No menu items!

BREZİLYA’DA BEYAZ ELDİVENLİ DARBE – Akın Özçer

Okumalısınız!

27 MAYIS’IN ARTÇI DARBELERİ: 22 ŞUBAT 1962 VE 21 MAYIS 1963 MÜDAHALE GİRİŞİMLERİ – Dr. Nesimi Gökşen

Dönemin Ruhu: Albaylar Kuşağı Türkiye’de 1960-63 dönemini kapsayan “Albaylar Kuşağı”, öncelikle geçmişi yıllar öncesine kadar giden “gizli örgüt arkadaşlığı”nın...

LATİN AMERİKA’DAKİ ASKERİ DARBELERİN SERÜVENİ – Doç. Dr. Mehmet Özkan

Doç. Dr. Mehmet Özkan - Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Giriş Latin Amerika’da askeri darbeler o...

ORTADOĞU’DA ASKERİ DARBELERİN SİYASAL VE TARİHSEL BAĞLAMI – Doç. Dr. Veysel Kurt

Giriş Modern dünyada iktidar değişimi çeşitli yöntemlerle gerçekleşmektedir. Demokratik yöntem olarak seçimler, askeri darbeler, toplumsal hareketler ve devrimler ilk...

İÇ ÇEKİŞME VE DIŞ MÜDAHALENİN PENÇESİNDEKİ DARBELER ÜLKESİ: IRAK – Bilgay Duman

Giriş Yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı Devleti idaresi altında olan bugünkü Irak toprakları 1918’de İngilizler...

Akın Özçer – Emekli Diplomat

Giriş

Avrupa kıtasına yakın yüzölçümü (8.515 767 km2) ve 210 milyonluk nüfusu ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın da dev ülkelerinden biri olan Brezilya Federal Cumhuriyeti   son yıllarda futboldaki başarılarından çok iç siyasetindeki gelişmelerle adından söz ettiren bir ülke. Tüm Latin Amerika ülkeleri gibi ABD’den esinlenen bir başkanlık sistemiyle yönetilen ülkenin bugünkü Devlet Başkanı, ikinci turu 28 Ekim 2018’de yapılan başkanlık seçimlerini yüzde 55 oyla kazanan sağ muhafazakâr Sosyal Liberal Parti’nin (PSL) adayı Jair Messias Bolsonaro. 1955 São Paulo doğumlu Bolsonaro emekli bir asker ve siyasetçi. ABD destekli 1964 askeri darbesi ve ardından iş başına gelen ve 1985’e kadar ülkeyi yöneten askeri diktatörlüğü savunduğu, ayrıca düşmana (komünistler) karşı işkenceyi meşru gördüğü için aşırı sağcı olarak niteleniyor. Ülkesinin başına geçtiği günden bu yana ABD yörüngesinde siyaset yapan Bolsonaro, Trump döneminde alelacele Brezilya’nın Tel-Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı alarak büyük tepki çekmişti.  

Halkın seçtiği bir devlet başkanı, askeri darbelere sıcak baktığı, “Amerikancı” bir aşırı sağcı olduğu için eleştirilebilir elbette ama buna karşılık Jair Balsonaro’nun tüm Latin Amerika ülkeleri gibi askeri darbelere alışkın olan Brezilya’da demokratik olarak seçilmiş bir başkan olduğu ve halkın seçimine karşı çıkmamak gerektiği de düşünebilir. Ama bu düşünce, ancak 2018 başkanlık seçimlerinin çok öncesinden başlayarak ülkeyi uzun yıllar yönetmiş olan Emekçiler Partisi PT’nin (Partido dos Trabalhadores) anketlerde önde giden adayları yargının darbeleriyle saf dışı bırakılmasaydı doğru olurdu.

Beyaz eldivenli darbe derken, askeri nitelikli olmayan, silahlı kuvvetlere ihtiyaç duymayan, başka bir deyişle fazla kan dökülmesine yol açmayan ama sonuçta halkın seçtiği bir iktidarı devirmeyi amaçlayan bir tür siyasi mühendislik kastediliyor. Bu terim, İspanyolca aslıyla “golpe de guante blanco”, Latin Amerika’daki darbeler tarihi hakkında “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad)[1] başlıklı kitabın yazarı olan Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman’a ait. Roitman bu terimi, İspanyolca ’da kuvvet, şiddet ve tehdit kullanmadan, dolayısıyla ellerini kirletmeden işlenen suçlar için kullanılan “beyaz eldivenli suç (delito de guante blanco) deyiminden türetmiş. Bu tür bir darbeye Türkçe ’de belki “kadife eldivenli darbe” de denilebilir.  

Profesör Roitman, SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, 1990’dan itibaren Latin Amerika’da askeri darbelerin sona erdiği göreli bir sükûnet döneminin yaşandığına işaret ediyor. Ama bu dönem çok da uzun sürmüyor. Roitman’a göre, Monroe doktrini çerçevesinde kıtadaki bütün askeri darbelerin arkasında bulunmuş olan ABD ile bağlantılı küresel güçler, başka bir deyişle çok uluslu şirketler, uluslararası bankalar ve kuruluşlardan oluşan bir Troika, Venezuela ve Kuba’daki gibi doğrudan kapitalist sistem karşıtı rejimlerle sınırlı olmayan yeni dönem düşmanlarını belirlemiş bulunuyor. Bu yeni düşmanlar, kapitalist sistem karşıtı olmamakla birlikte, Monroe doktrinine aykırı olarak Latin Amerika’da küresel güçlerin çıkarlarını öncelemeyen politikalar izleyen iktidarlar. İşte Troika’nın çıkarları bakımından artık bu tür iktidarların da alaşağı edilmesi gerekiyor.  

