No menu items!

Darbe Geleneği’nden Çatışma’ya: Suriye ve Irak Örnekleri

Okumalısınız!

15 Temmuz 2016’da Darbe Yapmaya Kalkışan Cuntacıların TRT’den Okuttukları Bildiri

Türkiye Cumhuriyeti’nin Değerli Vatandaşları, Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı...

27 Nisan 2007 TSK E-Muhtıra Bildirisi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini...

27 Mart 1998 MGK Bildirisi

MGK, 27 Mart 1998’de Cumhurbaşkanı başkanlığında Başbakan, Genelkur­may Başkanı, Kurul Üyesi Bakanlar, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Ko­mutanı ve MGK Genel Sekreteri’nin...

28 Şubat’la İlgili TSK Açıklaması

Türk Silahlı Kuvvetleri bu açıklamayı Mart 1997'de yapmıştır “28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısından beri TSK’yi hedef alan...

20.yy’da gerçekleşen iki büyük dünya savaşı sadece haritaları değil aynı zamanda siyasi sistemleri de değiştiren hadiseler olmuşlardır. I. Dünya Savaşı ile Osmanlı gibi geleneksel bir imparatorluk çözülürken II. Dünya Savaşı ise İngiltere ve Fransa’nın sömürgeleri üzerindeki hâkimiyetlerinin sonlanmasına sebep olmuştur. Yani kısaca bu savaşlar sonucunda klasik imparatorlukların tasfiyesi gerçekleşmiştir. Bu iki büyük savaşın sonunda dünya tarihine çok sayıda yeni devlet eklenirken bu aynı zamanda çok sayıda yeni yönetim ve sayısız iktidar mücadelesi manasına da gelmekteydi.  Latin Amerika, Afrika ve Ortadoğu bölgeleri imparatorlukların dağılma süreçlerinin ardından yeni devletlerden oluşan yeni düzenlere sahne olan başlıca bölgelerdi. Bu bölgelerin yeraltı kaynakları başta olmak üzere sahip oldukları ekonomik potansiyel yabancı aktörlerin bu bölgelere dair ilgilerini yüksek tutmuştur. Öte yandan Osmanlı, İngiltere, Fransa başta olmak üzere bir dönem bu bölgelerde etkin olan büyük güçlerin askeri varlıklarının buralardan ayrılmasından sonra ortaya bir otorite boşluğu çıktığını da söylemeliyiz. Dış aktörlerin bu genç devletlere dair politikaları ve söz konusu bölgelerdeki otorite boşluğu ve istikrarsızlıklar ise çatışmalara yol açmıştır. Kimi zaman iç savaşa ya da bölgesel çatışmalara sahne olan bu dönemde siyasi otoritelere karşı darbe girişimleri de dönemin bir gerçekliği olarak tarihte yerini almıştır.

Darbelerin ortaya çıkardıkları sonuçları, darbe yapan ve yapılan kesimlerin siyasi cephelerini, darbelere karşı uluslararası destek veya tepkileri anlayabilmek için yakın dönem siyasi tarihindeki darbelerle alakalı bir profil okuması ihtiyacı bulunmaktadır. Bunun için Türkiye’nin de coğrafi ve tarihi olarak içinde bulunduğu Ortadoğu Coğrafyası’ndan darbe örneklerini sonuçları ve benzerlikleri açısından ele almakta fayda vardır. Coğrafyanın yakın dönemde en kanlı çatışmalarına ve dolayısıyla insani sorunlarına merkez olmuş Suriye ve Irak’ın darbe geleneklerine ve bu darbeler sonucunda ortaya çıkan Baas yönetimlerinin siyasi miraslarının nasıl iç savaşlara ortam sağladığına bakmak bölgedeki darbelerin etkisini görebilmek adına önem taşımaktadır.

