28 ŞUBAT KARŞISINDA SENDİKAL MÜCADELE* 

0
10

Mahmut Arslan / HAK-İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı

*28 Şubat 2022 tarihinde İstanbul Üniversitesinde düzenlenen Tekrar ve Fark Sempozyumunda sunulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda, maalesef darbeler tarihini de birlikte görüyoruz. Türkiye sendikal hareketinin hukuki olarak ortaya çıktığı ilk tarihten bugüne yaşadığımız darbe ve darbe girişimlerine ilişkin sendikaların tutumlarına kısaca değinmek istiyorum. 

28 Şubat’ı daha iyi anlamak ve bundan sonraki süreçleri daha iyi algılamak için tüm bu darbeler serüvenini anlamaya ihtiyaç vardır. Ben tebliğimde sadece sendikal hareket, sivil toplum ve darbe ilişkileri üzerine bir değerlendirmede bulunacağım. 

Türk-İş, 1952 yılında kurulmuştur. 1960 darbesine kadar Menderes hükûmeti ile Türk-İş arasında son derece sıcak bir ilişki vardı. Adnan Menderes, Türk-İş Başkanı Nuri Başer’i çok takdir ediyor, çok sıkı iş birlikleri kuruyordu. Türk-İş, o zaman tek konfederasyondu ve devletin, kamunun tüm imkânları Türk-İş için açıktı. Türk-İş, sendikacılık faaliyetleri kapsamında hızlıca geliştiriliyordu. Türk-İş-Menderes ilişkisi 27 Mayıs gecesi bir anda değişmiştir. 28 Mayıs günü, Türk-İş olağanüstü toplanmış ve genel başkanı Nuri Başer’i görevden almıştır. Gerekçe olarak, 11 Mayıs günü Nuri Başer’in Adnan Menderes’e kendisine sevgi saygı ve sadakatlerini bildiren bir telgraf çekmesi olarak gösterilmiştir. Bu telgraftan dolayı Nuri Başer Türk-İş Başkanlığından alınmıştır. Türk-İş Genel Sekreteri de telgrafı sakladığı için görevden alınmıştır. 28 Mayıs günü Türk-İş darbeyi desteklediğini, hatta 27 Mayıs darbesini desteklemenin bir vatanseverlik görevi olduğunu ifade eden açıklama yapmıştır. Bütün yöneticileri alyanslarını o zamanki Maliye Bakanına teslim ederek, sürece maddi olarak da katkı sunmak istediklerini ifade etmişlerdir. Türk-İş bununla yetinmeyip bütün üyelerinden birer yevmiyelerini darbeye destek olmak için vermelerini istemiştir. 26 Mayıs günü, Menderes’in en yakınında olanlar 27 Mayıs günü onu yüz üstü bırakmışlardır. 

1971 Muhtırası da aynısıdır. O muhtıradan hemen sonra Türk-İş ve DİSK sıraya girerek darbeci generalleri kutlamışlardır. DİSK o dönem diyor ki, askerlerin göreve el koyması bizim için büyük bir kıvanç kaynağıdır, çünkü laik Türkiye’ye sahip çıkmışlardır. Türk-İş de benzer bir şekilde bu muhtıraya asla bir muhtıra denmemesini ve bunun desteklenmesini söylemiştir. 

12 Eylül ise daha vahim bir tablo çıkartmıştır. 12 Eylül darbesi ile birlikte darbeciler, HAK-İŞ’i, DİSK’i ve diğer konfederasyonları kapatmışlar, mal varlıklarına el koymuşlardır. HAK-İŞ’in o dönemde her şeyine el koydular. Ancak Türk-İş’i serbest bıraktılar. Türk-İş’in Genel Sekreteri, Bülent Ulusu hükûmetinin Çalışma Bakanı olarak görev aldı. Türk-İş Genel Başkanı o dönem ILO’da şu konuşmayı yaptı; “Sakın 12 Eylül’e darbe demeyin.” ILO’da yani Uluslararası Çalışma Örgütünde bütün dünya sendikacılarına seslenerek 12 Eylül’ün darbe olmadığını ifade etmiştir. “Bu darbe değildir, bu Türkiye’nin terörden kurtulması için Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çakan askerlerin bir vatanseverlik görevidir” demiştir. Konuşmasının devamında askerî cuntacılarla anlaştığını ifade ederek bir anayasa çalışmasının da yapıldığını, anayasa çalışmasında da yer aldıklarını ve çalışma hayatına ilişkin herhangi bir olumsuzluğun olmayacağının güvencesinin kendilerine verildiğini ifade etmiştir. 

