No menu items!

DARBELERE KARŞI MÜCADELE SÜRECİNDE YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARININ METODOLOJİSİ – Dr. Serdar Korucu

Okumalısınız!

28 ŞUBAT’TA HUKUK- Prof. Dr. Muharrem KILIÇ

28 Şubat, post modern darbe olarak adlandırıyor. Ben bu darbeyi ‘yeni nesil bir darbe’ türü olarak tanımlıyorum. Nitekim bütün şiddet unsurları, lojistik...

VESAYET KURUMU ARACI OLARAK STK’LAR- İdris Kardaş

Sivil toplum kuruluşlarını darbeci olarak ya da darbeci olan ya da olmayan olarak kod­layabiliriz. Bunu böyle bir paketin içine yerleştirebiliriz ama mesele...

DARBE VE İŞ DÜNYASI STK’LARI- Dr. İsrafil Kuralay

Darbeler maalesef Türk siyaset hayatının önemli kırılma noktalarından bir tanesi. Her on yıllık sürede bir darbe beklentisi alametifarikamız noktasına gelmiş durumda. Ka­çınılmaz...

DARBE İLE MÜCADELEDE SİVİL TOPLUM KURULUŞU OLARAK İŞÇİ VE İŞVEREN ÖRGÜTLERİ- Av. Hüseyin Öz

ÖZET Darbeler Türk siyasi hayatının gerçeklerinden biridir. Meclis, siyasi partiler, hukuk, si­vil toplum kuruluşları ve medya gibi varlığını demokrasiye...

Giriş

Türk siyasi tarihi incelendiğinde, ülkemizde yaşanan askerî darbelerin yalnızca bir grup ihtiraslı askerin yönetimi ele geçirme arzusundan kaynaklanmadığını; askerî darbe ve müdahalelerin, kökleşmiş bir zihniyet sorununun sonucu olarak ortaya çık­tığını görürüz. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yönetici elitler ve özellikle as­kerler arasında yaygın olarak benimsenen jakoben anlayış, Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürmüş ve askerî müdahalelerin düşünsel temelini oluşturmaya devam et­miştir. 27 Mayıs darbesi başta olmak üzere 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat post-modern darbesi, 15 Temmuz darbe girişimi ve muhtelif tarihlerde askerin siyase­te müdahalesi niteliğindeki pek çok eylem, ne yazık ki bazı toplum kesimleri tarafından kendine destek bulabilmiştir. Dolayısıyla darbelere karşı mücadele sürecinin yalnızca bir ceza hukuku meselesi olmadığını, yalnızca hukuki araç ve yöntemlerle bu müca­delenin yapılamayacağını kabul etmek gerekir. Sorun bir zihniyet sorunudur ve bu so­runla mücadele ederken geniş halk kitlelerinin desteğini almak son derece önemlidir.

Yaklaşık yirmi yıllık AK Parti iktidarı, darbeci zihniyetin geriletilebilmesi bakımından oldukça önemli kazanımlarla doludur. AK Parti döneminde asker ve sivil ilişkileri seçil­mişlerin atanmışlara üstünlüğü prensibi doğrultusunda yeniden ele alınmış ve pek çok hukuki düzenlemeyle askerin sivil otoriteye bağlı olması sağlanmıştır. En az bunun ka­dar önemli olan bir diğer husus, AK Parti döneminde sivil siyaset kurumunun yeniden özgüven kazanmış olması ve şimdiye kadar “sessiz çoğunluk” olarak kabul edilen ge­niş halk kitlelerinin kendi iradesine sahip çıkma kararlılığını gösterebilmiş olmasıdır. 2007 yılında TSK tarafından yayımlanan e-muhtıranın siyasi iktidar tarafından sert bir karşılık verilerek boşa çıkarılması, 15 Temmuz darbe girişiminde halkın canı pahasına darbeye karşı direnmiş olması bu bakımdan önemli kazanımlar olarak not edilmelidir.