Darbeyle Başlayan Savaşla Devam Eden Düzen: Suriye ve Baas Yönetimi

Türkiye’nin güneydeki komşularından Suriye 2011’den bu yana süregelen bir iç savaşa sahne olmaktadır. Bu savaşta uluslararası kuruluşların tahminlerine göre 300 bine yakın insan yaşamını kaybederken, 4 milyon Suriyeli ise Türkiye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere farklı ülkelere mülteciler olarak dağılmışlardır. Ülke içerisinde ise 6 milyon Suriyeli evlerini terk ederek ülkenin başka bölgelerine göç etmişlerdir. Bugün neredeyse tüm ülkeye yayılmış olan savaş durumuna gelinmesi ise Beşar Esad liderliğindeki Baas güçlerinin 2011’in ilk aylarında gerçekleşmeye başlayan ve reform taleplerinin dile getirildiği eylemlerde sürekli ve artan bir ivmeyle kan akıtmasıyla ateşlenmiştir. Dera ve Haseke gibi sosyo ekonomik olarak ülkenin geride kalmış şehirlerinde ilk olarak başlayan gösterilere süreç içerisinde Şam, Humus ve Halep gibi büyük şehirler de katılmıştır. Baas yönetiminin ise gösterilere karşılığı önce ordu güçleri eliyle daha sonraları ise literatüre “şebbiha” olarak geçen milis güçler eliyle işlenen cinayetler ve işkenceler olmuştur. Ordu güçlerinin sivil kitlelere karşı kullandığı sertlik bir süre sonra ordu içerisinde de çatlak seslere sebep olmuştur. 2011 yılının Nisan ayından itibaren Suriye Ordusu’ndan çok sayıda firar vakası haberleri gelirken bu firarlar ülke içinde “Özgür Suriye Ordusu” adı altında yeni bir yapının ortaya çıkmasıyla sonuçlanmış ve Suriye Ordusu tabiri caiz ise bölünerek tam manasıyla bir çatışma ortamına girilmiştir.

Tekrar en başa dönersek rejimin sert karşılık verdiği sokak gösterilerinde reform taleplerinin dile getirilmesi Suriye’nin mevcut siyasi yapısının topluma yetersizliğinin bir dışavurumuydu. 1963’ten bu yana Suriye’yi yöneten Baas iktidarı kendisine alternatif olabilecek solcu veya İslamcı tüm siyasi yapı ve kişileri çeşitli yöntemlerle (baskı, sürgün, infaz vs.) tasfiye ederek öncelikle sivil siyaseti kendi hâkimiyetine tehdit olabilecek bir durumdan uzaklaştırmıştır. Sivil siyasetten sonra ise sıra sivil toplumun şekillendirilmesine gelir. Baas rejimi Baas partisi tarafından yönetilen onlarca kukla STK ile sivil toplum alanını doldururken kendisinden bağımsız sivil toplum hareketlerine ise yine yaşama şansı tanımamıştır. Baas’ı ve dolayısıyla bugün yaşanan çatışma ortamını anlayabilmek için Suriye’nin darbeler geçmişine göz atmamız gerekmektedir.

  1. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere ile birlikte Ortadoğu’da Suriye ve Lübnan bölgelerine hâkim olan Fransa bu bölgelerde kendisine bağlı manda yönetimleri kurmuş ve iktidarını bu şekilde sürdürmüştür. Bu düzenin sonu ise II. Dünya savaşı ile gerçekleşmiştir. II. Dünya Savaşı’nın Fransa üzerindeki yıkıcı etkisiyle oluşan otorite boşluğu esnasında Suriye ve Lübnan fırsattan istifade ederek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Fransa bölgeden hemen çekilmek istemese de İngiltere ve ABD’nin o dönem aldıkları siyasi pozisyonlarla Fransa’yı bu kopuşları kabul etmek durumunda bırakmıştır. Lakin Fransa’nın işgal yılarında bölgenin inşası üzerine izlediği politikaların sonuçları bugün Suriye’de halen devam eden kanlı iç savaşa dahi bir zemin oluşturmuştur. Fransızların Suriye ve Lübnan bölgelerinin güvenliği için oluşturdukları Özel Kuvvetler yapısına Fransızların da teşviği ile nüfus dengesinin aksi olarak çoğunlukla azınlık unsurları alınmış ve askeri unsurlar olarak yetiştirilmişlerdir. Fransa’nın bölgeden çekilişinde ise bu yapı Suriye Ordusu’nun omurgasını oluşturmuştur. Bağımsızlık sonrası dönemde Suriye siyasetinde yüzlerce yıldır etkin olan yerli elitler farklı dış politika angajmanlarından ötürü siyaset alanında çok parçalı cephelere bölünmüşlerdir. Bu bölünme zaten emekleme sürecinde olan sivil siyasetin işlevsiz hale gelmesinde oldukça etkin olmuştur.

