No menu items!

İSPANYOL CEZA HUKUKUNDA KALKIŞMA SUÇU (22 Nisan 1981 Tarihli İspanyol Yüksek Mahkemesi Kararı Hakkında Değerlendirme) – Prof. Dr. Francisco Muñoz Conde

Must read

TÜRK SİYASİ TARİHİNDE YENİ KURUCU MOMENT: 15 TEMMUZ DİRENİŞİ – Prof. Dr. Burhanettin Duran

Türk Siyasi Tarihinde Yeni Kurucu Moment: 15 Temmuz Direnişi Prof. Dr. Burhanettin Duran 15 Temmuz direnişi Türkiye siyasi...

TÜRKİYE-AVRASYA İLİŞKİLERİ AÇISINDAN 15 TEMMUZ’UN ÖNEMİ – Prof. Dr. Alexandr Dugin

Prof. Dr. Alexandr Dugin Türkiye’nin egemenliği, kimliği, özgürlüğü ve bağımsızlığı ile Türk halkının şerefini savunurken 15 Temmuz 2016’da...

YEREL, ULUSAL VE ULUSLARARASI MEDYA İLE SOSYAL MEDYADA 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ GECESİ VE SONRASI – Saadet Oruç

Saadet ORUÇ Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Bu toplantıyı düzenledikleri için Türkiye Hukuk Platformu’na çok...

Prof. Dr. Francisco Muñoz Conde

Pablo Olavide Üniversitesi Öğretim Üyesi

  1. KALKIŞMA SUÇUNUN HUKUKİ MAHİYETİ:

23 Şubat 1981 Coup d’Etat[1] sorumlularının yargılamasında yaşanan deneyimlerin ardından, her ne kadar 1995 İspanyol Ceza Kanunu, daha önceki Ceza Kanununda olduğu gibi kalkışma suçunu yalnızca toplum düzenine karşı işlenen bir suç gibi değil de doğrudan Anayasa karşıtı bir suç olarak sınıflandırarak bu suça dair daha güncel bir düzenlemeyi uygulamaya koyduysa da kalkışma suçunun karakteristik yapısı, gerek genel Ceza Kanunu’nda gerekse Askerî Yargı Kanunu’nda, temelde hâlâ darbe zamanında yürürlükte olanın aynısıdır. Öyle ki, 22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme kararı, bugünkü kalkışma suçuna ilişkin düzenleme çerçevesinde yorumlanabilir. Bununla birlikte, kalkışmanın Anayasa karşıtı bir suç olarak yeni sistematik konumu, ön kabul olarak bunun hukuk devletine karşı bir suç olduğundan yola çıkmayı zorunlu kılar. Hukuk devletinin kendi faaliyetini düzenleyen ve diğer tüm yasal kurallara da esas teşkil eden temel kaidesi ise Anayasa’dır. Bu nedenle bir anayasanın veya Esas Kanunun varlığı, tüm hukuk sistemi için –özellikle de Ceza Hukuku ve Ceza Hukuku aracılığıyla devletin kendi mevcudiyetine yönelik korunma mekanizması için– çeşitli sonuçlar ortaya çıkarır. Bir taraftan Anayasa, siyasi iktidarın halktan doğduğu demokratik ilkeyle uyumlu olarak temel siyasi kurumların kuruluş ve işleyişini biçimlendirir. Böylece, bu kurumların doğrudan Anayasa’da var olan, Anayasa’dan ileri gelen ve bahsi geçen işleyişi denetleyen kuralları temel alarak düzgün bir biçimde çalışması yönünde bir beklenti meydana getirir. Diğer taraftan, bir bütün olarak bu kurumların ve devletin işleyişi; kendi hukuk sisteminin üst değerlerini meydana getiren ve kişi haysiyetine, ona tanınan ihlal edilemez haklara, kişiliğinin özgür gelişimine, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ve İspanya tarafından onaylanmış uluslararası antlaşma ve anlaşmalarda tanınan yasalara ve temel haklara saygı duyarak  özgürlük, adalet, eşitlik ve siyasi çoğulculuk gibi hedefleri takip etmeye yönelmiş olmalıdır.

1978 İspanyol Anayasası’nda bu ilkeler benimsendiğinden dolayı (bkz. İspanyol Anayasası madde 1 ve 10) «Demokrasi Ceza Kanunu» olan 1995 Ceza Kanunu’nda Anayasa’nın iki temel yönü Yasaların Yasası ve vatandaşların demokratik temel hak ve özgürlüklerinin tanınması belgesi için özel bir koruma sağlaması akla uygundu. Anayasa’ya yapılan bu atıfla devletin işleyişinin yine vatandaşlar tarafından demokratik bir biçimde kabul edilen anayasal kurallara uygun olacağı konusunda sahip olması gerektiği doğrulanır. Bu işleyiş, bahsi geçen kurallarca tanınan yasal devlet ilkesi ya da bu konunun düzenlenmesinde yol gösterici büyük ilkelerden olan demokratik hukuk devleti ilkesine uygun olarak temel haklara saygı gösterir.

O halde kalkışma, hukuk devletinin kendi anayasal sisteminin esaslarına bir saldırı teşkil eder. Bu; silahlı bir saldırı, askerî ayaklanma, bir iç savaş meydana getirebilecek şiddet içeren bir başkaldırıyı varsayması bakımından saldırıların en ağırıdır. Fakat kalkışma toplum huzuruna yönelik bir saldırıyı da öngörür ki bu durum, onu Anayasa karşıtı olan ancak toplum huzurunu tahrip edicilik içermeyen diğer suçlardan ayırır.

2015’te yapılan İspanyol Ceza Kanunu reformu (Kanun 2/2015, 30 Mart), terörist bir örgüt, grup tarafından ya da bireysel olarak sadece bu terörist grupların himayesinde işlendiği sürece varsayılan ağırlaştırılmış terör suçlarına bu suçu da dahil eder. Birinin ölümüne sebebiyet verildiği taktirde kalıcı hapis cezasını uygular; verilebilecek ceza bu kanunda öngörülen azami cezadır; terör suçu kapsamına alınmadığı takdirde kalkışma suçu için öngörülmeyen yeniden değerlendirilebilir kalıcı hapis cezasıdır. (Madde 573 ek,4, ve Francisco MUÑOZ CONDE, Ceza Hukuku, Özel Kısım, 20. baskı, Valensiya 2015: bölüm XXXVIII).

  1. KALKIŞMA SUÇUNUN TEMEL ÖZELLİKLERİ
  1. Gerek İspanyol Ceza Kanunu’nda gerekse diğer pek çok ülkenin ceza kanununda, bir “coup d´etat” veya darbe gerçekleştirmeyi hedefleyen kalkışma suçu, açık bir biçimde şiddet kullanarak, vatandaşlarla ilgili olağan hali ve huzuru bozarak, yasal bir şekilde kurulan iktidara kitlesel olarak itaatsizlik ederek veya direnerek  hedef çevrede şiddet içerme ve aleni bir başkaldırıda istikrarlı biçimde faaliyet gösterme şeklinde karakterize edilir.

İlave Bölüm: “coup d´etat” da sorumluluğun özel olarak ele alınması.

Faal olan şahıs çoğul, kolektif bir şahıstır. Bu nedenle, tek bir kişinin bireysel kalkışması yoktur.  Öte yandan, isyancıların amaçladığı anayasal düzeni değiştirmeye yönelik hedeflere ulaşmak için yeterli sayıda kişinin olması durumunda ayaklananların kaç kişi olduğu önem arz etmez. Farklı nitel katkı ve katılım isyancıların sorumluluklarını belirlemede önemli olsa da esas belirleyici kalkışma için önceden bir gönüllülük anlaşması ve asgari bir örgütlenmenin olmasıdır. Bu nedenle kalkışma, suça farklı şekillerde katkı sağlamaya ilişkin bazı ayırt edici özellikleri belirleyen bir yakınsama suçu olarak kabul edilir. Bu ayırıcı özellikler darbenin gerçekleştirilmesine karışan kişilerin eylemlerinin ciddiyetine göre farklı büyüklükte cezalar şeklinde kendini gösterir.

22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme kararında 23 Şubat 1981 darbesinin esas failleri, o zaman yürürlükteki Ceza Kanunu’nun azami hapis cezasına -otuz sene ağır hapis cezasına- ve  meslekten ihraca mahkum edildiler.  Valencia şehrinde orduyu sokağa çıkaran General Milans del Bosch bu cezaya çarptırıldı. Emri altındaki bir grup jandarmayla Meclis’e saldıran ve orada on sekiz saat boyunca hük3umet yetkililerini ve milletvekillerini alıkoyan Albay Tejero da aynı cezayla mahkum edildi. General Armada da, her ne kadar görünürde yalnızca Tejero tavrını değiştirsin ve mecliste alıkoyduğu milletvekillerini serbest bıraksın diye aracı olarak olaya dahil olsa da darbenin gölgedeki faili olarak otuz sene hapis cezasına mahkum edildi. Armada bu kararın daha öncesinde Yüksek Askerî Adalet Konseyi tarafından yalnızca altı yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Bahsi geçen darbeye karışan komutanların ve subayların kalan kısmı daha hafif cezalara mahkum edildiler; bazıları darbeye karışmalarına ilişkin kanıtların yetersizliği nedeniyle beraat etti. 

23 Şubat 1983 Yüksek Mahkeme Kararı’nda mahkum edilenler toplamda otuz kadar komutan, subay ve bir sivildi. Meclis saldırısına müdahil olan astsubaylar ve erler suçsuz bulundular.  

Bu tür kademeli cezalandırma, kalkışma suçunun temel özelliğidir;  hemen her zaman bu suçun fiziksel uygulayıcıları («yalnızca katılımcılar», sıradan askerler ve astsubaylar) daha hafif bir ceza alırlar veya bu durumda olduğu gibi ceza dahi almazlar. Öte yandan kalkışmanın esas azmettiricileri, destekçileri ve liderleri Ceza Kanunu’nda öngörülen en ağır cezalara mahkum edilirler. Yürütücü eylemler gerçekleştirmedikleri halde operasyonları yöneten ve liderlik sorumluluğunu ya da var olan iktidar ile isyancılar arasında pazarlık ve aracılık görevlerini üstlenen «çalışma örgütü»nün bir parçasını oluşturan komplocuların durumu daha karmaşıktır. Esasen hem isyancıları kışkırtanlar hem kalkışmayı destekleyen ve idame ettiren önderler için geçerli olabilecek ortak failler vasfı, 18 Mart 1935 Yüksek Mahkeme Kararı’nda (II. Cumhuriyet’e karşı gerçekleştirilen ilk darbenin yargılandığı karar) «kalkışma liderliğinin yapıldığını kestirebilmek için isyancı liderin bir ayaklanmacı birliğin veya grubun başında yer alması gerekli değildir; bir bütün olarak organize ettiği eylem vasıtasıyla ve duruma dahil olan komutanlara ve subaylara verdiği emir ve talimatlar yoluyla bu iddianın doğruluğu kanıtlanabilir» şeklinde ifade edilmiştir. Bu kıstasla 1932 Mart darbesinin nihai sorumluluğu General Sanjurjo’ya, 23 Şubat 1981 darbesinin sorumluluğu da General Armada’ya yükleniyordu. 

Bu (ortak) mesuliyetin dayanağı, bir ara (ortak) mesuliyet durumu ya da «bir (ortak) mesuliyeti takip eden diğer (ortak) mesuliyettir», diğer ortak faillerin bundan faydalanması sağlanarak olayın işlevsel alanı teorisiyle temellendirilebilir. (bkz. MUÑOZ CONDE/ GARCÍA ARÁN, Ceza Hukuku, Genel Kısım, 9. baskı, Valensiya, 2015, bölüm XXVII). Fakat aynı zamanda elli yıldan daha fazla zaman önce Almanya’da ClausROXIN tarafından savunulan  “ara mesuliyet” statüsüne de uygulanabilir (Mittelbare Täterschaft kraft organisatorischer Machtapparate, en Goltdammer´s Archiv, 1963). ROXIN’e göre hiyerarşik olarak organize olmuş bir güç mekanizmasının liderleri ve orta düzey yetkililerinin, zincirin son halkasında yer alan kişilerin doğrudan suç teşkil eden faaliyetleri yürütmesine karar vermesi durumunda ara mesuliyet söz konusu olur. ROXIN bu teoriyle, Holokost ara faillerin sorumluluğunu -yalnızca güç mekanizmasının esas liderleri olan SS[2], Hitler, Himmler Heydrick’inin değil aynı zamanda orta düzey yetkililerin, salt bürokratların veya yahudileri Ölüm Kampları’na götürülmesini organize etmekten sorumlu Adolph Eichmann gibi “masa başı suçlularının” ve ayrıca bu katliamların birebir uygulayıcılarının (örneğin Ölüm Kampları gardiyanları ve personeli) sorumluluğunu da- bu temele dayandırmıştır.

Elbette ki bir soykırım ile darbe düzenlenmesi arasında açık farklılıklar vardır fakat kesin olan şudur ki darbe türü bir suçta da en üst düzey mesuliyeti belirleyen temel ayırıcı nitelik, yalnızca ayaklanmaya bizzat dahil olmak değil, 22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme Kararı’nda «çalışma örgütü» olarak ifade edilen güç yapılanması veya organizasyonunun kontrolüdür.

Bu, mesuliyet ve katılım konusunu düzenleyen genel kuralların feshedilmesi anlamına gelmediği gibi bunların genel kuralları düzenlemesi demek de değildir. Kalkışma suçunda ortaya çıkabilecek özel durumlar, insan yaşamına ve diğer bireysel hukuki menfaatlere karşı işlenen suçlar temel alınarak geliştirilen geleneksel mesuliyet kavramının yeniden incelenmesini zorunlu kılıyor.

Öte yandan bu planlama, organizasyon, komplo vb. eylemlerine rağmen kalkışma –ayaklanma- gerçekleştirilmese dahi uygulama öncesi aşamaya müdahil olan kişiler yalnızca suça teşebbüse iştirak etmekten -suçun komplosu ve tasarlanmasından- sorumlu tutulabilirler (bkz. bir sonraki bölüm).

Her zaman 23 Şubat 1981 darbesine karışan daha fazla kişinin bulunduğuna ve hatta gerçekte suçlanan kişilerden daha üst düzeyde birilerinin varlığına ilişkin şüpheler oldu. Ayrıca hiçbir zaman kimler tarafından düzenlendiği bilinmeyen bir “sivil komplo”dan da bahsedildi. Tek sivil mahkum Juan García Carrés, o 23 Şubat gecesi olayların gidişatı hakkında Tejero’ya bilgi sağlamak suretiyle sergilediği tutumdan ötürü mahkum oldu. 

Daha sonra ortaya çıkan kaynaklarda “dümen darbesi” olarak anılan, General Armada’nın (görünüşe göre Tejero ve Milans del Bosch’unkine alternatif olan “yumuşak darbe”nin beyni) başkanlığında, içinde sol kesimden siyasetçilerin de olacağı bir toplanma hükûmeti oluşturmak için en azından planlamanın başlangıç aşamasında darbeye destek vermiş bazı politikacı isimleri telaffuz edildi. Hatta ilk başlarda Kral’ın da bu çözüme sıcak baktığından dahi konuşuldu. Elbette bunların hiçbiri, yasal sürecin amacı olmaması halinde hukuki olarak değerlendirmeye alınamaz; bu iddialar tarihi spekülasyonlar arasındaki yerini alarak bizim değerlendirmemizin dışında kalır.

 “Coup d´etat” elbette devletle ilgili bir suç alanıdır (ya da paralel devlet). Bu alanda ROXIN’in iddiası ya da geniş anlamda herhangi bir başka mesuliyet iddiası da sorunsuz ve oldukça basit bir yol olarak aynı şekilde uygulanabilir; darbeye müdahil olan kişilerin cezai ithamı konusunu çözüme kavuşturabilir. Ancak birçok durumda mesele, darbenin görünürde olmayan başlarının veya esas sorumlularının katılımını ispat etmektir. Darbe zaferle sonuçlandığında değil yalnızca başarısız olduğu taktirde bir cezai soruşturma mümkün olur. Bu ikinci durumda cezai yargılama darbenin en açık biçimde görünen başları ve liderlerine uygulanır. Ancak bu kişilerin birçoğu, gizlenmiş  ya da görünürde demokratik anayasal rejime saygı duyan kişilerin cezasını çeken “günah keçileri”dir.

İspanya’nın konuyla ilgili özel durumu çok kapsamlıdır (Aşağı yukarı belirgin nitelikteki yüzlerce “darbe” XIX. ve XX. yüzyıl boyunca İspanyol siyaset sahnesinde yerini aldı. 1923’te General Rivera’nınki ya da 1936’da General Franco’nunki gibi bazı darbeler başarılı oldu ve bu sonuncusu İspanya’yı yaklaşık kırk yıl idare eden bir siyasi rejimle sonuçlandı.) Yalnızca isyancıların amaçlarına erişemediği durumlarda bazı hukuki kararlar verildi. Ancak temel sorun, bu darbelerin asıl sorumlularının, gerçek faillerinin kimler olduğunun tespit edilmesine dayanıyordu. Normalde kalkışma suçu askerî kurumun yapısında olduğu gibi hiyerarşik resmî bir güç mekanizması çerçevesinde gerçekleşir. Burada, tepesinde kendilerinin yer aldığı güç mekanizmasını yönetmeyi kolaylaştıran bir hiyerarşik yapının yanı sıra, “sıradan uygulayıcıların” sınırlılığı ve yine bunların arzu ettikleri siyasi değişikliği sağlamak için yasal olanın dışında bir faaliyeti de söz konusudur. Hiyerarşik yapının en tepesinde genellikle esas sorumlular yer alır. Bunlar komplo eylemleri aracılığıyla darbeyi planlarlar; onun gerçekleştirilmesine ilişkin detayları, yerini ve saatini, izlenecek stratejiyi kararlaştırırlar. Yine bu kişiler, eğer işler düşündükleri gibi gitmezse son anda darbeyi durdurabilirler. Daha sonra bu kişilerle yakın bağlantısı olanlar; kararlaştırılan planı harekete geçirmekle görevli “darbe bürokratları”; “birliklerin aklını çelenler, onları zapt edenler”; gerekli üs, yardım ve menzil aramakla sorumlu olanlar; aynı zamanda birlikleri sokağa çıkaran komutan ve subaylarla aracı işlevi görenler; stratejik yerleri ele geçirenler; amaçlarına karşı çıkan meşru hükûmetin üyelerini, belli başlı temsilcilerini ya da sıradan vatandaşları vurma, öldürme ya da tutuklama emri verenler gelir. Doğal olarak güç mekanizmasının en son kısmında istekli, az ya da çok kalkışmanın esas sorumlularını teşvik edici düşüncelere sahip astsubaylar, askerler ve sivillerden oluşan meçhul kitle, silahlı eylemleri gerçekleştirirler. Bunlar, meşru hükûmete bağlı bulunan birliklerle doğrudan karşı karşıya gelirler; taşıma, ön tedarik hazırlığı, idare vb. işleri yerine getirirler. Aşağı yukarı iyi organize olmuş projenin gerçekleştirilmesine çeşitli şekillerde katkıda bulunan insanlardan meydana gelen bu karma oluşumda, kimlerin asıl failler kimlerin sıradan figüran ya da ikincil aktörler olduğunu ayırt etmek gerçekten  zor hale gelir.

“23 Şubat 1981 Darbesi” sorumlularının yargılandığı 22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme Kararında ortaya çıkan temel sorun bazı generallerin ve komutanların tutumunun tam olarak nitelendirilmesi konusuydu. Çünkü bu kişiler darbe hazırlıklarına müdahil olmuşlar, darbeyle ilgili önemli noktaları belirleyerek ön toplantılara katılmışlardır. Ancak sonrasında doğrudan darbeye katılmamış veya kalkışma suçunun tipik eylemini meydana getiren “şiddet içerikli ve aleni ayaklanma”da hazır bulunmamışlardır.  İlk etapta bu eylemleri yargılayan Yüksek Askerî Adalet Mahkemesinin 3 Haziran 1982 tarihli kararı, bahsi geçen askerlerin tutumunu yalnızca komplo olarak nitelendirmişti ve bu nedenle onlara darbenin failleri kabul ettiği kişilere uyguladığından iki kademe daha aşağıda cezalar uyguladı. Bununla beraber Yüksek Mahkeme, kanıtlanmış olaylar ışığında bu kişileri, ayaklanan birlikleri idare etmekle kalmayıp aynı zamanda Kral’ın da aralarında olduğu diğer kişilerle bağlantıyı sağlayan «çalışma örgütü»nün esas parçaları olarak nitelendirerek onların kalkışmanın gerçek failleri olduğu kanaatine vardı. Bu şekilde Yüksek Mahkeme’ye göre örneğin General Torres Rojas’ın Meclis saldırısının ardındaki Zırhlı Birlik eylemlerini yöneten kişiydi. General Armada ile ilgili kısma gelince, Yüksek Mahkeme onun kalkışmaya fiziksel müdahelesinin şeklen genel kurulun yapıldığı sırada Meclis binasını ele geçirenlerle (Yarbay Tejero ve ona eşlik eden jandarmalar) Kral arasında aracılık etmek üzere kendini öne sürmesiyle sınırlı kaldığını kabul etse de “adının anahtar ve belirleyici isimlerden biri olarak anıldığını” doğrular. Bu nedenle de onu basit bir komplocu olarak değil “kalkışmanın başı” olarak kabul eder.  Bahsi geçen bu kıstas 18 Mart 1935 tarihli kararda Mahkeme Heyeti tarafından benimsenen öğretiyle uyumluydu. Bu öğretide Cumhuriyet’e karşı gerçekleştirilen bir darbe girişiminin liderinin kim olduğunun saptanması için “isyancı liderin bir ayaklanmacı birliğin veya grubun başında yer alması gerekli değildir; bir bütün olarak organize ettiği eylem vasıtasıyla ve duruma dahil olan komutanlar ile subaylara verdiği emir ve talimatlar yoluyla bu iddianın doğruluğu kanıtlanabilir” ifadesi kullanılıyordu.

Elbette kalkışma suçunun öncesinde bir dizi eylem, toplantı, ön temas, görüşmeler vb. gerçekleştirilir. Ancak oldukça katı olan sorumluluk ve katılım biçimleri ile ilgili kanıt olarak kullanılabilecek yardımcı fiziksel unsurlar olmaksızın bunların kalkışma suçunun bir parçası olduklarının tespit edilmesi zordur. İşte bu yüzden adli uygulamada ve bu suçların gizli anlaşmalara, tasarılara ve provokasyonlara ilişkin yasal düzenlemesinde yukarıda bahsedilen ifadeye sıklıkla başvurulur. Zaten bu ifadenin var olma sebebi ve tarihsel gerekçesi de tam olarak bu durumdur. Fakat bu, kalkışmanın bir kez meydana gelmesi durumunda gerçek liderlerin sorumluluğunun – eylemin hukuki/dogmatik anlamdaki sorumlularının- tespit edilmesi gerekliliğini reddetmez. Bunu sağlamak için gerekli iş birliği biçimlerine başvurmak, kati sorumluluğun cezai uygulamasına imkan vermenin ötesinde yalnızca dogmatik bir yanlışlık ve bu konuya ilişkin yasal düzenlemenin hatalı bir yorumu değil aynı zamanda bu suçların tarihsel gerçekliğinin ve  kendine özgü olgusal yapısının da deformasyonudur.  

 2. Öznel tür veya alanda kalkışma, halihazırdaki iktidara karşı şiddet kullanarak ayaklananların siyasi maksadı yoluyla nitelendirilebilir. Hemen hemen her zaman Anayasa’nın askıya alınması, tamamen veya kısmen değişikliğe uğratılmasından, yasama kurumlarının yapılandırılmasından ya da ulusal toprakların bir kısmının devletin kalan kısmından ayrılması ve bağımsızlığını ilan etmesinden bahsedilir (bkz. Örneğin İspanyol Ceza Kanunu’nun 472. maddesinin farklı bölümleri). Gerçek şu ki İspanya’daki 23 Şubat 1981 darbecilerinin kırk yıl boyunca İspanya’da hüküm sürmüş olan Franco diktatörlüğüne benzer otoriter bir rejim ve askerî bir diktatörlük kurarak anayasal sistemde değişiklik yapmak gibi siyasi hedefleri vardı. Her durumda anayasal kanalların dışında bir hükûmet değişikliğini dayatma amacını taşıyordu.  

İlave Bölüm 2: Kalkışma suçunda gerekçeler dikkate alınabilir mi?

Gerek başarısızlığa uğradığında gerekse zaferle sonuçlandığında darbeyi haklılaştırmak için genellikle iddia edilen şey hedefin kesinlikle siyasi bir amacı olduğudur. Tarih boyunca gerçekleştirilen tüm darbelerin daima bir siyasi hedefi oldu ve bu hedef aynı zamanda bu darbelerin haklılaştırma sebebi olarak kullanılıyordu. Darbeciler her zaman “vatanı kurtarmak”, onun onurunu, toprak bütünlüğünü, ekonomik menfaatini savunmak için bunu yaptıklarını iddia ederler. Bu bağlamda, İspanya’daki 23 Şubat 1981 darbesinin failleri de bir istisna teşkil etmediler. Onlara göre üyeleri arasında güçlü bir bağ bulunmayan bir parti olan Adolfo Suarez’in başkanı olduğu UCD[3] hükûmetinin sokaklarda asayiş ve güvenliği sağlamak ve o dönem Bask ayrılıkçı örgütü ETA üyeleri tarafından özellikle askerî görevlilere ve üslere yönelik sıkça gerçekleştirilen terör saldırılarının faillerini cezalandırmak konusundaki zayıflığı  sanık avukatlarının savunma sırasında ileri sürdükleri temel gerekçe oldu.

Bu iddialar demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma mantığından yoksundur çünkü bir hukuk devletinde anayasal kanallar dışındaki herhangi bir siyasi değişlik – hele ki bu değişiklik şiddet, silahların kullanılması vb. yollarla gerçekleştiriliyor veya gerçekleştirilmesi bekleniyorsa – bizzat hukuk devletinin varlığına karşı bir saldırıdır. Özellikle de bu olaya karışanlar arasında, hiçbir zaman hayata geçirilememiş bir kalkışmayı (Galaksi Operasyonu) tertip etmekten ötürü daha önceden yargılanan Yarbay Tejero gibi isimler varsa durum daha da vahimdir. Öte yandan, gerek bu Yarbay gerekse diğer 23 Şubat darbesi sanıklarının birçoğu İç Savaş’tan itibaren İspanya’da 40 yıl boyunca hüküm süren diktatörlük rejimini yeniden kurmak istiyorlardı. Yalnızca eski rejime özlem duyan yüksek rütbeli askerler değil aynı zamanda “güç odakları”nın önemli bir kısmı (iş adamları, Katolik Kilisesinin üst düzey yetkilileri vb.), açık bir biçimde yeni anayasal rejimin ve başta Komünist Parti olmak üzere siyasi partilerin, sendikaların Bask Bölgesi, Katalonya gibi kendi tabirleriyle “tarihi bölgeler”de ayrılıkçılığı ve bağımsızlığı teşvik ettiğini düşündükleri özerk topluluklar biçimindeki yeni toprak düzeninin yasallaştırılmasının karşısında yerlerini almışlardı. Bu rahatsızlıkta, ayrılıkçı Bask örgüt ETA’nın neredeyse her zaman askerî odaklı terörist eylemlerinin ve iktidar partisi UCD’deki iç anlaşmazlıklarından kaynaklanan siyasi krizin de etkisi oldu. UCD içindeki birçok kesim o zamanki parti başkanı Adolfo Suarez’in otoritesini alttan alta zayıflattılar. Suarez 23 Şubat’tan kısa bir süre önce “demokrasinin İspanya tarihinde bir kez daha yalnızca bir parantez olmasının önüne geçmek için” istifa ettiğini açıkladı. Darbeciler kendi ideolojilerine yakın bazı medya kuruluşları tarafından kızıştırılan bu siyasi gerilim ve güvensizlik ortamını iktidar boşluğuna yol açmak için fırsat bildiler. Tam o gün yeni başkanı Sayın Calvo Sotelo’nun Meclis binasında gerçekleştirilmekte olan görevi devralma merasiminden faydalanarak hükûmet üyeleriyle birlikte genel kurulda bulunan milletvekillerini kaçırdılar. Bu görünürdeki iktidar boşluğu General Milans’ın  emri altındaki askerî bölgenin merkezi Valensiya’da birliklerini sokaklara çıkarması ve sıkıyönetimi idare etmesi; diğer general ve komutanların da kışlalardan bazı taburları çıkarması ve birtakım iletişim merkezlerini ele geçirmeleri için bahane oldu. Tüm bunlar, hukuki ve anayasal yolların dışında demokratik rejime son vererek bir asker tarafından idare edilecek ve askerî düzenin yönetimde belirleyici katılımının olacağı otoriter bir hükûmet kurmak amacıyla yapılıyordu. Elbette ne politik ne ekonomik ne de sosyal durum bu sözüm ona “İspanya’yı ayrılıkçı terörizm tehdidinden kurtarmak” amacını taşıyan kalkışmayı haklılaştırmıyordu. Bunlar darbecilerin, savunma avukatlarının darbe girişimine “bir çeşit ihtiyaç durumu”  görüntüsü vermek için başvurdukları temel iddialardı. O zamanki demokratik rejimin ve daha sonrasında kurulmuş diğer hükûmetlerin ETA’nın bundan birkaç yıl önce silah bıraktığını açıklamasına kadar geçen sürede bu iddiayla mücadele etmek için ne kadar sıkıntı çekmiş olabileceği açıktır; bütün demokratik süreç boyunca bu mesele hep gündemde oldu ve eleştirildi.  

Savunma avukatlarının bireyler özelinde ara kademedeki askerler için başvurdukları üstlerine zorunlu itaat iddiası ya da o askerlerden bazılarının bir terörist saldırıya karşı savunmak üzere Meclis’e gittiklerini söyleyerek bir yanlışlık olduğunu iddia etmeleri de pek işe yaramadı.  

Zorunlu itaate ilişkin ilk Yüksek Askerî Adalet Konseyi’nin 3 Haziran 1982’deki kararı bu iddiayı eski Askerî Adalet Kanunu’nun 186,12. maddesine dayanarak reddetti. Bu kanun, verilen emir savaş yasalarına, kurallarına ve Anayasa’ya açık bir şekilde aykırı eylemlerin icra edilmesini beraberinde getiriyorsa kesinlikle zorunlu itaati kabul etmiyordu. (bkz. 3 Haziran 1982 Yüksek Askerî Adalet Konseyi kararının altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu maddeleri).

Darbenin bazı alt kademe katılımcılarının ya da sıradan uygulayıcılarının  tutumlarının yasal durumuna ilişkin olarak hata açısından kastedilen şey; ilk etapta bu hata konusunun haklılaştırma gerekçesini suçtan muaf olması – en azından isyancıların bazıları için – eğer bu kişiler yaptıkları eylemlere dayanan hedef unsurların varlığını yanlış bir biçimde değerlendirdilerse  hafifletici bir sebebe dönüştürmesi olasılığıydı.  

Fakat normalde bu tip bir hata, emir verme yetkisi veya sorumluluğu olan kademedeki kişiler için söz konusu olamaz çünkü bu kişilerin yapacakları müdaheleleri denetleme, bunlar hakkında önceden bilgi sahibi olma ve bu eylemlerin niteliklerinin yasal sınırlarını bilme yükümlülükleri vardır. (bkz. 22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme Kararı (STS) 15. ve 16. gerekçeleri). Esasen askerler ve astsubaylar zanlı olmuyorlarsa bu durum bir bakıma soruşturmadan sorumlu hakimin ve savcının bu kişilerin çoğunun yaptıkları şeyin doğruluğuna ikna olmuş şekilde hareket ettikleri kanaatinde olduklarını gösterir. Ayrıca Tejero’nun bazı komutanlarla beraber teslim olmadan önce imzaladığı; erlerin, jandarmaların ve astsubayların herhangi bir sorumluluğu olmadığının ifade edildiği “kaput anlaşması”[4]nı hatırlatmak da yerinde olur. 

Sonuç olarak, Yüksek Mahkemenin anlatmak istediği şey o esnada İspanya’da yürürlükte olan sosyal demokratik hukuk devleti düzleminde anayasal rejimin temel esaslarına hukuki yollar dışında herhangi bir saldırının, hele de 23 Şubat 1983’te İspanya’da meydana gelen kalkışma eylemlerinde genel olarak olduğu gibi şiddet içeren ve aleni bir başkaldırı yoluyla düzenlenen bir saldırının kabul edilemeyeceğiydi.

  1. KUSURLU YÜRÜTME USULLERİ VE KATILIM TEŞEBBÜSÜ USULLERİ

Az önce bahsedilen sebeplerden ötürü kalkışma yalnızca bir ayaklanma ile son bulmuş olsa da isyancıların hedeflerine ulaşması gerekmeksizin peşinen işlenmiş bir suçtur. Zaten amaçlarına ulaştıkları taktirde artık isyancı değil, her ne kadar temelden bozuk olsa da fiilen iktidar sahibi olurlardı. Darbe zaferle sonuçlandığında ayaklanmacıların kurdukları fiili iktidar daha önce yasal bir şekilde iktidarı elinde bulunduranları isyancı ilan eder. Bunun net bir örneği Cumhuriyet’e bağlı güçlerin (meşru iktidar) İş Savaş’ın (1936-1939) sona ermesinin ardından isyan suçundan mahkum edilmesi olayıdır.  

Buna karşılık İspanyol Ceza Kanunu’nun 477. maddesinde katılım teşebbüsü adındaki eylemler (komplo, tasarı, provokasyon) açık bir şekilde sınıflandırılmıştır. Kalkışma neredeyse zorunlu olarak bir ön hazırlığı ve planlamayı gerektirir. Fakat ayaklanma gerçekleşirse, komplocular veya provokatörler ayaklanmaya karışmadıkları sürece ya da olaydaki payları stricto sensu[5] (geri çekilme durumları için bkz. bir sonraki bölüm) katılım olarak nitelendirilemediği müddetçe 477. maddenin gerekçeleri bu eylemin içine dahil olmuş olur. 477. maddede varsayılan durumların cezası daha önceki maddelerde öngörülen meslekten ihracın yanı sıra ilgili suçunkinden bir veya iki kademe altı hapis cezasıdır.  

  1. İŞLEnen SUÇun getİrdİğİ sorunlar ve gerİ çekİlmenİn sonuçları. kral juan carlos’un mesajı ve 23 şubat darbesİNİN SONa ermesİne ETKİSİ

Her ne kadar daha önce söylediğimiz gibi kalkışma suçu isyancıların etkin bir şekilde hedeflerine ulaşmaları gerekmeksizin peşinen işlenmiş bir suç olsa da ayaklanmanın şiddete dayalı ve aleni biçimde meydana gelme anından itibaren bu suç işlenmekte olduğundan dolayı  bariz siyasi-cezai nedenlerle yasa koyucunun son ana kadar kalkışmayı bastırmaya çalışması mantıklıdır. Hatta ayaklanmanın gerçekleşmesinin dahi önüne geçmesine ya da en azından bunun meydana gelmesi durumunda isyancılar ve anayasaya bağlı birlikler arasında silahlı bir çatışma yaşanmamasına çalışmalıdır. Bunun için isyancıların layık olduğu, akla uygun bir ceza indirimi hatta bazı durumlarda eğer bu kişiler amaçlarından vazgeçerse cezadan tam muafiyet verebilir. Bu konuda İspanyol Ceza Kanunu’nun 479. maddesi XIX. yüzyıl ceza kanunlarına kadar uzanan bir geleneği takip ederek kalkışma ortaya çıkmış olsa bile bunun devam etmemesi için, 480,2 maddesine göre isyancıların mesuliyetini hafifletmeye etkisi olabilecek bir çeşit son çaba gösterir. Diğer yandan, 480,1 maddesi kalkışmanın sonuçlarının hâlâ önlenebileceği bir zamanda bu durumu açığa çıkaran kalkışma suçuna karışan kişi hakkkında cezasızlığa hükmeder. Bu son durumda, elbette ayaklanma meydana gelmeden yapılması gereken,o andan önce işlenen suçlar için ceza muafiyeti sağlayan farazi özel bir geri çekilme söz konusudur.

 23 Şubat 1981 İspanyol darbesinde her ne kadar isyancılar amaçlarına ulaşamadılarsa da kalkışma hukuki açıdan gerçekleştirildi. Bazı bölgelerde (örneğin Valensiya’da), ordunun bazı birliklerinde (örneğin Brunete Zırhlı Birliği) ve en net biçimde Yarbay Tejero’nun emrindeki bir grup jandarmanın uzun saatler boyunca milletvekillerini ve toplantı halindeki hükûmet görevlilerini alıkoydukları Meclis saldırısı bir askerî ayaklanma meydana getirdi. İsyancılar ancak bütün gece televizyondan tüm ulusa nakledilen Kral I. Juan Carlos’un darbe karşıtı duruş sergilediği, hukuk ve anayasanın geçerliliğini savunduğu mesajının ardından tutumlarını değiştirdiler. Bu durum, darbeye destek vermeye hazır olan diğer komutanların da bunu yapmaktan vazgeçmelerinde belirleyici oldu.

O andan itibaren General Milans del Bosch kralın onayı ve diğer komutanların desteğini alamayınca girişiminin başarısızlığını görerek 23’ü öğleden sonrasından 24’ü sabah erken saatlerine kadar Valensiya’da konuşlanmış birliklerin ve tankların kışlalara dönmesini emretmiştir. Darbeye müdahil olan, bazı birliklerin kışlalardan çıkışını emredince İspanyol Radyo Televizyon binası gibi birtakım noktaları tutan  diğer general ve komutanlar da aynısını yaptı.

Tejero komutasında Meclis binasını işgal edenlere gelince, uzun pazarlıklar neticesinde Tejero içeride tutulanları serbest bırakmaya razı oldu. En sonunda da astsubayların ve rütbesiz muhafızların her türlü sorumluluktan muaf tutulmaları karşılığında mesuliyeti üzerine alarak teslim oldu. (“kaput antlaşması”).

Darbecilerin bu gönüllü teslimiyeti şüphesiz kan dökülmesinin önüne geçti ancak verilen cezanın şiddeti anlamında hafifletici neden olarak göz önünde bulundurulmadı.

İlave bölüm 3: 22 Nisan 1983 Yüksek Mahkeme Kararının ardından 23 Şubat hükümlülerinin durumu

Bu kararla hüküm giyenlerin çoğu zaten geçici tutukluluk durumundaydılar. Bundan ötürü karar, sadece bu tutukluluğu kati bir cezaya dönüştürme etkisi yaptı. Otuz yıla mahkum edilen Milans, Tejero ve Armada askerî cezaevlerine sevk edildiler. Bu cezaevlerinde görünüşe göre yaşam düzenleriyle ilgili birtakım ayrıcalıklarla (kişiye özel konforlu hücreler, sıkça gerçekleşen aile ve arkadaş ziyaretleri vb.) cezalarının yalnızca bir kısmını tamamladılar. Böylece, örneğin eski Korgeneral Milans del Bosch 1991’de salıverildi, 1996’da da kendi evinde öldü. Eski Korgeneral Armada 1988’de affedildi,  2004’te ilerlemiş bir yaşta öldü. Eski Yarbay Tejero 1996’da serbest kaldı ve hâlâ yaşamını sürdürüyor. Hiçbiri askerî mevkilerine geri dönmedi. Aynı durum 80’li yılların sonlarında cezalarının bir kısmını tamamladıktan sonra serbest bırakılan diğer komutanlar için de geçerli. Beş yılın altında hapis cezasına çarptırılan yüzbaşı ve teğmenler askeriyeye geri döndüler; onlardan bazıları daha üst rütbelere çıkmayı başardılar, bazıları da kendilerini özel şirketlere ve işlere vakfetmek için askerî kariyeri bıraktı.

Darbenin etkileri, özellikle de İspanyol Sosyalist İşçi Partisinin mutlak çoğunlukla kazandığı 1982 Ekim ayındaki seçimlerden itibaren ve seçimler sonrasında İspanyol ordusuna siyasetten uzak, sadece profesyonel bir yön veren NATO’ya girilmesi olayı ile yavaş yavaş hafifletildi. O darbe, bugün güncel siyasete doğrudan bir etkisi olmaksızın İspanyol demokrasi tarihinin bir parçasını oluşturur.


[1]  Ordunun veya başka silahlı milis güçlerin mevcut hükûmeti devirerek yönetimi ele geçirmeleri. (ç.n.)

[2] SS (Tam adı: Schutzstaffel, Türkçe: Koruma Timi), Önceleri Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulan birliklerdir. İlk kurulduğunda, polis görevi yapan silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Toplama kampları kurulup, Heinrich Himmler tarafından bunların yönetiminden SS sorumlu tutulunca iki ana gruba ayrıldı. (ç.n.)

[3] Demokratik Merkez Birliği (Unión de Centro Democrático). İspanyol siyasi partisi. (ç.n.)

[4] Darbe girişiminin ertesi günü 24 Şubat 1983’te darbecilerin teslim olma şartlarının belirlendiği ve Meclis’in tahliye edilmesini sağlayan anlaşma. General Alfonso Armada tarafından bir askerî aracın kaputu üzerinde imzaladığı için bu ismi almıştır. (ç.n.)

[5] “Dar manada” anlamına gelen daha çok hukuk alanında kullanılan Latince ifadedir. (ç.n.)

Daha Fazlası

SON EKLENENLER

TÜRK SİYASİ TARİHİNDE YENİ KURUCU MOMENT: 15 TEMMUZ DİRENİŞİ – Prof. Dr. Burhanettin Duran

Türk Siyasi Tarihinde Yeni Kurucu Moment: 15 Temmuz Direnişi Prof. Dr. Burhanettin Duran 15 Temmuz direnişi Türkiye siyasi...

TÜRKİYE-AVRASYA İLİŞKİLERİ AÇISINDAN 15 TEMMUZ’UN ÖNEMİ – Prof. Dr. Alexandr Dugin

Prof. Dr. Alexandr Dugin Türkiye’nin egemenliği, kimliği, özgürlüğü ve bağımsızlığı ile Türk halkının şerefini savunurken 15 Temmuz 2016’da...

YEREL, ULUSAL VE ULUSLARARASI MEDYA İLE SOSYAL MEDYADA 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ GECESİ VE SONRASI – Saadet Oruç

Saadet ORUÇ Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Bu toplantıyı düzenledikleri için Türkiye Hukuk Platformu’na çok...

DARBELER ÇAĞINDA MEDYANIN ROLÜ: RADYODAN E-MUHTIRAYA – Prof. Dr. Ergün Yıldırım

Prof. Dr. Ergün Yıldırım Çok değerli katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler.  Hepinizi saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum. Bugün, bu üniversitede konuşmak...