Peki süreç nasıl işledi? Bülent Ulusu hükûmeti bizim sendikal dünyada elde ettiğimiz kazanımlarımızın büyük çoğunu elimizden aldı. Sendika kurmayı ciddi bir biçimde zorlaştırdılar. Yüzde on barajları getirdiler, ikramiyelerimizi sınırlandırdılar, kıdem tazminatına tavan getirdiler. Sendikal üyeliklerin noterden yapılması şartı getirdiler. Bütün bu düzenlemeler Türk-İş’in tek konfederasyon olması üzerine kurulu bir sistemi gösteriyordu. O dönem dışlanmış ve baskılara maruz kalmış bir kişi olarak söylüyorum, bir sendikal faaliyet yaptığımızda hemen asker ve polis müdahale ediyordu. Suçumuz da o zaman çok yaygın olan söylem İrancılık, Humeynicilik gibi şeylerdi. Her faaliyetimiz yasaklandı ve yargılandık. 12 Eylül hem çalışma hayatına çok ağır bir darbe vurdu, hem de sendikal hareketi ciddi manada zayıflattı. Tek konfederasyon Türk-İş kaldı. DİSK öyle bir umuda kapıldı ki o dönem, darbecilerin teslim olun çağrısına uyan DİSK’in bütün yöneticileri İstanbul Selimiye kışlası önünde teslim olma sırasına girdiler. Teslim olursanız serbest kalacaksınız sözüne inanarak teslim olan herkes uzun süre yargılandı. 

HAK-İŞ’in Yöneticileri, sendikalarımıza yapılan baskınlarla yakalandı, neyimiz varsa elimizden alındı ve Konfederasyonumuz kapatıldı. Daha sonra 1981 yılında Konfederasyonumuzu tekrar açtık. Ancak sendikalarımızda hiçbir şey bulamadık. Eskiden logomuz bir hilal içerisinde yeşil zemin cami minaresi ve fabrika bacasıydı. Erbakan Hocamızı rahmetle anıyorum, o günkü maddi manevi kalkınmayı, bağımsızlığı ve emeği de temsil eden bir logomuz vardı. Bu logo ile bir arkadaşımız Mamak Sıkıyönetim Komutanlığına gidiyor, oradaki bir komutan “Kardeşim bu logo ile gelme HAK-İŞ açılmaz” diyerek o dönemin fikrini zikretmiştir. Nedeni sorulduğunda, “Burada cami var, yeşil var, fabrika da var bu adamların bunlardan rahatsız olduğunu bilmiyor musun” diyor. Arkadaşımız, logolu antetli kâğıt yerine, düz bir beyaz kağıtla başvuruyu yapıyor ve HAK-İŞ böylece tekrar açılıyor. 