1963’te gerçekleşecek ve Suriye’nin bugününe etki edecek olan Baas darbesine kadar Suriye siyaseti çok sayıda darbeye sahne olmuştur. İlk darbeler 1949 yılında gerçekleşirken tarafları birbirlerinden ayıran yegane fark ise dış politikadaki angajmanları olmuştur. Mısır-Suudi Arabistan cephesi, Ürdün ve Irak olmak üzere üç farklı dış aktöre angaje olan lakin ideolojik ve kimliksel olarak aralarında fark bulunmayan siyasi yapıların rekabeti 1949’da 3 darbenin yaşanmasına yol açmıştır. Takip eden süreçte 1954 ve 1961’de Şam’da yönetimler darbeler yoluyla şekillenmiştir. 1963’e gelindiğinde ise dönemin yükselen ideolojisi Arap milliyetçiliğinin en kurumsal siyasi yapısı olan Baas Partisi’nin darbesiyle ülkenin yeni bir döneme girdiği görülmektedir.

Fransız yönetiminden itibaren ordu içerisindeki demografik yapının aksi yönde oluşmuş dengesizlik Baas iktidarı ile zirve yapmıştır. Azınlıkların ve ezilenlerin temsilcisi iddiasına sahip olan Baas yönetiminde öncelikle ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Sünniler bürokrasi ve orduda kadro ve yetki kaybına uğratılmıştır. Devam eden dönemde ise Baas kendi içinde tüm azınlıkların partisi olmak iddiasından kayıp fiiliyatta Nusayri azınlığa sırtını dayamış bir yapı haline gelmiştir. 1966 ve 1970’de Baas içinde darbeler yaşanmıştır. Bu darbeler Baas hareketinin liderliğinin Mişel Eflak gibi sivil figürlerden Salah Cedid ve Hafız Esad gibi askeri figürlerin eline geçmesi manasına gelmektedir.

Parti içi yaşanan bu darbeler Baas unsurlarının bile birbirlerine komplolar kurduğu ve güvenden ziyade korku üzerine inşa edilen bir dönemin sinyallerini vermekteydi. Salah Cedid ile hızlanan Hafız Esad ile vitesi arttırılan bir şekilde ordu içerisinde sadece Sünni subaylar değil Dürzi, İsmaili ve Hıristiyan unsurlar da doğrudan veya dolaylı olarak tasfiye edilirler. Bu durum orduyu ve iktidarı söylem bazında olmasa da fiilen azınlık bir gruba sırtını dayayan bir yapının yönetmesi manasına gelmekteydi. Geniş kitlelerin yönetimde kendilerine yer bulamaması ve sivil siyasetin hatta muhalif düşüncelerin darbeci yapı tarafından sert şekilde cezalandırılması çatışma ortamını yaratan sebepler olmuştur. Suriye’de 1979-1982 arasında yaşanan ilk kargaşada da bugün yaşanan iç savaşta da çoğunluğun azınlığa karşı iktidarının yanında sivil siyasete ve muhalif düşüncelere yaşam hakkı tanınmaması önemli sebeplerdendir.

Darbeci geleneğin bir sonucu olan faşist yönetim anlayışının kökleşmesi ülkede iktidarın kendini yeniden inşasının karşısında bir engel olmuştur.  Bu hesap vermeyen, baskıcı anlayış toplumun idareye katılmasını engellemenin yanında mafya ve benzeri yapıların bu topraklardaki gelişimine de katkı sağlayacak bir ortam yaratmışlardır. Esad hanedanının en yakın müttefiki Mahluf ailesi Baas rejiminin mali gücü olarak ön plana çıkarılırken bu süreçte Suriye’de kaçakçılık başta olmak üzere illegal işlerin de bir numaralı sorumluları haline gelmişlerdir. Buradan da anlaşılmaktadır ki darbeyle başa geçen ve tahakkümünü her geçen gün arttıran Baas rejimi önce sivil siyaseti yok etmiş, ardından kendi tasarımı dışındaki STK’ları yok etmiş ve her uzantısıyla illegal bir çete yönetimi haline gelmiştir. Baas istihbaratı sivil olası her aykırı sesi daha ortaya çıkmadan kesmek adına toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş bir yapıydı 2011’e kadar. Bu yüzden bugün 300 binin üzerinde ölünün 4 milyon mültecinin ve yıkılmış bir ülkenin geride kaldığı Suriye İç Savaşı’nı darbe geleneğinin bir sonucu olan Baas tecrübesinden bağımsız okuyamayız.