ABD Monroe doktrininin Latin Amerika ülkeleri açısından rahatsızlık yarattığının farkında. Nitekim Başkan Obama’nın Dışişleri Bakanı John Kerry, Amerika Devletleri Örgütü’nün (OEA)18 Kasım 2013’te Washington’daki Devlet ve Hükümet Başkanları toplantısında, Başkan Monroe’nun 1823’te “Amerika Amerikalılarındır” düsturuyla açıkladığı ama uygulamada “Amerika Kıtası Avrupalı sömürgeci ülkelerin değil ABD’nindir” şeklinde hayata geçirdiği doktrinin sona erdiğini resmen açıklamıştı. Ama bu, Brezilya örneğinde açıkça görüleceği gibi, doğru bir açıklama değildi. Sona eren Monroe doktrini değil, bu doktrinin askeri darbelerle uygulanmasıydı. Brezilya’da 2018’de Jair Balsonaro’nun devlet başkanı seçilmesiyle tamamlanan süreç, bu doktrinin şekil değiştirerek devam ettiğini ortaya koydu. Nihayet bu konuda doğruyu Başkan Biden’in Dışişleri Bakanı Anthony Blinken söyledi. Blinken geçen 3 Mart’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “ABD artık askeri güç kullanarak rejimleri devirmeye çalışmayacak. Bu taktikleri geçmişte denedik. İyi niyetli olsalar da işe yaramadılar” diyerek bir bakıma günah çıkardı. Bu sözlerden, ABD’nin sadece Latin Amerika’da değil dünyanın her yerinde, hoşuna gitmeyen iktidarları bundan böyle askeri değil, sadece beyaz eldivenli darbelerle devirmeye çalışacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Beyaz eldivenli darbeler Latin Amerika’da Brezilya’dan önce Honduras’ta (2009) Başkan Manuel Zelaya’ya, daha sonra Paraguay’da (2012) Başkan Fernando Lugo’ya karşı başarıyla uygulandı. Bu iki küçük ülkedeki beyaz eldivenli darbelerde ülke Meclisleri ve mahkemeleri kullanıldı. Honduras’taki darbe komediye dönüşmüş olsa da asıl Paraguay’daki “parlamento darbesi” Brezilya için adeta prova niteliğindeydi ve darbeciler açısından çok da başarılı oldu.

Paraguay’ın ardından Brezilya gibi dev bir ülkede 2013-2018 yılları arasında sahneye konan ve birkaç aşamada gerçekleştirilen beyaz eldivenli darbeyi değerlendirebilmek için öncelikle bu ülkede darbe öncesi yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeleri detaylı olarak aktarmakta yarar var.  Brezilya’da darbeye giden yol aslında “Yoksulların Babası” unvanına layık görülen Luiz Inácio Ferreira da Silva, namı diğer Lula de Silva’nın başkanlık dönemiyle başladı. Lula de Silva’nın sözcülüğünü yapmış olan Profesör André Singer, ideolojisinden ötürü bu dönemi Lulizm (lulismo)[2] olarak adlandırıyor.

Lulizmin ekonomik ve toplumsal başarısı  

Portekizce ’de kalamar anlamına da gelen “Lula” lakabını mahkeme kararıyla resmen alan Luiz Inácio Ferreira da Silva, öncelikle belirtmek gerekir ki Brezilya’nın diktatörlükle yönetildiği 70’li yıllarda ülkenin ekonomik merkezi São Paulo’da ortaya çıkan sendikal hareketin güçlü simalarından biriydi. Sendikalizmin geleneksel korporatist yapısına karşı çıkan ve Kilise’nin ilerici kanadı ile silahlı mücadeleden gelen grupların ve aydınların desteğini alan bu yeni hareketin ileri gelenleri 1980’de Trotskist eğilimli Emekçiler Partisi’ni (PT- Partido dos Trabalhadores) kurmuştu. Yıllar içinde değişen, dönüşen, olgunlaşan bu partinin ideolojisi, kurucuları arasında ön safta yer alan Lula de Silva’nın 2002 başkanlık seçimlerini ikinci turda yüzde 61,3 oyla kazanmasıyla uygulama alanı da buldu.

PT’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulan en büyük kitle partisi olana kadar geçirdiği değişim ve dönüşüm sürecini özetlemek kolay değil. Uzun soluklu bir değişimin ürünü olan Lulizmi anlamak için öncelikle 2001’de parti programından siyasi çatışma doğuran sendikal örgütlenmeyle ilgili hükümlerin çıkarılmasının altını çizmek gerekir. Bir bakıma sol idealin terk edilmesi anlamına da gelen bu değişiklikle, PT özü itibariyle Lula’nın karizması etrafında bir “sınıflar arası muhafazakâr ittifak” oluşturmuş ve bu yönüyle Latin Amerika’daki sol hükümetlerden bir ölçüde farklılaşmıştır. Lulizm özetle, muhafazakârlarla sağlanan uzlaşma sayesinde sağ eğilimli bir önceki Devlet Başkanı Fernando Henrique Cardoso’nun neo-liberal ekonomi politikalarının, gelir dağılımını iyileştiren önlemlerle desteklenmesi karşılığında sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Singer, bu sayede Brezilya gibi gelir dağılımı bozuk dev bir ülkede hem varlıklı kesimin korkulu rüyası olan toplumsal çatışmaların önlenebildiğini, hem de gelir dağılımının iyileştirilebildiğini vurguluyor. Ama bu toplumsal değişim modelini muhafazakâr bir modernleşme siyaseti olarak gören Marksist sol kesim, yoksul kitlelerin gelir düzeyinin devletin müdahalesiyle yükseltilmesini olumlu karşılamakla birlikte, Lulizmi toplumun yapısal sorunlarına özünde dokunmadığı gerekçesiyle eleştiriyor.

Kabul etmek gerekir ki Lulizm, özellikle iktidarının ilk döneminde (2002-2006) uyguladığı istikrar politikaları sayesinde, kuşkusuz dünya ekonomisinin o dönemki olumlu seyrinin de etkisiyle Brezilya’yı 90’larda enflasyonun yüzde 6000’lere dayandığı az gelişmiş ülke görünümünden kurtarmayı başarmıştır.  Makro-ekonomik istikrar ve yüksek büyüme hızı ülkeyi yatırımcıların gözde destinasyonu konumuna getirirken, Lula de Silva’ya yoksullukla mücadele politikasını başarıyla yürütmesi için kaynak da sağlamıştır. IMF’den borç alırken Fon’a kredi veren ülke konumuna yükselen Brezilya’da bu dönemde yoksul kesimden orta sınıfa yükselen 30-35 milyon insan olmuştur. Günlük geliri kişi başına 10 ila 50 dolar olan bu yeni orta sınıf, ne kadar kırılgan olursa olsun, daha önce nüfusun yüzde 38’ine tekabül eden orta sınıfın yüzde 53 oranına yükselmesini Lulizm ’in başarı hanesine öncelikle yazmak gerekir.

Bu toplumsal değişime karşın ilk döneminin sonuna doğru Lula de Silva hükümetinin karıştığı bir yolsuzluk olayı olumlu gidişata gölge düşürmüştür. Meclis’te hükümete destek karşılığı Brezilya İşçi Partisi (PTB) milletvekillerine ödeme yapıldığına ilişkin “Rüşvet skandalı” (Escândalo do Mensalão) olarak adlandırılan yolsuzluk olayının ardından Brezilya Komünist Partisi’nin mirasçısı Sosyalist Halk Partisi (PPS) ile merkezde konumlanan Brezilya Demokratik Hareket Partisi (PMDB) 2005 yılı başlarında Lula de Silva’ya verdiği desteği geçici olarak çekmiştir. Buna karşın, Lula de Silva 2006 seçimlerinin ikinci turunda 2002’dekine yakın bir oranla (60,8) sandıktan çıkmayı başarmıştır. Bu başarıda Lulizmin ülkede toplumsal eşitsizlikleri bir ölçüde gidererek yarattığı yeni orta sınıfın olumlu etkisini göz ardı etmek mümkün değildir kuşkusuz.

