28 ŞUBAT DARBESİNİN HUKUK VE HUKUK KURUMLARINDA YOL AÇTIĞI TAHRİBAT*

0
26

Av. Ali Özkaya / TBMM Anayasa Komisyonu Başkanvekili

*28 Şubat 2022 tarihinde İstanbul Üniversitesinde düzenlenen Tekrar ve Fark Sempozyumunda sunulmuştur.

28 Şubat’ın 25. yıl dönümündeyiz. Hepimiz o süreci yaşadık. Ben de o dönem Ankara’da hem avukatlık hem de Sincan’da özel bir kolejin kurucu genel müdürlüğünü yapıyordum. 30 Ocak günüydü, ramazandı… Gölbaşında hep beraber Sincan Sanayici ve İş Adamları Derneği’nin yemeğindeydik. Belediye Başkanı hızlı bir şekilde benim toplantım var diyerek yemekten ayrıldı. Biz belediye başkan yardımcıları ile beraber kaldık. Geç saatte Sincan’a döndük. Amacım aracımı alıp Cebeciye evime gitmekti. Beklerken televizyonu bir açtık ki o meşhur Sincan olayları başlamış. Hepsi o belediye başkanımızın hızlıca gittiği yemeğin ardından olan olaylardı. Olaylar başladıktan iki-üç gün sonra da arkadaşlarımız gözaltına alındılar. Akabinde Ulucanlar Cezaevinde uzun bir süre tutuklu kaldılar. Hatta belediye başkan yardımcımızın tutuklu kalmasının tek sebebi, eğitim kültür daire müdürlüğünün ona bağlı olmasıydı. Duruşmalar başlamıştı. Bir cuma günü Sincan’da duruşmam olduğu için erken saatlerde adliyeye gittim. Tam adliyeye dönen köşede demiryolunun orada tankların ortasında kaldım. Her yer tanktı. Gayri ihtiyari aklıma ilk gelen “bu zamana kadar bütün darbeler cuma günü olmuş, herhâlde darbe oldu.” Radyoyu açtım Hasan Mutlucan bir türkü mü söylüyor diye karıştırmaya başladım. Herhangi bir şey bulamadım. Bir avukat arkadaşımı aradım darbe mi oldu diye. O da bir şeyden haberi olmadığını söyledi. Sonradan Çevik Bir’in açıklamalarından öğrendik ki, kendilerine göre bir “balans ayarı” yaparak darbenin bir provasını yapmışlardı. O dönem Ankara’da ve İstanbul’da avukatlık yapan arkadaşlarımız yargının üzerinde çok ağır baskıyı yakından gördüler. Yüksek mahkemelerin başkanlarını ve üyelerini Genelkurmaya davet edip hepsine brifingler verilmişti. 1982 Anayasamız açık yargı yetkisini Türk milleti adına hâkimler kullanır demektedir. Anayasamıza göre mahkemeler bağımsızdır. Hiçbir mahkemenin üzerinde T.C. Hâkimler Savcılar kurulu yazmaz, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi veya İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi yazar. Her mahkeme müstakildir. Üniversitedeyken ceza usul hukuku hocamız “hâkimlere genelge gönderilmez, emir verilemez, tavsiyede bulunulamaz” derdi. Ardından da eklerdi, “Fakat arkadaşlar telefon edilemez değil. Hâkimler de sizin gibi insan, çocuğu var. Eşinin tayinini çıkarttın mı hâkimlik bağımsızlığı, hâkimlik teminatı sıkıntıya girer. Bir telefon gelir hâkimin bütün psikolojisi bozulur.” derdi. Gerçekten o dönem hâkimlerin psikolojisinin bozulmuştu. Hâkimleri baskı altına almak için gerekli olan ilk ve en önemli unsur yüksek mahkeme üyelerinin brifinge alınması olmuştur. Ardından ise Ankara’daki bütün hâkimleri, Yargıtay tetkik hakimlerini Genelkurmay brifinglerine davet ettiler. 28 Şubat’ta Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın “hiç kimse görevini bırakıp brifinglere gitmesin” demesine rağmen Ankara Adliyesinde 3-5 hâkim ve savcı brifinge gitmemiştir. Diğer bütün hâkim ve savcılar brifinglere gitmiştir. Genelkurmay’da verilen brifinglerin sonucunda ciddi durumlar doğmaya başlamıştır. Yargının kalbi hâkimler ve savcılar kurulu ile yüksek mahkemelerdir. Onların verdiği kararlar her şeyi alt üst edebilir. O dönem Türkiye’nin her yerinden çok davalara baktık. Van’daki başörtülü kızdan Edirne’dekine kadar bütün davalara baktık. Hâkimler ilk açtığımız davaları kabul ettiğinde başörtüsü ile üniversiteye girilebilir dediklerinde kararlar temyiz edildi. Danıştay bu kararların hepsini bozdu. Bozmak da yetmedi bu kararları veren hâkimlerin hepsine yer değiştirme cezaları verilerek görevlerinden alındılar. Hukuk sistematiği içerisinde bir hâkim için verilebilecek en ağır yaptırım ihraç, ihraçtan bir düşüğü ise yer değiştirme cezasıdır. Yer değiştirme cezası alan hâkimler sonraki kararlarında başörtüsü lehine olacak kararlar veremediler. Bu dönem yer değiştirme cezası alan birçok hâkim ancak AK Parti döneminde değiştirilen kanunlar ve aflarla birlikte 1. Sınıfa ayrılabildiler ve önemli görevlere geldiler. Başörtüsü ile derse girmek o dönem kural olarak kınama cezasını gerektirmekteydi. Disiplin cezalarında genel olarak, bir disiplin cezasını gerektiren fiili iki kere işlediğinizde bir üst cezayı almanız gerekir. Danıştayın bu davalar temyizen önüne geldiğinde önceki içtihadını değiştirdi. Danıştay dedi ki, “siz ısrarla derse girmeye devam etmek isterseniz bu anayasal düzene karşı suçtur, dolayısıyla sizin memuriyetten veya öğrencilikten ihraç edilmeniz gerekir.” Verilen hukuksuz kararlar neticesinde; rektörler, hocalar yöneticilerin her birisi sürecin baskısına duçar kaldılar ve nihayetinde başörtülü kardeşlerimizin binlercesi eğitim hakkından mahrum oldu. Sadece öğrenciler değil, on binlerce öğretmen de meslekten ihraç edildi. 