Suriye’de Gerçekleştirilen Darbeler Irak’ta Gerçekleştirilen Darbeler
1949 Darbeleri (Mart, Ağustos ve Aralık’ta olmak üzere 3 darbe gerçekleşti) 1936 Darbesi
1954 Darbesi 1941 Darbesi
1961 Darbesi 1958 Darbesi
1963 Baas Darbesi 1963 Darbeleri (Şubat ve Kasım’da 2 darbe gerçekleşti)
1966 Salah Cedid önderliğinde Baas içi Darbesi 1968 Baas Darbesi
1970 Darbesi (Hafız Esad’ın iktidarı ele geçirmesi)

Tablo1: Suriye ve Irak’ta gerçekleştirilen darbeler

Darbelerin Olağan İstikrarın Olağan Dışı Haline Geldiği Yer: Irak

Türkiye’nin güneydeki diğer komşusu Irak da darbe geleneği ve Baas iktidarı geçmişiyle komşusu Suriye ile benzerlikler göstermektedir. Çok sayıda darbenin ardından Baas partinin ülkedeki tüm hâkimiyeti ele geçirmesiyle başlayan süreçte Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak Baas’ının İran-Irak Savaşı ile başlayan, Kuveyt’in işgali ve devamında Körfez Savaşı ile devam eden 2003’te de ABD’nin Irak’ı işgali ve Baas hükümetini devirmesiyle apayrı bir sürece evrilen bir çatışmalar dizisinin tarafı olduğunu görmekteyiz. Suriye’deki muadiline benzer şekilde Irak Baas’ı da uzun yıllar sırtını ülkenin sayısal olarak azınlık kesimlerine dayarken Kürtler ve Şii Araplar gibi ülkenin sayıca büyük topluluklarına siyasi ve sosyal mecrada hareket alanı bırakmamıştır. Suriye Baas’ının sırtını Nusayri azınlığa dayamasına benzer şekilde Saddam Hüseyin yönetimi de sırtını Sünni kimliğe sahip kalabalık aşiretlere dayamıştır. Elbette her iki Baas rejiminin de bünyesinde ülkenin çoğunluk kesiminden de figürler yer almıştır lakin bu figürlerin sayıları söz konusu yönetimlerin kimliğini değiştirecek kadar büyük çapta olmamıştır.

Yine Suriye’dekinin benzeri şekilde Irak rejimi mafyalaşma eğilimine girmiştir. Saddam Hüseyin’in en yakınlarındaki isimlerden olan İzzet İbrahim Duri’nin Körfez Savaşı ardından Bağdat’a uygulanan ambargoyu delmek için bölgesel lüks araç hırsızlığı başta olmak üzere çeşitli suç ağlarını inşa edip yönettiği bilinmektedir.  Şam’daki Baas’a bir başka benzerlik ise reform taleplerine karşı sertlik ve cinayetlerle cevap verilmesidir. Suriye Baas’ının Hama Katliamı ve 2011’den bu yana başta Banyas, Houla, Kubeir ve Guta’da gerçekleştirdiği sayısız sivil katliamlarına eş değer şekilde Bağdat’taki Baas rejimi de Halepçe katliamı başta olmak üzere kuzey’de Kürtlere güneyde de Şiilere karşı kıyımlar gerçekleştirmiştir. Tüm bu kıyımlar insanlık tarihine bir yara açmanın yanında bölgedeki topluluklar arasına da kan davasının tohumunu atmak manasına gelmektedir. Öyle ki bugün Irak’ın içinde bulunduğu kaosta Sünni siviller Irak ordusu ve çok sayıda farklı gruptan oluşan Şii milislerin savaş suçlarına Şii milisler ise IŞİD’in savaş suçlarına maruz kalmamak için ya silahlanıyor ya da yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalıyorlar.