Kendisini devletin sahibi olarak gören bazı kesimler geçmişte askerî müdahaleleri açıkça desteklemiş, “Ordu Göreve” gibi pankartlar açarak Türk Silahlı Kuvvetlerini dar­beye teşvik etmiş, darbeden umudunu kesmeye başlayınca da “meğer bizim asker kağıt­tan kaplanmış”[I] sözleriyle yaşadıkları hayal kırıklığını ifade etmişlerdir. Bugün gelinen noktada ise aklı başında hiçbir siyasetçi, akademisyen ve yazar, askerî darbeleri açıkça teşvik eden bir açıklama yapma cüretini gösterememektedir. Askerî darbe iması içeren birtakım beyanlar ise ciddi bir tepkiyle karşılaşmakta ve bu beyanların sahipleri genel­likle mahcup bir tavırla yanlış anlaşıldıklarını ifade etme zorunluluğu hissetmektedir. Bugün geldiğimiz nokta, AK Parti iktidarı döneminde yapılan hukuki düzenlemelerin, sivil siyasetin yeniden kazandığı özgüvenin ve halkın kendi iradesine sahip çıkma ka­rarlılığının bir sonucudur.

Bununla birlikte; darbelerle mücadele sürecinde elde edilen bu kazanımlara bakarak darbeci zihniyetin tamamen yok olduğunu söylemek de mümkün değildir. Mahcup bir tavırla da olsa askerî darbe iması içeren birtakım açıklamalar hâlâ yapılabilmektedir. Bundan daha önemlisi; tıpkı 12 Eylül darbesi öncesinde olduğu gibi, halkın demokra­tik süreçlerden umudunu kesmesini amaçlayan birtakım propaganda faaliyetleri göze çarpmaktadır. Özellikle sosyal medya platformlarında anonim nitelikte bazı hesaplar tarafından kirli bir propaganda faaliyeti yürütülmekte ve halkın askerî bir darbeyi “tek kurtuluş yolu” olarak görmesi amaçlanmaktadır.

Darbelere karşı mücadelenin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için Türkiye’de­ki devlet-toplum ilişkilerinin yeniden formüle edilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Askerî darbe ürünü olan mevcut anayasanın yürürlükten kaldırılması ve yerine yeni bir anayasa hazırlanması; devlet-toplum ilişkilerinin çağın gereklerine uygun, sivil ve daha demokratik bir çerçeveye oturtabilmesi bakımından oldukça önemlidir.

Ancak unutulmamalıdır ki; yeni anayasanın hazırlanma sürecinde izlenecek yöntem de en az yeni anayasanın içeriği kadar önemlidir. Zira az önce de belirttiğimiz gibi, halkın askerî darbeyi bir “kurtuluş umudu” olarak görmesini amaçlayan ve bu yönde kirli bir propaganda faaliyeti yürüten bazı kesimler bulunmaktadır. Dolayısıyla; yeni anayasa taslağı kamuoyuna açıklanmadan önce, yeni anayasanın hazırlanma yönteminin de dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu çalışmayla, yeni anayasanın metodolojisi üzerinde durulacak ve anayasanın içeriği kadar hazırlanma yönteminin de darbelerle mücadele sürecinde önemli bir rol oynadığı hususu üzerinde durulacaktır.

Darbelere Karşı Mücadele Sürecinde Yeni Anayasanın Gerekliliği

Türk siyasi tarihi incelendiğinde, seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğü prensibi doğ­rultusunda asker-sivil ilişkilerini demokratik standartlara kavuşturan hukuki dü­zenlemelerin ancak son yirmi yıl içinde yapılabildiği görülür. Henüz AK Parti iktidara gelmeden önce 2001 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Milli Güvenlik Kurulundaki (MGK) sivil üyelerin sayısı artırılmış ve “MGK kararları Bakanlar Kurulu tarafından öncelikle dikkate alınır” ifadesi yerine değerlendirilir” ifadesi eklenerek MGK’nın as­lında istişari nitelikte bir organ olduğu vurgulanmıştır. Bu değişiklikle bağlayan süreç, AK Parti iktidarıyla birlikte, askerî vesayetin ortadan kaldırılmasına yönelik pek çok hukuki düzenlemeyle devam etmiştir.