28 Şubat öyle bir süreçti ki, çok kısa süre içerisinde dört tane hükûmet kuruldu. 1995 seçimlerinden sonra Anavatan ve Doğruyol hükûmeti olan 53. Hükûmet, Refah-Yol hükûmeti olan 54. Hükûmet, Mesut Yılmaz’a Doğruyol partisinden istifa ettirilen 45 milletvekili ile kurdurulan 55. Hükûmettir. Bu hükûmet Ecevit’in DSP’si ile koalisyona ikna edilmiş olup cumhuriyet tarihinde yolsuzluktan düşürülen tek koalisyon hükûmetidir. Başbakan Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Güneş Taner yolsuzluk nedeni ile güvensizlik oyu ile düşürülmüştür. Bu süreçte seçim kararı alınmış ve 60 milletvekili olan DSP Genel Başkanı Olan Bülent Ecevit’e hükûmet kurdurulmuş ve neredeyse tüm milletvekilleri bakanlık yaptırılmıştır. 

Bugünlerde millet ittifakı mensuplarınca ileri sürülen “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”, gerçekten Türk siyasi tarihinin yakın döneminde yaşanan en karanlık koalisyon hükûmetleri olduğu düşünüldüğüne bu iddia oldukça anlamsız kalmaktadır. 

Baskı ve tehdit ile oluşturulan hükümetler dönemi yakın siyasi tarihimizin acı gerçeğidir. Öyle ki meclisin beşinci partisi en düşük oy oranı ve milletvekiline sahip CHP’nin Milletvekili Hikmet Çetin oluşan siyasi boşluk nedeni ile 28 Şubat döneminde Meclis Başkanı seçilmiştir. Azınlığın çoğunluğa tahakküm kurduğu bir dönem olmuştur. Hukukun, siyasetin rafa kaldırıldığında varılacak yer bu tür uygulamalardır. 

28 Şubat döneminde ülkemizde yoğun mezun sayısı olan Mısır El-Ezher Üniversitesi ve diğer orta doğu ülkelerinin üniversitelerinden mezun olanlar, YÖK’ün aldığı karar ile diplomalarının lisans karşılığı iptal edilmiş 2 ve 3 yıllık lisansa denk sayılarak diplomasız kalmışlardır. YÖK, Ezher Üniversitesi ve benzeri üniversitelerin mezunlarının diplomalarını iptal ediyorum diyerek, bu kişilerin öğretmenliklerini, idareye ilişkin görevlerinin hepsini bir gecede yok saymış ve anayasal hakları ellerinden alınarak bakanlık bu kişileri memur olarak atamıştır. Diplomaları iptal olunca bu arkadaşlarımız idaericilik yaptıkları kurumlarda memur olarak görev yapma durumuna getirilmiştir. Tabii, bu dönemde hukukun kötü örnekleri gibi vicdan sahibi iyi uygulamaları da söylememiz gerekir. Danıştay 5. Dairesinin o günkü Başkanı, zannederim sonradan Danıştay Başkanı da oldu, o dönem geliştirdiği içtihatla öğretmenlerin ilk atandığı tarihte 2 yıllık yüksek okul mezunlarda öğretmen olarak atanabildiğine göre bu kişilerde diplomaları, iki ve üzeri yıllara denk sayıldığından öğretmen olarak atanmış olmaları kazanılmış haklarını etkilemez diyerek YÖK’ün ve Millî Eğitim’in kararlarını kaldırmış haksızlığı bir nebze olsun düzeltmeye çalışmıştır. Bu içtihatla o gün memuriyete inen arkadaşlarımız tekrar öğretmenliğe ve idareciliğe başladılar. Ancak bir kısmının ataması öğretmenliğe fakülte mezunlarının alınmasından sonra olduğundan tekrar mesleğine dönememişlerdir. 