Irak’ta bugün yaşanan kaos ve dramın elbette 2003’teki Amerikan işgaliyle doğrudan alakası bulunmaktadır. Amerikan askeri güçlerinin Irak’ta işledikleri savaş suçlarının yanında siyasi karar alıcıların yanlış kararları işgal sonrası ortaya çıkan kaosu durdurmak bir yana şiddetlendirerek arttırmıştır. Ebu Gureyb skandalı ve Felluce savaşları gibi hadiseler Irak toplumunun bir kesiminin hafızasına silinmeyecek bir biçimde kazınmıştır. Sünni kitle ABD güçlerinin izledikleri yöntemlerin yanında denetimsiz ve rövanşist mezhepçi milislerin saldırılarına maruz kalarak bir radikalleşme sürecine girdi. Kürtler ve Şii nüfus ise Saddam Hüseyin devrinin acı hatıralarının ve bugünkü adıyla IŞİD süreç içindeki adlarıyla Irak el-Kaidesi ya da Irak İslam Devleti örgütünün kanlı eylemlerinin de etkisiyle yeni dönemde Sünnilere karşı güvensizlik üzerine inşa edilmiş bir ilişki geliştirdiler. Baas yönetimi bugün kitleler arasındaki düşmanlığın en büyük mimarlarından biri olsa da Irak’ın Baas yönetiminin hakimiyeti altına girmesiyle sonuçlanan süreç de çok sayıda darbeye ve mağduriyetlere yol açmıştır.

  1. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlılar sonrası bölgenin yeniden yapılandırılması sürecinde Irak İngiltere’nin hâkimiyet alanında kalmıştır. Bu dönemde bir yandan Irak ve bölge yapılandırılırken öte yandan da bölgeye hâkim güçler adım adım yeni bir Dünya Savaşı’na doğru gitmekteydiler. 1930’lu yılların ikinci yarısında Irak toplumunun belli kesimleri içerisinde siyasal temsildeki eşitsizliklere dair itirazlar yükselmiştir. Bu dönemde güneydeki Şii aşiretlerin yanında Sincar bölgesindeki Ezidiler de düzene karşı ayaklanmışlardır. 1936’da asker kökenli Bekir Sıtkı ile Hikmet Süleyman’ın öncülüğünde bölgede Osmanlı sonrası dönemdeki ilk darbe gerçekleşmiştir. Bu darbe yönetimi çok uzun süre görevinin başında kalamamıştır lakin ülkedeki darbe geleneğinin başlangıcı olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

1941’de ise II. Dünya Savaşı patlak vermiş ve Avrupa kıtası başta olmak üzere büyük güçlerin ordularının birbirleriyle mücadele ettiği bir dönem yaşanmaktaydı. Bu dönemde Irak’ta İngilizlerin desteklediği Abdülillah ve Haşimi’ye Almanya ve İtalya’nın desteğini alan Raşit Ali’nin darbe girişimini görmekteyiz. Savaş ortamından yararlanıp İngiltere’nin bölgedeki etkinliğini dengelemek isteyen ve bir darbe planı ortaya koyan Ali’nin bu hamlesi İngiltere’yi Irak’a tekrar getirmiştir. İngiliz askeri birlikleri kısa bir süre içerisinde önce Basra’ya çıkarak güneyde hâkimiyeti ele geçirmiş ardından da Felluce’yi aşarak Bağdat’a girmiştir. İngilizlerin Irak’ı yeniden işgali anlamına gelen bu süreçte İngiliz Hava Kuvvetleri Irak Ordusu’na ait çok sayıda uçağı imha ederken Bağdat’ın alınışı ve tekrar İngiltere destekli bir yönetimin kurulmasıyla darbenin aktörleri ve destekçilerine karşı operasyonlar başlamıştır. Raşit Ali’nin çok sayıda destekçisi tutuklanmış ya da idam edilmiştir.

