27 Mayıs 1960 Darbesi

27 Mayıs 1960 askeri darbesi Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde meşru hükümete karşı yapılan ilk gayrımeşru kalkışma olarak tarihe geçmiştir. Siyasi kültürün henüz olgunlaşmadığı bir zamanda silahlı kuvvetlerin yaptığı bu müdahale kötü bir alışkanlığın başlangıcı oldu. Siyasi ve toplumsal hafızasında derin bir yara açan 27 Mayıs darbesi 1971, 1980 ve 1997 askeri müdahalelerinin de yolunu açtı. Nitekim bu dönemi yaşayan subayların birçoğu daha sonraki darbelerde aktif yer aldılar. Siyaseti iktidar ve güç mücadelesine indirgeyen, toplumsal dönüşümü yukarıdan baskıyla gerçekleştirmek isteyen taraflar bu anlayışın 27 Mayıs 1960 sonrası Türk siyasi kültürüne yerleşmesine zemin hazırladı.

 

27 Mayıs’a Giden Süreç

Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’den 1946 senesine kadar Cumhuriyet Halk Partisi siyasal faaliyet yürütmesine izin verilen tek parti olarak hükümet görevini yürütmüştü. Bu dönemde önce Mustafa Kemal Atatürk, ardından İsmet İnönü devlet başkanlığı görevlerini üstlendiler. Başarılı askeri geçmişi olan ve ordu mensuplarının büyük saygı gösterdiği her iki isim de askeri kuvvetler ile hükümet arasındaki yakın ilişkiyi muhafaza ettiler. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve koruyucu gücü olarak gören ordu mensupları bu zaman zarfında siyasi karar alma mekanizması üzerinde herhangi bir baskı oluşturmadı.

Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sonrası Batı bloğunda yer alması ve demokratikleşme adımları ile beraber 1946 senesinde eski Başbakanlardan Celal Bayar’ın liderliğinde Demokrat Parti’nin kurulmasına izin verildi. Peşi sıra yapılan seçimlerde CHP iktidarı korumayı başardı ancak dört sene ardından 1950 genel seçiminde Demokrat Parti ciddi bir oy farkı ve ezici bir milletvekili oranıyla tek başına iktidara geldi; İsmet İnönü’nün yerine Cumhurbaşkanlığına seçilen Celal Bayar parti başkanlığı ve Başbakanlığı Adnan Menderes’e bıraktı. Demokrat Parti’nin bu zaferi uzun yıllar süren tek parti iktidarına karşı her alanda biriken memnuniyetsizliğin bir neticesi olarak değerlendirilebilirdi. Muhafazakâr kitlelerin hak ve beklentilerine karşı siyaset üreten ve vaat ettiği ekonomik kalkınmayı bir türlü gerçekleştiremeyen CHP iktidarı bu kitlelerin beklentilerini karşılama vaadinde bulunan DP’ye bırakmış oldu.

Türk siyasetindeki bu ani değişim CHP ve ordu mensupları tarafında ciddi bir sarsıntıya yol açsa da DP iktidarının ilk yıllarındaki ekonomik başarısı ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki kayda değer yakınlaşma muhalefetin sesini yükseltmesine engel oldu. Kore savaşında ABD’nin yanında yer alan Türkiye kısa süre sonra NATO üyeliğine kabul edildi ve Türk ordusu da bu sistemin bir parçası olarak faaliyet göstermeye başladı. Ülkenin ekonomik performansı daha önce olmadığı kadar iyi seyrediyordu. Son olarak CHP dönemi mağduriyet yaşayan dini hassasiyet sahibi kitlelerin beklentisi kısmen de olsa karşılanmaya başlanmıştı.

Bu havada girilen 1954 senesindeki seçimlerde DP oy oranını ve meclisteki hâkimiyetini arttırmayı başardı. Ancak seçim sonrası CHP muhalefetin dozunu yükseltirken basın ve kamu bürokrasisinde DP’ye karşı direnç kendini hissettirmeye başlamıştı. Demokrat Parti 1950 sonrası başarılı olduğu ekonomi alanındaki performansını aynı ivmeyle olmasa da devam ettirdi ve soğuk savaş dönemi siyasi konjonktürünün de yardımıyla özellikle ABD’den ekonomik yardımlar aldı. Buna rağmen ekonomide yaşanan kısmi darboğaz ve siyasi alanda yaşanan gerginlikler sebebiyle 1958’de yapılması genel seçimler 1 sene öne alındı ve bu seçimlerde DP yaklaşık yüzde 10’luk bir oy kaynı yaşadı. CHP ise ilk kez oylarını arttırmış ve DP ile arasındaki makası azaltmıştı. DP tek başına iktidar için yetecek milletvekili çıkarsa da arkasındaki halk desteği önceki yıllar kadar kuvvetli değildi.