Bunu şu nedenle anlattım, Türkiye’deki demokratik süreçlerin karşılaştığı zorlukları, darbeleri konuşurken sivil toplumun sendikal ayağına bu çerçeveden bakmak gerekiyor. Ne yazık ki, Türkiye’deki bir takım sivil toplum kurumu denilen meslek kuruluşlarının ve özellikle de sendikaların, tarihsel olarak çok ciddi eleştirilmesi gereken yönleri vardır. 28 Şubat, tüm bu süreçler içerisinde bizim için bir turnusol kâğıdı gibidir. 28 Şubat sürecinin en başından sonuna kadar aktif bir sendikacı olarak yaşadıklarımız aslında postmodern değil bildiğiniz bir darbe olduğunu göstermektedir. Bu darbe, ne yazık ki sözde sivil ayak tarafından gerçekleştirilen bir darbedir. O yüzden de burada sendikaların ve sivil toplumun bu darbede kullanılmış olması Türkiye sendikacılık hareketi için bir utanç kaynağıdır. Çünkü, 28 Şubatçılara en çok destek verenler kendilerinin ifadeleri ile kurdukları “Beşli Çetedir”. TİSK’in eski Genel Başkanı merhum Refik Baydur’un kendi ifadesi ve itirafıdır, beşli çeteyi neden kurduklarının gerekçesini açıklarken, “Biz günlük sorunlarımızı unuttuk, sendikal yapıdaki tartışmaları unuttuk, krizleri unuttuk tek bir şeye odaklandık; devleti ve rejimi koruma” diyor. Ne oldu da rejim korunmaya gerek duyuldu? Bir algı operasyonuna kapıldılar. Ne yazık ki Refik Baydur’un öncülüğündeki bu Beşli Çete o kadar gemi azıya aldı ki MGK kararlarının uygulanmasını takip etmek için İzleme Komitesi kurdular. Bu izleme komitesi kimlerden oluşuyordu, Türk-İş, TİSK, TOBB, TESK ve DİSK. HAK-İŞ’in Demokrasi İzleme Komitesi kurulması taleplerini reddediyorlar. Öncelikle MGK kararlarının uygulanıp uygulanmadığını izlemek için Türk-İş, TİSK, TOBB, TESK ve DİSK bir komite kurmuşlardır. Bu komiteler kurulduktan sonra İsmail Hakkı Karadayı Genelkurmay Halkla İlişkiler Başkanını Refik Baydur’a gönderiyor. Refik Baydur’un ifadelerinde de bu konu geçmektedir. Diyor ki, “Gönderilen komutan, artık iş sizde, silahsız kuvvetlerde, bu iş sizin üzerinizde siz gerekeni yapacaksınız” diyor. Tabii askerin işini yapmaya bu kadar gönüllü siviller ve sivil toplum örgütleri olunca askerin de işini kolaylaştırmış oldular. İşte beşli çete bu amaca hizmet etmek için kuruldu. 

HAK-İŞ, o dönem hiçbir brifinge davet edilmedi. Dönemin Başbakanından ısrarla randevu talep etmemize rağmen, hiçbir randevumuz kabul edilmedi. İşverenlerimize yapılan baskı nedeniyle birtakım işverenlerimiz HAK-İŞ ile arasına mesafe koydular. İşçi-işveren ilişkisini sürdürmek istediğimiz her mecrada önümüze engel çıkarttılar. Anavatan Partili belediyelerden sendikalarımız tek tek tasfiye edildi. Üstelik Humeynici, irticacı, gerici suçlamasıyla sendikalarımıza saldırdılar. Başta Bursa olmak üzere binlerce üyemiz HAK-İŞ’ten istifa ettirildi. Bunlar hep darbeye destek vermediğimiz için başımıza geldi. Bankaların içinin boşaltılmasına, kimi askerlerin bankalara yönetici atanmasına, Türkiye’nin milyarlarca dolarının başka ülkelere gönderilmesine ve ekonomik açıdan yaşanan kayıplara girmiyorum bile. 

28 Şubat sürecinde, bizi en çok yaralayan sendikal mücadeleyi birlikte yapmamız gereken, demokratik platformlarda birlikte yer aldığımız sendikacıların da bizden uzaklaşmasıydı. HAK-İŞ o dönem tam olarak büyük bir yalnızlığa itilmişti. MGK kararlarına karşı ilk tepkiyi ortaya koyan, 5’li çeteye asla eklemlenmeyen, demokrasimiz için bunları bir tehdit olarak gören HAK-İŞ cezalandırılmıştı. Konfederasyonumuzun o dönemki genel başkanı Salim Uslu’nun bütün bu eleştirileri itirazları yaparken de saygı çerçevesinde yerine getirdiğini belirtmek isterim. 

Biz 28 Şubat’ın bir darbe olduğunu ve bu darbenin ayaklarının sadece bir bölümünün gündeme getirildiğini söylüyoruz. 12 Eylül 2010 referandumu, 28 Şubat süreci ve darbecilerin yargılanmasının önünü açan bir süreçtir. Biz, Anayasa Referandumunda da HAK-İŞ olarak sahadaydık. “Darbelerin Karanlığından Demokrasinin Aydınlığına Evet” dedik ve 15. maddenin kaldırılmasını sağladık. Peki biz ne istiyoruz? Diyoruz ki, 12 Eylül darbesi ile yapılamayanlar 28 Şubat darbesi ile yapılmaya başlandı. 12 Eylül darbesi yargılamalarında davalara müdahil olma talebimiz kabul edildi. 28 Şubat yargılamalarında müdahil olma talebimiz ise kabul edilmedi. 28 Şubat darbesinin sadece asker ayağı yargılandı. Burada bir oyun var diye düşünüyorum. 28 Şubat yargılamalarının gerekçeli kararlarına baktığımızda aslında yargılanması gereken, hesap sorulması gereken geniş bir kesim vardır. Sendikalar, Sivil Toplum Kuruluşları, Meslek Örgütleri, basın, yargıçlar, kamu görevlileri siyasetçiler var. Aslında 28 Şubat darbesinin bu sivil aktörleri ne yazık ki mahkemede hesap vermediler. Türkiye demokrasisi ve ülkemizin geleceği açısından yeni darbelere muhatap olmamak için bu önemli tartışmaları sadece 28 Şubat günü masaya yatırmamamız, başka günlerde de bu konuları konuşmamız gerekir. 