Brezilya İstatistik Enstitüsü (IBGE) verilerine göre, 2001-2009 döneminde ülkenin en zengin yüzde 10’luk kesiminin geliri yüzde 16, en yoksul yüzde 10’luk kesiminin geliriyse yüzde 91 oranında arttı. Bu nedenle 2003-2012 yılları arasındaki on yıllık dönem “toplumsal eşitsizliğin azaldığı dönem” olarak kayıtlara geçti. Bu gelişme Gallup Dünya Mutluluk Endeksine olumlu yansıdı ve Brezilya 44. sıradan 23. sıraya yükseldi. Singer’e göre, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesiyle oluşan orta sınıf, Lulizmin dolayısıyla PT’nin yeni seçmen kitlesini oluşturdu. Bu nedenle Lula de Silva 2006’da manevi kızım dediği Dilma Rousseff de 2010 (56) ve 2014 (51.6) seçimlerini zorlanmadan kazandı.

Darbe süreci neden ve nasıl başladı       

Görüldüğü gibi, Brezilya’yı izlenen neo liberal politikalarla Dilma Rousseff’in devlet başkanlığının ilk yılında (2011) dünyanın 6. büyük ekonomisi konumuna yükselten ve ayrıca toplumdaki büyük gelir adaletsizliğini önemli ölçüde gideren Lulizmi siyaset sahnesinden demokratik olmayan yollarla uzaklaştırmak için ABD’nin ve bağlantılı Troika’nın herhangi bir ideolojik gerekçesi yoktu. Çünkü SSCB’nin yıkılmasından sonra, 90’lar boyunca kapitalist sisteme uyum sağlama yolunda yukarıda belirtildiği gibi büyük değişim geçiren ve iktidarında neo liberal politikalar izleyen PT artık sınıf çatışmasını önceleyen bir parti değildi.

Dilma Rousseff, 17 Nisan 2019’da Brasil De Fato’da yayımlanan “2016 darbesi: felakete açılan kapı” [3] başlıklı yazısında, darbenin başlıca hedefinin “Brezilya’yı 4 başkanlık seçiminde sandıkta bozguna uğratılan neoliberal ajandaya uyumlu hale getirmek” olduğunu ileri sürüyor. PT’nin Marksist sol kesim tarafından ideolojik nedenlerle eleştirilen neo liberal politikalar izleyegeldiği dikkate alınacak olursa, rahatsızlığın esas itibariyle Lula de Silva ve Dilma Rousseff’in bu politikaları, Marcos Roitman’ın işaret ettiği gibi, ABD ile bağlantılı Troika’nın çıkarlarını öncelemeden bağımsız biçimde (başına buyruk) uyguluyor olmasından kaynaklandığını düşünmek mümkün.

Brezilya Lula de Silva döneminde ayrıca Dışişleri Bakanı Celso Amorim’in girişimleriyle zaman, zaman ABD’den bağımsız aktif bir dış politika da izlemişti. Bunun en önemli örneğini o dönem BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Brezilya’nın, Türkiye ile birlikte, İran’a ambargo uygulanmasına karşı oy kullanması, ayrıca mevcut nükleer krizini aşmak için arabuluculuğa soyunarak 17 Mayıs 2010’da İran’la bir nükleer takas anlaşması (Tahran deklarasyonu) imzalaması oluşturuyor. Anımsanacağı gibi, iki ülkenin bu girişimi her alanda inisiyatif sahibi olmaya alışmış olan dünyanın tek süper gücünü hiç memnun etmemişti. Lulizmin dış politika alanındaki bu tür “başına buyruk” girişimlerinin de darbenin nedenlerinden biri olduğunu göz ardı etmemek gerekir.  

Lulizme karşı darbe girişimi, 2013’ün Haziran ayında, Türkiye’deki Gezi olayları ile aynı zamanda, turuncu devrimlerin itici gücü olan sokak hareketleriyle başladı. Bu fitili ateşleyen de Río de Janeiro ve São Paulo başta olmak üzere büyük kentlerde otobüs ve metro biletlerine yapılan zamlar oldu. 2005’te Porto Alegre’ de düzenlenen Dünya Sosyal Forumu sırasında kurulan, toplu taşımanın bedava olmasını savunan MPL (Movimento de passe livre) adlı platform 6 Haziran’da ülke çapında gösteriler düzenledi. Göstericiler ellerinde “gelişmiş bir ülke, yoksulların arabalarının olduğu değil, zenginlerin toplu taşıma kullandığı ülkedir”[4] pankartları taşıdı. Bu son derece haklı bir talepti çünkü Brezilya’da toplu taşıma araçları dünyanın 6. büyük ekonomisine yakışmayan ölçüde kötü ve pahalı hizmet veriyordu. Ama gösteriler toplu taşıma zamlarını protestoyla kalmadı. Özellikle sosyal medya üzerinden organize olan yeni göstericiler, bazı yeni taleplerle ortaya çıktı. Bu taleplerin başında da yolsuzluklarla mücadele ve bütçeden eğitime ve sağlığa daha büyük pay ayrılması geliyordu. Göstericilerin başlangıçtaki haklı talebi olan toplu taşıma zammı kısa süre içinde geri alındı alınmasına ama gösteriler diğer talepler dile getirilerek ve giderek şiddet sarmalına girerek sürüp gitti.                      

30 Haziran akşamı göstericiler Brezilyalıların tutkunu ve her zaman iddialı oldukları futbolu hedef aldılar. Milli takımlarının son Dünya Şampiyonu İspanya’yı yenerek Konfederasyon Kupası’nı kazandığı o akşam ünlü Maracanã Stadyumu önünde toplanan 5 bin gösterici ülke kaynaklarının bu tür organizasyonlara harcanmasını protesto ettiler. Eş zamanlı olarak ülkenin 353 kent ve kasabasında Brezilya’nın 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyat Oyunları’nı düzenlemesi protesto edildi. Oysa bu tür organizasyonlar maliyetini fazlasıyla çıkarıyor ve ülke ekonomilerine milyarlarca dolar katkıda bulunuyor.