Sayın Cumhurbaşkanımız o süreçte bir şiiri okuduğu için mahkûm olmuştur. O zamanki mahkûmiyet kararını veren hâkimlerden birisine, Yargıtay Başsavcısı meşhur Vural Savaş, telefon açmış ve mahkûmiyet kararını bir an önce yazmasını sonrada dosyasını uçağa koymasını ve göndermesini istemiştir. Vural Savaş iş hızlı tamamlansın diye ilgili kararı veren kişiye “senin de hakimlikte birinci sınıfa ayrılma cezan var bunu da bir an önce kurulda konuşalım ve çözelim…” diyerek hâkimlerin tarafsızlığı ve bağımsızlığı ilkelerini ihlal etmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımızın dosyası Yargıtay’a ulaşınca önünde binlerce dosya olmasına rağmen, en arkadan çekilerek öncelikli işleme alınmıştır. Dosyanın Yargıtay’a ulaşması ile Başsavcının onaylama tebliğnamesi kararını vermesi toplam 8 gündür. Hukuk, demokrasi rafa kalktığında; darbeci zihniyet hüküm sürmeye başladığında maalesef her türlü hakkın ve Anayasa tarafından güvence altına alınan her türlü özgürlüğün yürürlükten kalktığı bir dönem yaşadık. 

28 Şubat döneminde çıkartılan çok ilginç kanunlar vardır. İlk bahsetmek istediğim hepimizin de çok iyi bildiği 4306 Sayılı Kesintisiz Eğitim Kanunu. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin çıkartıldığı ve bütün meslek liselerinin orta okul bölümlerinin kapatıldığı, imamhatip düşmanlığı nedeniyle bütün esnafların ve dükkanların çıraksız kalmasına sebep olan bir kanun çıkartılmıştır. Mesut Yılmaz’ın o dönem için “bu kanun siyasi hayatıma, başbakanlığıma dahi mal olsa yine de çıkartacağım” dediği kanun olarak hafızalarımızda yer almıştır. Gerçekten de 4306 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra Mesut Yılmaz bir daha başbakan olamamış ve bu Kanun siyasi hayatına mal olmuştur. 

Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu dönemde çıkartılan 4379 ve 4380 sayılı kanunlar yine önemli değişiklikler getirmiştir. Yapılan düzenlemeler ile Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu’na 35.madde eklenmiştir. Bu değişiklikle camilerin yönetiminden Diyanet sorumludur hükmü getirildi. Ayrıca İmar Kanunu’na bir ilave yapılarak camilerin ancak validen izin alınarak yapımına başlanabileceği düzenlendi. Peki bu düzenlemelerin sonucu olarak ne oldu? Camilerin müştemilatlarında kiraya verilen yerler vardır, kirasını ödemeyen kiracılara karşı cami dernekleri dava açarak haklarını talep eder ve alacağını tahsil ederler. O dönem açılan dava da dosya temyiz incelemesi için Yargıtay önüne geldiğinde Yargıtay 28 Şubat’ın kaotik sürecinin içinde şöyle bir yorum yaptı; “camilerin yönetimi bu kanuna göre Diyanet’e ait olduğundan, hiçbir caminin mülkiyetini vakıf ve dernek alamaz. Vakıf ve dernek yönetimi alamadığına göre kiralanan yerler için dava açma hakkıda yoktur. Dolayısıyla bu camilerin mülkiyetinin hepsi Diyanet’e ve Hazine’ye devredilmesi gerekir ve davayıda hazine açar. Dolayısıyla bu camilerin hepsinin mülkiyetinin diyanete ve hazineye devredilmesi gerekir.” Bu son derece sıkıntılı içtihada rağmen, vicdan sahibi olan o günkü Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin bir kısım çoğunluk üyeleri dedi ki, “evet belki kanun yorumu öyle yapılabilir ama bu dava kira davasıdır, bu davada mülkiyet dinlenmez. Dolayısıyla cami derneği kira alacağını tahsil edebilir dedi.” Böylece 6. Hukuk Dairesi kararı ile haksızlık önlenmiş oldu. 

