmiştir. Zaim, darbe sonrasında ordunun güçlendirileceği, bunun için gerekli teçhizatın sağlanacağı ve ülkedeki yetersiz iç yapıların ortadan kaldırılmasına yönelik bir dizi reformun hayata geçirileceği sözleri vermiştir.[1]

Darbe sonrasında Suriye siyasetinde yaşanan değişime bakıldığında ise verilen sözlerin büyük bir çoğunluğunun yerine getirilmediği, ülke yönetiminin kısa bir süre sonrasında askeri diktatörlüğe doğru gittiği görülmüştür. 1949 Nisan ayı başında parlamento feshedilmiş, yürütme gücü tek elde toplanarak Zaim’e devredilmiştir. Zaim, 17 Nisan 1949’da bağımsızlık sonrası Suriye’nin ilk otoriter yönetimini üstlenmiştir. Aynı yılın mayıs ayı içinde bütün gazete ve siyasi partiler yasaklanmış, iktidarın sağlamlaştırılması amacıyla ordudaki kontrol kabiliyetini arttırmanın yolları aranmıştır. Polis ve jandarma güçleri İçişleri Bakanlığının yetki alanından çıkarılıp ordunun himayesine sokulması bu amacı gerçekleştirebilmek için atılmış bir adım olmuştur.[2] Zaim yönetimi sürecinde NATO ile iyi ilişkiler kurulması süreci başlatılmış, Batı bloğunda yer almak isteği öne çıkarılmıştır. Suriye bu dönemde Mısır ve Ürdün ile ciddi anlaşmazlıklar yaşamıştır. Bu dönemde henüz yeni kurulmuş olan Baas Partisi ise Zaim yönetimini Arap milliyetçiliğinden uzaklaştığı gerekçesi ile eleştirmiştir.

1.2. Albay Sami El Hinnavi Darbesi

Halk ve ordunun desteğinin alınması ile gerçekleşen ilk darbe yönetiminin ömrü dört buçuk ay olmuş, bu süreçte Zaim aldığı desteği kaybetmiştir. Suriye siyasetinde ağırlığı artan sosyalist ve milliyetçi partiler, kentli Sünni elitlerin desteğini de alarak Sami el-Hinnavi önderliğinde 14 Ağustos 1949’da karşı bir darbe gerçekleştirmiştir. Hinnavi hem Devrim Komuta Konseyi Başkanı hem de Genelkurmay Başkanı görevini üstlenmiştir. Darbenin üzerinden geçen 5 aylık bir süre sonrasında Suriye’de yeniden çok partili hayata geçilmiştir. Zaim’in aksine Hinnavi, anayasal bir rejimi yeniden kurmayı amaçladığını vurgulamış ve 14 Ağustos 1949’da Halep merkezli Irak yanlısı Halk Partisi’nin zaferiyle sonuçlanan seçimler yapılmıştır.[3]

Bu darbe sonrasında ordunun siyasete karışmayacağı vaadi verilmiş, Zaim döneminde kapatılan siyasi partiler açılmış ve yürütme gücü partilere dağıtılarak siyasi bir istikrar sağlanması amaçlanmıştır. Halk Partisi lideri Haşim el-Atasi, radikal partilerin de temsil edildiği ortak bir hükümet kurma girişimi başlatmıştır. Farklı dış politika görüşleri olan Halk Partisi ve Vatan Partisi Irak ile yakınlaşmanın doğru bir dış politika stratejisi olacağı konusunda hemfikir olmuşlardır. Irak ile geliştirilen ekonomik ve ticari ilişkiler kentli Sünni elitlerin maddi ayrıcalıklarını güçlendirmiş, ancak radikal ideolojiye sahip partilerin tepkisini çekmiştir. Hinnavi’nin Suriye çıkarları aleyhine dış güçlerle iş birliği yaptığını iddia eden Albay Edip Çiçekli, 19 Aralık 1949’da darbe yapmıştır.[4]

1.3. Albay Edip Çiçekli Darbesi

Edip Çiçekli darbesinin gerçekleşmesinde radikal ideolojileri savunan partilerin ordu ile yaptığı ittifak belirleyici olmuştur. Irak ile iş birliğine gidilmesinin ülke çıkarlarına zararlı olduğunu savunan Çiçekli, Suriye’nin Irak, İngiltere ve Ürdün ile değil; ABD, Fransa, Suudi Arabistan ve Mısır ile iş birliği halinde olması gerektiğini vurgulamıştır. Suriye’de bir yıl içinde gerçekleşen art arda darbelerle siyasi kargaşa ortamı oluşmuş, toplumsal huzur ve refah ortadan kalmış, enflasyon ve işsizlik oranları tavan yapmıştır. Ordu ve Halk Partisi arasında yaşanan görüş ayrılıkları nedeniyle darbenin üzerinden bir yıl bile geçmeden altı kere kabine değişikliği gerçekleşmiş, yeni bir hükümet kurma girişimleri başarısız olmuştur. Kurucu Meclis durumundaki hükümetin tüm yetkilileri tutuklanmış ve 1952 yılında Çiçekli’nin partisi dışındaki tüm partiler kapatılarak Suriye’de yeni bir diktatörlük süreci başlamıştır.

Ülke içinde yaşanan yapısal sorunlar ile mücadele edemeyen Arap milliyetçiliği ve anti-emperyalizm savunucusu Çiçekli, zorunlu bir politika değişikliğine gitmiş ve ekonomik krizi aşabilmek için Batı ile yakınlaşma girişimlerinde bulunmuştur. Yaşanan değişiklik, ülke içinde Çiçekli’yi devirmeye yönelik bazı siyasi oluşumların meydana gelmesine neden olmuştur.  Bunun üzerine Albay Edip Çiçekli olağanüstü hal ilan ederek ordu içindeki tüm muhalifleri tasfiye etmiştir. Ancak Çiçekli’nin kendi yönetimini güçlendirmek adına yaptığı bu tedbirlerin hiçbiri 25 Şubat 1954 darbesine engel olamamıştır.[5]

1.4. Albay Faysal el-Atasi Darbesi

1954 darbesi, radikal ideolojilere sahip partiler, kentli Sünni elitlerin temsilcisi partiler, halk ve ordunun koalisyonunda gerçekleşmiştir. Darbede ordu içindeki Dürzi ve Arap Alevi kökenli askerler belirleyici bir rol oynamıştır. Ordunun ülke siyasetinde oynadığı rolün farkına varan dış aktörlerin tutumları ve İsrail’in kurulmasına yönelik Batılı ülkelerinden rahatsız olan kesimler, Batı karşıtı söylemleri ile ön plana çıkan Baas Partisi ve Komünist Partiler etrafında toplanmaya başlamıştır. Albay Faysal el-Atasi darbesi ile Çiçekli’nin üç yıl süren diktatör yönetimi sona ermiş, Halk Partisi, Vatan Partisi ve bağımsız siyasetçiler gerçekleştirilecek olan seçimlere kadar ülkeyi yönetecek bir hükümet konusunda hemfikir olmuştur. Darbe sonrasında Suriye’de demokratik bir rejim kurulacağı ve genel seçimlere gidileceği duyurulmuştur. Bağımsızlık sonrası en kritik seçim olarak görülen bu süreçte Baas Partisi seçimin galibi olmuş ve koalisyon hükümeti içinde yer almıştır. Baas Partisi’nin Batı karşıtlığı, manda döneminde radikalleşen milliyetçilerin dikkatini çeken bir diğer unsurdur. Nitekim, bu Batı karşıtlığıyla hareket eden Suriye Komünist Partisi de ilk defa seçimlerde bir milletvekili çıkarabilmiştir.[6]

Siyasal yapıdaki bölünmüşlük ve ordunun siyaset üzerinde artan etkisi Suriye’de istikrarlı bir siyasi sürecin yaşanmayacağını göstermiştir. Çiçekli’yi deviren ittifak, sonraki süreçte dağılmış ve Komünist ve Baas Partisi ile geleneksel partiler arasında yaşanan anlaşmazlıklar her geçen gün derinleşmiştir. Baas ve Komünist Partileri orduda nüfuz alanlarını arttırmaya çalışırken; kentli Sünni elitler radikal gruplarla mücadele edilmesi açısından, İslami grupların halk arasında güçlenmesini desteklemiştir. 1946’da kurulan Müslüman Kardeşler Hareketi’nin etkinliği Sünnilerin çoğunlukta yaşadığı şehirlerde yükselişe geçmiştir. İsrail’in kurulması ve 2. Dünya Savaşı; Suriye’de Batı düşmanlığı, Arap milliyetçiliği ve anti-emperyalist akımların baş göstermesine neden olmuştur. Muhafazakar partiler gelişmeleri analiz etmede yetersiz kalırken, muhalefet partileri mevcut şartların oluşturacağı değişimleri okumada gösterdikleri başarı, ilerleyen dönemlerde alacakları konumu güçlendirmiştir.