Datafolha’nın São Paulo’da 581 denekle yaptığı toplumsal profil araştırmasına[5] göre, göstericilerin yüzde 78’i yüksek öğrenim görmüş, yüzde 72’si hiçbir siyasi partiye yakın olmayan kişilerdi. Çoğu özel arabası olmayan, metro, otobüs ve banliyö treni gibi toplu taşıma aracı kullananlardı. Siyasi kimliklerine gelince, yüzde 87 demokrasiye inanıyor, idam cezasının geri gelmesini istemiyor, toplumun farklılıkları bulunan bireylerinin haklarını savunuyordu. Yüzde 29 kendini liberal, 36 merkez sağda, 24 de solda tanımlıyordu. Yarısı yolsuzlukları protesto için sokağa çıktığını söylüyordu. Çoğunun gözde başkan adayı Joaquim Barbosa’ydı. Yüksek Mahkeme Başkanı Barbosa o dönem halk arasında ulusal kahraman görülüyordu. Nedeni de bir önceki yıl 25 siyasetçi, bankacı ve iş adamının mahkûmiyetiyle sonuçlanan yukarıda işaret edilen rüşvet skandalı “Mensalão” davasında sorgu yargıcı görevini üstlenmiş olmasıydı. Göstericilerin ikinci tercihi ise Lula de Silva hükümetlerinde Çevre Bakanlığı yapmış ama daha sonra Yeşil Parti’ye (PV) geçmiş olan Marina Silva’ydı. Devlet Başkanı Dilma Rousseff de yüzde 10’la üçüncü sırada yer alıyordu.    

Bu veriler Brezilya’da sayıları giderek artan ve 13 Haziran’da bir milyonu aşan göstericinin belkemiğini yüksek eğitimli orta sınıf mensuplarının oluşturduğunu gösteriyordu. Başka bir deyişle Lulizmin kemikleşmiş muhalifleri sokaklarda yoktu. Río’nun ünlü gecekondu (favela) semti Rocinho’da yaşayan yoksul kesim bile kentin şık Leblon semtine inerek gösterilere katılmıştı. Favelaların gösterilere destek vermesi darbecilerin Lulizmin toplumsal tabanına da dokunduğunu ortaya koyuyordu.  

Latin Amerika uzmanı İspanyol tarihçi Miguel Ángel Bastanier, Brezilya’daki gösterilerin temelinde Lulizmin yarattığı yeni orta sınıfın bulunduğunu vurguluyor. Protestoları 2011’de Şili üniversitelerinde, ardından Arjantin’de meydana gelenlere benzeten Bastanier ekonomik ilerlemenin mutlaka toplumsal barış getirmediğini vurguluyor.[6] İspanyol El País’ten Juan Arias da Brezilyalıların Avrupa’daki gibi kemer sıkma ve sosyal harcamaların kısılması türünde “çalınan” haklarının geri alınması için değil, kendilerine verilmediğini düşündükleri haklar için protesto ettiklerine dikkat çekiyor.  

Arias bir başka yazısında[7] , diktatörlüğü hiç yaşamamış olan yeni orta sınıfı, isyankâr bir ergene benzetiyor. 2013’te Lula dönemindekinden daha fazla siyasi yolsuzluk, daha kötü eğitim ve sağlık koşulları veya toplu taşıma hizmetleri olmadığına, ama o zaman çocukluğunu yaşayan ve sessiz kalan bu sınıfın artık ergen bir genç gibi taleplerini ardı ardına sıraladığına işaret ediyor. Arias “ama bu, Lula’ya bir başkaldırı da değil, bugün seçim yapılsa ilk turda kazanacak tek aday o” diye ekliyor. Buna karşılık, Lula de Silva’dan daha kötü bir yönetim göstermeyen, hatta göstericilerin taleplerine iyi niyetle karşılık vermeye çalışan Rousseff’e destek ise, Datafolha’nın verilerine göre sokak gösterileriyle birlikte bir ayda yüzde 57’den 30’a kadar düşmüş bulunuyordu. Gösterilerin fitilini ateşleyenler de zaten Ekim 2014’teki başkanlık seçimlerinde yeniden aday olması beklenen Bayan Rousseff’in kaybetmesini ve Lulizmin alaşağı edilmesini hedefliyordu.

Muhafazakâr kesimlerle yaptığı ittifaka dayandığının altını çizdiğimiz PT aslında Meclis’in salt çoğunluğuna sahip bir parti değildi. PT ülkenin en büyük siyasi hareketi Brezilya Demokratik Hareket Partisi PMDB (Partido do Movimento Democrático Brasileiro) başta olmak üzere birçok siyasi partiyle birlikte iktidar olmuştu. O dönem itibariyle Devlet Başkanı Dilma Rousseff’i destekleyen ve üyeleri hükümette yer alan siyasi partiler 513 sandalyeli Meclis’te 364 milletvekiline sahipti. Bunların yarıya yakını PT (87) ile PMDB’ye (80) mensuptu. PMDB Başkanı Michel Temer Başkan Yardımcısı’ydı. Sokak hareketleri sadece PT’de değil, bu iktidar bloğunda da çatlak oluşturma dinamiğine sahipti.

Datafolha’nın güncel anketine göre, gösteriler sonucu iktidarı destekleyen siyasi partiler de oy kaybına uğramıştı. Ayrıca PT’nin oylarının bir kısmı kendi içinden çıkan Yeşil Parti’ye geçmişti. Ankete göre, Dilma Rousseff ilk turda yüzde 30 oy alırken, Yeşil Parti lideri Marina Silva’nın oyu yüzde 23’e ulaşıyordu. Bu oran, PT’nin en büyük rakibi olan ve adında sosyal demokrasi olsa da eski Başkan Cardoso’ya verdiği destekle çok daha sağda konumlanan Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi PSDB (Partido da Social Democracia Brasileira) adayı Aécio Neves’in oy oranından (17) bile fazlaydı.

Sonuç olarak, Lulizmi alaşağı etmek isteyen Troika’nın ilk hedefi, PT’yi bölmek, dayandığı iktidar bloğunda yer alan siyasi partileri karşı cepheye geçirmekti. Sokak gösterileri bu amaca hizmet ediyordu. Bunun meyvelerini toplayacakları ilk randevu 2014 başkanlık seçimleriydi. Troika başarılı olursa, Lulizmi demokratik yollardan sandıkta alaşağı etmiş olacaktı.

2014 Seçimleri ve Rousseff’in çevresinin yargı kıskacına alınması

Başkanlık sistemiyle yönetilen Brezilya’da başkanlık seçimleri, ABD’de olduğu gibi, 4 yılda bir, Kasım yerine Ekim ayı içinde, genel seçimlerle birlikte yapılıyor. Seçilen başkan görevi bir sonraki yılın başında devralıyor. ABD’den farklı olarak, ikiden çok parti katıldığından, başkanlık seçimleri ilk turdan 4 hafta sonra yapılan ikinci turda ilk iki sırayı alan adaylar arasında gerçekleşiyor. 5 Ekim’de ilk turu yapılan 2014 başkanlık seçimlerinde yüzde 41,6 oyla ilk sırayı alan Dilma Rousseff, ikinci turda Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi’nin (PSDB) adayı Aécio Neves ile yarıştı. Rousseff, 26 Ekim’de yapılan ikinci turu da yüzde 51,64 oyla kazandı. Bu oy oranı ne kadar net olursa olsun ülkede başkanlık seçimlerinde kaydedilen en düşük orandı. Bu nedenle, itirazlar ve yeniden oy sayımları yapıldı. Rousseff, yukarıda söz ettiğimiz “2016 darbesi: felakete açılan kapı” başlıklı yazısında, seçimden günler sonra yapılan yeniden sayım taleplerinin darbenin ayak sesleri olduğunu savunuyor.