İstikrarsızlık ve İngiltere’nin de dâhil olduğu II. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı ekonomik yıkım Irak’ta kendini ciddi manada toplum tabanında hissettirmiştir. Bu dönemde baş gösteren ekonomik sıkıntılar kolay kolay aşılamamış ve ülke 1940’lı yıllarda olduğu gibi 1950’li yıllarda da ekonomik olarak sıkıntılı dönemler geçirmiştir. Bu sıkıntılar sadece alım gücünü etkilememiş devletin sosyal politikalarını ve dolayısıyla Irak toplumunu da doğrudan etkilemiştir. 1950’de okul çağındaki çocukların sadece %23’ü okula gidebilirken Irak toplumunun %90’a yakın kesimi okuma-yazma bilmiyordu. 1950’li yılların sonuna doğru ise belediyelerin %40’ınına yakınının temiz su sağlayabilecek alt yapıları bulunmuyordu. Çoğu yerleşim yerine elektrik hizmeti verilemiyor hatta başkent Bağdat’ta bile kanalizasyon sistemleri düzgün bir şekilde çalışmıyordu. Bu ve benzeri sosyo ekonomik sıkıntılar kitlelerde umutsuzluk yaratmış ve toplumu sosyal patlamanın eşiğine getirmiştir. 1952’de Basra’da liman işçilerinin başlattığı daha sonra üniversite öğrencilerinin de katıldığı grev ve gösteriler bu süreçlerin bir çıktısı olarak görülmektedir. Bu sosyal sıkıntılarla geçen dönemin bir diğer çıktısı ise yükselen bir trend olan Arap milliyetçiliğinin Irak toplumunda karşılık bulması olmuştur. Öyle ki Suriye’de kurulmuş olan sosyalist Arap milliyetçisi söylemdeki Baas Partisi kurulduğu toprakların dışındaki en güçlü desteği Irak’ta bulmuştur. Arap milliyetçiliğinin önemli figürlerinden Mısır lideri Cemal Abdülnasır da söylemleri ve politikalarıyla Irak’ı etkilemiş ve Irak siyasetinde Nasırcı bir akımın da filizlenmesine yol açmıştır. Ciddi sayılarda Kürt ve Türkmen azınlığa sahip olan Irak için Arap milliyetçiliğinin siyasette etkisini arttırması Arap olmayan unsurların Irak’a aidiyet hislerinde kırılmalara yol açmıştır.

Arap milliyetçiliğinin çeşitli tonlarının arttığı ve Süveyş Krizi’nin ardından İngiltere’nin bölgedeki etkisinin kırıldığı yıllar Irak için darbelerin sıradan hadiseler haline geldiği dönemlerdir. 1958 ile 1968 arasında 4 kez darbe yoluyla yönetim değişmiştir. Bu dönemde başarısız olan darbe girişimlerinin de yaşandığını eklemeliyiz. Bu neredeyse güne erken başlayanın darbe yaptığı günlerin mirası ise Irak toplumunun kendi eliyle seçtiği siyasilere ve siyaset mekanizmasının kendisine güvenlerinin sıfıra inmesi olmuştur. Sivil siyasetin işlevi ortadan kalkmış ve bununla birlikte siyaset mekanizmasının toplum nezdindeki saygınlığı da dip yapmıştır. 1958’de subaylar tarafından gerçekleştirilen darbede darbeyi gerçekleştiren unsurlar arasında bile Arap milliyetçiliğinin farklı yorumları üzerinden ayrışmalar yaşanması ilerleyen dönemlerde otoriter iktidarların niye tek tip kadrolar inşa ettikleri sorusunun cevabı niteliğindedir. 1958 darbesiyle iktidarı ele geçiren Abdülkerim Kasım kısa süre içerisinde kabine dâhil olmak üzere sivil unsurları siyaset alanından tasfiye ederken askeri unsurları sivil bürokrasinin de içerisine yerleştirmiştir.

Kuzeyde Kürt gruplarla girdiği anlaşmazlıklar çatışmaya evrilmiş ve Irak ordusu bu dönemde oldukça yıpranmıştır. Şiilerle de bu dönemde bazı sorunlar yaşandığını göz önüne alırsak Irak’ta ulusal birlikte çatlaklar oluştuğu bir dönem olarak adlandırabiliriz Kasım dönemini. Dış politikada ise SSCB ile iyi ilişkiler inşa ederek Batı Bloğu’na mesafeli duran Kasım’ın sonunu getiren etkenlerden en önemlisi de bu dış politika tercihi olmuştur. Kasım’ı alaşağı etmek isteyen Baas kadroları ABD için uygun birer müttefik olmuştur. Dönemin ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın en sert yılları olduğu düşünüldüğünde Kasım’ın iç siyasetteki tüm yanlış hamlelerinin üzerine dış siyasette böylesi bir manevra yapması siyaseten intihar olarak nitelendirilebilir.

Kasım’ın iç ve dış politikadaki hamleleri 1963 Ramazan ayında yeni ve kanlı bir darbenin gerçekleşmesiyle sonuçlanır. Baasçılar ve diğer Arap milliyetçisi unsurlardan oluşan gruplar ile hükümet güçleri birkaç gün süren lakin 1500’den fazla kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan çatışmalarda karşı karşıya gelmiştir. Kasım karşıtı cephe kısa süren bu kalkışmanın ardından önemli devlet kurumlarını ele geçirmiştir. Kasım’ın sonu ise yanındakilerle birlikte öldürülmek olmuştur. Hukuksuz bir şekilde Irak’ta iktidarı ele geçiren Kasım yine hukuksuz ve kan dökerek başa geçmeyi amaçlayan bir grup tarafından alt edilmiştir.