1957 sonrasında artmaya başlayan siyasi tansiyon her iki partinin de birbirine karşı tavrını sertleştirdi. Önemli bir siyaset figürü olan İsmet İnönü sandıkta DP’yi mağlup etmenin zorluğunun farkına varmış, muhalefet alanını medya, üniversiteler ve askeriye içindeki gücü ile birleştirerek genişletmişti. Basında ve üniversitelerde Demokrat Parti’ye karşı artan tepkiye karşı tabanını harekete geçirmeye karar veren Adnan Menderes 1958’de Manisa’da yaptığı bir konuşma ile DP’lileri ‘‘Vatan Cephesi’’ altında birleşmeye çağırdı. Bu hamle partiler arasındaki gerginliği daha da arttırırken Menderes kendi destekçilerini kenetlemeyi başardı. Bu esnada Menderes’in Londra seyahatine giderken düşen uçağından sağ kurtulması kısa süreliğine de olsa taraflar arasında bir yumuşama getirmiş ve kendi taraftarlarına moral olmuştu.

Demokrat Parti’ye karşı artan muhalefetin bir önemli sebebi de ülkenin kurucu elitinin eski güç kaynaklarını kaybetmeye başlamasıdır. DP CHP’den kopan isimlerin başını çektiği, Celal Bayar, Fuad Köprülü, Refik Koraltan gibi CHP ve bürokraside üst düzey görev yapmış siyasetçilerin yönettiği bir parti olarak kuruldu. Ancak Demokrat Parti iktidarının 10 seneye yaklaşması bürokrasi ve devlet idaresindeki CHP kökenli kadroların giderek azalmasına sebep olmuştu. Bu durum CHP‘nin devletteki gücünün kırılması anlamına geliyordu. Adnan Menderes arkasındaki sandık gücü, DP yanlısı belli gazeteler ve iş adamlarının desteği ile artan CHP baskısına karşı koymaya çalışsa da askeriye, eğitim alanı ve bürokraside CHP ile rekabet edebilecek bir kadro oluşturamamıştı.

Ordu mensuplarının Demokrat Parti iktidarına bakış açısı kendi içinde farklı kaygılar barındırıyordu. Türk ordusu 1950 sonrası Amerikan ordusu ile ciddi bir yakınlaşma yaşamış, teknolojik ilerleme kaydetmiş, eğitim ve teçhizat açısından işbirliği sürekli hale getirilmişti. DP ordunun üst kademesine genelde kendileriyle uyumlu çalışan generalleri getirmişti. Lakin İnönü’ye saygı duyan ve CHP geleneğinde yetişmiş ordu mensupları arasında Demokrat Parti yönetimine karşı memnuniyetsizliğin 1954 sonrası artmaya başladığını söylemek yanlış olmaz. Nitekim 27 Mayısçı subayların hatıratlarında Demokrat Parti’ye karşı olası bir hareket fikrinin ilk kez 1955 yılında konuşulmaya başlandığı not edilmektedir. Somut bir hareket haline dönüşmese de bu kıpırdanmalar 1957 seçimlerinden sonra örgütlü bir hal almaya başlamıştır.

Askeriye içindeki hareketliliğin ilk ciddi delili 1958 senesinde Albay Samet Kuşçu’nun yazdığı ihbar mektubu oldu. Kuşçu bu mektubunda ordu içinde bir grubun iktidarı devirmek için cunta faaliyetlerinde bulunduğu, engel olunmadığı takdirde Türkiye’de askeri yönetimin iş başına geleceğini iddia ediyordu. Kuşçu’nun ihbarı Demokrat Parti cephesinde şüphe ve tedirginliğe sebep olsa da yapılan soruşturma ve yargılama sonucunda herhangi bir somut delile rastlanmadı ve Kuşçu ordudaki görevinden uzaklaştırıldı. Mektubunda ismi geçen subayların ise sadece görev yerleri değiştirildi. İlginç olan nokta mektupta ismi geçen bu subaylardan bazılarının daha sonra 27 Mayıs hareketinde yer almalarıydı.

1954’den sonra Ortadoğu’daki siyasi dengeler de değişmeye başlamıştı. 1952’de Mısır darbesi ile başlayan süreç 1954’de Suriye’deki askeri müdahale ve son olarak 1958 Irak darbesi ile devam etti. Bu durum bölgedeki güç ilişkilerini değiştirdiği gibi psikolojik olarak olası darbe teşebbüslerini de cesaretlendirici bir etki oluşturdu. Ayrıca darbeye maruz kalıp iktidarı kaybeden yönetimlerin DP ile yakın ilişkileri vardı. Bu açıdan DP hükümetinin bölgede beraber çalışabildiği siyasi yönetimlerin silah zoruyla yönetimden uzaklaştırılmış olmasının hem DP hem de muhalefetin birbirine karşı olan tavrını etkilemişti.

1959’dan itibaren siyasal mücadele ülkenin farklı bölgelerinde fiziksel şiddete dönüşmeye başlamıştır. Artık bazı CHP’li siyasetçiler askeriye ve gençlik üzerinden olası bir darbe atmosferi oluşturmaya çalışırken DP’liler de olayları bastırmak adına baskı ve şiddet kullanmaktan çekinmiyordu. Nitekim 18 Nisan1960’da DP’nin kurduğu ‘Tahkikat Komisyonu’’ ülkedeki siyasi faaliyetleri kontrolü altına almaya çalıştı ancak hemen ardından 28-29 Nisan’da İstanbul Üniversitesi öğrencileri hükümeti protesto amacıyla sokağa döküldü.  Üniversitedeki akademisyenlerin de desteğiyle hükümet istifaya çağıran genç protestocular polisin sert müdahalesiyle dağıtıldı. Hemen ardından olaylarda ölü ve yaralılar olduğu şayiası yayılmış, İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmişti.

Bu durum üzerine Ali Fuat Başgil gibi DP’ye yakın dönemin saygın bilim adamları Adnan Menderes ile görüşüp erken seçim kararı alması tavsiyesinde bulundular. Kısmen Celal Bayar’ın direnmesi kısmen de Demokrat Parti’nin Mayıs ayında Ege’de yaptığı mitinglerde topladığı büyük kalabalıklar ile moral bulan Menderes bu seçeneği tercih etmedi. Ancak askeriye içinde ihtilal hazırlıkları yapan cunta 1960 senesiyle beraber hazırlıklarını arttırmış ve ülkedeki siyasi atmosferin giderek karmaşık hale gelmesiyle Mayıs ayında harekete geçme kararı almıştı. Cunta mensupları Mayıs ayının ikinci yarısından itibaren darbe için tespit edecekleri günü belirlemek için toplantılarını sıklaştırdılar ve 27 Mayıs tarihinde karar kıldılar.

 

Askeri Müdahale ve Sonrası

27 Mayıs 1960 gece yarısı harekete geçen silahlı kuvvetler üyeleri Ankara ve İstanbul’da kritik merkezleri kısa sürede ele geçirdi. Sert bir direniş gösteren Celal Bayar Çankaya’daki köşkünden çıkarıldı, Eskişehir seyahatinde olan Başbakan Adnan Menderes ise Kütahya’da iken tutuklandı. Kısa sürede diğer DP yöneticileri ve üst düzey bürokratlar tevkif edilip cezaevine gönderildiler.

Ordu üst yönetimine bilgi verilmeden yapılan bu hareket aslında oldukça riskliydi çünkü üst rütbedeki generallerin direnç göstermesi halinde darbe akamete uğrayabilirdi. Diğer ifadeyle olası başarısızlığın ağır bir bedeli olacaktı. Ancak 27 Mayıs gecesinden itibaren hareketten haberdar olan ordu mensuplarının çoğunluğu bu darbeye destek verdi. 27 Mayıs’ı planlayan merkez komite üyeleri darbeden kısa süre önce özellikle üst rütbeli subayları ikna edebilmek için hareketin liderliğine askeriyede sevilen bir isim olan Orgeneral Cemal Gürsel’i getirmeyi düşündüler ve kendisiyle temas kurdular. 1960 Mayıs ayında emekliye sevk edilmiş olan Gürsel kendisine yapılan bu teklifi kabul etti ve nihayetinde 27 Mayıs sabahı ihtilal kuvvetlenin başı olarak kontrolü ele aldı.

Hareketi planlayan subaylar kısa sürede 38 üyeden oluşan Milli Birlik Komitesi’ni  (MBK) oluşturdular. Bu komitede sadece 5 general yer alırken geri kalan üyeler Subay kademesinde bulunuyorlardı. Bu dağılım da 27 Mayıs hareketinin ordunun alt kademelerinden gelen bir kalkışma olduğunu teyit etmektedir. Milli Birlik Komitesi ilk iş olarak Demokrat Partili vekillerin tutuklanması ve ülkedeki kontrolün ele alınmasıyla uğraştı. Şehirlerdeki Demokrat Parti yöneticileri ve bazı gazetecilerin de gözaltına alınmasıyla devam eden bu süreç sonunda tutukluluklarına hükmedilen isimlerin Yassıada’ya nakil edilmeleriyle yeni bir boyut kazandı.

MBK üyeleri özetle iki ana gruba ayrılabilirlerdi. İdareyi kısa sürede tekrar sivil idareye teslim etme yanlıları ve iktidarda daha uzun süre kalma yanlıları. Kısa sürede geçiş isteyen isimlerin çoğu CHP’ye yakındı ve Başbakanlık görevinin bir an önce İnönü’ye verilip ordunun görevden çekilmesi taraftarıydılar. Diğer subaylar ise CHP ile daha mesafeliydiler ve idarenin hiçbir siyasi partiye verilmemesi gerektiğini savunuyorlardı. Onlara göre önce bazı radikal reformlar hayata geçirilmeli, ardından kademeli bir şekilde demokrasiye geçiş yapılmalıydı. Bu görüşün başını çeken subaylar arasında Orhan Kabibay, Alparslan Türkeş, Orhan Erkanlı ve Numan Esin geliyordu. Bu isimler her ne kadar reformist bir saik ile hareket etmiş olsalar da iktidara karşı giriştikleri silahlı hareketin sonuçlarını tam olarak kavrayamamışlardı.

MBK üyeleri arasındaki ihtilaf araya kişisel rekabetlerin de girmesiyle derinleşti ve komite iş yapamaz hale geldi. İki taraf da birbirlerini tehdit olarak görüyordu ve nihayetinde 13 Kasım 1960 günü 14 subay MBK’daki görevlerinden azledilerek yurtdışı görevlere gönderildiler. Bu aşamadan sonra komitedeki CHP yanlısı subaylar kontrolü ellerine aldılar ve kurucu meclis ile anayasa çalışmalarına hız verdiler. Genel seçim tarihi 1961 senesi Ekim ayı olarak belirlendi. Hazırlanan yeni anayasa da 1961 senesi Temmuz ayında halkoyuna sunuldu ve askeri yönetim iş başında olmasına rağmen ancak yüzde 65 oy oranıyla kabul edildi.

MBK içindeki bu çabuk bölünmenin bir sebebi üyeler arasında ideolojik bütünlüğün olmamasıdır. Herhangi bir ideolojik zemine oturmayan bu hareket kenetleyici bir söylem olarak 27 Mayıs sonrası Kemalist devrimlerin yeniden restorasyonu misyonunu benimsedi. MBK üyelerine göre Demokrat Parti döneminde verilen tavizler ile Cumhuriyet devrimleri yönünü kaybetmişti ve bu devrimlerin pratikte uygulanması yönünden daha bilinçli bir iradeye ihtiyaç vardı. Nitekim 27 Mayıs sonrası muhafazakâr kesimin önde gelen düşünür ve yazarları da gözaltına alınmışlardı. Bu minvalde 27 Mayıs darbesine ideolojik bir çerçeve çizilme gayreti darbe yönetiminin iş başına gelmesinden sonra gerçekleşmişti.

Diğer taraftan Demokrat Partililerin yargılandığı Yassıada mahkemeleri devam ediyordu ve buradaki süreç bir hukuktan ziyade siyasetteki güç dengelerine göre şekil alıyordu. MBK içinde CHP’ye mesafeli 14’lerin uzaklaştırılmasıyla DP’liler için durum daha zorlaşmıştı. Bunun yanında 27 Mayıs sonrası MBK’ya girmeyen veya dışarıda bırakılan subayların çekirdeğini oluşturduğu yeni bir oluşum olan Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) gücünü arttırıyordu. Bu grup 27 Mayıs öncesinin bütün izlerin silinmesi ve ülke iradesinin tamamen askeri kadroların elinde olmasından yanaydı. DP idarecilerinin de en ağır cezayı almalarını talep ediyorlardı.

Bu dengeler arasında Adnan Menderes ve arkadaşları adil ve insanı şartlardan uzak bir ortamda yargılanıyorlardı. Özellikle Demokrat Parti üst düzey yöneticileri tutuklanmalarından itibaren kaba ve uygunsuz davranışlara muhatap oldular. Mahkeme süreci boyunca kendilerini aşağılayıcı, kimi zaman şiddete varan hakaret ve tacizler ile muhatap oluyorlardı. Aileleri ile görüşmeleri kısıtlıydı, birbirleriyle de ancak izin verilen saatlerde görüşebiliyorlardı. Mahkeme heyetinin kendilerine karşı tavrı yargı teamüllerinin son derece dışındaydı. 1 seneyi aşan bir zaman devam eden bu nahoş uygulamalar tutuklu vekiller ve Adnan Menderes üzerinde fiziki ve psikolojik hasar bırakmaya başlamıştı. Nitekim Adnan Menderes vefatından kısa bir süre önce intihar teşebbüsünde bulundu.

Seçim zamanı yaklaştıkça Yassıada’daki duruşmaların da sonuna gelindi ve seçimlerden 1 ay önce 1961 Eylül ayında karar açıklandı. Adnan Menderes ve Celal Bayar dâhil 15 mahkûm idam cezasına çarptırılmıştı. Bu karar öncesi Ankara’da yoğun tartışmalar olmuştu çünkü MBK üyesi bazı subaylar, yurtdışına gönderilen 14’ler ve MBK başkanı Cemal Gürsel idam taraftarı değillerdi. Buna mukabil CHP’ye yakın bazı MBK üyeleri ve özellikle Silahlı Kuvvetler Birliği idamın konusunda geri atım atmıyorlardı. Bu karşılıklı güç mücadelesi neticesinde verilen idam kararlarının MBK tarafından onaylanması gerekiyordu. Toplanan komite üyeleri 14 karardan 10’unu affetti, ancak Adnan Menderes, Hüsnü Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu ve Celal Bayar için yapılan oylamada 13’e karşı 9 oyla idam kararı çıktı. Ardından Celal Bayar’ın cezası da yaş haddinden affedildi ve yaş haddinden müebbet hapis cezasına çevrildi. 16 Eylül 1961’de Fatin Rüştü Zorlu ve Hüsnü Polatkan İmralı adasından idam edildiler. Bir gün sonra da Türk siyasi tarihi açısından acı ve trajik bir tecrübe olan Adnan Menderes’in cezası infaz edildi.

İhtilal yönetiminin baskıcı idaresi yüzünden idamın toplum nezdinde nasıl karşılandığını ölçebilmek mümkün olmadı. Ancak bir ay sonraki seçimde CHP oyların yüzde 36’sını aldı ve ancak bir koalisyon hükümeti kurmayı başarabildi. MBK üyeleri doğal senatör olarak meclise girdiler ve MBK yetkisini hükümete devretti. Ancak bu durumdan tatmin olmayan SKB partileri devre dışı bırakmayı hedeflerken Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı görevini üstleneceğini söylemesi ile hükümete rıza gösterdi. Bu süreçte Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan Ali Fuat Başgil ise aldığı ölüm tehdidiyle adaylığından geri adım atmak ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanlığı’na seçildi.

Ancak siyasetteki bu çalkantı sona ermemişti. Silahlı Kuvvetler Birliği altında subayların cunta çalışmaları ve iktidardan talepleri devam ediyordu. Nitekim Harp Akademileri Kumandanı Talat Aydemir önderliğinde 1962 Şubat ayında yeni bir darbe girişimi yapıldı. Ancak başarısız olan bu girişimden ceza almayan Aydemir ve ekibi bir sene sonra bir başka darbe girişiminde daha bulununca tutuklandılar ve 1964 senesinde idam edildiler. 27 Mayıs’ta başlayan ordunun siyaset üzerindeki vesayeti bu aşamadan sonra bir nebze güç kaybetti ve 1965’de yapılan seçimlerde DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi yüzde 52 oy oranıyla tek parti olarak iktidara geldi. AP’nin kazandığı seçim zaferi aradan geçen 5 sene zarfında halkın çoğunluğunun askeri darbe ile kurulan bu düzenden razı olmadığının da bir işaretiydi.

 

Sonuç

27 Mayıs 1960 darbesi silahlı kuvvetler, siyaset ve toplum arasındaki ilişkiyi zedeledi. 27 Mayıs öncesi askeriye mensupları halk ile iç içe yaşıyor ve yakın bir iletişim içinde olabiliyordu. Ancak darbe sonrası askeri lojmanlar, OYAK ve diğer bazı imtiyazlar ile toplumun diğer zümrelerinden soyutlandılar. Bireyler kendi iradesi dışında güç kullanan askeri kuvvetlere karşı güven kaybı yaşarken siyasetçiler de sürekli olarak silahlı müdahale endişesiyle çalıştılar. Diğer taraftan toplumun ve siyasetin bir kısmı da kendi isteklerini askeri kuvvetlerin desteğiyle yaptırabileceklerini gördüler ve sürekli olarak bu yolu denemeye başladılar. 1971, 1980 ve 1997’de yaşanan askeri müdahaleler bu algı ve alışkanlığın sonucu olarak planlandı. Ancak kısa yoldan kolay sonuç alma dürtüsü ile girişilen bu hareketler uzun vadede toplum ve siyaset açısından yıkıcı sonuçlar doğurdu.

27 Mayıs’ın bir diğer sorunu aydın, bürokrat ve askeri kesimlerin toplumun genelini yukarıdan baskı ve şiddet yoluyla değiştirebileceği inancıydı. Nitekim darbe sonrası bu denenmeye devam etmiş, ancak bireyler kendi rızaları dışında dikte edilen değişimi kabullenmemişti. Türkiye’nin beşeri gücüne ve kültürel mirasına yönelik herhangi bir vaadi olmayan bu hareketin kalıcı sonuçlar üretmesi çok kolay değildi. Diğer taraftan, devlet kurumları ve silahlı kuvvetler yardımıyla ortaya konan irade neticesinde toplumsal değişim belli açılardan yönlendirildi ve bunun için sivil araçlar kuvvetlendirilmeye çalışıldı.

Türkiye’yi 27 Mayıs’a götüren sebepler arasında Demokrat Partililerin de özellikle Celal Bayar önderliğinde sadece siyasi rekabet kaygısıyla hareket etmesi de önemli bir noktadır. Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve ordu mensupları geleneksel olarak CHP’ye karşı sempatiyle bakıyorlar ve DP’nin CHP’nin temsil ettiği ideolojik misyonu terk ettiğini düşünüyorlardı. DP ise buna karşı ideolojik-fikrî bir cevap üretmemişti. Nitekim bu husus DP’ye yakın çevreler tarafından da eleştiri konusu olmuştu.

27 Mayıs’ın ardından geçen yarım yüzyılı aşkın süre zarfında ülkeyi darbeye götüren sebepleri ve hadisenin sonuçları üzerine doğru şekilde yaklaştığımızı söylemek zordur. Bu askeri darbeyi siyasi veya ideolojik açıdan bir araç olarak tek taraflı yorumlamanın herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmaz. 27 Mayıs ve benzeri vakıaların sebeplerini tam olarak anlamaya çalışmadıkça benzer yönelimler silahlı veya farklı yollarla kendini tekrarlamaya devam edecektir. Bu açıdan üretilen söylemler ahlaki bir anlayış kültürü ile siyaset ve devlet kurumları arasında sağlıklı bir münasebete ihtiyaç duymaktadır.

 

 

Kaynakça

Abdi İpekçi ve Ömer Sami Coşar, İhtilalin İçyüzü,

İbrahim Metin, İhtilalciler Hesaplaşıyor

Numan Esin, Devrim ve Demokrasi, Bir 27 Mayısçının Anıları

Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ, 27 Mayıs

Orhan Erkanlı, Anılar Sorunlar Sorumlular

Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam

Talat Aydemir, Hatıratım

Tanel Demirel, Türkiye’nin Uzun 10 Yılı: Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi

Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi

Muzaffer Özdağ, Menderes ve İnönü Döneminde Ordu-Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali 

William Hale, Turkish Politics and the Military

27 Mayıs Demirkırat: Bir Demokrasinin Doğuşu: https://www.youtube.com/watch?v=Eze0H6C5M8A

TBMM Komisyon Tutanakları: 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 Askerî Müdahalelerini Araştırma Alt Komisyonu