Birkaç örnekle izah etmek gerekirse; 2003 yılında MGK Genel Sekreterinin Oramiral veya Orgeneral rütbesinde bir asker kişi olma zorunluluğu kaldırılmış, Genelkurmay Başkanının MGK’yı olağanüstü toplantıya çağırabilme yetkisi kaldırılmış, hatta ilerle­yen dönemlerde MGK toplantılarındaki oturma düzeni dahi değiştirilmiştir. MGK’nın asker ve sivil üyelerinin iki eşit tarafmışçasına karşılıklı oturduğu toplantı düzenin­den, asker ve sivillerin karışık oturduğu toplantı düzenine geçilmesi, asker ve sivil ilişkilerindeki değişimin sembolik bir yansıması olması bakımından önemlidir. 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları­nın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanabilmelerinin önü açılmış, yine aynı anayasa değişikliği ile 12 Eylül darbesini gerçekleştiren sorumlular hakkında ceza davası açılabilmesini önleyen hüküm kaldırılarak Kenan Evren başta olmak üzere, darbecilerin yargılanıp ceza almaları sağlanmıştır. Muhtelif tarihlerde yapılan çeşitli düzenlemelerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Sayıştayın mali denetimine tabi ol­ması sağlanmıştır. Genelkurmay Başkanının Cumhurbaşkanına bağlı olması; Jandar­ma Genel Komutanlığının eğitimi de dâhil olmak üzere her yönüyle İçişleri Bakanlığına bağlanması sağlanmıştır. Bunlara ek olarak; Kara, Hava ve Deniz Harp Okulları kapatı­larak, bunların yerine Milli Savunma Üniversitesi kurulmuş ve askerî eğitimin müfre­dat bakımından sivil iktidarın kontrolünde olması sağlanmıştır. Ayrıca; askerlere özel yargı yolu uygulamasına son verilerek Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Askerî Yar­gıtay kapatılmış ve askerlik hizmetine ilişkin davaların sivil mahkemelerde görülmesi sağlanmıştır. Son olarak; olağanüstü yönetim usullerinden biri olan ve askerlerin kol­luk makamı olarak görev yapabilmelerine olanak sağlayan sıkıyönetim uygulamasına son verilmiştir.

Bu vesileyle belirtmek gerekir ki; 2017 yılında halkoyu ile kabul edilen Cumhurbaş­kanlığı hükümet sistemi, doğrudan asker-sivil ilişkilerini düzenleyen bir içeriğe sahip olmamakla birlikte, askerî vesayetin geriletilmesini sağlayan önemli bir kazanım ol­muştur. Zira parlamenter sistem, yapısı gereği koalisyon hükûmetleri kurulabilmesine olanak sağlamaktadır; bu da TBMM’de azınlıkta bulunan siyasi partilerin hükûmette yer alabilmesi ve bunun için de siyaset dışı aktörlerin desteğine ihtiyaç duymaları an­lamına gelmektedir. 28 Şubat döneminde TSK, medya ve birtakım sermaye çevrelerinin desteği ile kurulan veya kurdurulmak istenen azınlık hükûmetleri halk iradesini yan­sıtmaktan çok uzaktaydı. Cumhurbaşkanlığı sisteminde ise Cumhurbaşkanı doğrudan halkoyu ile seçilerek işbaşına gelmektedir ve bu durum siyaset dışı aktörlerin hükûmeti biçimlendirme, siyasete müdahale etme olanağını ortadan kalkmıştır.

Son yirmi yılda gerçekleştirilen bu düzenlemelerin her biri, bir zamanlar hayalini kur­manın bile neredeyse imkansız olduğu cesur adımlardır ve halk iradesi üzerinde kuru­lan askerî vesayetin son bulmasını sağlamak bakımından oldukça önemli kazanımlar – dır.

Türkiye’de darbeciliğin bir zihniyet sorunu olduğunu görmeyen veya görmek isteme­yen bir kişi, bu düzenlemelerle TSK üzerindeki sivil kontrolün artık tam olarak sağ­landığını ve hukuken başkaca bir düzenlemeye gerek kalmadığını söyleyebilir. Ancak; az önce de belirttiğimiz üzere, darbecilik esasen bir zihniyet sorunudur ve demokratik yollarla iktidara gelme gücünü kendinde görmeyen bazı toplum kesimlerinin sürekli olarak ellerinde tutmak istediği potansiyel bir tehdittir.

Türkiye’de darbe zihniyetinin ve bazı toplum kesimlerinin siyasi iktidarı darbe teh­didiyle korkutma çabalarının tam anlamıyla son bulabilmesi için atılması gereken en önemli adım mevcut anayasanın yürürlükten kaldırılarak, yerine yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır.

Osmanlı-Türk modernleşme sürecinde ortaya çıkan Jakoben zihniyet, halk için, halka rağmen” sloganıyla hareket ederek halk için neyin en doğrusu olduğuna kendilerinin karar verebileceklerini varsaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren benimsenen katı devletçilik anlayışı ile birlikte makbul bir vatandaş tanımı yapıldı ve bu tanıma uyma­yan toplum kesimleri demokratik karar alma süreçlerinden çeşitli yollarla dışlandı. Bu dışlama kimi zaman siyasi parti kapatma yoluyla, kimi zaman Ceza Kanunu hükümle­riyle, kimi zaman da bizzat TSK’nın yönetime el koymasıyla gerçekleşti. Demokratik işleyişe yönelik bütün bu müdahalelerin temelinde, devletin toplumu istediği gibi bi- çimlendirebileceği varsayımı bulunmaktaydı.

Bu zihniyete göre toplum, kendi tercihlerini yapmaktan acizdir ve sürekli kontrol al­tında tutulması gerekir. Toplum kendisine biçilen çerçevenin dışına çıkarsa bu duruma müdahale etmek gereklidir ve meşrudur. Kenan Evren’in 1961 Anayasasını kast ederek “O Anayasa bize bol geldi, içinde oynamaya başladık” ifadesi toplumun hangi özgürlük­lerden ne kadar yararlanacağına “devletin asıl sahiplerinin” karar vermesi gerektiği düşüncesini ortaya koymaktadır. Müteveffa bir yazar tarafından sarf edilen “Biz asılız, bu ülkede bizim olmasını istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değildir” sözleri ise ken­dini devletin sahibi olarak görenlerin yalnızca askerler olmadığını, demokratik süreç­lerden umudunu kesen bazı kesimlerin gerektiğinde askerî darbeleri dahi meşru gören vesayetçi bir zihniyete sahip olduğunu göstermektedir.

Bugün gelinen noktada, yüksek sesle dile getirilmese de hâlâ toplumun vesayet altında olması gerektiğine inanan kesimler bulunmaktadır ve bir iktidar değişikliği durumun­da darbe mekanizmasının yeniden harekete geçirilmesi ihtimali bulunmaktadır. Bu nedenle, darbelere karşı mücadele sürecinin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için yeni bir anayasa hazırlanması zorunluluğu bulunmaktadır.