Aslında genel seçimlerde 87’den 69 milletvekiline düşen PT ve başta 80’den 66 milletvekiline düşen büyük ortağı PMDB olmak üzere bazı müttefikleri bir ölçüde oy kaybetmişti. Ama 513 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde 294 milletvekiliyle yine salt çoğunluğa sahipti. 5 Ekim’de ayrıca 81 üyeli Senato’nun üçte biri (27 senatör) yenilenmişti. Bu seçimlerde PT ve PMDB birer senatör kaybetmiş ama Rousseff Senato’da da salt çoğunluğunu korumuştu. Kabuletmek gerekir ki bu sonuçlar, Lulizmi demokratik yollardan alaşağı etmek isteyen Troika için tek kelimeyle bir bozgundu. Bir sonraki seçimlere kadar beklemeye tahammülü yoksa, hedefine ulaşmak için bundan sonra atacağı istikrarsızlaştırma adımları kuşkusuz darbe tanımına girecekti.

Mart 2014’te soruşturmaya başlanılan ama seçimlerden ancak beş ay sonra siyasi gündemi sarsan boyutlara ulaşan Petrobas yolsuzluğu, ülkeyi istikrarsızlaştırma yolunda adımlar atmaya hazırlanan Troika’nın elini güçlendirdi.  Soruşturmadan yansıyan bilgilere göre, uluslararası dev ihalelere giren kamuya ait petrol şirketi Petrobas ile kimi kamuya ait, kimi çok uluslu dev inşaat şirketleri (OAS, Odebrecht, Camargo Correia, Mendes Junior, Galvão, Iesa, Engevix, UTC/Constran) bir kartel oluşturmuş ve yaptıkları işleri devlete değerlerinin çok üzerinde fatura etmişlerdi. Kartel, bu işlemlerine göz yumulmasına karşılık, 2003-2010 döneminde PT hükümetlerine Meclis’te destek veren bazı küçük partilerin yöneticilerine komisyon ödemiş, ayrıca partinin seçim kampanyalarına parasal destek sağlamıştı. Yolsuzluk konusu miktarın 3 milyar real (yaklaşık 1 milyar dolar) olduğu dikkate alınacak olursa, 2012’de Brezilya’yı derinden sarsan 35 milyon dolarlık “Mensalão” yolsuzluğundan defalarca büyük bir skandal söz konusuydu.

Daha sonra darbecilere yakınlığı ortaya çıkacak olan halen Bolsonaro hükümetinin Adalet Bakanı yargıç Sergio Fernando Moro tarafından yürütülen ve “Ekspres yıkama operasyonu” (Operação Lava Jato) olarak adlandırılan Petrobas soruşturmasında adı geçen şirketlerin bazı yöneticileri tutuklanmış, 13’ü senatör, 22’si milletvekili, ikisi vali olmak üzere birçok siyasi ve idari şahsiyet hakkında kovuşturma açılmış, ayrıca PT’nin Mali İşler sorumlusu, Lula de Silva’nın eski dostu João Vaccari yolsuzluk ve kara para aklama gerekçesiyle tutuklanmıştı. Aslında Bayan Rousseff’e yönelik doğrudan şahsi bir suçlama yoktu ama Lulizmi en üst düzeyde temsil ediyordu ve kamuoyuna Lula de Silva hükümetinde Enerji Bakanı olarak görev yaptığı için skandalda sorumluluğu bulunduğu fısıldanıyordu. Bunun sonucu Dilma Rousseff’in siyasi desteği anketlerde serbest düşüş göstermişti. Datafolha’nın o dönemki verilerine göre, Rousseff hükümetine verilen halk desteği yüzde 13 oranına düşmüştü. Bu oran, yolsuzluğa bulaştığı için anayasa uyarınca yargılandığı Senato’da görevden alınmak üzereyken istifa etmiş olan eski Devlet Başkanı Fernando Collor de Melo’nun (1990-92) o sırada sahip olduğu halk desteğinden sadece 4 puan daha yüksekti.

15 Mart’ta (2015) Brezilya’nın 80 kentinde 1,5 milyon kişi doğal olarak sokaklara dökülmüş ve Rousseff aleyhine sloganlar atmıştı.  El País’in 16 Mart 2015 tarihli ve “Jacque a Dilma” (Dilma’ ya Şah Mat) başlıklı baş yazısında vurgulandığı gibi, göstericilerin çoğunluğunu 2013’te olduğu gibi yine Lula de Silva’nın orta sınıfa kazandırdığı kesim oluşturuyordu. Nitekim protestolarda muhalefet partilerinin değil Brezilya bayrağının renkleri kullanılmış ve “biz seçkinler değiliz, sağ partilerden değiliz, biz Brezilya’yız” sloganı atılmıştı.    

Parlamento darbesi: “İmpeachment”

Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in Petrobas yolsuzluğuyla şahsi bir ilgisi olmamasına karşın, skandalın PT’ye Meclis ve Senato’da destek veren siyasi partilerin bazı üyelerini de kapsıyor olması, Troika’ yı 2012 yılında Paraguay Devlet Başkanı Lugo’nun devrilmesine yol açan parlamento darbesinin bir benzerinin Brezilya’da tezgâhlanması için cesaretlendiriyordu.  Başkanlık sistemlerine özgü “impeachment” (görevden alma) mekanizması, PT’ye destek veren siyasi partiler üzerinde, Türkiye’de 28 Şubat sürecinde yapıldığı gibi, baskı kurularak işletilebilirdi. Geriye sadece Başkan’ın şahsi sorumluluğunu ortaya koyacak bir suç yaratmak kalırdı ki Sayıştay (TCU) 2014 yılı devlet bütçesinde usulsüzlükler belirlemiş ve bir anlamda “impeachment” koşullarının tamamlanmasının kapısını aralamıştı.    