Suriye siyasi hayatı 1954-61 arasında darbesiz bir süreç geçirmiş ancak bu dönemde yaşanan iç ve dış gelişmeler darbeler döneminin yeniden anılmaya başlamasını sağlamıştır. 1957 yılında ülkenin hakim gücü olan ordu, ülkedeki güçleri birbirine karşı kullanarak bir denge siyaseti izlemiştir. Ordu içinde yer alan Baascı, Nasırcı ve Komünist yapılar ülke içinde istikrarlı bir siyasi hayatın yaşanmasına engel olmuştur. Suriye ve Mısır’ın birleşmesini öngören Baasçılar ve Nasırcılar, 1 Şubat 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) ilan edilmesi ile ülke içinde güç kazanmıştır. Ancak Cemal Abdünnasır, Suriye’yi tamamen kontrolü altına almış, Suriye’deki tüm siyasi partiler kapanmış ve ülkenin kontrolü Nasır’ın hakim olduğu Ulusal Kuruluş Birliği Suriye Şubesi’ne bırakılmıştır. Suriye’nin orta sınıf tüccarları, aydınları ve subayları durumdan rahatsız olmuş ve 28 Eylül 1961’de bir ayaklanma başlamıştır.

1.5. Yarbay Abdülkerim Nahlavi Darbesi ve Ayrılıkçılar Dönemi

Ordu Personel İşleri Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Abdülkerim Nahlavi, orduda kilit bir konuma sahip olması ve bağlantıları neticesinde etrafına topladığı ve “Ayrılıkçılar” olarak adlandırılan bir grup ile 28 Eylül 1961’de bir darbe gerçekleştirmiştir. Darbenin ardından ülkenin BAC’dan ayrıldığı ve adının “Suriye Cumhuriyeti” yerine “Suriye Arap Cumhuriyeti” olarak belirlendiği duyurulmuştur. Darbeyi gerçekleştiren askeri grup Pan-Arabizm çizgisinden uzak olarak Suriye milliyetçiliğini savunan bir çizgiye sahiptir. Aralık 1961’de gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde Halk Partisi 33, Vatan Partisi 21, Müslüman Kardeşler 10 ve Bağımsızlar 62 koltuk kazanmıştır.[7] Nazım el-Kudsi’nin Cumhurbaşkanı görevini yürüttüğü yeni hükümet Irak ile ilişkileri güçlendirerek Mısır’a karşı bir ittifak kurmak istemiş ancak Nahlavi öncülüğündeki subaylar 28 Mart 1962’de ikinci kez askeri bir darbede bulunarak Kudsi yönetimine son vermiştir.

Gerçekleştirilen ikinci darbenin ardından Suriye ordusu içinde iç çatışmaya dönüşebilecek bazı hizipçi mücadeleler yaşanmıştır. Ordu içi tasfiyeler ve yeni darbe girişimleri Suriye siyasi hayatını felce uğratmıştır. Nahlavi’nin ilk darbesi ile başlayan ve 1961-63 yıllarını kapsayan “Ayrılıkçı Dönem”, Baasçı Albay Raşid el Kutani ve Albay Muhammed es Sufi ve Albay Ziyad Hariri’nin yer aldığı bir grup tarafından 8 Mart 1963’te gerçekleştirilen bir darbe ile sona ermiştir.

1.6. Baas Parti’nin İktidar Yürüyüşü: Albay Ziyad Hariri Darbesi

8 Mart Darbesi Suriye siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu darbeden sonra Suriye siyasetinde rol oynayan kentli Sünni elitlerin partileri ortadan kaldırılmış; kırsal kesimden gelen Arap Aleviler, Suriye’nin yükselen elitleri olarak öne çıkmıştır. Suriye’nin tam bağımsızlığını kazanmasından beri kesintili olarak da olsa devam eden parlamenter dönem bir daha geri dönmemek üzere sona ermiştir. Tamamen kapatılan parlamento yerine Ulusal Devrim Komuta Konseyi (UDKK) kurulmuş ve 12 üyesi Baasçı, 8 üyesi ise Nasırcı veya bağımsız subaylardan oluşan bir heyet göreve gelmiştir. Konseyin Başkanlığına Albay Luayy el-Ataşi getirilirken, Salah Bitar başkanlığında Baasçıların etkin pozisyonlara getirildiği yeni bir hükümet 9 Mart’ta ilan edilmiştir. Yeni düzende Salah Cedid Genelkurmay Başkanlığı, Hafız Esad ise Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev üstlenmiştir.[8] Suriye ordusunun beyin takımı olarak kabul edilen ve en önemli kararların alındığı Şam’daki İkinci Piyade ve 70. Zırhlı Piyade kontrol altına alınarak ordu üzerinde bir hakimiyet sağlanmıştır.

Ayrılıkçı rejime son veren UDKK, Baasçılar ve Nasırcılar arasındaki dengenin bozulmaması için aynı anda Irak ve Mısır ile görüşmelerin başlatıldığını duyurmuştur. 17 Nisan 1963’te alınan bir karar ile; 1965’te Irak, Suriye ve Mısır’ın içinde yer alacağı yeni bir Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulacağı ilan edilmiştir. Birleşmenin iki yıl ertelenmesi Nasırcılar ve Neo-Baasçılar arasında yeni bir anlaşmazlığı da tetiklemiştir. Arap Alevi, Dürzi ve İsmaili üyelerin kilit konumlara geldiği Askeri Komite, Ziyad el-Hariri ile birleşerek Mayıs 1963’te Nasırcı subayları ve kabine üyelerini yönetimden uzaklaştırmıştır.

1.7. Albay Casim Elvan’ın Başarısız Darbe Girişimi ve Baas Partisi’nin Yükselişi

Nasırcıların ordu ve yönetimden tasfiye edilmesi karşısında Nasır yanlısı Casim Elvan, 18 Temmuz 1963’te başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştur. Kanlı bir şekilde bastırılan bu darbe girişimi sonrasında Cemal Abdünnasır, Baasçıları “faşist” olarak ilan etmiş ve birlik anlaşmasından çekildiğini açıklamıştır.[9]

Askeri Komite daha sonrasında 8 Mart darbesinin gerçekleştirilmesi sürecinde kritik rol oynayan Ziyad el-Hariri ve bağımsız subayları da tasfiye ederek iktidarı tekeline almıştır. Aynı kabileden gelen Arap Alevi, Dürzi ve İsmaililer ordu kademelerine yerleştirilerek yönetime karşı olası bir darbenin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Sosyal tabanı kırsala kayan ordu, Baas rejimini koruyan bir araca dönüştürülmüştür. Kendi güvenliklerini garanti altına almak isteyen Baasçılar kentlerde Irak Baas Partisinin paramiliter güçlerine benzer bir gücü “Ulusal Muhafızlar” adı altında Suriye’de kurmuştur. Orduda yaşanan tasfiyelere rağmen askeri noktalarda önemli miktarda varlık gösteren Nasırcılar, Mısır’ın da desteğini alarak Baas Partisi’nin iktidarına son vermek istemiştir. Albay Cesim Elvan’ın liderliğindeki askeri grup 17 Temmuz 1963’te bir darbe girişiminde bulunmuş ancak darbe bastırılmıştır. Başarısız bir darbe girişimi olarak tarihe geçen bu olay sonrasında, Suriye siyasetinde Neo-Baasçıların yükselişi dönemi başlamıştır.

Baas hükümeti halkta karşılık bulmakta zorluk yaşamış ve çözümü parti üye sayısının arttırılmasında bulmuştur. Partiye yeni katılanların çoğunluğu yoksul bölgelerden gelen ve Neo-Baasçı çizgiye daha yakın bir duruşa sahip kişiler olmuştur. Mişel Eflak ve Salah Bitar’ın geleneksel Baas çizgisine karşı; ordu ve Baas Partisi’ndeki yenilikçi kişilerin Hafız Esad çevresinde toplanması ile oluşan Neo-Baas çizgisi ağırlık kazanmıştır. SSCB’nin uyguladığı sosyalist ekonomik modeli referans alan Neo-Baasçılar; Başbakan Salah Bitar’ın, 11 Kasım 1963’te görevinden istifa etmesi ve yeni kabinenin oluşturulması görevinin Emin el-Hafız’a verilmesi ile yönetimde güçlenmeye başlamıştır. Suriye’de UDKK Başkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Devrim Konseyi Başkanlığı, Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı görevlerini tek başına yürüten Emin el-Hafız’ın yeni kabinesi büyük çoğunlukla Neo-Baasçılardan oluşmuştur. Ancak partinin geleneksel kesimini kaybetmek istemeyen ve Sünni Baasçılardan olan Emin el-Hafız ile Neo-Baasçılar arasında bir süre sonra sorunlar yaşanmaya başlamıştır.

1.8. Salah Cedid Darbesi

Baas Partisi iktidarında Sünni kesimlerine karşı ayrımcılık yapılması, özellikle dini görevlilerin Baas partisi içinden seçilmesi, sosyal hayatta ve eğitimde uygulanan politikalar; Müslüman Kardeşler ile Baas Partisi arasında çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Vatan ve Millet Partisinin 8 Mart Darbesi’nden sonra açılmaması sonucunda kentli Sünni elitler Müslüman Kardeşler’e destek vermeye başlamıştır. Baas Partisi içinde yaşanan nüfuz mücadelesi, Sünnilere karşı izlenilen ayrılıkçı politikalar;  yönetime gelindiğinde vaat edilen siyasal istikrar ve toplumun tüm kesimlerinin bütünleşmesi konularının ihmal edilmesine neden olmuştur. 

Sünni kesim ve Baas Partisi arasında yaşanan gerilimler, hükümet ile Müslüman Kardeşler üyeleri arasındaki ilk fiziksel çatışmayı tetiklemiş ve 5 Nisan 1964 tarihinde Hama’da Şeyh Mahmud Hadid öncülüğünde bir ayaklanma başlamıştır. Baas Partisi üyesi ve İsmaili mezhebinden olan Shimali’nin ayaklanmacılar tarafından öldürülmesi sonucunda Hama Ulusal Muhafızlar Komutanı Hamad Ubayd hükümetten askeri destek talebinde bulunmuş ve tanklar ile Hama’ya giren ordu, ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmıştır. Baas Partisi ayaklanma nedeniyle ülke yönetimini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış ve bunun önüne geçilmesi adına bazı göstermelik adımlar atılmıştır. 17 Nisan 1964’te ilan edilen yeni anayasada devletin dininin İslam olduğu yazılmış[10], sivil bir yönetim oluşturulması adına 13 Mayıs 1964’te Emin el-Hafız istifa ettiğini açıklamıştır. Ordu ve hükümetteki bazı üst düzey görevlere Sünniler getirilmiş ancak asıl gücün Neo-Baasçıların elinde olması bu değişikliklerin yönetimdeki dengenin yeterli seviyede olmasını engellemiştir.

Emin el-Hafız’ın istifa etmesinin ardından göreve getirilen Yusuf Züveyyin, ordu ile yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle 2 Ocak 1966’da istifa etmiştir. Başbakanlık görevine Salah Bitar getirilmiş ve Bitar Baas Partisi’nin geleneksel kesimi ile iyi ilişkiler kuran ve bir dönem sürgüne gönderilen Arap Alevi kökenli Muhammed Ümran’ı yeni hükümette savunma bakanı olarak atamıştır. Bitar bu şekilde yönetimde Neo-Baasçıların gücünün kırılabileceği ve Arap Alevilerin desteğinin alınabileceği düşüncesinde olmuştur. Bu gelişme karşısında Salah Cedid ve Hafız Esad arasında gerçekleşen ikili görüşmeler sonrasında Neo-Baasçıların tek başına iktidar olması fikrinde mutabık kalınmıştır. 23 Şubat 1966’da çoğunluğu Arap Alevi ve Dürzilerin oluşturduğu ve Salah Cedid’in önderliğini üstlendiği darbe ile mevcut yönetim devrilmiştir. Neo-Baasçıların zaferi ile sonuçlanan darbede kritik rolü başkent etrafında konuşlanmış bulunan azınlık mensubu askerlerin darbecilere verdiği destek oynamıştır. 1 Mart 1966’da yeni hükümet kurulmuş, Salah Cedid Arap Alevi kimliğinden dolayı yeni hükümette görev almama kararı almıştır.[11] Devlet Başkanı Nurettin el-Ataşi, Savunma Bakanı Hafız Esad, Genelkurmay Başkanı Dürzi kökenli Ahmet Süveydani, Dışişleri Bakanı Ahmet Makhus olmuştur. Kabinede Ataşi dışındaki herkes Neo-Baasçı çizgiden seçilmiştir. Bu darbenin Suriye siyasetinin geleceğini etkileyen iki önemli sonucu olmuştur. İlk kuşak Baasçılar yönetimden tamamen tasfiye edilmiş ve ordu siyaseti tamamen ele geçirmiştir. Savunma Bakanlığı’na getirilen Hafız Esad, orduda kazandığı gücü Arap Alevi kesimlerin yoğun desteğiyle pekiştirerek  uzun vadede ülkeyi tek başına yönetebilecek duruma gelmiştir.

2. Suriye’de Uzun Süreli Otoriter Rejimin Kuruluşu: 1970 Hafız Esad Darbesi

Baas partisinin ve otoriter rejim dinamiklerinin doğuşunu anlamak için 1960’ların sonuna geri dönmek gerekmektedir. Zira bu tarihlerde Baas Partisi’nde hem ulus ötesi hem ulusal düzeyde farklı görüşleri savunan ikircikli bir düzenin varlığı göze çarpmaktadır. Bir tarafta Filistinli örgütleri destekleyen, Arap Federal Birliğine kuşkuyla yaklaşan, bölgeselci ve realist bir kamp yer almakta iken, diğer tarafta bu örgütleri desteklemeyen, Arap milliyetçisi ve pragmatist bir kamp yer almaktadır. Baas partisinin en etkili aktörü olan General Salah Cedid ilk kampı temsil ederken Hafız Esad ikinci kampı temsil etmiştir. Pan-Arap politikanın güç kazanmasına ve Cedid’in saygınlık kaybetmesine neden olan en önemli olaylardan biri kuşkusuz 1967’de İsrail ile yaşanan Altı Gün Savaşı olmuştur. Bu savaş sırasında İsrail, Suriye’nin güneyinde yer alan Golan Tepeleri’nin neredeyse yarısını işgal etmiştir. Golan yenilgisi ve Kuneytra vilayetinin kaybı halk arasında memnuniyetsizlik yaratmıştır. Gerilimin artmasına sebebiyet veren ikinci olay, 1970’de Filistinlilerin Ürdün’e sürülmesi ve Şam yönetiminin Ürdün ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki savaşa FKÖ lehine müdahale etmesi olmuştur. Salah Cedid bu müdahaleye katılırken Esad bu müdahaleye destek vermemiştir. Suriye Hava Kuvvetleri, Suriye tank tugayına hava desteği sağlamayı reddedince Suriye ordusu Ürdün askeri birlikleri karşısında ciddi kayıp vermiştir. İkinci bir yenilgi ve Kara Eylül örgütü mensuplarının Suriye’ye sığınması sonrası Esad iktidarı ele geçirme planlarına başlamıştır. Amaç, milli güvenlik zafiyetini bahane ederek Cedid ile partinin askeri kanadı arasındaki ilişkiyi kırmak olmuştur. Esad bu kanat üzerindeki etkiyi, siyasi kanattaki rüzgârı lehine çevirmek için kullanmıştır.

Baas Partisi içindeki görüş ayrılıklarını derinleştiren üçüncü olay, Mısır, Libya ve Sudan‘ın Arap Federal Birliğini kurma kararı alması olmuştur. Esad, Cedid’i Suriye’yi Arap dünyasında yalnızlığa itmekle eleştirmiş, Suriye’nin kendisini İsrail’e karşı korumak için güçlü bir ordu ve müttefiklere ihtiyacı olduğunu düşünmüştür ve bunun da Arap Birliği üzerinden sağlanabileceğine inanmıştır. Esad, 1968 yılı itibariyle partinin hem sivil hem askeri kanadındaki otoritesini iyice arttırmıştır. Örneğin Hafız Esad, Genelkurmay Başkanı Ahmad Suwaydani’nin Cedid’e karşı darbeye hazırlığında olduğu şüphesi üzerine, göreve yakın arkadaşı Mustafa Talas’ı getirmiştir. Aynı yıl Salah Cedid’in akrabası İzzat Cedid 70. Zırhlı Tugay’ın komutasından çıkarılmıştır.[12] 25-28 Şubat 1969 tarihleri arasında, Esad ve kardeşi Rıfat parti bürolarını, Şam ve Halep radyosunu ve al-Thawra ve el-Baas gazetelerini Lazkiye ve Tartus’a taşımıştır.[13] Tüm bu nedenlerden dolayı bazı çalışmalar Hafız Esad’ın Suriye’de iktidarı ele geçirilme tarihini 1968 olarak kaydetmektedir.

Esad, sadık üye ağını oluştururken sadece parti içindeki bölünmelerden ve tasfiyelerden değil, ayrıca üyeler ile kurduğu özel ilişkiden ve kolektif korkudan da yararlanmıştır. Esad, özellikle kendi gibi kırsal kökenden gelen ve önceki darbelerde görev almış üyeler ile ilişki kurmuştur. 30 Ekim 1970’de, Nasır’ın beklenmedik ölümü üzerine, Şam’da Ulusal Acil Durum Kongresi düzenlenmiştir. Esad, Kongre kapanmadan iki gün önce 500 subayı bir toplantıya davet etmiş ve düşüncelerini yoklamıştır. Parti üyeleri Esad’ın Başkanlığına karşı çıkmaya ikna edilmiş olsa da Esad buna karşın hazırlıklarını yapmıştır. 13 Kasım 1970’de, kongre bitişinin hemen ertesi günü, Esad’a sadık askerler kongre binasını sarmış, Cedid ve parti içindeki diğer yöneticiler tutuklanmıştır. Muhalefeti etkisiz kılmak için iletişim merkezleri ele geçirilmiştir. Darbeye karşı örgütlenen Baasçılar, parti ofisi önünde gösteri yapmak için toplanmış ancak güvenlik güçleri göstericilerin arasına sızarak göstericileri ele geçirmiş ve askeri darbe sonuçlanmıştır. Darbe neticesinde parti üyeleri tutuklanmış, öldürülmüş, sürgüne yollanmış veya ülke dışına kaçmıştır. Cedid kalp krizinden ölene dek 23 senesini hapiste geçirmiştir.

Darbenin ilerleyen günlerinde televizyon kanalında sadece darbe yanlısı göstericilerin görüntüleri yer almıştır. Semboller, mitler ve propaganda hayat akışının bir parçası haline gelmiştir. Bu esnada geniş çapta bir temizleme kampanyası yürütülmüş ve siyasi kurumlarda “reforma” gidilmiştir. 16 Kasım’da partiyi yeniden düzenlemek için bir kongre toplanacağı, Baas liderliği altında Ulusal Cephe Hükümeti’nin örgütleneceği ve bir halk konseyi veya yasama organının üç ay içinde kurulacağı duyurulmuştur.[14] 19 Kasım’da Ahmed el Hatib devlet başkanı vekili, Esad ise Başbakan ve Savunma Bakanı olarak atanmıştır. Hükümeti kurmak için görevlendirilen Esad, yaklaşık yarısının Baas, sosyalist, Nasırcı, bağımsız ve komünistlerden oluştuğu, 26 kişilik bir kabine ekibi kurmuştur. Esad, hükümette değişikliği bir reform hareketi (al-Ḥarakah at-Taṣḥīḥīyah) olarak nitelendirmiş ve devlet ile partinin milliyetçi-sosyalist çizgisinin sürdürülmesinin ve geliştirilmesinin gereği olarak yapıldığını savunmuştur. Parti-devlet kaynaşmasının ne kadar ciddi oranda gerçekleştiği, Esad’ın sadece parti ve ordu içine değil aynı zamanda öğrenci birlikleri gibi sivil örgütlenmelere sızması üzerinden anlaşılmıştır.

2. Hafız Esad Darbesinin Siyasi ve Toplumsal Mirası

2.1. 1971 ve 1973 Darbe Anayasaları ile Suriye’de Yeni Siyasi Düzen

1970 askeri darbesini takip eden yılda, Hafız Esad parti içindeki kazanımlarını konsolide etmek için anayasal düzenlemelere gitmiştir. Şubat 1971 yılında ilan edilen geçici yasa sonrası seçimlere gidilmiş ve Esad %99,2 oy alarak cumhurbaşkanı olmuştur. 1973 yılında hazırlanan kalıcı anayasada Suriye seküler ve sosyalist bir devlet olarak tanımlanmıştır. Anayasa, referandumda %97.6 evet oyuyla kabul edilmiş ve böylece Devlet Başkanı’na yani Hafız Esad’a yasama, yürütme, yargı ve askeri/güvenlik alanlarında geniş yetkiler tanınmıştır. 1970 Askeri darbesi sonrasında kabul edilen 1973 Anayasası ile Suriye’de uzun yıllar boyunca devam edecek olan Devlet Başkanı’na dayalı otoriter yapının temelleri atılmıştır.

1973 Anayasasına göre Esad hem devlet başkanı, hem Baas Partisi Genel Sekreteri hem de ordunun başkomutanı olmuştur. Hafız Esad, devlet başkanı olarak siyasi/idari yapıyı, genel sekreter olarak Baas Parti’sini ve başkomutan olarak orduyu/güvenlik yapılanmasını kontrol etme imkânına sahip olmuştur.[15] Esad sonrasında ordunun darbe yapma ve medya, üniversiteler, işadamları, sendikaların baskı kurma potansiyelini engellemiştir. [16] Parlamento sadece danışman sıfatı ile görev görmeye başlamıştır.

Kurulan yeni siyasi düzen kontrolü tek el altında topladığı için, farklı kesimlerin desteğini kazanmak kolaylaşıyordu. Esad’a itaat eden gruplardan ilki aile ve aşiret/kabile bağlarının bulunduğu halka olmuştur. Esad ailesinin üyeleri, bu ailenin mensup olduğu Kelbiye aşireti üyeleri ve Lazkiyeliler ülkede kilit pozisyonlara getirilmiştir. Rejimin destek tabanının ikinci halkasında etnik kimliklere dayalı üyeler yer almıştır. Özellikle kırsal kesimlerde yaşayan Arap Aleviler, ordu, istihbarat ve bürokrasinin üst düzeylerinde söz sahibi makamlara getirilmiştir. Öyle ki özel güvenlik birimleri ve istihbarat gibi devletin görünmez aygıtlarının %90’ını Esad’a yakın Arap Alevilerden oluşturulduğu söylenebilir.[17] Bu aygıtlar, örneğin el-Muhaberat veya Shabiha, muhalefeti sindirmek ve pasifleştirmek için kullanılmıştır. Üçüncü halkada Baas Partisi üyeleri yer almıştır. Parti, Esad’ın ideolojisini yansıtmak ve toplumsal destek kazanmak için önemli bir araç olmuştur. Baas Partisi halk ile iletişimi sağlayan tek meşru kurumsal yapı ve Esad’ın genç nesillere ulaşarak onlara Arap milliyetçiliği aşıladığı bir platform olmuştur. Baas Partisi, darbe sonrasında Ulusal İlerici Cephe bloğunu oluşturmuştur. Bu blok siyasi çoğulculuğun var olduğuna inandırmak ve rejimi güçlendirmek için kurulmuştur. Bu Cephe içinde Baas öncü parti olmak üzere sosyalistler ve Nasırcı gruplar toplanmıştır. Bütün bunlara ek olarak işçi, köylü ve meslek organizasyonlarının temsilcilerinden oluşan bir Halk Meclisi oluşturulmuştur.[18] İktidar çekirdeğinin dördüncü halkasında Şam’ın önde gelen Sünni aileleri yer almıştır. Esad toplumda kontrol sağlamak için sadece Arap Alevilere güvenemeyeceğini düşündüğü için önde gelen Sünni ailelerle de iyi ilişkiler kurmaya odaklanmış, hükümette, orduda ve partide Sünnileri bazı üst düzey görevlere atayarak meşruiyet sağlamaya çalışmıştır. Esad’ın güç kaynağının son halkasında sivil toplum örgütleri yer almıştır. Halep Sanayi Odası, Suriye Kızılay Derneği ve Suriye Talebe Birliği gibi çok sayıda sivil toplum kuruluşu rejim tarafından birer meşrutiyet aracı olarak kullanılmıştır.[19]

Esad’a olan bağlılığı sadece siyasi ve sosyo-ekonomik imkânlar ile kimlik örtüşmesi üzerinden değerlendirmemek gerekmektedir. 1946-1970 arasındaki askeri darbeler döneminden sonra ülkeye zora dayalı da olsa istikrarın gelmiş olması, ABD ve İsrail’e karşı bir duruş sergilenmesi ve zaman zaman Ortadoğu barış sürecinin desteklenmesi Esad’a toplumsal destek sağlayan diğer unsurlar arasında yer almıştır. Öte yandan, siyasal İslamcı ve Kürt aktörler devamlı baskı altına alınmaya çalışılmış ve bu nedenle Esad’ın destek piramidi için yer almamışlardır. Esad, tepkileri yumuşatmak için anayasaya Devlet Başkanı’nın Müslüman olması gerektiği yönünde bir madde koydurtmuş ve zaman zaman dinsel öğeleri meşruiyet aracı olarak kullanmaya çabalamıştır.

Kamusal yaşamda İslam’ın kontrolü sağlanmaya çalışılırken, bir yandan da ulusal kimlik bilincinin inşası için ortak Arap kimliğine vurgu sürdürülmüştür. Ancak bu yaklaşım Türkmen, Kürt gibi Arap olmayan toplumsal kesimler arasında Araplığın bir üst kimlik olarak dayatılmasına tepki yaratmıştır. Bu kesimlere göre köy isimlerinin Araplaştırılması dil ve kimlik ifade etme özgürlüğünün engellenmesinin sadece bir örneği olmuştur. Suriyeli tüm toplumsal kesimlere parti söylemini kabul etmesi ve ritüellere katılması yükümlülüğü getirilmiştir.[20] Yapısal şiddete maruz kalmak, güç paylaşım mekanizmalarının eksikliği, otoriter yönetim, etnik/mezhepsel ayrımcılık ve yolsuzluk toplumda hâlihazırdaki bölünmeleri bu dönemden itibaren derinleştirmiştir.

Ekonomide uzun zaman devletçi politika izlenmiş ve buna yönelik toprak reformları yapılmıştır. Ancak 1970’lerden itibaren bu politikanın fayda etmediği görülmüş ve kısmi liberalleşmeye gidilmiştir. Özellikle sanayiye yatırımın ve tarımda kooperatifleşmenin arttığı bir dönem olmasına rağmen Baas partisinin adeta bir aile şirketi haline gelmiş olması ekonomik krize giden yolu açmıştır. Siyasi seçkinler ve Şam burjuvazisinin yönettiği aile tekelleri oluşturulmuştur. Yolsuzluk ve rüşvetin yanı sıra dış borç, işsizlik, yetersiz yatırım ve devletçi yasalar ekonomide derin izler bırakmıştır.

Hafız Esad dönemi dış politikası, güvenlik algısı ve ulusal çıkarlar söylemi temelinde belirlenmiştir. Arap milliyetçiliği ve İsrail karşıtı söylem, Esad doktrininin benimsenmesi ile etkin şekilde devam etmiştir. Bu doktrin Arap ülkelerinin birlikte hareket etmek suretiyle İsrail’den taviz koparabileceğini öne sürmüştür. İsrail ile Suriye arasında yaşanan güç ve varoluş mücadelesi 1970’lerde Lübnan üzerine sıçramış, Esad Lübnan’da kontrol sağlamaya çalışmış ve başarılı olmuştur. İsrail ile olan çatışma Suriye’de baskıcı yönetimin varlığını meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

2.2. Suriye’de Örgütlü Muhalefetin Bastırılması: 1982 Hama Katliamı

Hafız Esad’ın 1971’de iktidara gelmesi sonrasında Arap Aleviler Suriye’deki en etkin grup olarak ön plana çıkmıştır. Ülkenin büyük çoğunluğunu Sünni nüfus oluşturmasına rağmen yönetim, askeriye, diplomasi ve ekonomi gibi en kritik alanlardaki memuriyetlere Arap Alevilerin getiriliyor olması Suriye’deki etnik/dini/mezhepsel gruplar arasında önemli bir gerilim ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu gerilim ortamından pozitif olarak ayrışan Arap Aleviler, ülkedeki Sünni kökenli hareket olan Müslüman Kardeşlerin tepki ve protestoları ile karşılaşmıştır. Güçlü azınlığa karşı ihmal edilen çoğunluğun haklarını savunmayı hedefleyen bu protestolar zaman içinde şiddet olaylarına evrilmiştir. Suriye’deki bu gerilim ortamının oluşmasında mezhepsel farklılıklar önemli bir rol oynasa da ülkedeki sosyal adaletsizlik, gelir eşitsizliği ve baskılama politikaları sorunun temelinde yatan etkenler olarak görülebilir.  Dolayısıyla, Hama katliamına giden süreci salt mezhepsel temeller üzerinden açıklamak doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Ortadoğu’da 1860’lardan itibaren siyasal İslam’ın yükselişe geçmesi, Suriye’deki seküler temelli Baas yönetimine karşı 1963’ten itibaren İslami bir muhalefetin ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Müslüman Kardeşler’in ilkesel olarak şiddete karşı oluşları 1975’lerden itibaren özellikle hareketin Şam kökenli ılımlı liderliğinin Hama ekolüne geçmesi ile şiddet bir yöntem olarak benimsenmeye başlanmıştır. Bu eğilimin baş aktörlerinden olan Said Havva, Baas rejimini tekfir ederek onlara karşı mücadelenin hak olduğu fikrini hareketin merkezine yerleştirmiştir.[21] Marvan Hadid ve Abd us-Sattar ez_Zaim gibi Ürdün ve Lübnan’daki kamplarda askeri eğitim almış figürlerin Müslüman Kardeşler hareketi içinde yükselmeye başlaması ile Baas rejimine karşı radikal metotların uygulanmaya başlandığı bir döneme girilmiştir. Hafız Esad rejiminin 1976 Lübnan iç savaşına odaklanmış olması ve burada büyük bir enerji kaybetmesi Müslüman Kardeşler hareketi içindeki radikal unsurları harekete geçirmiş ve 1979’dan itibaren ülke çapında sansasyonel etki yapan olaylar görülmeye başlanmıştır. 16 Haziran 1979’da Halep Topçu okulunda yapılan saldırı ile rejime karşı silahlı bir mücadeleye başlandığı ilan edilmiştir. Çoğu Arap Aleviler olan askeri okul öğrencileri hedef alınmış ve resmi raporlara göre 32, resmi olmayan raporlara göre ise 83 askeri öğrenci hayatını kaybetmiştir. Bu olay sonrasında Esad rejimi “terörle mücadele” söylemi üzerinden baskı politikalarını artırarak binlerce muhalifin işkence gördüğü ve öldürüldüğü bir süreci başlatmıştır.[22] Müslüman Kardeşler’in radikal gruplar ve terör eylemleri ile yakın ilişkisi olduğunu ileri süren rejim, bu hareketin şiddet ve radikalizmden beslendiği söylemi üzerinden büyük bir propaganda başlatmış ve Müslüman Kardeşeler üyelerine yaptığı işkence ve infazları meşrulaştırmıştır.

1980 yılında radikal grupların rejime yönelik saldırılarında önemli bir artış yaşanırken rejim tarafından Müslüman Kardeşeler ile ilişkilendirilen bütün insanlar açıktan hedef alınmaya başlanmıştır. Bu yıldan itibaren yaşanan yoğun olaylar Hama katliamına giden süreci hızlandırmıştır. Eylül 1979’da Amman’da toplanan Meclis El-Şura’da Müslüman Kardeşler’in şiddeti Baas rejimi ile mücadelede meşru bir yöntem olarak kabul etmesi, rejimin Müslüman Kardeşler üzerinde daha fazla baskı uyguladığı bir süreci başlatmıştır. 26 Haziran 1980’de Suriye’nin başkenti Şam’da Hafız Esad’a suikast düzenlenmiştir. Müslüman Kardeşler’e bağlı olduğu düşünülen eylemciler tarafından Hafız Esad’a iki el bombası atılmış ve ardından onun olduğu alan makineli tüfeklerle taranmıştır. Fakat Hafız Esad bu saldırıdan sağ kurtulmuştur. Bunun üzerine, Müslüman Kardeşler’e yönelik sürdürülen devletin baskı politikasının en önemli yürütücüsü konumundaki Rıfat Esad tarafından Baas Partisi’nin 7. Olağan Kongresi’nde ‘ulusal arınma’ söylemi öne sürülmüş ve rejim karşıtlarına karşı çok daha caydırıcı önlemler alınması vurgulanmıştır. Müslüman Kardeşler’e yönelik nefret fikirlerine sahip olan Rıfat Esad liderliğindeki Savunma Tugayları tarafından başkentin yaklaşık 200 km kuzeydoğusundaki Palmira (Tedmur)’daki çöl hapishanesinde geniş çaplı bir katliam yapılmıştır. Bu katliamın Hafız Esad’a yapılan suikasta bir cevap olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Rıfat Esad ve rejim askerleri tarafından yapılan hapishane katliamında beş yüz ile bin kişi arasında insanın hayatını kaybettiği bilinmektedir.[23]

1980 yılında olayların kızışmasının altında yatan bir diğer sebep ise 7 Temmuz 1980’de parlamentoda alınan kararla çıkarılan 49 nolu yasadır. Bu yasaya göre, Müslüman Kardeşler’e üye olduğu tespit edilen herkesin idam cezasına çarptırılması kararlaştırılarak[24] rejimin güvenlik güçlerinin uygulayacağı baskı politikalarının önü açılmış ve muhaliflere yönelik her türlü eylem bir noktada meşrulaştırılmıştır. Ağustos-Kasım 1980’de Şam’da yüzlerce insanın ölümüne sebep olan radikal gruplarca düzenlenen üç bombalı araç saldırısını bu yasanın da yarattığı gerilim ortamının bir sonucu olarak görmek mümkündür.

Müslüman Kardeşler’in bir kolu olarak görülen Tali’a Mukatila yapılanması radikal fikirlere sahip olmuştur. Mervan Hadid ekolünden gelen ve örgütün lideri olan Adnan Ukla, Müslüman Kardeşler’i Baas rejimine karşı topyekün ayaklanmaya ve silahlı direnişe geçmeye teşvik eden en önemli isimlerin başında gelmiştir. Müslüman Kardeşler yönetimi ile Ukla arasındaki fikir ayrılıkları ve Ukla’nın şiddeti savunan aşırıcı yaklaşımları sebebiyle Müslüman Kardeşler ile Tali’a Mukatila arasında kurulan müşterek komutanlık 1981’in sonlarına doğru dağılmıştır. Buna rağmen 1982 ayaklanmasında ve Hama katliamının sebepleri arasında bu aşırıcı kanadın izlerini bulmak mümkündür. Bunlardan ilki Müslüman Kardeşler hareketinin liderliğinin şiddeti savunan Hama ekolüne geçmesi iken diğeri ise Hama doğumlu Müslüman Kardeşler üyelerinin Tali’a Mukatila ile yakın bir temas içinde bulunmaya devam etmesidir. Müslüman Kardeşler hareketi aşırıcı fikirleri olan Tali’a Mukatila’ya üyeliği olan mensuplarının ilişiğini kesme yoluna gitmiştir. Müslüman Kardeşler hareketinin Tali’a Mukatila ile arasına mesafe koyma çabaları ve aşırıcı hareketleri desteklemediklerine yönelik beyanatlarına rağmen Hafız Esad rejimi Müslüman Kardeşler hareketini hedef olarak belirlemiştir.

Şubat 1982’ye gelinceye kadar yaşananlar, Hama katliamının en büyük habercisi olmuştur. Rejim ve radikaller arasında Hama merkezli çatışmalarda yaklaşık iki bin militan rejim tarafından öldürülmüştür. Radikallere dönük saldırı Müslüman Kardeşler üyelerine yönelmiştir. Müslüman Kardeşler üyelerine dönük katliam, işkence ve tutuklamalar sadece ülke sınırları içinde kalmamış, sınır dış operasyonlarla da muhalifler ve Müslüman Kardeşler üyeleri hedef alınmıştır. Temmuz 1980’de Müslüman Kardeşler’in Ürdün’deki eğitim kampı rejim askerleri tarafından basılmıştır. Rejime yönelik muhalif tutumlarıyla bilinen gazeteciler Riyad Taha ve Salim Lavzi Beyrut’ta suikasta uğramış ve öldürülmüştür. Rejimin en önemli suikastlarından biri ise Müslüman Kardeşler’in en önemli kanaat önderlerinden olan İssam El-Attar’a yönelik düzenlenmiştir. Almanya’nın Aachen kentinde yapılan saldırıda El-Attar’ın eşi hayatını kaybederken kendisi saldırıdan sağ kurtulmuştur. Esad’ın tüm bu saldırı ve suikastlarına radikal unsurların benzer bir dille cevap vermesi üzerine Şam yönetimi Hama’yı en seçkin askeri birlikleri ile kuşatarak buradaki başkaldırıyı şiddet kullanarak çözmeye karar vermiştir. Rejim saldırıları fiili olarak Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad tarafından yönetilmiştir. Rıfat Esad’ın başında bulunduğu Savunma Birlikleri’ne ek olarak Özel Kuvvetler, 47. Tank Tugayı, 21. Mekanize Tugayı, askeri istihbarat ve Baas’ın milis güçleri diye nitelendirilen Şebbiha milisleri Hama katliamını gerçekleştiren askeri birlikler olmuştur. Bu birliklerin büyük çoğunluğu Arap Alevilerden oluşmaktadır.[25] 2-28 Şubat tarihleri arasında toplam 26 gün süren katliamda Hama şehri harabeye dönüşürken kaç kişinin hayatını kaybettiği ile ilgili net bir rakam bulunmamaktadır. Bununla birlikte, katliamda 25 bin ile 40 bin arasında insanın Baas rejimi tarafından öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

2.3. Hafız Esad’a Karşı Başarısız Darbe Girişimi

1982 Hama katliamının Suriye’de yarattığı en önemli sonuçlardan birisi bu katliamda söz sahibi olan generallerin kazandıkları “zaferden” sonra savaş beyi/bölgesel askeri diktatör gibi davranmaya başlaması ve merkezi yönetimin haricinde ülkede farklı güç merkezlerinin oluşmaya başlamasıdır. Alternatif güç merkezi oluşturan bu savaş beylerinin en öne çıkanı ise Hama katliamının baş aktörü Rıfat Esad olmuştur.[26] Suriye’deki Arap Alevi kesimler tarafından kahraman olarak görülen Rıfat Esad kendisini ağabeyi Hafız Esad’ın en doğal varisi olarak görmeye başlamıştır. Komuta ettiği Savunma Birlikleri ülkenin en donanımlı askeri birliği konumunda olmakla birlikte Rıfat Esad askeri yapı üzerinde kurduğu etkinlikle yetinmemiş ve politikada kendisini güçlendirecek araçlara yönelmiştir. Yaser Arafat ile yakın bir arkadaşlık kurması, evlilik yoluyla Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah ile akrabalık kurması, Lübnan’da Arap Demokratik Partisi’ni kurması, Suriye’de ise El-Rabıta ve Yüksek Öğretim Mezunları Derneği gibi önemli kuruluşları kurması gibi faaliyetler Rıfat Esad’ın politikada aktif bir figür olma girişimlerini yansıtmaktadır.[27]

Kasım 1983’te Hafız Esad’ın kalp krizi geçirmesi, Rıfat Esad’ın Suriye’deki bütün güç dengelerini kendi elinde toplama girişimlerini beraberinde getirmiştir. Rıfat Esad’ın bu hamlesi Hama katliamı sonrası güç devşiren diğer “savaş beyleri” tarafından tepki ile karşılanmıştır. Bu noktada, Şefik Feyyaz, Ali Haydar ve Adnan Mahluf gibi güçlü askeri birliklere komuta eden isimler Rıfat Esad’ın Şam’ı ele geçirme girişimlerine sert karşılık vermişlerdir. Taraflar arasındaki gerilim, Şubat 1984’te sıcak çatışmalara dönüşmüştür.[28] Tüm bu gelişmeler olurken hastalığı ağır şekilde devam eden Hafız Esad 1984 yılının ortalarına doğru hastalığını kısmen atlatmıştır. Yatağından doğrulan Hafız Esad ülkede tam kontrol sağladığını ilan etmiş ve Rıfat Hafız’ın darbe girişimi böylece son bulmuştur.

1980 Palmira hapishanesindeki katliam ve 1982 Hama katliamında aktif rol alan Rıfat Esad, başarısız darbe girişimi sonrası ağabeyi Hafez Esad tarafından suçlanarak 1984’te sürgüne gönderilmiştir. Rıfat Esad her ne katliamları fiili olarak işleyen suçlu olsa da olayın arka planında Hafız Esad’ın olmadığını düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla, Hafız Esad’ın kardeşine yönelik suçlamalarını verasetle ilgili düzlemde okumak daha sağlıklı olabilir. Esad ailesi Suriye’deki iktidarını pekiştirmiş olduğu için iktidarın aile dışına çıkması pek mümkün gözükmese de iktidar mücadelesinin aile bireyleri arasında süreceği anlaşılmıştır. Söz konusu katliamlarla Sünni nüfusun gücünü önemli ölçüde kıran Rıfat Esad, Arap Alevi azınlık için Hafız Esad’dan sonra ideal bir başkan adayı olarak görülmüştür. Fakat Hafız Esad, kendi ölümünden sonra iktidarı kardeşine değil oğlu Basil Esad’a vermek istediği için kardeşini itibarsızlaştırma çalışmaların başlamış ve bu durumun bir sonucu olarak Rıfat Esad sürgüne gönderilmiştir.[29] Darbe girişiminden sonra Rıfat Esad’ın yargılanması beklenirken aile içi dengeler gözetilerek yargılama yapılmamıştır. Bununla birlikte, Rıfat Esad Başkan Yardımcısı olarak atanmış ve sonrasında da “süresiz çalışma izni” ile ülke dışına gönderilmiştir. Böylece, Rıfat Esad’ın sürgün hayatı başlarken Hafız Esad’a karşı yapılan darbe girişimi de önlenmiştir.

Sonuç

1970 yılında gerçekleşen Hafız Esad darbesi varlığını günümüze kadar sürdüren Suriye’de tek parti ve lidere dayalı otoriter siyasi yapının temellerini atmıştır. Hafız Esad’ın 2000 yılında vefatı ile oğlu Beşar Esad, Suriye Devlet Başkanlığını devralmıştır. Beşar Esad’ın iktidara gelişi ülkede siyasi ve ekonomik açılım/demokratikleşme beklentisi doğurmuştur. Ancak bu beklenti tamamen Beşar Esad’ın İngiltere’de eğitim alması ve genç bir lider olmasına dayandırılmıştır. Buna karşın özü itibarıyla Beşar Esad’ın devlet başkanlığına gelişi Hafız Esad darbesi ile kurumsallaşan siyasi, ekonomik ve güvenlik yapılanmasının devam ettirilmesi/korunmasıdır. Beşar Esad, iktidarının ilk yılında değişim beklentilerine karşılık; ekonomik alanda kısmı özelleştirme, siyasal alanda liberal eğilimli muhalif hareketlerin faaliyetlerine sınırlı da olsa alan açma ve toplumsal alanda da internet kullanımının yaygınlaştırılması gibi adımlar atmıştır. Suriye koşullarında önemli sayılabilecek bu adımlar, muhalif hareketlerin rejimin kırmızı çizgilerini aşmaya başlaması ile sonlandırılmıştır. Şam Baharı olarak adlandırılan bu dönem çok sayıda siyasi muhalifin tutuklanması ve kurulan bazı oluşumların faaliyetlerinin yasaklanması ile son bulmuştur.

Hafız ve Beşar Esad yönetimleri, Suriye halkını seferber edebilmek adına sürekli “dış tehdit” algısını güçlü tutmaya çalışmıştır. Bu şekilde iç ve dış politikadaki güvenlikçi yaklaşımlarına meşruiyet kazandırmayı ve içerdeki demokratikleşme taleplerini baskı altına almayı amaçlamıştır. Hafız Esad askeri darbesi ile kurulan yapı da büyük oranda ordu ve istihbarat gibi güvenlik kurumlarına dayandırılmıştır. Suriye’de güç hiyerarşisinin en tepesinde yer alan güvenlik kurumları hem içerde baskıyı artırmış hem de dış tehdidi sürekli canlı tutarak politikalarını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Dolayısıyla 2000 yılında yaşanan kısa süreli “Şam Baharı” süreci bu yapının güçlü direnci ile sınırlı seviyede kalmış ve kısa sürede sonlandırılmıştır. ABD’nin 2003 yılında gerçekleşen Irak işgali Suriye’de güvenlik tehdidi algısını ve dolayısıyla güvenlikçi politikaları savunan kesimleri yeniden güçlendirmiştir. Şubat 2005 tarihinde Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye yönelik Beyrut’ta düzenlenen suikast Suriye rejimini bir kez daha uluslararası baskı altına almıştır. Zira bu eylemin sorumlusu olarak Şam gösterilmiş ve hem Lübnan içinde hem de uluslararası alanda Şam’a yönelik artan tepki Suriye rejiminin Lübnan’da uzun yıllardır devam eden askeri varlığını sonlandırması ve ülkenin ağır bir uluslararası baskı sürecine girmesi ile sonuçlanmıştır. Bu da yine ülkedeki güvenlikçi politikaları meşrulaştıran bir gelişme olmuştur. Dolayısıyla Suriye’de Hafız Esad’ın miras bıraktığı yapı 2011 yılına kadar varlığını sürdürmüştür.

2010 yılı sonunda Kuzey Afrika’da başlayan muhalif halk hareketleri 15 Mart 2011 tarihinde Suriye’ye sıçramıştır. Ülkenin güneyindeki Dera şehrinde başlayan gösteriler kısa sürede ülke geneline yayılmıştır. Rejim karşıtı muhalif halk hareketlerinde demokratikleşme, siyasal katılım, kaynakların adil dağılımı, özgürlük talepleri dile getirilmiştir. Ancak Suriye rejimi muhalif sivil halk hareketlerini geçmiş tecrübesine dayanarak güç yoluyla bastırma yolunu seçmiştir. Bu durum krizin daha da derinleşmesine, zaman içinde muhaliflerin silahlanmasına ve dış güçlerin doğrudan müdahalesine yol açmıştır. Suriye 2021 yılı itibarıyla, on yıllık kanlı bir iç savaşa maruz kalmış, PKK ve el-Kaide gibi terör örgütlerinin otorite boşluğundan faydalanarak alan kazandığı, fiilen bölünmüş, 6,6 milyon civarında vatandaşı ülke dışına, 6,7 milyon civarında insanı da ülke içinde güvenli alanlara göç etmek durumunda kalmış bir ülke haline gelmiştir. 1970 yılında Hafız Esad askeri darbesi ile öne çıkan güvenlik politikaları ve güvenlik kurumlarının politika yapımındaki artan rolü siyasi krizlerin güç yolu ile bastırılması sonucunu doğurmuştur. Bu durum sadece krizlerin ertelenmesi, üstünün örtülmesi, taleplerin bastırılmasını sağlamıştır. Ancak ülkede değişim talepleri ve koşulları güçlenerek varlığını korumuştur. Suriye’nin güçlü görünen otoriter yapısının esas itibarıyla kendi içinde ne kadar kırılgan olduğu bir kriz ortamında anlaşılmıştır. Suriye’deki siyasi yapı, krizin ortaya çıkmasının temel nedeni olmanın ötesinde krizin siyasal yollarla çözümünün önündeki temel engeli teşkil etmiştir.

Kaynakça

Ahmet Ayhan Koyuncu, “Hafız Esed Dönemi Suriyesinde Milliyetçilik ve Ulus İnşa Çabaları”, İçtimaiyat Sosyal Bilimler Dergisi, Kasım 2017.

Ahmet Emin Dağ, “Suriye: Küresel ve Bölgesel Kaostan Beslenen İç Savaş”, İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, Temmuz 2015.

Alasdair Drysdale, “The Succession Question in Syria”, Middle East Journal, 39 (Bahar 1985).

Daniel Flaut, “Some Aspect of Internal Political Life in Syria”, ” R.R.S.E, 2017.

Doğan Demirel, “Askeri Darbelerin Suriye Siyasetine Etkileri (1949‐ 1970)”, ProQuest LLC, İstanbul 2019.

Elie Podeh,”The Decline of Arab Unity-The Rise and Fall of the United Arab Republic”, Sussex Academic Press, Brihhton, 1999.

Erdal İnce, “Suriye’de Baas Rejiminin Kuruluşu ve Türkiye”, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi, 2017.

Galip Çağ ve Sami Eker, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 2013.

Ibrahim Draji, Rim Turkmani, “The Questions of Religion in Syria’s Constitutions: A Comporative and Historical Study”, London School of Economics and Political Science (LSE), May 2020.

Itzchak Weismann, “Sa’idHawwa and Islamic Revivalism in Ba’thist Syria”, Studia Islamica (No. 85, 1997).

Jörg Michael Dostal, Özlem Özdemir, Omar Imady, “Post‐Independence Syria and the Great Powers (1946‐1958): How Western Power Politics Pushed The Country Toward Soviet Union”, Understanding and Responding to Crisis, Resistance and Extremism, İstanbul, 2014.

Merve Kania, “Hafez al-Assad’s Seizure of Power Despite the 1967 War Defeat: On the Importance of Friends, Loyalty, and Fear in the Ba’th Regimes”, Strife Journal, Sonbahar 2019.

Muhittin Ataman, “Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas rejimi, toplumsal talepler ve uluslararası toplum”, SETA Rapor, Nisan 2012.

Nuri Salık, “Modern Suriye’de Toplum ve Siyaset:1946-2000”, Bağımsızlıktan Arap Baharına Suriye İç ve Dış Politika, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2016.

Özge Özkoç, “Suriye Baas Partisi: Kökenleri, Dönüşümü, İzlediği İç ve Dış Politika”, Mülkiyeliler Birliği Yayınları, Ankara, 2008.

Raphael Lefevre, “Ashes of Hama: The Muslim Brothrhood in Syria” Oxford University Press (New York 2013).

Thomas Collelo, “Syria-The Baath Redirections of 1966 and 1970” in Syria: A Country Study, Federal Research Division, Library of Congress, 1987.

Yahya M. Sadowski, “Patronage and the Ba’th: Corruption and Control in Contemporary Syria”, Arab Studies Quarterly, 9, no.4. (1987)


[1] Daniel Flaut, “Some Aspect of Internal Political Life in Syria”, ” R.R.S.E, 2017, s.187.

[2] Doğan Demirel, “Askeri Darbelerin Suriye Siyasetine Etkileri (1949‐ 1970)”, ProQuest LLC, İstanbul 2019, s. 25.

[3] Jörg Michael Dostal, Özlem Özdemir, Omar Imady, “Post‐Independence Syria and the Great Powers (1946‐1958): How Western Power Politics Pushed The Country Toward Soviet Union”, Understanding and Responding to Crisis, Resistance and Extremism, İstanbul, 2014, s. 25.

[4] Erdal İnce, “Suriye’de Baas Rejiminin Kuruluşu ve Türkiye”, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi, 2017, s. 268.

[5] İnce, age., s.270.

[6] Özge Özkoç, “Suriye Baas Partisi: Kökenleri, Dönüşümü, İzlediği İç ve Dış Politika”, Mülkiyeliler Birliği Yayınları, Ankara, 2008, s. 82.

[7] Nuri Salık, “Modern Suriye’de Toplum ve Siyaset:1946-2000”, Bağımsızlıktan Arap Baharına Suriye İç ve Dış Politika, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2016, s.48

[8] Demirel, age., s. 66.

[9] Elie Podeh,”The Decline of Arab Unity-The Rise and Fall of the United Arab Republic”, Sussex Academic Press, Brihhton, 1999, s.173.

[10] Ibrahim Draji, Rim Turkmani, “The Questions of Religion in Syria’s Constitutions: A Comporative and Historical Study”, London School of Economics and Political Science (LSE), May 2020, s.16.

[11] Demirel age., s.80.

[12] Merve Kania, “Hafez al-Assad’s Seizure of Power Despite the 1967 War Defeat: On the Importance of Friends, Loyalty, and Fear in the Ba’th Regimes”, Strife Journal, Sonbahar 2019.

[13] İbid.

[14] Thomas Collelo, “Syria-The Baath Redirections of 1966 and 1970” in Syria: A Country Study, Federal Research Division, Library of Congress, 1987.

[15] Muhittin Ataman, “Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas rejimi, toplumsal talepler ve uluslararası toplum”, SETA Rapor, Nisan 2012.

[16] Galip Çağ ve Sami Eker, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 2013.

[17] Ahmet Emin Dağ, “Suriye: Küresel ve Bölgesel Kaostan Beslenen İç Savaş”, İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, Temmuz 2015.

[18] Ahmet Ayhan Koyuncu, “Hafız Esed Dönemi Suriyesinde Milliyetçilik ve Ulus İnşa Çabaları”, İçtimaiyat Sosyal Bilimler Dergisi, Kasım 2017.

[19] Ahmet Ayhan Koyuncu, “Hafız Esed Dönemi Suriyesinde Milliyetçilik ve Ulus İnşa Çabaları”, İçtimaiyat Sosyal Bilimler Dergisi, Kasım 2017.

[20] Muhittin Ataman, “Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas rejimi, toplumsal talepler ve uluslararası toplum”, SETA Rapor, Nisan 2012.

[21] Itzchak Weismann, “Sa’idHawwa and Islamic Revivalism in Ba’thist Syria”, Studia Islamica (No. 85, 1997), s. 152.

[22] Raphael Lefevre, “Ashes of Hama: The Muslim Brothrhood in Syria” Oxford University Press (New York 2013), s. 109.

[23] Daha fazla bilgi için bkz.: Syrian Human Rights Committe, “The Tadmur (Palmyra) prison massacre on its 27th anniversary”, 26 June 2007. (http://www.shrc.org/data/aspx/d3/3243.aspx)

[24] Syrian Human Rights Committee, “Special Report: Repressive laws in Syria”, 19 Şubat 2001. (http://www.shrc.org/data/aspx/d4/254.aspx#D2)

[25] Raphael Lefevre, “Ashes of Hama: The Muslim Brothrhood in Syria”, s. 59.

[26] Yahya M Sadowski.. “Patronage and the Ba’th: Corruption and Control in Contemporary Syria”, Arab Studies Quarterly, 9, no.4. (1987): 442-461, s. 454.

[27] Ibid, 455.

[28] Alasdair Drysdale, “The Succession Question in Syria”, Middle East Journal 39 (Bahar 1985), 246-257.

[29] Raphael Lefevre, “Ashes of Hama: The Muslim Brotherhood in Syria”, s. 115.

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Salim Uslu

“Yani şimdi düşünün ki, herkesin sadakat yarışına sokulduğu bir yerde bir işçi konfederasyonu bütünüyle brifinglerden dışlanıyorsa; işte DİSK’in, TÜRK-İŞ’in brifinglere davet edildiği...