No menu items!

11 EYLÜL 1973 ŞİLİ DARBESİNİN ÇİFT YÖNLÜ YAPISI – Prof. Dr. Carlos Huneeus

Okumalısınız!

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Prof. Dr. Carlos Huneeus

 Şili Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

Çev. Mevlüt Göl[1]

Devlet Başkanı Salvador Allende’nin meşru Halk Birliği hükûmetine son veren 11 Eylül darbesinin, ikili bir yönü vardı. Darbe bir taraftan, Şili’nin demokratik ilerlemesini aniden durdurdu. Bilim adamlarının sıklıkla belirttiği gibi, 19. Yüzyıldan beri hükûmetler yarışmacı seçimlerle düzenli olarak seçildikten sonra birbiri ardına partiler iktidara gelmiş ve bu durum 1932[2]’den beri kesintisiz bir şekilde devam etmişti. Tanınmış siyasi analist Giovanni Sartori (1976:173), “Şili, siyasi parti sisteminin yapısal konsolidasyonu ve demokratik gelenek bakımından en önemli (Latin Amerikalı) ülkeydi” şekline yazdı.

Öte yandan darbe, aşırı otoriterlik ve ultra-liberal ekonomi politikalarıyla, çift karakterli  bir askerî rejimin kurulmasına yol açtı (Huneeus, 2007). Sivil özgürlükleri kaldırdı ve cinayet, işkence, hapis ve sürgünleri de içeren ve izleri hâlâ devam eden ağır baskılar uyguladı (Huneeus, 2003; 2014; Huneeus & Ibarra, 2013). Kongreyi kapattı; işçi sendikalarının denetimini ele geçirdi; ülkenin en büyük işçi federasyonunu lağvetti; birkaç yıl boyunca sıkıyönetim uyguladı; ardından da uzun sureli bir olağanüstü hal ilan etti. Baskının ana hedefi sol kanat partilerin liderleri, aktivistleri, sonraki hedefi ise ülkedeki en büyük parti olan PDC’nin politikacıları oldu.

Bununla birlikte rejim, devlet kurumlarını ve toplumu yeniden düzenlemeyi hedefleyen neoliberal bir ekonomik dönüşüm politikası uyguladı. Bu dönüşümün politik hedefleri, darbe anında yaşanan ağır ekonomik krizin (artan enflasyon, ana malların yetersizliği ve verimlilik düzeyindeki ciddi dengesizlikler) üstesinden gelmekti. Nihai hedef ise yeni siyasi düzenin meşrulaştırılmasını sağlamaktı. Yeni yöneticiler, geniş çaplı kamu teşebbüslerinin de bulunduğu, ekonominin stratejik alanlarında faaliyet gösteren (çelik, enerji, telekomünikasyon, ulaşım, petrokimya vb.) kamu sektörünü lağvettiler.  Ayrıca Şili’de mevcut refah devletini ve emeklilik fonu yöneticilerinin buluşu olan sağlık politikasındaki sağlık, eğitim ve emeklilik sisteminin özelleştirilmesinde piyasa mekanizmalarının uygulanmasıyla elde edilen olumlu neticeleri ortadan kaldırdırlar. Bu özelleştirme politikasının tek belirgin özelliği radikal yapısı değildi: bu politika ayrıca, mülklerini çok avantajlı koşullarda kazanabilen rejim destekçileri ve özellikle de başlıca kamu kuruluşlarının yöneticileri için politik avantajlar da sağlamayı hedefledi. Ekonomi politikası “Chicago Boys” olarak bilinen teknokrat bir ekip tarafından yürütüldü (Valdés, 1989). Yeni yöneticiler 1980 Anayasası’nın esasını oluşturacak ekonomik ve politik ilkeleri ortaya koydular. Bu da otoriter kuşatma ve sınırlı çoğulculukla ordu tarafından korunan bir demokrasi meydana getirdi. Bu düzenlemeler, bazı otoriter yanlarını ortadan kaldıran reformlara rağmen, 25 yıl önce ordunun kışlasına dönmesinden bu yana hâlâ yürürlüktedir.

Ordu sağ kanat siyasi grupların desteğiyle, yeni yöneticiler tarafından izlenen politikalara verilen destekte birlik sağlamak için güçlü bir asker-sivil koalisyonu oluşturdu. Bu birlik, muhalefete doğru kaçışın ve fikir ayrılıklarının olduğu, diğer diktatörlüklerde, örneğin; İspanya’daki General Franco (1939-1975) rejiminde olduğu gibi tek bir bakan veya müsteşarın nasıl rejimden kopmadığını açıklıyor. Sağcı politikacılar veya entelektüeller Şili’de düzenin sağlanmasından sonra bile muhaliflere karşı şiddet kullanımına açıkça karşı çıkmıyorlardı. Şubat 1982’de Ulusal Ordu İstihbarat Direktörlüğü (DINE) mensupları, merkeziyetçi görüşlere sahip sendika liderlerinden Tucapel Jiménez’e suikast düzenledi. Ocak 1982’de Santiago kliniğindeki bir operasyondan kurtarılırken ölen eski Cumhurbaşkanı Frei Montalva’nın bir DINE mensubu tarafından zehirlediğine dair kuvvetli şüpheler vardı.

İktidarın ele geçirilişi, ordu tarafından kullanılan şiddet, başkanlık sarayı La Monedanın hava kuvvetlerine ait uçak tarafından bombalanması; Başkan Salvador Allende’nin ölümü; fabrikalarda ve işçi sınıfının oturduğu mahallelerde binlerce askerin konuşlandırılması ve binlerce tutuklunun, ülkenin en önemli spor tesisi olan ulusal stadyum da dahil olmak üzere, askerî alaylara ve diğer gözaltı merkezlerine nakledilmesiyle kendini gösterdi. Şiddet kullanımı, darbenin yapıldığı, silahlı kuvvetlerin üç kuvvet komutanı ve Carabineros (Şili Ulusal Polis Gücü)’un genel direktöründen oluşan iktidardaki cuntanın biçimlendiği gün ilan edilen ve Hava Kuvvetleri Komutanı General Gustavo Leigh’in “marksist kanserin kökünü kurutmaya” yönelik bir karar açıkladığı yeni siyasi düzenin ayrılmaz bir parçası olacaktı.

O yıllar boyunca Şili ordusunun uyguladığı şiddet, Latin Amerika’nın askerî darbe tecrübesi yaşayan diğer ülkelerinden farklıydı. Brezilya’da şiddete başvurmadan iktidarı ele alan ve Devlet Başkanı Joao Goulart’ın Uruguay’a sürgüne gitmesine müdahale etmeyen (Skidmore, 1967) silahlı kuvvetlerin geçmişteki sistemle bağını koparmaya niyeti yoktu: Silahlı kuvvetler, 1965 yılında yapılması düşünülen parlamento ve eyalet seçimleri için önceden planlanan seçim takvimine bağlı kalarak, kongre ve siyasi partilerin faaliyetlerini devam ettirmelerine izin verdi (Skidmore, 1988).[3] Ordu, 1968’de Peru’da benzer şekilde bir uygulamayla sabahın erken saatlerinde herhangi bir şiddete başvurmadan başkanlık sarayından çıkarılan Devlet Başkanı Fernando Belaunde’nın sürgüne gitmesine imkan tanıdı. Uruguay’da iktidarın ele geçirilmesi, Devlet Başkanı José Maria Bordaberry’nin onayıyla kongrenin Haziran 1973’te kapatılmasından itibaren aşamalı bir süreçte gerçekleşti. Hatta o kadar ki “demokrasinin gerçekten ne zaman sona erdiğini anlamak oldukça zordu” (Gonzȧlez 1995:152). Daha sonra Brezilya ve Uruguay’da ordu, özellikle her iki ülkede de orataya çıkan gerilla hareketlerine sert baskı uyguladı, fakat bu ülkelerde devlet şiddeti asla Şili’de meydana gelen düzeye yükselmedi”: Şili güvenlik servisi, Washington’daki muhaliflere karşı bile eylemler gerçekleştirdi.

Bu bildiri, sempozyumun düzenleyicileri tarafından öngörülen usule uyacak ve yöneltilen soruları cevaplamaya çalışacaktır.

1973 Askerî Darbesine Yol Açan Tarihsel Koşullar

İktidarın ele geçirilmesinde kullanılan şiddet, 60’lı yılların başından bu yana var olan siyasi kutuplaşma bağlamında ve Eduardo Frei Montalva’nın merkeziyetçi Hristiyan Demokrat yönetimi (1964-1970) tarafından başlatılan yapısal reformların sağcılar tarafından reddedilmesiyle açıklanabilir; ayrıca sosyalizmi demokratik yollarla inşa etmeye çalışan ancak nüfusun çoğunluğunun desteğinden yoksun olan Başkan Salvador Allende hükûmeti de bu kapsama dahil edilebilir. Ülkeyi modern hale getirmeyi ve az gelişmişlikten kurtarmayı hedefleyen önceki Cumhurbaşkanı Frei Montalva hükûmeti, tarım reformunu geliştirdi; semt komitelerini ve anne merkezlerini destekleyerek tarım kesimindeki işçiler ve toplumsal örgütler arasında sendikalaşmayı başlattı; Kuzey Amerika’daki şirketlerin mülkiyetinde olan bakır yatakları malikliğinde devletin payını arttırdı ve Şili’nin temel döviz kaynağı olan bakırın ticarileştirilmesinde hükûmetin müdahil olmasına destek verdi. Sağ partiler, bu reformları komünizme kapı araladığı için reddederken; sol ise yeterince ilerlemediklerinden ve kapitalist sistemin devam etmesine hizmet ettiklerinden dolayı sağcıları sorguladı.

Allende yönetimi, sosyalizmi inşa sürecini ilerletme amacındaydı fakat seçmen çoğunluğuna sahip değildi. Allende’nin % 36,6 oy aldığı seçim sonucunda Halk Birliği partileri, kongrenin her iki meclisinde de azınlıkta kaldı. Allende, hukukun üstünlüğünü güçlendirmek için parti tarafından talep edilen bir Anayasal Güvenceler Kanununu (bu kanun anayasal bir reform oldu) imzaladıktan sonra PDC’nin desteğiyle kongre genel kurulu tarafından seçildiği için devlet başkanı oldu. Ancak bazı sol görüşlü liderler ve hükûmet yetkilileri Anayasal Güvenceler Kanununda düzenlenen hükümleri göz ardı ederek, hukukun üstünlüğü hususuna çok az ilgi gösterdi. Bu, ılımlı muhalefetin güvensizliğini arttırdı. Frei’nin tarım reformu ve ABD şirketlerine tazminat ödemeksizin kamulaştırmaya yol açan bakır politikası gibi bazı politikaları, Allende yönetiminde daha radikal bir şekil aldı.  Nixon tarafından “ikinci Küba” olarak gördülen Allende hükûmetinin kabul edilemez oluşunu pekiştirmek için Başkan Richard Nixon yönetimi bunu kullandı. Allende hükûmeti, yüksek enflasyon ve ana malların yetersizliği ile karşı karşıya olan ekonomiye gerekli ilgiyi göstermedi. Ekonomik krizin toplumda, öğrenci hareketi ve sendikalar gibi önemli toplumsal gruplarda Halk Birliği partilerine karşı muhalefetin güçlenmesi şeklinde siyasi sonuçları oldu. Hükûmet sadece büyük şirketlerden değil aynı zamanda küçük ve orta ölçekli şirketlerden iş adamlarının muhalefetiyle de karşı karşıya geldi.

Değişime engel olmak veya değişimi başarmak için şiddeti savunan aşırı sağ ve aşırı sol azınlık gruplarının yardımıyla, değişim süreci toplumu politize etti ve kutuplaştırdı. Dahası, anayasanın zorunlu kıldığı seçmen çoğunluğunun oyuna sahip olmayan Allende hükûmeti (4 Eylül‘de yapılan seçimler), Allende’nin genel kongre tarafından 23 Ekim 1970 tarihinde seçilmesinden önce PDC desteğiyle başlayan Birleşik Devletler hükûmeti muhalefetiyle karşılaştı. Nixon döneminde Allende’nin kongre tarafından seçilmesini önlemek amacıyla gizli faaliyetler yürüten CIA, bu amacına ulaşmada başarısız olmasının ardından Allende hükûmetini istikrarsızlaştırmak için farklı eylemlere girişti.

Devlet Başkanı Allende’yi, içişleri bakanı olan ordu komutanı Carlos Prats, üst düzey bir deniz kuvvetleri yetkilisi ve diğer bakanlıklardaki hava kuvvetlerinden bir general de dahil olmak üzere, kabinesindeki ordu mensuplarıyla birleştiren kamyon şoförlerinin Ekim 1972’deki greviyle siyasi çekişme daha da gerginleşti. Ordu, Şili’ye özgü asker-sivil ilişkilerinin bir özelliği olan siyasi faaliyete uzaklığın kurumsal görünümünü zayıflatan kademeli bir müdahalede bulunarak siyasi bir rol oynadı. Toplumdaki siyasallaşma ve kutuplaşma, subayların hükûmetin niyetinden kuşku duyması ve 1973 yılının ilk altı ayıyla birlikte hükûmeti sona erdirecek askerî bir darbenin gerekli olduğu hususunda gittikçe artan bir kanaate sahip olmaları dolayısıyla asker sınıfına da nüfuz etti.

Başkan Allende siyasi krizlerin şiddetlendiği 1973 kışında, sol görüş liderlerinden destek bulamadı ve ana muhalefet partisi PDC ile bir mutabakat yoluyla siyasi çözüm yolu aradı. Bu, güvenceli değildi.

Darbe Nasıl Gerçekleşti?

Silahlı kuvvetlerin üç generalinin, Başkan Allende’nin hükûmeti yönetme hususunda isteksiz ya da yetersiz olduğuna kanaat getirdiği 1973 yılı Temmuz ayı ortalarında, ordu darbe hazırlığına başladı. Allende aşırı enflasyon ve üretim sıkıntısı ile birlikte ekonomi politikasında büyük güçlüklerle karşılaşmıştı. Devlet başkanının partisi olan sosyalist partinin azınlık kesimleri, hükûmetin ekonomi yönetimindeki bu problemleri göz ardı ederek bunun yerine, yapısal reformlarla ilerlemeyi ve şiddet kullanımını devre dışı bırakmayı ısrarla reddetti. Toplumdaki mevcut bu karşılıklı cepheleşme ve kutuplaşma iklimi daha da şiddetlendi (Huneeus, 1985).

Ulusal Savunma Kurmay Başkan Yardımcısı Patricio Carvajal’ın girişimiyle 1973 Temmuz’unun ortasında -her biri kendi sorumlu komutanının yetkilendirmesiyle- üç kuvvet komutanlığının üst düzey beş yetkilisi (Estado Mayor de la Defensa Nacional, EMDN), görünürdeki amacı ülkenin güvenliğini analiz etmek ve ülkeyi tehlikeye atabilecek olası senaryoları önlemek olan bir toplantıya katıldı.  Bununla birlikte, katılımcılar, bu toplantının nispeten kısa bir süre içinde iktidara el konulmasına götürecek bir sürecin ilk adımı olduğunu biliyordu (González, 2012). Savunma bakanı olmaksızın düzenli olarak toplanmaya devam eden ve varlığı konusunda Başkan Allende’nin henüz çok az bilgiye sahip olduğu bu grup, üyesi bulunan subay sayısı sebebiyle “15’ler Grubu” olarak bilinirdi. Bu grup, darbeyi yürütmek için bir acil eylem planı hazırladı ve EMDN, 11 Eylül 1973 tarihinde ordunun faaliyetlerini koordine eden kurumdu.

Silahlı kuvvetler bir darbe zemini hazırlamak için yasal dayanaklara sahipti. Nitekim silahlı kuvvetler yaygın bir şekilde silah dağıtımı yapıldığı bildirilen fabrikalara ve işçilerin oturduğu mahallelere ağustos ayında ve eylül ayının başında silah aramak bahanesiyle girmeye başladı. Bu faaliyetler, -muhalefetin girişimi ve ordunun üst komuta kademesinin onayı ile- bir arama emri almaksızın sanayi tesislerine baskın yapma yetkisi veren silah kontrol yasasının 1972’de, onaylanmasından sonra kanuna uygundu. Silah keşif raporlarının, silah sayısının çok fazla olmadığını ortaya koymasına rağmen, darbeden önceki son haftalarda ordu Santiago, Valparaiso ve Concepción’da çok sayıda baskın düzenledi. Bu faaliyetler, gereken her yerde hükûmet destekçilerinin sahip olabileceği olası silahlar konusunda ordunun istihbarat toplaması ve iktidarı ele geçirme konusunda işçilerin, gecekondu ve kasaba sakinlerinin göstereceği direncin etkisiz hale getirilmesi için ulusal topraklarda nasıl hareket edileceği konusunda deneyim kazanmasına imkân sağladı.

Ordu komutanı General Carlos Prats, anayasal düzene bağlı kaldı ve bir askerî darbeye karşı olduğunu ilan etti. Prats, Başkan Allende’yi, sol görüşlü kişileri ve -1973’te senatör olarak seçilmesinden beri senato başkanı olan- eski başkan Frei’yi zorlu siyasi ve ekonomik duruma siyasi bir çözüm bulmanın gerekliliği konusunda ikna etmek için çabaladı. Pinochet, Genel Kurmay Başkanı ve ordunun ikinci komutanının da dahil olduğu bazı generaller bu çabaları destekledi. Ancak hükûmet ve muhalefet arasında bir mutabakat olmadığı ve PS, PDC ile yapılacak bir anlaşmayı desteklemeye hazır olmadığı için Prats başarısız oldu. Dahası, Prats’ın askerî darbeyi önlemek için siyasi bir mutabakat arayışına yönelik politikası, generallerin büyük çoğunluğunun kendisine verdiği desteği çekmelerine sebep oldu. Daha da kötüsü darbe taraftarları, Prats görevde kaldıkça ordunun darbeye katılamayacağını bildiklerinden, Prats’ın ordu komutanlığından çekilmesi için orduda ve sağ kesimde baskı uyguladı.

Prats, 21 Ağustos 1973’te istifa etti ve Başkan Allende, General Pinochet’i yeni ordu komutanı olarak atadı. Askerî darbeye karşı olan diğer iki generalin de daha önce istifa etmiş olması, darbe yanlısı generallere daha fazla hareket özgürlüğü verdi. Pinochet, Prats’ın hükûmeti destekleme ve olası bir darbeyi kabul etmeme politikasına bağlı kalmaya devam etti. Pinochet yalnızca 9 Eylül Pazar günü askerî darbeye destek verdi ki o güne kadar ordu generallerinin büyük çoğunluğu bu eylemi desteklemiş, donanma ve hava kuvvetleri bunu bir politika olarak olarak benimsemiş ve hazırlıklar neredeyse tamamlanmıştı. Şiddet kullanımı konusunda en ısrarcı kişi olan Pinochet’in bu gecikmeli kararı, ordunun sonraki eylemleri üzerinde etkili oldu.

“Marksist Kanser”in Kesilip Atılması

İktidarı ele geçirmek için şiddetin kullanımı zorunlu değildi. Savaş uçaklarının günün tam ortasında başkanlık sarayı La Moneda’ya bombalarını bırakmalarından önce bile, sadece birkaç saat içinde silahlı kuvvetler, hedeflerine ulaşarak darbeyi etkili bir şekilde gerçekleştirdi. Ordu, iç muhalefetle karşılaşmadan, birlik içinde ve kararlı bir şekilde hareket ederek başkanlık sarayı çevresindeki az sayıdaki taraftardan ve işçi sınıfı içindeki bazı topluluklarından gelen sınırlı silahlı direnci püskürttü. Başkan Allende destekçilerine ve hükûmete itidal çağrısı yaptı. Bu durum, silahlı kuvvetlerin bir kısmı tarafından çıkarılan askerî isyandan kendilerini korumaları için hükûmetin taraftarlarına silah dağıttığı 1936 yılı İspanya’sındaki duruma benzemiyordu.

Ordu, ülkenin üçüncü büyük şehri olan Concepción‘ın kontrolünü kendilerini bile şaşırtan bir hızla ele geçirdi. Bu süreç boyunca silahlarını kullanmak zorunda kalmadılar. Bu şehir, büyük bir üretim üssü, güçlü sendikalar ve  büyük bir özel üniversiteyle -ki bu üniversitede MIR, öğrencilerden önemli bir destek görüyordu- solun önemli bir sembolüydü. Bir ordu bölge komutanı olan General Washington Carrasco, 11 Eylül 1973 sabah saat 08.50’de, görevini tamamladığı hususunda Santiago’daki amirlerini bilgilendirebildi. Ülkenin en önemli ikinci şehri Valparaíso’nun hızla işgal edilmesinde ise deniz kuvvetlerinin etkisi öne çıktı. Silahlı kuvvetlerin diğer unsurlarının desteğiyle, sabahın erken saatlerinde yerel radyo istasyonlarını susturarak, süratle ve herhangi bir engelle karşılaşmadan pek çok sanayi kuruluşunun ve iki üniversitenin denetimini ele geçirdi. Hükûmet koalisyonundan hiçbir protesto veya muhalefet yükselmedi. Günün sonuna gelindiğinde Amiral José Toribio Merino “onların sadece 270 tutsağı var” diye bağırdı (Whelan, 1993: 450). Darbe sırasında deniz kuvvetleri yüksek komuta kademesi üyesi Amiral Sergio Huidobro, ordunun başarıyla gerçekleştirdiği müdahaleyi şöyle hatırlıyor:

“Askerî operasyon başladığında, Talcahuano gibi Concepcion da bir kurşun dahi atılmadan kontrol altına alındı. Aynı şey madencilik sektörünün merkezleri olan Lota, Coronel ve Chuquicamata’nda da oldu. Bazı şehirlerde sadece münferit direniş patlamaları vardı. Ülkenin büyük bir bölümünde halk, evlerine bayraklar astı ve süratle normale dönüldü. Santiago birkaç saat içinde kontrol altına alındı. Sadece Santiago şehir merkezinde ağır silah ateşinin geldiği Entel kulesi, Clarin gazetesinin yeni binası gibi yüksek binalara ve diğer binalara yerleştirilen keskin nişancıların yoğun ateşi sebebiyle bir çatışma vardı.  Telefon, su, elektrik ve gaz hizmetleri 11. şafaktan beri uygulanan silahlı kuvvetlerin kontrolü sayesinde normal şekilde çalıştı (: 269 Huidobro, 1989).”

Yeni düzen kurulduğunda, alınan bazı kararlar olayın aktörlerinin ve kurumların hareket tarzlarını derinden etkiledi. Özellikle üç karar, Pinochet rejiminin zorlayıcı nitelikteki zihniyetini ortaya koydu. Birincisi, hava kuvvetleri komutanı General Gustavo Leigh’in La Moneda sarayını bombalamaya karar vermesi ve konuşmasında marksizmle savaşın yeni rejimin önceliklerinden biri olduğunu ilan etmesiydi. İlk aylar boyunca tavizsiz olmasıyla ünlenen Leigh, fiilleri ve konuşmalarıyla rejimin güçlü adamı olmaya heveslendi. Leigh darbeyi hızlandıran çok önemli bir aktördü ve kendisinin La Mondea’nın bombalanması emrini verme kararı, komutanı olduğu hava kuvvetlerinin ülkeyi “özgürleştirmek”ten sorumlu taraf olarak konumlanma girişimiydi. Yönetici cuntanın medyaya resmen sunulduğu törende General Leigh, marksizmin “kesin olarak” sökülüp atılması çağrısını yaptı.

İkincisi, General Pinochet tarafından marksizmle mücadele etmek için özel bir güvenlik hizmeti olarak Ulusal İstihbarat Başkanlığının (Dirección de Inteligencia Nacional, DINA) kurulması ve ardından bu kuruma Albay Manuel Contreras’ın başkan olarak atanması kararıydı. (Policzer, 2009). Pinochet’nin desteğiyle Contreras, kendisini ordudan bağımsız bir otorite olarak görüyordu ve sadece, DINA’nın günlük faaliyetlerini rapor ettiği Pinochet’ye karşı sorumluydu.

Kısa sürede marksizme karşı “savaş”ın temel aracı olan DINA, silahlı kuvvetlerin üç komutanlığından ve Carabineros’tan birçok eleman alıyordu ancak Carabineros üyelerini sonradan geri çekti ve DINA yalnızca ordu personelinden oluşturuldu. Bu kurum, işkencenin sistematik olarak uygulanmasından, yüzlerce kişinin öldürülmesinden ve zorla alıkonulmasından sorumluydu. Üyeleri sadece Şili’de değil, aynı zamanda 30 Eylül 1974’te General Carlos Prats ve eşinin Buenos Aires’teki suikastının planlanması başta olmak üzere, 21 Eylül 1976’da Washington DC’nin merkezinde Orlando Letelier ve yardımcısı Ronni Moffit’inin öldürüldüğü bombalı araç saldırısında olduğu gibi Şili dışında da eylemler yaptı.      Önceki yıl, Roma’da önceki devlet başkanı Frei’nin (1964-1968) Hristiyan Demokrat İçişleri Bakanı ve daha sonra milletvekili olan Bernardo Leighton (1973-) ve eşinin de ağır yaralandığı bir cinayet teşebbüsünde bulunuldu. DINA’nın faaliyetleri, muhalif gruplar arasında terör ikliminin ve askerî rejimin baskıcı karakterinin sembolü olarak rejim destekçileri arasında bile korkunun oluşmasına sebep oldu. Ayrıca hükûmetin üst düzey yetkililerini de izleyerek özel hayatları ve mesleki performansları hakkında bilgi topladı.

Üçüncüsü, General Pinochet’nin emriyle Ordu Generali Sergio Arellano S.’nin ülkenin kuzey bölgesindeki askeri mahkemelerde görülen, 72 kişinin katledilmesine yol açan ve “Ölüm Kervanı” olarak bilinen davaların hızlandırılması yönündeki kararıydı. Arellano, “15’ler Grubu”nda bulunan beş ordu yetkilisinden biri olarak darbenin planlanmasında önemli bir rol oynadı; General Leigh ve Tümamiral Carvajal ile yakın çalıştı. Arellano, bu görevde kendisine eşlik etmeleri için hepsi daha sonra DINA’nın kötü şöhretli üyeleri olacak en güvenilir subaylarını seçti. Grup önce güneyde, Cauquenes ve Talca gibi şehirlere, daha sonra kuzeydeki La Serena, Copiapó, Antofagasta, Calama ve Arica şehirlerine yöneldi. Bu şehirlerin hiçbirinde darbe günü olaylar yaşanmamış, ordu kısa sürede durumu kontrol altına almıştı.

“Ölüm Kervanı”nın mağdurları hafif suçlarla suçlandı ve kendi istekleriyle orduya bildirildi. Bu kişiler halk tabanından siyasi liderler, işçiler ve akademisyenlerdi. Sadece 40 kişi -başta Sosyalist Parti olmak üzere- bir partinin üyesiydi. Hemen hemen tüm davalarda, mağdurlar ağır işkence gördü ve tanınmaz hale geldi. Bu durum, cesetlerin çoğunun neden ailelerine geri gönderilmediğini ve fakat ortak mezarlara veya başka yerlere gömüldüğünü açıklıyor.  Ordu, özellikle Calama şehrindeki 26 mahkuma yaptığı muamelede acımasız davrandı. Kurbanlar ordu komutanının izni olmaksızın gece cezaevinden alındı ve özellikle kanlı bir şekilde katledildi.

İnsan hakları avukatları, Katolik piskoposlar, muhalefet liderleri ve ordu subayları arasında “Ölüm Kervanı” tarafından kullanılan şiddet yaygın olarak biliniyordu. Santiago’dan ülkenin uzak bölgelerine kadar yapılan vahşet silsilesi, ordu tarafından yaratılan savaş ortamını daha da arttırarak yıkıcı bir etki yaptı.

Bütün bu teşebbüsler, silahlı kuvvetlerin subayları ve onların sivil destekçileri arasındaki çatışmayı arttırdı ve halk arasında korku iklimi oluşturdu. Pinochet’in savunması ve şiddeti kullanması, başlangıçtan itibaren gizli bir anlaşmaya katılmayan biri olarak önceki imajını ortadan kaldırmak için gösterilen bir çaba olarak anlaşılabilir. Belirtildiği gibi Pinochet, General Prats ile yakın bir işbirliği içinde çalıştı, darbe hazırlıklarının dışında kaldı ve desteğini açıklamadan önce son ana kadar tereddüt etti.

El Mercurio (Merkür) medya zincirinin gazeteleri (özellikle El Mercurio ve La Segunda) ve Tercera de la Hora gibi rejimin hoşgörü gösterdiği sağ kanat basın, bu savaş ortamını hiçbir şekilde sorgulamadı. Darbeyi destekleyen sağ kanat sivil gruplardan sağ duyu çağrısı da yapılmadı. Aksine, bazıları bir dictablanda’yı (“yumuşak” bir diktatörlüğe atıfta bulunarak sözcüklerle oynamak) göz ardı ederek ılımlı bir siyasi eylemi reddetti. Gremialista hareketi ve Bağımsız Demokratik Birliğinin (2001’den sonra başlıca sağ parti olacak olan Unión Demócrata Independiente, UDI) kurucusu Jaime Guzmán sürekli bir kuvvet kullanımının amaca uygun olduğunu belirtti ve cuntanın yaklaşımını değiştirmesi durumunda söz konusu olacak tehlikeler hususunda uyarıda bulundu. Aktif bir darbe destekçisi ve yeni rejimin siyasi yönünü şekillendirmede en etkili sivil danışman olan Guzmán, cunta için hazırlanan bir makalede şöyle yazmıştı:

“Cuntanın başarısı, ülkenin beklediği ve alkışladığı sertliği ve kararlılığı ile doğrudan bağlantılıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesinde herhangi bir karmaşa veya tereddüt felaket olurdu. Ülke, bir diktatörlükle karşı karşıya olduğunu biliyor ve bunu kabul ediyor. Yalnızca adaletle ve keyfilik olmaksızın yönetilmek istiyor. Her yerde şiddetli dirence yol açan bir ölçüt olan üniversitelerde öğrencilerin müdahalesine karşın, inanılmaz pasifliğe bakın. Diktatörlüğü “dikte kahramanlığına” dönüştürmek, öngörülemeyen sonuçlar doğuran bir yanılgı olacaktır. Marksizmin gölgeler içinde beklediği şey tam olarak budur”.[4]

Sadece Katolik Kilisesi, özellikle de Santiago başpiskoposu  ve büyük siyasi güce sahip önemli bir kişilik olan Kardinal Raúl Silva Henríquez, başarısız olsa da, bu yoldan dönmesi için orduyu ikna etmeye çabaladı ve bu savaş ortamını açıkça reddetti. Darbeden birkaç gün sonra da Protestan Piskopos Helmut Frenz gibi diğer kiliselerin piskoposlarıyla birlikte, tutukluları savunmak için Barış Komitesini (Comité pro Paz) kurdu; ancak Pinochet, 1975’in sonlarında bu komitenin feshedilmesini talep etti. Kilisenin devletten bağımsız özerk yapıda olmasına izin veren yeni kanunlardan yararlanan Kardinal Raúl Silva Henríquez, bu örgütün yerine Santiago Başpiskoposluğunun kontrolünde “Dayanışma Vekaleti”ni kurdu. Dayanışma Vekaleti, 1 Ocak 1976’da faaliyetlerine başladı ve siyasi mahkumların serbest bırakılmasını sağlamak veya rejimin elindeki tutukluların bulunduğu yeri tespit etmek amacıyla hukuk mahkemelerinde vekillik ederek etkileyici bir çalışma gerçekleştirdi. Vekaletin baskıcı uygulamalar ve mağdurlar hakkında elde ettiği oldukça fazla belgeden oluşan bir arşiv, sonradan Rettig Komisyonunun çalışmaları için olağanüstü faydalı bir kaynak oldu.

Devlet Şiddetinin Bedeli ve Darbenin Ülke Üzerindeki Etkileri

Ordu, sanki savaş meydanındaymış gibi bir “savaş planı” uygulayarak büyük bir şiddetle askerî darbeyi gerçekleştirdi. Santiago ve Şili’nin diğer şehirlerindeki poblasyonlara (fakir ve işçi sınıfı toplulukları), ticari alanlara ve üniversitelere şiddetle ilerleyen sayısız askerî devriye tarafından binlerce kişi gözaltına alındı. Tutuklular, Ulusal Stadyum gibi bu kullanım için özellikle uyarlanmış tesis ve mekanlarda tutuluyordu. Şehirlerde ve kırsal kesimlerde ağır işkence gören insanların (kadın ve erkek) çoğu hayatını kaybetti. Carabineros, çok sayıda ölüme sebep olan ihlaller gerçekleştirdi. Askerî okulda tutuklu bulunan Halk Birliği Hükûmetinin bakanları, Şili’nin en güneyinde yer alan bir adada donanma komutanlığının kontrolündeki, neredeyse iki yıl boyunca zor koşullar altında yaşadıkları bir toplama kampına gönderildi.

Şili vatandaşlarından ve yabancılardan oluşan yaklaşık beş bin kişi, darbeden hemen sonra kısmen koruma sağlanmış elçiliklere ve diğer bölgelere sığındı veya çeşitli uluslararası organlar aracılığıyla sığınma talebinde bulundu. Rejim tehlikesi altında olanların aileleri de dahil olmak üzere, yaklaşık 450.000 kişi ise siyasi veya ekonomik sebeplerle sürgüne zorlandı.

Cumhurbaşkanı Patricio Aylwin’nin 11 Mart 1990’da göreve başlamasından hemen sonra, ilk ve önemli siyasi bir adım olarak insan hakları ihlalleriyle ilgili kurduğu, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (Rettig Komisyonu olarak bilinen Comissionón de Verdad and Reconciliación)’nun yaptığı ayrıntılı bir araştırmada,  1973-1990 yılları arasındaki baskı veya şiddet eylemi sebebiyle 2.279 kişinin hayatını kaybettiği tespit edildi. Rettig Komisyonunun halefi olarak kurulan Ulusal Tazminat ve Uzlaşma Birliğine (Corporación Nacional de Reparación y Reconciliación) göre ise, 3.197 kişi hayatını kaybetti. Bu ölümlerin yarısından fazlası 1973’te gerçekleşti. Ancak DINA’nın yerine Ulusal İstihbarat Merkezinin (Central Nacional de Inteligencia, CNI) kurulmasının ve General Manuel Contreras’ın görevinden alınmasının ardından ölüm oranı azalmakla birlikte sonraki üç yıl boyunca çok fazla kişi hayatını kaybeti. 1973-1990 dönemi boyunca silahlı kuvvetler, Ulusal Polis Gücü ve sivil polislerin arasındaki ölü sayısının toplamı, toplam kurban sayısının yüzde 5,4’üne tekabül eden 173’e ulaştı. Devlet Başkanı Ricardo Lagos tarafından 2003 yılında kurulan Siyasi Esaret ve İşkence Ulusal Komisyonu (Valech Komisyonu), on binlerce baskı mağduruyla görüştükten sonra yaklaşık 28.000 işkence mağdurunun olduğunu açıkladı.

Adalete Giden Uzun Yol

Demokrasinin 11 Mart 1990 tarihinde yeniden tesis edilmesinden sonra, insan hakları ihlallerine karşı adaletin teşvik edilmesine yönelik bir politika izlemenin önünde siyasi ve yasal engeller vardı. 1974’te Yunanistan ya da 1982’de Arjantin’deki darbelerden farklı olarak, askerî rejim, silahlı kuvvetleri kurumsal olarak zayıflatan ve kendilerini sosyal açıdan itibarsızlaştıran bir savaşta uğradığı yenilgiyle son bulmadı. Ordu bunun yerine, General Pinochet’in güçlü bir destek aldığı (kullanılan oyların % 43’ü) halde yenildiği bir plebisite dayanan 1980 Anayasası’nda öngörülen geçiş maddelerine göre iktidarı bıraktı. Üstelik Pinochet, sonraki sekiz yıl (1990-1998) ordu komutanı olarak görevde kaldı.

O yıllarda, Pinochet, otoriter rejimin omurgası haline geldikten sonra, çok ihtiyaç duyulan rejimin, demokratik sistemin içine yerleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla kurum içi çalışmada kendisini sınırlamadı. Aksine ordunun menfaatlerini savunma, ekonomik çıkarlarını ve ailelerini koruma ve hükûmetin insan hakları ihlalleri konusunda izlediği dürüstlük ve adalet politikasından orduyu korumayı amaçlayan açıklamalarla ve faaliyetlerle aktif bir siyasi rol üstlenmeye devam etti. Pinochet mahkemelerin, insan hakları ihlallerine katılımlarından dolayı ordu üyeleri aleyhine karar vermeleri durumunda; “adamlarımdan birine dokunulduğunda hukukun üstünlüğü son bulur” mesajı vererek demokrasiye karşı hareket etme tehdidinde bulundu. 11 Mart 1998’de askerî yönetim döneminin sonuna gelindiğinde Pinochet, eski devlet başkanı göreviyle senato üyesi oldu. Ancak Pinochet’in senatörlük dönemi, 16 Ekim 1998 tarihinde Londra’da bir klinikte gece vakti omurgasına yapılan bir operasyon sebebiyle tedavi için gözetim altında tutulduğundan kısa sürdü. Adaletin gerçekleşmesinin önünde çeşitli yasal engeller vardı. Ordunun alıkoyduğu birçok mağdur herhangi bir tutukluluk kaydı ve bir yargılama organının suç soruşturması olmadan ortadan kayboldu. Yine yargıçların soruşturma yapmasının engellendiği diğer vakalarda cesetler ortadan kayboldu. Her iki olay türünde de kayıplar zorla yapıldı.  Zaman ilerledikçe, sınırlama kanunlarının uygulanması sebebiyle bu olaylarda kalıcı cezasızlık mümkün hale geldi. Avukatlar, kayıp kişilerin alıkonulma mağduru oldukları ve mağdur ortada olmadığı sürece suç işlemeye devam edildiği iddiasıyla suçların cezasız kalmasına karşı mücadelede çok iyi iş çıkardı. Yargıçlar, yargılama soruşturmalarının sınırlama kanunlarına aykırı biçimde yapılacağı birçok suçun kapatılmasını önleyen ve “kalıcı kaçırma doktrini” olarak anılan bu doktrini onaylayarak davayı sonlandırdı. Ayrıca, mağdurların avukatları mahkemede, insanlığa karşı işlenen suçların sınırlama veya af yasalarına konu olmadığını belirleyen Cenevre Sözleşmelerini de hatırlattı.

1978’de rejim tarafından Birleşik Devletler hükûmetinin soruşturma talebinde bulunduğu Letelier’in öldürülmesi olayının haricinde, 11 Eylül 1973 tarihinden beri meydana gelen bütün şiddet fiillerini kapsayan bir af yasası kabul edildiği için, uluslararası hukukun bu hükmü çok yerinde bir hükümdü. Onlara göre hukuk mahkemeleri, 1973 öncesinde veya sonrasında işlenen şiddet fiillerini soruşturma konusunda başarısız olarak, yargının siyasi iktidardan bağımsızlığının gerçekleşmesi konusunda kayıtsız kaldılar. 17 yıl boyunca verilen ihzar emri (habeas corpus) taleplerinin sayısı bir elin parmakları kadardı. Bunun da ötesinde, yeni demokrasi yönetimindeki uzun bir dönemde, Yüksek Mahkeme (Supreme Court), dikta yönetimindeki tutumunu tekrarlayarak, insan hakları ihlallerine ilişkin davalarda aşırı ihtiyatlı hareket etti.

La Moneda’da ilk demokratik cumhurbaşkanı Patricio Aylwin (1990-1994), göreve başlar başlamaz Pinochet rejimi tarafından işlenen suçlarla ilgili gerçekleri araştırmaya yönelik bir politika uygulamaya başladı. Aylwin’in 25 Nisan 1990 tarihinde açıkladığı ilk girişimlerinden biri, başkanı ve eski senatör Raúl Rettig’den sonra daha çok bilinen adı Rettig Komisyonu olan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonunu kurmaktı. Komisyon, kişilerin ölümüyle sonuçlanan şiddet olaylarını, bunlardan sorumlu olanları tanımlamaksızın araştırmakla görevlendirildi. Komisyon General Pinochet’in eski bir bakanı da dahil olmak üzere, insan haklarıyla ilgilenen kişilerden ve hukukçulardan oluşuyordu. Aylwin bu inisiyatifi aldığında, orduyla ve daha önce fikrine danışılmayan General Pinochet’le olan ilişkilerini gereceğini iyi biliyordu. Bu girişim kendisini “suskunlukla” kabul eden bazı bakanlar tarafından “zorluklar yaratacağı düşüncesi”nden dolayı sempatiyle karşılanmadı (Cavallo, 1998: 20).

Aylwin bu kararı alma konusunda vizyonunu gösterdi. Kullanılan şiddetin büyüklüğünün farkına varılmadıkça yeni demokrasi sağlam, etik temellerden yoksun kalacağı için askerî rejim tarafından işlenen insan haklarıyla ilgili ihlallerin etik açıdan tartışılmaz olduğu gerçeğini kabul etti.

Bir yıldan kısa bir sürede görevi sona eren Dayanışma Vekaleti tarafından elde edilen çok fazla belgeden yararlanan Rettig Komisyonu, birçok kişiyle görüştü. Başkan Aylwin tarafından her bir ölüm vakasını belgeleyen rapor, 4 Mart 1991 tarihinde televizyonda ve radyoda yayımlanan, etkili bir konuşmada sunuldu. Duygulandığı görülen başkan, işlenen suçlardan dolayı devlet adına özür diledi.

Bir hukuk profesörü ve Yüksek Mahkemenin eski başkanının oğlu olan Başkan Aylwin,  özellikle 1978 af yasası gibi olağanüstü zorluklar oluşturan bu kurumsal engellere rağmen, adaleti gözeten kararlar aldı. Başkanın Rettig Raporunu teslim alırken ülkeye hitap ettiği konuşma sırasında, gerçeği temel alarak adalete teşebbüs etmenin zorluklarını onaylayan bir ifadeyle; “mümkün olduğunca adaletin aranması” çağrısında bulundu (Aylwin, 1992: 123). Mahkemeler, af yasası kendilerini önleyeceği için Yüksek Mahkemenin de katıldığı bir tutum olarak davalara devam etmeye direndiler.

Aylwin, af yasasının amacının işlenen suçlardan sorumlu olanları mahkûmiyetten korumak olduğu için hâkimlerin soruşturma yapmasını engellemediğini, ilk önce suç oluşturan olaylara yönelik bir soruşturmanın olması gerektiğini ve bu kanunun her davada uygulanabilmesi için sorumluların tanımlanmasının elzem olduğunu savunmuştu. Başka bir deyişle, suç işleyenlere ceza verilmediği düşünüldüğünde, adalet açısından sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen af yasası doğruyu araştırmayı engellemedi

Aylwin “halen bekleyen insan hakları ihlallerine ilişkin davalar ile Hakikat ve  Uzlaşma Komisyonu tarafından kendilerine iletilen detaylara dayanarak soruşturulması gerekenler” hakkında harekete geçmesi için mahkemeye talimat vermesini talep eden düşüncesini resmî bir tebligatla Yüksek Mahkemeye ileterek çok önemli bir inisiyatif aldı. Aylwinf, affın “özellikle de kayıp kişiler olayı başta olmak üzere, adli soruşturma ve sorumlulukların tespit edilmesinde bir engel oluşturamayacağını” da ekledi (Aylwin, 1992: 135). Yüksek mahkeme bu öneriyi dikkate almadı.

Bununla birlikte mağdur yakınları, adaletin yerini bulması için mahkemelere başvuruda bulundular ve birçok hakim, tanıklık yapmaları için silahlı kuvvetler görevlilerini mahkemeye çağırdı. Bu durum, üst komuta kademesinde rahatsızlığa sebep oldu. Orlando Letelier’in öldürülmesi olayı 1978 Af Yasası kapsamı dışına çıkarıldığından, adli soruşturma devam etti ve Yüksek Mahkeme, Mayıs 1995’te DINA’nın eski Genel Direktörü General Manuel Contreras ve yardımcısı Brig Pedro Espinoza’yı hapis cezasına mahkum etti. Pinochet’in onayı ve deniz kuvvetlerinin desteği ile Ordu, Espinoza’nın uymuş olduğu mahkeme kararını tanımayı reddettiği zaman Contreras ile iş birliği yaptı. Dört uzun ay boyunca adaletten kaçan Contreras, birkaç saatliğine askerî bir üsse bile sığındı. Contreras’ın mahkemeye itaatsizliği, cezanın yerine getirilmesinden sorumlu olan hükûmet için son derece ciddi bir durumdu. Fakat en sonunda Cumhurbaşkanı Eduardo Frei Ruiz-Tagle (1994-2000) hükûmeti cezayı uyguladı ve Contreras, insan haklarını ihlal etmekten suçlu bulunan ordu mensupları için özel olarak inşa edilmiş olan Punta Peuco cezaevine konuldu.

Pinochet’in ordu komutanlığı görevi sona erdiğinde, özellikle sorumlusu olduğu “Ölüm Kervanı”nından dolayı kendisine karşı yöneltilen suçlamalar çığ gibi büyüdü. Pinochet’in Londra’da gözaltına alınması, mahkemelerin insan hakları davaları ile ilgili tutumlarını değiştirdi. Pinochet’nin tutuklanması olayında, diktatörlük tarafından İspanya vatandaşlarının öldürülmesinden dolayı sorumlu olduğu iddiasıyla bir İspanyol mahkemesinin Pinochet hakkında çıkardığı tutuklama emri Scotland Yard tarafından işleme alındı. İspanyol mahkemesi ayrıca Pinochet’nin İspanya’ya iade edilmesini talep etti. İlk kez bir diktatör, kendi ülkesinde işlenen suçlardan dolayı uluslararası hukuk uyarınca üçüncü bir ülke tarafından suçlandı. Pinochet, Londra banliyösündeki küçük bir evde (Collins, 2010) 503 gün gözaltında tutuldu. Ancak İngiltere İçişleri Bakanlığı tarafından zihinsel olarak yargılanmaya elverişsiz bulunmasının ardından ülkesine geri gönderildi.

Ricardo Lagos’un devlet başkanı olarak yemin etmesinden bir hafta önce, 3 Mart 2000 tarihinde Şili’ye dönen[5] Pinochet, mağdur yakınlarının açtığı ve büyük çoğunluğunu “Ölüm Kervanı” davalarının oluşturduğu sayısız suç davasıyla karşı karşıya kaldı. Sonuçta Yüksek Mahkeme, 20 Ağustos 2000 tarihinde Pinochet’i suçlu buldu ve senatör olarak sahip olduğu dokunulmazlığı kaldırdı.[6] Pinochet’in “bunama” hastası olduğunu ileri sürerek kendisini savunmasının ardından Santiago Temyiz Mahkemesi, Temmuz 2001’de sağlık sorunları gerekçesiyle askıya alınan suçlamalara ilişkin yargılamanın durdurulmasına hükmetti. Destekçileri tarafından 20. yüzyılın en büyük devlet adamı olarak kabul edilen bir kişi için bu savunma utanç vericiydi. Daha sonra Pinochet, uzun süreli senatörlük koltuğunu bıraktı ve siyasetten çekildi.

Engeller ve Başarılar

Adalete giden yol af yasası, silahlı kuvvetlerin gerçeği araştırmak için iş birliği yapmaması, mahkemeler tarafından kendilerinden talep edilen bilgileri sağlamaması ve hakimlerin büyük bir çoğunluğunun konuya ilgisizliği gibi birçok engel dolayısıyla yavaş ve dolambaçlıydı. Darbenin 40. yıl dönümünün yaşandığı geçtiğimiz günlerde ve diktatörlüğün sona ermesinden 23 yıl sonra Yüksek Mahkeme, o yıllardaki icraatı sebebiyle kendisini net biçimde eleştiren bir deklarasyon yayımladı:

“Fakat, ihbar edilmiş yasaya aykırı sayısız fiilin kendi yetki alanında işlendiği düşünülürse, suistimallerin gerçekten olduğunu inkâr edememesine rağmen bu tür illegal faaliyetlerin soruşturulmasında öncülük yapmayan, böylelikle etkin yargısal koruma hakkından etkilenen kişileri bu haktan mahrum bırakan zamanın Yüksek Mahkemesi başta olmak üzere, o suistimallerin etkili bir şekilde gerçekleştiği hususunda şüphe bulunmadığı kabul edilirse bu, kısmen bütün sivil toplumu hedef aldığı noktasında şüphe bulunmayan, söz konusu suç fiillerinin varlığını tespit etme konusunda yetersiz olan zamanın hâkimlerinin harekete geçmemesine bağlıydı.”

Davaların en semboliği olan Ölüm Kervanı davasında son mahkumiyet kararı, Yüksek Mahkeme tarafından, Antofagasta şehrindeki 14 siyasi mahkumun 18 Ekim 1973 tarihinde öldürülmesinden birinci derece sorumlu olan emekli yedi ordu yetkilisi hakkında, 16 Aralık 2015 gibi çok yakın bir tarihte verildi. [7]

Mağdur yakınları, insan hakları avukatları ve birkaç yargıç insan hakları ihlallerinde adaletin yerini bulduğunu görmek için karşılaştıkları bütün bu engelleri aştı. Onların çabaları, inisiyatif alma hususunda ard arda gelen hükûmetleri ve Yüksek Mahkemeyi etkiledi.  Başkan Ricardo Lagos (2000-2006) tarafından toplantıya çağrılan Valech Komisyonu (diktatörlük süresince dayanışma vekili olan, komisyon başkanı Sergio Valech’ten sonra) olarak bilinen Siyasi Esaret ve İşkence Ulusal Komisyonu ve silahlı kuvvetler temsilcilerinin katıldığı, Başkan Eduardo Frei Ruiz-Tagle (1994-2000) tarafından düzenlenen Yuvarlak Masa Konuşmaları önemli hükûmet tedbirleri arasındaydı. 2001 yılında hükûmet bu çabaları güçlendirmek için İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir İnsan Hakları Programı yaptı ve 2009 yılında, avukatları belirli davalarda suç duyurusunda bulunmak için görevlendirilen bağımsız bir kamu hukuku kurumu olan Ulusal İnsan Hakları Enstitüsünü kurdu. Yüksek Mahkeme, mahkemelerin iş yükünü hafifletmek için örneğin; insan hakları davalarına özel yargıç tahsis etme veya davaları birleştirmek için tek hakime imkan tanıma gibi bazı idari tedbirler aldı (Collins, 2010).

İnsan hakları ihlallerinde adaletin yerini bulması gerektiğine dair ulusal bir görüş birliğinin bulunmayışı, unutulmaması gereken bir noktadır. Nüfusun bir kısmı (% 20-25) için Pinochet rejimi bir diktatörlük değildi ve ülke, Allende hükûmetinin destekçilerinin teşvik ettiği bir iç savaşa yöneldiğinden 1973 askerî darbesi haklı çıktı. CERC tarafından 2009 yılında yapılan bir ankette, Şilililer‘in üçte birinden fazlası, bir iç savaş durumunun önüne geçtiği için darbeyi haklı gördü. Sağcı akademisyenler ve politikacılar, darbenin ardından ordunun iktidarı ele geçirmesini haklı göstermek için iç savaş tezini savundu.

1999 ve 2003 yıllarında her dört Şilili‘den birinin katıldığı anketlerde, insan hakları ihlalleri münferit olaylar olarak görüldüğü için ordu tarafından kullanılan şiddetle ilgili de bir görüş birliği yoktu (Sırasıyla % 66 ve % 59 gibi büyük çoğunluk, bu olayları “sistematik istismar” olarak nitelendirdi).

Ancak engellere rağmen Şili’deki hukuk mahkemelerinin gösterdiği performans inanılmaz oldu: 1970’li ve 1980’li yıllarda diktatörlük deneyimini yaşayan Latin Amerika’daki herhangi bir ülkedekinden daha fazla sayıda ordu mensubunu, insan hakları ihlallerinden sorumlu oldukları için mahkum ettiler. Mahkumiyet kararlarına, baskı rejiminin ana büro direktörü General Manuel Contreas, DINA da dahildi (A. Huneeus, 2010: 100).  Contreas  Ağustos 2015’te birleştirilmiş suçlarından dolayı mahkum olduğu 500 yıldan fazla hapis cezasını çekerken öldü.

Bibliyografya

Aylwin, Patricio. (1992). La transición chilena. Discursos escogidos Marzo 1990-1992. Santiago: Editorial Andrés Bello.

Cavallo, Ascanio. (1998)  La historia oculta de la transición. Chile 1990-1998. Santiago: Grijalbo.

Collier, Simon y Sater, William F. (1996) A History of Chile, 1808-1994. Cambridge: Cambridge University Press.

Collins, Cath  (2010). Post-Transitional Justice. Human Rights Trials in Chile and El Salvador. University Park: The Pennsylvania State University Press.

González, Luis E. (1995) “Continuity and Change in the Uruguayan Party System”, in: Mainwaring, Scott & Scully, Timothy R. (eds.). Building Democratic Institutions. Party Systems in Latin America. Stanford: Stanford University Press, pp. 138-163.

Gonzalez, Mónica (2012), La conjura. Los mil y un días del golpe. Edición actualizada. Santiago: Catalonia y Ediciones Universidad Diego Portales.

Huneeus, Alexandra, (2010). “Judging from a Guilty Conscience: The Chilean Judiciary´s Human Rights Turn”, Law & Social Inquiry, vo. 35 Nr. 1, pp. 99-135.

Huneeus, Carlos (1981) Der Zusammenbruch der Demokratie in Chile. Eine vergleichende Analyse, (The Breakdown of Democracy in Chile. A Comparative Analysis). Heidelberg: Esprint Verlag.

——-(2003) Chile, un país dividido. La actualidad del pasado. Santiago: Catalonia.

————-(2003A) “The consequences of the Pinochet case for Chilean politics”, in: Madeleine Davis (ed.) The Pinochet Case. Origins, Progress and Implications. Londres: Institute of Latin American Studies, pp. 169-188.

———(2007) The Pinochet Regime. Boulder, Col.: Lynne Rienner.

———(2014) La democracia semisoberana. Chile después de Pinochet. Santiago: Taurus.

 
-----------& Ibarra, Sebastián(2013), “The Memory of the Pinochet Regime in Public Opinion”in: Cath Collins, Katherine Hite and Alfredo Joignant (eds.) The Politics of Memory in Chile: From Pinochet to Bachelet. Boulder, Colorado: Lynne Rienner, pp. 197-237.

Pérez, Mónica y Gerdtzen, Felipe. (2000). Augusto Pinochet: 503 días atrapado en Londres. Santiago: Editorial Los Andes.

Policzer, Pablo. (2009).The Rise & Fall of Repression in Chile. Notre Dame, Indiana: University of Notre Dame Press.

Prats, Carlos (1985). Memorias. Testimonio de un soldado. Santiago: Pehuén,

Sartori, Giovanni (1976). Parties and Party System. A framework for analysis. Cambridge: Cambridge University Press.

Skidmore, Thomas E. (1967). Politics in Brazil, 1930-1964: An Experiment in Democracy. Nueva York: Oxford University Press.

———-(1988). The Politics of Military Rule in Brazil 1964-85. Nueva York: Oxford University Press.

Valdés, Juan Gabriel (1989). La escuela de Chicago: Operación Chile, Buenos Aires: Grupo Editorial Zeta S.A. (In English by Cambridge University Press).


[1]     İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı, Araştırma Görevlisi.

[2]   Demokratik rejim, donanma tarafından başlatılan ve Başkan Arturo Alessandri P’nin hükûmetine son veren bir askerî darbeyle 11 Eylül 1924 tarihinde kesildi.  Siyasi bir istikrarsızlık döneminin ardından Pinochet ile karşılaştırıldığında hafif kalan, Ibans’ın diktatörlük rejimi uygulandı. 1932’de tekrar başkan seçilen Alessandri, bir merkez ve sol kanat partiler koalisyonu olan Halk Cephesinin desteğiyle devlet başkanı seçilen Pedro Aguirre Cerda (1938-1941)’ya iktidarı devrederek demokratik sistemi yeniden kurmayı başardı. Bkz. Collier ve Sater (1996).

[3]     Arena (Ulusal Yenileme İttifakı) adında resmî bir parti ve bir de muhalefet partisi MDB (Demokratik Brezilya Hareketi) kuruldu.

[4]    Memorandum Nº.5, c / 129, Jaime Guzmán Errázuriz Vakfı, Huneeus (2007: 38)’tan alınmıştır.

[5]    Pinochet’in Londra’da tutuklanmasını ve Şili’ye dönüşünün nasıl sağlandığını Pérez ve Gertzen (2000) en iyi şekilde açıklıyor. Bu bölümü ve Şili’deki etkisini ben analiz ettim (Huneeus, 2003 A).

[6]   Şilililer bu karar üzerinden ikiye bölündü: Ağırlıklı olarak Concertacion destekçilerinden oluşan bir çoğunluk (% 61), sosyalistler arasında % 94’e ulaşan Ceoncertacion partisi destekçilerinden daha fazla destekçiyle cumhuriyetin en yüksek mahkemesinin kararını destekledi. Ortalamadan çok daha yüksek bir yüzdeye ulaşan (sırasıyla % 63 ve % 64), ağırlıklı olarak UDI ve RN seçmenlerinin oluşturduğu bir azınlık (% 29) buna karşı çıktı. Barómetro CERC de la Política, Eylül 2000.

[7]    http://www.elmostrador.cl/noticias/pais/2015/12/17/condenan-a-siete-militares-por-crimenes-de-la-caravana-de-la-muerte/.

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

Dinç Bilgin

“1995 yılından itibaren özellikle medyada kamu ihalelerine girişte büyük bir artış oldu. Türkiye’de enerji dağıtım şirketlerine bakın o tarihte; Bursa’yı Türkiye gazetesi, bilmem nereyi...

Fehmi Koru

“Birileri kendilerini ‘merkez’ olarak tanımlamışlar, o tanımlamaya uygun bir tabanı da oluşturmuşlar. Oradan hareketle kendilerinin gündemi belirleme hakkına sahip oldukları iddiasını bugüne...

Abdurrahman Dilipak

“Merkez medyada birçok yayın kuruluşu ‘topyekûn savaş’ diye manşetler atıyor, hedef gösteriyorlardı. Çoğu yayın organı güç ve iktidarın sesi olarak rolünü icra...

Mehmet Ali Birand

“Merkez medya, askerin Türkiye’nin sigortası olduğuna inanan; -kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum-, parlamentonun ve siyasetçinin o kadar da güvenilecek bir unsur olmadığını düşünen...

Salim Uslu

“Yani şimdi düşünün ki, herkesin sadakat yarışına sokulduğu bir yerde bir işçi konfederasyonu bütünüyle brifinglerden dışlanıyorsa; işte DİSK’in, TÜRK-İŞ’in brifinglere davet edildiği...