Brezilya’da Devlet Başkanı’nın görevden alınması sonucunu doğurabilecek “İmpeachment” mekanizması anayasanın 85 ve 86. maddelerinde düzenleniyor. Bu mekanizmanın işletilmesi için Başkan’ın anayasada “sorumluluk suçları” (crimes de responsabilidade) olarak sayılan 7 suçtan en az birini işlediğine dair bir iddianın gündeme getirilmesi gerekiyor. Federasyon’un birliğini, yasama ve yargı erkinin işleyişini, iç güvenliğini, siyasi, bireysel ve sosyal hakların kullanımını, idarenin dürüstlüğünü, kanun ve yargı kararlarının yerine getirilmesini ve bütçe kanunun uygulanmasını tehlikeye düşüren eylemler söz konusu 7 suçu oluşturuyor. Bütçede usulsüzlük konusu, görüldüğü gibi, Rousseff’e sorumluluk suçunun atfedilmesi için sayılan 7 suçtan birinin kapsamına giriyordu. “İmpeachment” kapısının aralanması için geriye sadece Yüksek Mahkeme’nin bu konuda olumlu bir karar alması kalıyordu.     

“İmpeachment” mekanizması Brezilya’da son 25 yıl içinde bir kez, yukarıda belirttiğimiz gibi, 32. Devlet Başkanı Fernando Collor de Melo’ya karşı işletilmiş ve adı geçen Federal Senato tarafından 8 yıl siyasi haklarından mahkûm edilmişti. Bu mekanizma son on yıl içinde Başkan Lula da Silva’ya karşı da üç defa işletilmek istenmiş, ancak parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlanamadığından süreç başarıya ulaşamamıştı. Mekanizmanın Rousseff’e karşı işletilmesi için de üçte iki çoğunluk sağlanması kâğıt üstünde çok kolay değildi ama PT’nin büyük ortağı PMDB ile ipler kopmak üzereydi. Bu partiye mensup Meclis Başkanı Eduardo Cunha darbenin adeta orkestra şefliğini yapmaya hazır görünüyordu. Cunha, darbe döneminde neler olduğunu bu yıl Nisan içinde çıkacak “Ciao sevgili, İmpeachment Günlüğü” [8] (Tchau Querida, o Diário do Impeachment) başlıklı kitabında anlatıyor. Medyaya sızan habere göre, Cunha bu kitabında “İmpeachment” darbesinin 14 Temmuz 2016’dan 1 Şubat 2021’e kadar Meclis başkanlığını üstlenmiş olan Rodrigo Maia’nın apartman dairesinde planlandığını anlatıyor. Bu arada Rousseff’in görevden alınması talebinin o dönem milletvekili olan şimdiki Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’dan gelmiş olduğunu iddia ediyor.   

Cunha’nın bomba etkisi yaratacak kitabı, kendi partisi dahil PT’ye parlamentoda destek veren siyasi parti üyelerinin nasıl Rousseff’e muhalif cepheye transfer oldukları konusunda ipuçları da verecektir olasılıkla. Çünkü 5 Ekim 2013’te Meclis’in 513 sandalyesinden 294’üne sahip olan bir devlet başkanı, 15 ay sonra, 17 Nisan 2016’da 367 milletvekilinin oyuyla görevden alınıyorsa, bunu siyasetin doğasına uygun bir siyasi gelişme olarak nitelemek pek mümkün değildir elbette. Özellikle, ülkenin en büyük medya kuruluşlarından O Globo’nun naklen verdiği Meclis özel oturumunda “Fora Dilma” (Defol Dilma) diye şov yapan milletvekillerini ve onları Sarı-Yeşil Brezilya bayraklarını sallayarak alkışlayan davetlileri ekrandan izleyenler için. Bu kadar çok milletvekilinin karşı cepheye geçmesinin, seçilmiş Devlet Başkanı’nın görevini 180 günlüğüne yardımcısına devrederek ülkeyi sarsan yolsuzluklarda anayasaya göre “sorumluluk suçu” işleyip işlemediğine ilişkin prosedürün işletilmesinden çok daha kuşkulu olduğuna şüphe yok.

Anglosakson hukukunda yeri olan ve parlamentarizmin beşiği Büyük Britanya’da yasamanın yüksek devlet memurlarını yargılanmak üzere görevden alması için kullanılan “İmpeachment” prosedürü, başkanlık sisteminin beşiği ABD’de, Anayasa’nın 4. maddesi uyarınca, sadece memurlar değil ayrıca Devlet Başkanı ve Yardımcısı için de öngörülüyor. Bu, aslında Devlet Başkanı’nın, parlamentarizmde vatan hainliği gibi devletin bekasını ilgilendiren suçlardan ötürü Yüce Divan’da yargılanmasına benzer bir prosedür. Latin Amerika ülkeleri anayasaları da benzer bir prosedürü öngörüyor. Ama bu noktada altının çizilmesi gereken önemli bir husus var. O da “İmpeachment” prosedürünün yüksek görevlinin siyasi değil şahsi cezai sorumluluğu bulunduğu hallere yönelik istisnai bir uygulama olduğu gerçeği. Başka bir deyişle, Başkan’a muhalif bir çoğunluğa dayanan yasama organının bu prosedürü, bir kuşku ya da bahaneyle Devlet Başkanı’nı siyaseten görevden almak için işletilen bir uygulamaya dönüştürmemesi gerekiyor ki Brezilya’da olan böyle bir şey ne yazık ki.  Hem de burada sadece devlet başkanını görevden almak için değil, seçilmiş bir iktidarı halkın onayını almadan düşürmek ve yeniden iktidar şansını en azından kısa/orta vadede elinden almak için uygulamaya konulan bir yöntem, söz konusu olan.

Yargı darbesiyle sürecin tamamlanması

Devlet Başkanı Dilma Rousseff için görevden alma (impeachment) prosedürü 31 Ağustos 2016 tarihinde bu kez Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla (21’e karşı 61) tamamlandı. Bunun üzerine Bayan Rousseff Devlet Başkanlığı’nı bırakırken görevi yardımcısı Michel Temer’e, geçici olarak, 2018 başkanlık seçimlerine kadar devretti. Temer de “impeachment” sürecini yöneten Meclis Başkanı Cunha gibi, PT’nin büyük ortağı Brezilya Demokratik Hareket Partisi mensubuydu. Peki PMDB ileri gelenleri ve darbe destekçileri Dilma Rousseff’e yaptıkları bu ihanetin meyvesini aldılar mı?

Bu bağlamda ilk olarak vurgulanması gereken gelişme, hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle önce Meclis Başkanlığı’ndan istifa etmek zorunda kalan, ardından tutuklanan Parlamento darbesinin yöneticisi konumundaki Eduardo Cunha’nın “yolsuzluk, kara para aklama ve döviz kaçırma” suçlarını işlediği sabit bulunarak 15 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edilmesi. Brezilya Yüksek Mahkemesi (Supremo Tribunal Federal do Brasil) Cunha hakkındaki mahkûmiyet kararını, Michel Temer hükümetinin 8 bakanı ile Meclis ve Senato başkanlarının da aralarında bulunduğu siyasetçiler hakkında ekspres yıkama (Lavo Jato) davası bağlamında soruşturma açmasının (11 Nisan 2017) ardından verdi. Bu soruşturma 42 milletvekiliyle 29 senatörü kapsıyordu. Soruşturulan milletvekilleri PT dâhil Meclis’te temsil edilen bütün partilere mensuptu. Aralarında Temer’in partisi PMDB’nin yeni Başkanı Romero Jucá ile 2014 seçimlerinde ikinci turda Rousseff’e rakip olan Sosyal Demokrat Parti’nin (PSDB) Başkanı Aécio Neves de vardı. Buna karşılık, görevden alınan Dilma Rousseff ile eski Devlet Başkanı Lula de Silva bu soruşturmanın kapsamında değillerdi.

Altı çizilmesi gereken diğer gelişme de geçici Devlet Başkanı Michel Temer’in de görevini tamamlayana kadar yargının kıskacında kalmasıydı. Yüksek Mahkeme Başsavcısı Rodrigo Janot, Temer’i bütün siyasi partilerin bulaştığı ekspres yıkama davası soruşturmalarını engellemeye yönelik manevralar yapmakla suçlamıştı.  Bu suçlamaları da JBS şirketi Başkanı Joesley Batista’nın Temer’le resmi rezidansında (Jaburu Sarayı) yapmış olduğu medyaya da yansıyan görüşme kayıtlarına dayandırmıştı. Buna göre, Batista’nın halen cezaevinde bulunan eski Meclis Başkanı Cunha’nın sessizliğini satın alma önerisine Başkan Temer’in onay verdiği öne sürülmüştü. O Globo’nun yayımladığı entrikalı dizileri aratmayan Temer-Batista görüşmesi kaydının ardından milyonlarca Brezilyalı bu defa “Temer defol” (fora Temer) pankartları ve erken seçim çağrısıyla sokaklara dökülmüş, São Paulo borsasında da tsunami yaşanmıştı 

Görüldüğü üzere, Başkan Dilma Rousseff’i Petrobas yolsuzluğu nedeniyle şahsi sorumluluğu bulunmadığı halde görevden alan parlamenterlerin ileri gelenleri, başka bir deyişle 2016 parlamento darbesinin sorumluları, başta Petrobas olmak üzere, yolsuzluklara boğazlarına kadar batmıştı. Kişisel sorumlulukları nedeniyle haklarında çeşitli soruşturmalar açıldı ve mahkûmiyet kararları alındı. Rousseff’ ise parlamento darbesiyle görevinden edilmesi bir yana, 8 yıl da siyasi haklarından mahrum konuma getirildi. İki defa ardı ardına devlet başkanı olduğu için anayasa uyarınca 2018 seçimlerinde yeniden aday olamıyordu. Siyasi haklarından mahrumiyet ayrıca 2022 seçimlerinde aday olmasını da engelliyordu. Buna karşılık, iki dönem boyunca başkanlığa ara vermiş olan eski Devlet Başkanı Lula de Silva’nın 2018’de yeniden aday olması pekâlâ mümkündü. Üstelik eski Devlet Başkanı seçim anketlerinde açık farkla önde gidiyordu.

Kabul etmek gerekir ki darbecilerin Lula de Silva’yı unutmaları mümkün değildi. Miguel Ángel Bastanier ’in parlamento darbesinin ardından El País’te yayımlanan “Rousseff büyük av (balık) değildi” başlıklı analizinde [9] altını çizdiği üzere, küresel Troika’nın parlamento darbesi ile hedefi Lula de Silva’nın 2018’de, hatta sonsuza dek aday olmasını engellemek için zemini hazırlamaktı. Bu amaca eski Başkan hakkında açılmış olan davalarda yargının alacağı mahkûmiyet kararları ile ulaşılacaktı. Bu davalardan birini Petrobas davasının yıldız yargıcı ve yukarıda belirttiğimiz gibi, Bolsonaro hükümetin bugünkü Adalet Bakanı Sergio Fernando Moro, 12 Temmuz 2017’de arzu edilen doğrultuda sonuçlandırdı. Lula de Silva’yı “pasif yolsuzluk ve kara para aklama” gerekçesiyle 9 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etti.

Mahkûmiyet kararı, kısaca belirtmek gerekirse, Lula da Silva’nın, OAS Léo Pinheiro inşaat şirketinden São Paulo yakınlarındaki Guarujá’da satın alma ve tadilat bedeli 3,7 milyon real (1,1 milyon dolar) tutan üç katlı bir villayı rüşvet olarak kabul ettiği iddiasını esas almıştı. Mahkeme Lula de Silva’nın villanın kendi mülkiyetinde olmadığına ilişkin savunmasını bir kenara bırakmış, OAS’nin Petrobas’tan sağladığı yasadışı kazanca karşılık siyasetçilere komisyon dağıtan bir şirket olduğu gerçeğinden hareketle kararını şirketin eski sahibi Léo Pinheiro’nun mahkumiyetini 8 yıldan 5 yıla indirme karşılığı verdiği ifadeye dayandırmıştı. Pinheiro’nun ifadesinde 240 metre kare büyüklüğündeki villayı satmayıp Lula da Silva ’ya rezerve ettiğini söylemesi mahkûmiyet kararına gerekçe oluşturmuştu. [10] Lula de Silva kararı temyize götürmüş, İstinaf mahkemesince 9 yıldan 12 yıla çıkarılan mahkûmiyet kararına yaptığı itiraz da Yüksek Mahkeme tarafından 5’e karşı 6 oyla reddedilmişti. Yargı darbesi böylece gerçekleşmiş, Lula de Silva’yı saf dışı bırakma süreci başarıyla tamamlanmıştı.

Görüldüğü gibi, Brezilya’da Lulizme karşı sahneye konulan beyaz eldivenli darbe 3 aşamada gerçekleşmişti. Önce sokak gösterileriyle kaos ortamı yaratılmış ve Lulizmin seçilmiş Devlet Başkanı’nın halk desteğine darbe vurulmuş, ardından Petrobas yolsuzluğuna karışan yasama organlarındaki siyasi müttefikleri baskı ve şantajlarla olsa gerek karşı cepheye geçirilmiş ve Rousseff şahsi sorumluluğu olmadığı halde “İmpeachment” mekanizması işletilerek görevden alınmıştı. Paralel olarak, eski Başkan Lula de Silva, yukarıda özetlediğimiz komik olarak nitelenebilecek bir davayla mahkûm edilerek hem hapse girmiş hem de 2018 seçimlerinde aday olamamıştı. 8 Kasım 2019’da Yüksek Mahkeme’nin yeniden değerlendirdiği bir içtihadı sayesinde cezaevinden çıkabilmiş ama siyasi haklarından mahrumiyeti devam etmişti ki darbecilerin amacı da zaten eski Başkan’ı 70 yaşından sonra hapiste çürütmek değil yeniden aday olmasını engellemekti. Özetle beyaz eldivenli darbe Brezilya’da, sokak hareketleri, parlamento darbesi ve nihayet yargı darbesiyle tamamlanmıştı. Cezaevinde bulunan eski Meclis Başkanı Cunha’nın yukarıda sözünü ettiğimiz kitabı bu konuda bazı detaylara açıklık kazandıracaktır herhalde.  

Yargı darbesinden söz ederken Brezilya’da hatta dünyada bomba etkisi yaratan son gelişmeyi aktarmakta da yarar var. Brezilya Yüksek Mahkemesi üyesi Edson Fachín 8 Mart 2021 günü tutum değiştirerek, Adalet Bakanı Sergio Fernando Moro’nun, yargıç olduğu dönemde Lula de Silva’ya verdiği mahkûmiyet kararını bozdu. Gerekçesi, mahkûmiyet kararını alan Curitiba (Parana Eyaleti) mahkemesinin bu konuda yetkili olmamasıydı ki Lula de Silva’nın avukatları zaten savunmalarını bu doğrultuda yapmışlardı. Yetkili mahkeme bir eyalet mahkemesi değil, başkent Brasilia’daki federal mahkeme olmalıydı elbette. Yargıç Fachín’in kararı sonrasında Lula de Silva’ya pasif yolsuzluk ve kara para aklamadan mahkûm olduğu davada yeniden yargılanma yolunun açılma olasılığı yüksek. Bolsonaro hükümetine yakın Başsavcı Augusto Aras bu kararı temyize götürecek olsa da Yüksek Mahkeme’nin diğer üyelerinin Fachín’e oylarıyla destek vermeleri bekleniyor. Çünkü 2018’de yargıç olan Sergio Fernando Moro bugün Adalet Bakanı ve bu da o dönem Lula de Silva aleyhine aldığı karara gölge düşüren önemli bir etmen kuşkusuz.

Brezilya dizilerine özgü gerilimin yükseldiği bu dönemde Lula de Silva’nın, eğer dava önüne giderse Brasilia Federal Mahkemesi’nin alacağı karara bağlı olarak siyasi haklarına yeniden kavuşma ve 2022 seçimlerine katılabilme durumu bulunuyor. Böyle bir durum gerçekleşirse Lula de Silva Bolsonaro’yu seçimlerde alt edebilecek tek aday olarak öne çıkıyor. France İnfo’nun Reuters’e dayanarak aktardığı bir ankete göre,[11] Lula de Silva ikinci turda yüzde 38’e karşı 50 ile Bolsonaro’yu geride bırakıyor. Bunda Balsonaro’nun özellikle pandemiyle mücadeledeki başarısızlığının da büyük rolü var kuşkusuz. Ankete katılanların yüzde 56’sı Bolsonaro’ya kesinlikle oy vermeyeceğini söylerken, bu oran Lula de Silva’da yüzde 44’e düşüyor.

Bugün geldiğimiz bu noktada, Lulizme karşı başarıyla uygulanan beyaz eldivenli darbenin 2022’nin ötesine taşıp taşmayacağı belli değil. Hakkında 2022’den önce yine mahkûmiyet kararı çıkarsa, Lula de Silva’nın ilerlemiş yaşı da dikkate alındığında adaylığının bir daha söz konusu olmayacağını söylemek mümkün. Bayan Rousseff de 2026’dan önce siyaset sahnesine dönemiyor. O bakımdan Brezilya darbesiyle hesaplaşmanın tek yolunun, Lula de Silva’nın 2022 başkanlık seçimlerinde aday olmasını sağlayacak koşulların oluşması olduğunu kabul etmek gerekir.             


[1] Roitman Marcos, Tiempos de Oscuridad: Historia de los golpes de Estado en América Latina, Ediciones AKAL s.a. Madrid, 2013

[2] Singer André, “Os sentidos do Lulismo”, in Novos Estudos, Cebrap,2009     

[3] Rousseff Dilma, O golpe de 2016: a porta para o desastre, Brasil de Fato, 17 Nisan 2019

[4] País desenvolvido não é aquele onde os pobres têm carro, mas aquele onde os ricos usam transporte público.

[5]   Folha de São Paulo, 21-06-2013.

[6] Miguel Ángel Bastanier, Un gigante se despierta, El País, 25-06-2013

[7] Juan Arias, ¿Por qué la protesta de Brasil es diferente? El País, 22-06-2013

[8]Brasil, Em livro-bomba, Eduardo Cunha diz que golpe contra Dilma foi urdido no apartamento de Rodrigo Maia, 22 Ocak 2021.

[9] M. A. Bastanier, Rousseff no era caza mayor, El Pais, 13 Eylül 2016

[10] Xosé Hermida, El ‘caso Lula da Silva’: ¿con qué pruebas ha sido condenado? El Pais, 26 Ocak 2018.

[11] France İnfo, “Brésil : quatre questions sur l’annulation des condamnations de l’ancien président Lula,” 9 Mart 2021.

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

27 MAYIS’IN ARTÇI DARBELERİ: 22 ŞUBAT 1962 VE 21 MAYIS 1963 MÜDAHALE GİRİŞİMLERİ – Dr. Nesimi Gökşen

Dönemin Ruhu: Albaylar Kuşağı Türkiye’de 1960-63 dönemini kapsayan “Albaylar Kuşağı”, öncelikle geçmişi yıllar öncesine kadar giden “gizli örgüt arkadaşlığı”nın...

LATİN AMERİKA’DAKİ ASKERİ DARBELERİN SERÜVENİ – Doç. Dr. Mehmet Özkan

Doç. Dr. Mehmet Özkan - Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Giriş Latin Amerika’da askeri darbeler o...

ORTADOĞU’DA ASKERİ DARBELERİN SİYASAL VE TARİHSEL BAĞLAMI – Doç. Dr. Veysel Kurt

Giriş Modern dünyada iktidar değişimi çeşitli yöntemlerle gerçekleşmektedir. Demokratik yöntem olarak seçimler, askeri darbeler, toplumsal hareketler ve devrimler ilk...

İÇ ÇEKİŞME VE DIŞ MÜDAHALENİN PENÇESİNDEKİ DARBELER ÜLKESİ: IRAK – Bilgay Duman

Giriş Yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı Devleti idaresi altında olan bugünkü Irak toprakları 1918’de İngilizler...

BİR MÜDAHALE ARACI OLARAK EKONOMİK YAPTIRIMLAR – Dr. Sinan Kıyanç

Giriş Ekonomik yaptırımlar, geçmişten günümüze kullanılan dış politika araçlarından birisidir. Bu kapsamda ekonomik yaptırımlar, diplomasi ve savaş arasında kabul...