Hukuk ve siyaset iç içe iki kavramdır. Birebirinden bağımsız olmayan ve birbirini çok etkileyen bu iki kavram vicdan sahibi hâkimler olduğu müddetçe zor dönemlerde bile insanların rahat nefes alabildiği bir ortamı oluşturur aksi halde ise vicdansız hâkimlerle hayat zindan olur. 1960 ihtilalinde de benzeri bir durum yaşanmıştır. Hatırlanırsa Yassıada’da adı “yüksek” olan mahkemeye ilk defa o günkü Yargıtay Başkanvekili …. 11. Hukuk (Ticaret) Mahkemesi Başkanı atandığında o zamanki bu kişi “hayır ben böyle bir mahkemeyi kabul edemem, böyle bir haksızlıkta görev alamam” demiş ve teklifi reddetmiştir. 

Rahmetli Adanan Menderes’in ilk çıkarttığı kanun ezan kanunudur. Yine ilk çıkarttığı yönetmelik Ankara İlahiyat Fakültesi Eğitim Yönetmeliğidir. İlk atadığı Yargıtay üyeleri içinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Salim Başol’da vardır. Salim Başol Yassıada’da mahkeme başkanı olmuş ve idam cezasına hükmetmiştir. Demokrat Parti ve Menderes, Yargıtay Başkanı olmayı çok isteyen Salim Başol’u Yargıtay Başkanı atamamış ve daha öncede Milletvekili müracatını değerlendirmemiştir. Bu nedenle Demokrat Partiye karşı son derece ön yargılı ve düşmanca tavır sergilemiştir. 7248 sayılı rahmetli Menderes ve arkadaşları ile ilgili kanun teklifini TBMM komisyon başkanı vekili olarak süreci bizzat yönettim ve detayları ile incelemeye çalıştım. Rahmetli Menderes ile ilgili Türkiye’de tek bir doktora tezi yok. Bütün akademisyen arkadaşlarımı aradım, onlarda bir tane doktora tezi olmadığını söylediler. Demek o dönem o kadar çok korkulmuş ki bir tane çalışma dahi yapılamamış. Yassıada yargılamalarında mübaşir olarak görev alan ve Ankara’da Yargıtay Başsavcılığında mübaşir olarak görev yapan bir tanıdığım vardı. Birgün ona dedim ki sizinle röportaj yapalım, siz tarihin bizzat kendisisiniz. Yassıada’da olan her şeyi gördünüz, her şeye tanıksınız. Bunu dediğimde 1994 senesiydi. O beyefendi, zannediyorum, korkusundan aradan 30 yıl geçmesine rağmen röportaj teklifimizi kabul etmedi ve konuşmadı. Kendisine siz vefat ettikten sonra yayımlayalım dememe rağmen bunu bile kabul etmedi. Darbe kültürü, demokrasi dışı süreçler hukuku katleden, insan haklarını ve insanların güvenlik duygularını ortadan kaldıran bir durumdur. Ülke olarak biz bunların bir kısmını Allah’a hamdolsun aştık.

28 Şubat sürecinde Hasan Celal Güzel’in davasında savunma görevini yürüten avukatlardan birisiydim. Rahmetli Hasan Celal Güzel’in DGM’de yapmış olduğu o tarihî savunma keşke bütün hukuk fakültelerinde okutulabilse ve filmi olsa da gösterilebilseydi. 30 yıla yaklaşık meslek hayatımda gördüğüm en güzel savunmalardan birisidir. Muhteşem bir mantık ve muhteşem bir felsefe üzerine kuruluydu. Onu da rahmetle anıyoruz. O dönem için rahmetle anmak istediğim Muhsin Yazıcıoğlu ve Erbakan Hoca da vardır. Erbakan Hoca’nın o dönem Türkiye’nin birinci partisi olan Refah Partisi kapatılmasına rağmen “bu kararın tarih içinde bir nokta kadar kıymeti yoktur” demesi ve geniş kitlesinin hiçbir şekilde taşkınlık yapmaması, hukuk dışına çıkılmasına izin vermemesi oldukça kıymetliydi. Ne yaptı Erbakan Hoca, taraftarı olan insanlara yeni parti kurdurdu ve onun talebeleri bugün ülkemizi çok daha iyi bir noktaya getirdiler. 28 Şubat’ın bütün mağduriyetlerini giderip insan hak ve hürriyetlerini genişletmeye devam ediyorlar. Allah bir daha bu millete 28 Şubat ve benzeri dönemleri ve orada yaşanan acıları yaşatmasın.