Fakat 1963 yılının Şubat ayında gerçekleşen bu darbeden sonra darbeyi gerçekleştiren Kasım karşıtı blok içerisindeki ayrışmalar ayyuka çıkmıştır. Yeni yönetimde daha çok ağırlığa sahip olan Baasçılar idari ve siyasi tecrübe olarak rakipleri Nasırcılardan geri kalmaktaydılar. Bu durum gerek Kürt meselesinde gerekse de Arap dünyasına dair izlenilen siyasette olumlu herhangi bir hamlenin yapılamaması sonucu siyasi ortamı gerginleşmiştir. Irak Baas’ının içinde bulunduğu bu sıkıntılı sürece bir çözüm bulmak amacıyla Baas hareketinin Suriyeli kurucusu Mişel Eflak’ın Irak’a gelişi Nasırcı cephede tepkiye yol açmış ve bir dış müdahale olarak algılanmıştır. Kasım ayında Nasırcı subayların önderliğinde bu kez kansız bir darbe gerçekleşir. Baas unsurları bir süreliğine de olsa iktidar kadrolarından uzaklaştırılır. Lakin bu aynı zamanda Irak siyasi tarihine bir darbenin daha kaydedilmesi manasına gelmektedir.

Ama bu darbe de son darbe olmamıştır. Bir türlü üstesinden gelinemeyen sosyal sorunlar ve dış politikada yine SSCB’ye yanaşma hamleleri Bağdat’ta dengeleri bir daha değiştirmiştir. 1968 Temmuz ayından bir kısmı emekli subaylardan oluşan Baasçı unsurlar en başta Savunma Bakanlığı olmak üzere kısa bir süre içerisinde Bağdat’taki tüm hayati önemdeki devlet binalarını ele geçirerek son 10 yıldaki dördüncü darbeyi gerçekleştirmiş oluyorlardı. Böylece ABD’nin Irak’ı 2003’teki işgaline kadar sürecek tek başına Baas hakimiyeti dönemi de başlamış oluyordu. Saddam Hüseyin’in Baas içindeki yükselişi ve 1970’li yılların son döneminde iktidarı ele geçirmesi ise sadece Irak için değil tüm bölge için sorun yaratan bir Bağdat manasına geliyordu.

Sonuç itibariyle hem Suriye’de hem de Irak’taki şiddet ortamına bakıldığında çok sayıda ortak nokta göze çarpmaktadır. Öncelikle birbirine komşu olan bu iki ülkenin de bağımsızlıklarından sonra sivil siyasetin sağlıklı işleyeceği bir sistem inşa edemediklerini görüyoruz. Başarısız darbe girişimleri bir yana iki ülkede iktidarı ele geçirmek adına gerçekleştirilen darbe sayısı 10’un üzerindedir. Bu kadar sayıda darbenin 32 yıl gibi bir aralıkta gerçekleştiğini göz önüne aldığımızda darbeye uğrayanların da darbeyi gerçekleştirenlerin de gücü ellerine aldıktan sonra yeni bir sistem inşa edebilecek kadar vakte sahip olamamaları oldukça normal. Her iki ülkede tüm darbe süreçler sivil unsurların siyasetteki itibarlarını kaybetmelerine ve askeri unsurların siyaset mecrasında etkilerini arttırmalarına yol açmıştır. Suriye’de 1963’te gerçekleştirilen ilk Baas darbesinden sonra parti içinde iki kez daha darbe yaşanması ve bu darbeler sonucunda aralarında hareketin kurucularının da bulunduğu sivil unsurların tasfiyesi bir bakıma darbeyi gerçekleştiren tarafta da olsa sivillerin darbe sonraları en kolay tasfiye edilebilecek unsurlar olduklarını göstermektedir.