Son söz, bugün 28 Şubat darbesinin mağdurları ne yazık ki başka bir platformda bir araya geldiler. Ben soruyorum ne oluyor diye? 28 Şubat darbesinde en ağır hakareti gören bakan, bugün bir siyasi parti lideri olarak 28 Şubat’ta başka bir toplantıdalar. 28 Şubat darbesinin yapılmasının en önemli gerekçesi Refah Partisinin bugünkü uzantısı siyasi partinin lideri yine aynı toplantıda saf tutmuş durumda. 28 Şubat gemisine asla binme diyen başka bir siyasi parti lideri de o toplantıda. Refah-Yol hükûmetinin ortağı olan siyasi partinin devamı da orada, 28 Şubat’ın hesabını AK Parti ile sorduk diyen bir başka siyasi parti lideri de orada. Ben şahsen 28 Şubat’ın bu kadar mağduru olmuş isimlerin özellikle 28 Şubat gününe bu toplantıyı neden denk getirdiklerini merak ediyorum. Başka bir gün yok muydu da bugünü seçtiler. Saadet Partisi, her sene 28 Şubat ile açıkladıkları demeçleri bu sene neden esirgedi. Bu soruyu da sormak gerekiyor. 

Biz HAK-İŞ olarak, sivil toplum ve sendikaların Türkiye darbeler tarihindeki çok önemli rollerini konuşmaya devam edeceğiz. Amacımız, bugünkü bu aktörleri suçlamak değil. Bunları gündeme getirdiğimizde her seferinde TOBB Başkanı, TİSK Başkanı, Türk-İş Başkanı, DİSK Başkanı bana kızıyorlar. Biz diyorlar 28 Şubat’a karşıyız. Şu anki Başkanlarının hepsi karşı. Şunu yapabiliyorlarsa sözlerimi geri alacağım, genel kurullarınızda çıkıp “Biz 12 Eylül’de, 27 Mayıs’ta, 28 Şubat’ta yanlış yaptık. Yapmamamız gerekenleri yaptık. Sivil toplum ve sendikacılık olarak ihanete uğradık, artık bunu reddediyoruz ve bunun hesabını da soracağız” derlerse teşekkür ederim. Ama yapmıyorlar. 

Değerli dostlarım, 27 Mayıs’ta da 12 Eylül’de de 28 Şubat sürecinde de referandum süreçlerinde de meydanlarda hep biz vardık. Biz buralarda görev yapan arkadaşlarımızla bir sorun yaşamıyoruz bizim derdimiz sizin tüzel kişiliklerinizle. TOBB olarak, TESK olarak TÜRK-İŞ olarak DİSK olarak TİSK olarak çıkıp biz darbe süreçlerinde yanlış yaptık özür diliyoruz demenizi istiyoruz. HAK-İŞ olarak sıkıntı çektik, yargılandık, üyelerimizi kaybettik. Hatta 12 Eylül referandumunda “Darbelerin Karanlığından Demokrasinin Aydınlığına” dediğimiz için yargıladılar bizi. Mahkemelerde hesap verdik. 28 Şubat sürecinde görmediğimiz baskı kalmadı. Ama onurumuzu haysiyetimizi asla kaybetmedik. 15 Temmuz’da da meydanlarda sadece biz vardık. 27 Nisan e-bildirisine de ilk tepki gösteren bizdik. Bundan sonrasında da demokrasimiz için millî irademiz için geleceğimiz için onurumuz için mücadele etmeye devam edeceğiz.