1982 Anayasası mevcut hâliyle Türkiye’deki asker-sivil ilişkilerini belli bir dengeye oturtmuş durumdadır. Ancak defalarca değiştirilmesine rağmen Anayasaya hâkim olan devletçi zihniyet hâlâ canlılığını korumaya devam etmektedir. 1982 Anayasası devlete, kişinin maddi ve manevi varlığı geliştirme ödevi vermiş (m.5), gençleri kötü alışkan­lıklardan uzak tutma (m.59) görevi vermiş, tüketicileri koruma (m.172), kooperatifçi­liği teşvik ödevi vermiş (m.172) durumdadır. 1982 Anayasası hakların kişilere aynı za­manda ödev yüklediğini (m.12) ifade eden bir anlayışla kaleme alınmış ve hakları âdeta devlet tarafından bahşedilen birer lütufmuş gibi ele almıştır. Bu ilkel devletçi anlayış, anayasa eliyle topluma sınır çizilmesi anlamına gelmektedir.

Darbelerle mücadele sürecinin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için, öncelikle bu ilkel devletçi anlayışın izlerini tamamen ortadan kaldıracak yeni bir anayasaya ihtiyaç bulunmaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi, halkın kendi iradesine sahip çıkma kararlı­lığını çok net bir şekilde göstermiştir. Dolayısıyla devlet-toplum ilişkilerinin artık yeni bir çerçeveye oturtulması gerekmektedir. Makbul bir vatandaş tanımı üzerinden top­lumsal yaşamın her alanına müdahale edebilen bir devlet anlayışı yerine, “seçilmişlerin

DARBELERLE MÜCADELE YÖNTEMLERİ SEMPOZYUMU – 6 atanmışlara üstünlüğü” anlayışıyla yeni bir anayasa hazırlanması artık bir zorunluluk hâlini almıştır.

Yeni Anayasa Çalışmalarının Metodolojisi

Darbelere karşı mücadele sürecinde yeni bir anayasanın neden bu kadar önemli oldu­ğunu kısaca izah ettikten sonra, yeni anayasanın hazırlanma sürecinin önemi üzerinde de durmak gerekir. Zira az önce de ifade ettiğimiz gibi darbelerle mücadele sürecinin başarıya ulaşabilmesi için yeni bir anayasa ne kadar önemli ise anayasanın hazırlanma süreci de o kadar önemlidir.

Demokratik toplumlarda anayasa yapım süreçleri incelendiğinde, başlıca iki yöntemin uygulandığı görülmektedir. Bunlardan biri, yeni anayasayı hazırlamakla görevli kuru­cu bir meclis oluşturulması yöntemi, diğeri ise yasama organı tarafından hazırlanacak yeni anayasanın halkoyu ile kabul edilmesi yöntemi.

Yeni bir anayasa hazırlamakla görevli kurucu bir meclis oluşturulması yöntemi, ilk bakışta her ne kadar daha cazip gibi de görünse, aslında bazı sakınca ve riskler içer­mektedir. Bunlardan ilki, kurucu meclisin halk tarafından seçilmesi nedeniyle yasama meclisindeki siyasi eğilimlerin kurucu meclise de yansıyacak olması ve kurucu mec­lisin bir çeşit paralel yasama organı niteliğine bürünecek olmasıdır. İkincisi, yasama meclisinde çoğunluğu bulunan parti veya ittifakın kurucu mecliste çoğunluğu kaybet­mesi durumunda mevcut hükümetin meşruluğu ile ilgili tartışmaların yaşanması ve kamuoyunun dikkatinin yeni anayasa zemininden erken seçim tartışmalarına doğru kayması ihtimalidir. Üçüncüsü ise kurucu meclisi oluşturan taraflar arasında temel siyasi tercihler konusunda karşılıklı ödünler verilmesi durumunda ortaya çıkabilecek fikri tutarlılık sorunudur.

Yeni bir anayasa hazırlamakla görevli kurucu bir meclis oluşturulması yöntemi, kurucu meclisin paralel yasama organı niteliğine bürünmesi durumunda kendisinden bekle­nen faydayı sağlamaktan uzaktır; mevcut yasama organındaki siyasi tablodan farklı bir yapı ortaya çıkması durumunda da erken seçim tartışmalarını körükleyerek yeni ana­yasa çalışmalarını sekteye uğratabilecek niteliktedir. Temel siyasi tercihler konusunda karşılıklı ödünler verilmesi durumunda da anayasanın fikri tutarlılığının zedelenmesi ihtimali bulunmaktadır.

Yeni anayasanın yasama organı tarafından hazırlanarak halkoyu ile kabul edilmesi yön­temi bazı koşullarla daha pratiktir ve başarılı olma ihtimali daha yüksektir. Ancak bu yöntemin de bütünüyle sorunsuz olduğu söylenemez. Çatışmacı bir siyasi kültüre daya­nan ve çok temel konularda dahi iktidarla uzlaşmayı taviz vermek olarak kabul eden bir muhalefet anlayışı nedeniyle TBMM’de tüm siyasi partilerin üzerinde uzlaştığı bir metin ortaya çıkması pek mümkün görünmemektedir. Siyasi partilerin ayrı ayrı veya ittifaklar hâlinde çalışma yürüterek bir metin hazırlaması durumunda ise hazırlanan metin hal­koyu ile kabul edilse bile yeni anayasanın meşruluğuna yönelik itirazların gündeme gel­mesi ihtimali bulunmaktadır.

Bir çeşit sosyal sözleşme niteliğinde olan anayasanın şu veya bu parti ile özdeş kabul edilmesi, bu yönde bir toplumsal algının oluşması, içeriği ne kadar demokratik olursa olsun, yeni anayasanın demokratik meşruluğu üzerine itirazların ortaya çıkması ihti­malini kuvvetlendirmektedir. Bu ihtimalin ortaya çıkması ise siyasal sistemin istikrarı­nı zedeleyebilecek niteliktedir. Darbe zihniyetinin siyasi istikrarsızlıklardan beslendiği hususu da dikkate alınacak olursa, darbelere karşı mücadele sürecinin nihai başarıya ulaşabilmesi için yeni anayasanın hazırlanma yönteminin de en az anayasanın içeriği kadar önemli olduğu görülür.

TBMM’de tüm siyasi partilerin uzlaşarak bir taslak metin hazırlama ihtimalinin maale­sef çok zayıf olduğu dikkate alındığında, yeni anayasanın hazırlanması sürecine müm­kün olan en geniş ölçüde halkın dâhil edilmesi en makul seçenek olarak görünmektedir. 2011 yılında yürütülen yeni anayasa çalışmalarında taslak metin oluşturulması sürecine halkın aktif katılımının yarattığı demokratik iyimserlik ortamı unutulmamalıdır. Bir ön­ceki yeni anayasa çalışmalarında siyasi partiler uzlaşarak ortaya taslak bir metin çıkara­mamış olsa da; halkın yeni anayasa hazırlanması sürecine gösterdiği yoğun ilgi oldukça önemli bir tecrübe olarak Türk siyasi hayatındaki yerini almıştır.

Günümüzde halen hazırlıkları devam eden yeni anayasa çalışmalarında da bu tecrübeden yararlanmak gerekir. Siyasi partilerin hazırladıkları anayasa taslaklarını kamuoyu ile paylaşmadan önce bazı temel ilkeler belirleyerek bu ilkeler doğrultusunda yapılacak çalışmalara halkın katılımını teşvik etmesi oldukça önemlidir. Böylece çeşitli toplum ke­simlerinden gelen taleplerin dikkate alındığı demokratik bir katılım süreci işletilecek ve ortaya çıkan metnin, şu veya bu partinin anayasası olduğuna dair muhtemel karalama kampanyalarının önü baştan kesilmiş olacaktır.

Sonuç

15 Temmuz darbe girişiminde halkın canı pahasına kendi demokratik iradesine sahip çıkmış olması ve asker-sivil ilişkilerini belli bir dengeye oturtmak amacıyla yapılan pek çok hukuki düzenleme, bugün darbe heveslisi bazı kesimlerin açıkça darbe kışkırtıcılığı yapmalarına engel olmuştur. Ancak FETÖ başta olmak üzere, geçmişte açıkça darbe kış­kırtıcılığı yapan bu kesimler, çoğunluğun yönetimi prensibine dayalı olağan demokra­tik işleyişi bile bir çeşit diktatörlük olarak kabul etmekte ve halkın çoğunluğunu bu kara propaganda doğrultusunda etkilemeye çalışmaktadır. Bu kara propagandanın önlenme­si, ancak yeni anayasa çalışmalarına halkın aktif katılımını sağlamakla mümkündür.

Bu doğrultuda atılması gereken adımları maddeler hâlinde şöyle sıralayabiliriz:

  1. 1.  Anayasa taslağı kamuoyuna duyurulmadan önce siyasi partiler bir beyanname yayımlayarak yeni anayasanın hangi ilkeler doğrultusunda hazırlanacağını ka­muoyuna duyurmalıdır.
  2. 2.   Hangi görüşten olursa olsun, konunun uzmanı anayasa hukukçularının yeni anayasanın içeriğine ilişkin görüşleri alınmalı ve yayımlanan ilkeler beyannamesi ile örtüştüğü sürece bu görüşlerin dikkate alınacağı duyurulmalıdır.
  3. 3.   Anayasa taslağı kamuoyuna duyurulmadan önce çözüm süreci döneminde uy­gulanan “akil insanlar” benzeri bir heyet oluşturulmalı ve 81 ili kapsayan yeni anayasa konferansları düzenlenerek halkın görüş ve önerilerini bu konferanslarda dile getirmesi sağlanmalıdır.
  4. 4.   2011 yılındaki yeni anayasa çalışmalarında yapıldığı gibi, TBMM web sayfası üzerinden halkın yeni anayasa konusundaki görüş ve önerilerini milletvekillerine iletebilmeleri sağlanmalıdır.

[I] Süheyl BATUM’un 06.02.2011 tarihli açıklaması için bkz. https://www.ntv.com.tr/turkiye/batum-asker-me- ger-kagittan-kaplanmis,_zASyR3cqk2IVvPqFSxDRA (12.09.2012).

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

28 ŞUBAT’TA HUKUK- Prof. Dr. Muharrem KILIÇ

28 Şubat, post modern darbe olarak adlandırıyor. Ben bu darbeyi ‘yeni nesil bir darbe’ türü olarak tanımlıyorum. Nitekim bütün şiddet unsurları, lojistik...

VESAYET KURUMU ARACI OLARAK STK’LAR- İdris Kardaş

Sivil toplum kuruluşlarını darbeci olarak ya da darbeci olan ya da olmayan olarak kod­layabiliriz. Bunu böyle bir paketin içine yerleştirebiliriz ama mesele...

DARBE VE İŞ DÜNYASI STK’LARI- Dr. İsrafil Kuralay

Darbeler maalesef Türk siyaset hayatının önemli kırılma noktalarından bir tanesi. Her on yıllık sürede bir darbe beklentisi alametifarikamız noktasına gelmiş durumda. Ka­çınılmaz...

DARBE İLE MÜCADELEDE SİVİL TOPLUM KURULUŞU OLARAK İŞÇİ VE İŞVEREN ÖRGÜTLERİ- Av. Hüseyin Öz

ÖZET Darbeler Türk siyasi hayatının gerçeklerinden biridir. Meclis, siyasi partiler, hukuk, si­vil toplum kuruluşları ve medya gibi varlığını demokrasiye...

DARBE İLE MÜCADELEDE SİVİL TOPLUMUN ROLÜ- Dr. Levent Korkut

Öncelikle üzerinde durulması gereken husus darbe çerçevesinde sivil toplum-devlet ilişkisidir. Bu konuda çok farklı yaklaşımlar, görüşler ya da teoriler var diyebiliriz. Bun­lardan...