Suriye Baas’ının Çatışma Geçmişi Irak Baas’ının Çatışma Geçmişi
1979-1982 Ayaklanması ve Hama Katliamı Şii Ayaklanmaları
Lübnan İç Savaşı Kürt Ayaklanmaları ve Enfal Operasyonu
1967 Arap-İsrail Savaşı (6 Gün Savaşları) Irak-İran Savaşı
1973 Arap-İsrail Savaşı Kuveyt’in İşgali ve Körfez Savaşı
2011’den bu yana Suriye İç Savaşı ABD’nin Irak’ı İşgali

Tablo2: Darbeyle başa geçmiş Baas rejimlerinin savaş geçmişleri

Her iki ülke siyasi geçmişinin bir başka özelliği de darbeler yoluyla iktidarı ele geçiren Baas unsurlarının benzer yollarla yeni düzeni inşa etmeleridir. Her iki Baas unsuru da azınlık gruplara sırtını dayamış yapılar olarak yola devam etmişlerdir. Siyasi partiler ve Baas çizgisi dışındaki sivil toplum unsurlarına yaşam şansı tanınmamıştır. Buna karşılık Baas unsurları yine birbirlerine paralel şekilde sivil toplum ve siyasi muhalefeti kendilerini destekleyecek şekilde yeniden inşa etme sürecine girmişlerdir. Her iki rejimde de farklı sebeplerden dolayı olsa da mafyatik yapılanmaların devlet eliyle sevk ve idaresi durumu vardır. Çatışmalar hususunda da bu iki örnek birbiriyle örtüşür. Irak Baas’ı kendi yerli unsurları olan Şiiler ve Kürtlere karşı kimi zaman askeri çözüm yoluna giderken Suriye Baas’ı ise ilk 1979-1982 arasında ikincisi de 2011’den bu yana olmak üzere iki kez ülke içi çatışmanın tarafı olmuştur. Hafız Esad Lübnan İç Savaşı’na müdahil olarak ülkede uzun yıllar sürecek bir Suriye işgalini başlatırken Saddam Hüseyin ise İran ve Kuveyt’e saldıran taraf olarak ülkesini büyük çaplı insani ve ekonomik kayba sokacak savaşlara sokmuştur. Sivil siyasetin işlevsizleşip, itibarını kaybettiği bu topraklarda darbeler sonucu başa geçen halk denetiminden yoksun grupların politikaları günümüzde yaşadığımız çatışmalara temel olacak şekilde bölgelerdeki sosyal yapıya da zarar vermişlerdir. Irak ve Suriye’de mevcut çatışma ortamlarının bitmesinin ardından sivil unsurların hâkim olduğu ve halk tarafından denetlenebilen sağlam siyasi yapılar kurulmadıkça benzeri çatışma senaryolarının yeniden tekrar edilmesi de muhtemel gözükmektedir.

Kaynakça

Michael Weiss ve Hassan Hassan, ISIS: Inside the Army of Terror, Regan Arts, 2015.

Phebe Marr, The Modern History of Iraq, Westview Press, 2012.

Itamar Rabinovič, Syria Under the Baath, 1963-66: The Army Party Symbiosis, Transaction Publishers, 1972.

Daniel Pipes, Greater Syria, Oxford University Press, 1992.

Line Khatib, Islamic Revivalism in Syria: The Rise and Fall of Ba’thist Secularism, Routledge, 2014.

Ferhad İbrahim (Der.) ve Heidi Wedel (Der.), Ortadoğu’da Sivil Toplumun Sorunları, İletişim Yayınları, 2007.

Christopher D. O’Sullivan, FDR and the End of Empire: The Origins of American Power in the Middle East, Palgrave Macmillan, 2012.

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

15 Temmuz 2016’da Darbe Yapmaya Kalkışan Cuntacıların TRT’den Okuttukları Bildiri

Türkiye Cumhuriyeti’nin Değerli Vatandaşları, Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı...

27 Nisan 2007 TSK E-Muhtıra Bildirisi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini...

27 Mart 1998 MGK Bildirisi

MGK, 27 Mart 1998’de Cumhurbaşkanı başkanlığında Başbakan, Genelkur­may Başkanı, Kurul Üyesi Bakanlar, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Ko­mutanı ve MGK Genel Sekreteri’nin...

28 Şubat’la İlgili TSK Açıklaması

Türk Silahlı Kuvvetleri bu açıklamayı Mart 1997'de yapmıştır “28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısından beri TSK’yi hedef alan...

28 Şubat 1997 MGK Muhtırası

illi Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nden bildirilmiştir: Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü, Sayın Cumhurbaşkanı baş­kanlığında, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan...